30 Eylül 2014 Salı

NAİF BİR MADENCİ DOSTU NEDİM GÜNSÜR



 

NAİF BİR MADENCİ DOSTU

NEDİM GÜNSÜR

1924-1994

Nedim GÜNSÜR 10 Nisan 1924 tarihinde, Ayvalık kasabasında doğdu. Babası Abdurrahman İzzet Bey, 1907 yılında İstanbul Harbiye Okulu'ndan, Bekirağa Bölüğüne sürülmesinden sonra, iyi bildiği Almancası sayesinde İzmir'in Dikili İlçesine Gümrük Memuru olmuştu. Abdurrahman İzzet Bey 1911 yılında, Vidinli Mehmet Bey'in kızı,  Dikili doğumlu, Fatma Nigar Hanım ile evlendi. Bu evliliklerinden Mevhibe ve Melek'in ardından ailenin üçüncü çocuğu olarak Nedim GÜNSÜR dünyaya gelmiştir.

Nedim GÜNSÜR, henüz 40 günlük bir bebekken, ailesi İstanbul'a göç etti.  İzzet Bey, Haydarpaşa Gümrüğü'nde işe, Kızları Mevhibe ve Melek Erenköy Kız Lisesi'nde eğitimlerine başladılar. Nedim GÜNSÜR, hayatının bu süreçlerini şu sözcüklerle anlatmaya başlar:“Kişinin kendini anlatabilmesi zor: Üstelik o kişi kendini sözcükler yerine çizgiler, biçimler ve renklerle anlatmaya alışmış ise...”. Sonrasında, ressamlıkla sonuçlanacak yaşamının temeli bu dönemde atılmıştır.

Bir resim tutkunu olan babası İzzet Bey, gümrük işlerinin dışında kalan zamanlarını yağlıboya, tasarı ve bazen de kopya resimler yaparak geçirir. Bu çalışmaları resim sanatında iddialı olmasından değil, resme olan sevgisi ve tutkusu nedeniyle yapar. Öte yandan, İzzet Bey'in geceleri yaptığı yağlıboya resimler ertesi gün çalıştığı dairedeki arkadaşları tarafından yoğun ilgi görmekte ve kapışılmaktadır. Yıllar geçtikçe, Nedim GÜNSÜR, babası İzzet Bey'in lamba veya mum ışığında yaptığı resimlerin tamamına yakınını heyecan ve büyük bir ilgiyle izlemiştir.

1933 yılına gelindiğinde Nedim GÜNSÜR'ün dördüncü kardeşi Meral dünyaya gelmiş ve 1936 yılında Nedim GÜNSÜR Kadıköy Ortaokulu'na kayıt olmuştur.1937 yılında babası İzzet Bey zatürree hastalığını atlatamaz ve hayatını kaybeder.

Babasının ölümünden oldukça etkilenen Nedim GÜNSÜR, bu süreçte isyankâr ve asi bir kişilik sergiler, ayrıca aynı dönemde gelen şikâyetlerin yanında okulu da bırakmak istemektedir. Ablası Melek, okuldan ayrılıp babasının yerine Gümrük Memurluğu'na devam etmiş ve Nedim GÜNSÜR'ün yetiştirilmesini üstlenmiştir.

1938 yılında Yüksek Öğretmen Okulu'ndan mezun olan diğer ablası Mevhibe, Afyon Lisesi'ne atanmıştır. Ablası Mevhibe ve eniştesiyle birlikte Afyon'a giden Nedim GÜNSÜR, yavaş yavaş, isyankâr kişiliğinden, eski efendi olarak tanındığı haline dönmüştür. Bu süreçte Afyon Lisesi'ne devam eden GÜNSÜR'ün, Afyon Lisesi'ndeki öğrenciliği döneminde yaptığı resimlere ilgi gösteren öğretmeni, o yıllarda Nedim GÜNSÜR'ün resme olan ilgi ve yeteneğini görüp, - belki farkında olmadan - yaşamının yönünü belirlemesinde yardımcı olacaktır. Nedim GÜNSÜR bu dönemini şöyle ifade eder: “Okulda en mutlu anlarım resim derslerinde geçiyordu. Tabiat sevgime, her yönden önemsediğim babamın geceleri ve Pazar günleri yaptığı resim çalışmalarındaki etkilenmeler de eklenince durmadan resimler yapmaya başladım.

   Ortaokulun son sınıfında, resim öğretmenimizin düzenlediği bir yarışmada aldığım bir armağan üzerine bu, Güzel Sanatlar Akademisi'ni ayrıntıları ile anlatan ve içinde okulla ilgili fotoğraf bulunan bir broşürdü- ressam olmaya karar verdim.”

Nedim GÜNSÜR, 1942 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer. Burada obje, heykel, canlı model, doğa gözlemine dayalı kroki, eskiz ve etüt çalışmalarında bulunur. Hocası Bedri Rahmi'nin yol göstermesi sayesinde, gördüklerini, izlenimlerini resim kuralları çerçevesinde çalışır. O yıllarda Tophane, at arabaları ve nalbantlarıyla hareketli bir semttir. GÜNSÜR, günlerce nalbantların arasında, nalbantların ve atların desenlerini çizer. Çizdiği desenlerdeki figür anlayışı, siyah - beyaz dengesi hocası tarafından beğenildiğinden, yaptığı resimlerin değerine inanmaktadır. Dönemin anlayışı olarak, resmin dilini öğrenmek için en sağlıklı yöntem “doğadan” ve sanat tarihinin başyapıtlarından yola çıkarak mesleğin sırlarını çalışarak keşfetmektir.

 Bedri Rahmi EYÜBOĞLU, atölyesindeki sanat eğitiminde, sezgi, sevgi ve çalışmanın en az bilgi ve birikim kadar önemli olduğunu söyleyip resmin alfabesini kendi sanatsal deneyimlerinden yola çıkarak, şair yanını da ortaya koyacak biçimde, iki dizede formüle ederek öğrencilerine aktarır: “dört küheylan çeker arabamızı; biri çizgi, biri leke, biri benek, biri renk.”

Öğrencilerini her yönüyle geliştirmek isteyen bir resim hocası olarak Bedri Rahmi, yalnız resim yapmayı değil, onlara kitap okuma zevkini, edebiyat ve şiiri de sevdirmeye çalışmaktadır. 

1948 Haziran'ında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olan Nedim GÜNSÜR, bu sıralarda izlenimci olarak değerlendirilebilecek etkilerle resim yapmıştır. Bu yıllarda yapmış olduğu resimler arasında, Çıplak (1945), Atölyedeki Kız (1946) (Resim 1), Petnahor' da Kamp (1947), Nalbant (1947), Kahve (1946), Yoğurtçu Parkı (1947) ve Bahçe (1946-47) gibi eserleri bulunmaktadır.

Üslubu ve kişiliğinin oluşumu bağlamında Nedim GÜNSÜR'ün resim dünyası, ünlü naif ressam Theodore ROUSSEAU ile yakınlık göstermektedir. Onunda da resme başlangıcı, bir gümrük memuru olan babasının gece, bir lamba ışığında yaptığı işleri heyecan ve dikkatle seyretmesiyle başlamıştır.

Bedri Rahmi öğrencilerine birlikte bir sergi açmaları gibi öğütler vermiştir. Bu istek 12 Mayıs 1947 tarihinde On'lar Grubu'nun ortaya çıkışı ile sonuçsuz kalmaz. Bedri Rahmi EYÜBOĞLU atölyesinin öğrencilerinden oluşan grup, Onlar Grubu adı altında birleşmiştir. Bedri Rahmi ve öğrencileri Türk Resminin, Türk kültürünün özüne ait olan halılardan, minyatürlerden, işlemelerden ve Türk motiflerinden oluşturulması gerektiğini savunmuş ve bu amaç doğrultusunda, Türk Resim Sanatı'nda geleneksel kaynakları, minyatür, hat ve kilim, halı ve mozaiklerin esinlerini çağdaş yorumlarla birleştirmişlerdir.

Batı resmindeki soyut akımlarla, geleneksel motiflerimizi sentezleme çabası içinde olan grup ilk sergisini Güzel Sanatlar Akademisi'nin yemekhanesinde açmıştır.

1950'li yıllar, Türkiye'de çok partili demokratik sisteme geçiş ve liberalleşme döneminin başlangıcıdır. Aynı zamanda ekonomide, siyasette, kültür ve sanatta dış dünyaya açılım yıllarıdır. 1950'ler Türkiye'de, dış dünyaya açılımla birlikte yabancı kültürlerle etkileşimin arttığı, yerel - mahalli ve ulusal kimlik sorunsalı ve evrensel değer karşıtlığının tartışıldığı, bu karşıt tavır çekişmeleri içinde evrensel kültür değerlerine katılma arzusunun yükseldiği bir dönemdir.

On'lar Grubu da etkinliğini aktif olarak 1947 - 52 yılları arasında gerçekleştirmiş olmasına rağmen, eylem süresi on beş yılı kapsayacak bir çalışma içerisinde bulunmuştur.

Nedim GÜNSÜR, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki eğitimini tamamlamasının ardından, Fransa Devleti'nin Akademi'yi birincilikle bitirenlere vermiş olduğu altı aylık bir bursla Paris'e gider.

Paris yılları, bir tür kişilik arayışı içinde bulunan GÜNSÜR için, sonraları olumlu sonuçlar doğuran acemilik dönemi olarak görülür. GÜNSÜR içinde bulunduğu dönemi,“Bu ucu bucağı olmayan koskoca kentte dört uzun yıl. Bir yıl dilsizlik, ezici görünümüyle batı uygarlığı, müzeler, yüzyılların dünya kültür birikimi. Bir süre şaşkınlık, küçüklük duygusu, ezilmişlik, giderek topluma uyum kıpırdanışları.” diyerek özetlemiştir.

Nedim GÜNSÜR, dört buçuk yıl süren Fransa yaşamının ardından Türkiye'ye döner. Fransa'dayken sol görüşlü bir gazete olan HUMANITE'nin satışında görev almasından dolayı, Fransa'daki öğrenci müfettişlerinin tuttuğu raporlar sonucunda gemiden İstanbul'a indiğinde polisler tarafından karakola götürülür.  GÜNSÜR'ün sol çizgideki siyasal düşüncesinden dolayı, karakoldaki sorgusunun sonrasında da takip edilme süreci uzun yıllar devam etmiştir. Siciline “pasif komünist” ibaresi konulmasına kadar, zaman zaman evinde de kontrol edildiği görülmektedir.

            Dönüşünde hemen askerliğe müracaat etmiş ve yedek subay olarak İzmir Kandıra'da 1953 yılında askerlik görevine başlamıştır. Terhis olduktan sonra da, resim öğretmeni olmak için dilekçe vermiştir.

1954 yılında Nedim GÜNSÜR, arkadaşı Rıza ŞENTUNA'nın evinde, kendisi gibi bir kitap düşkünü olan Emine ÇELİKBİLEK ile tanışır. Panait ISTRATİ'nin “BARAGA'NIN DİKENLERİ” adlı kitabı hakkında tartışmalarıyla başlayan arkadaşlıkları, 9 Eylül 1954'te Bedir Rahmi EYÜBOĞLU'nun şahitliğinde evlenerek hayatlarını birleştirmeleri ile boyut değiştirmiştir.


 
 Sınıf öğretmeni olan Emine Hanım ile birlikte, atamasının gerçekleşmesi için ayrı bir dilekçe daha veren Nedim GÜNSÜR, eşiyle beraber onun dokuz yıldır çalıştığı Zonguldak'a gider. GÜNSÜR, atamasını beklediği bu dönemde durmadan, dinlenmeden madencileri işler. Henüz tayini gelmediği için bol bol Çatalağzı, Kilimli Ocakları'nın ağzında işçilerle görüşür, notlar alır. Zonguldak'ta boş yer olmadığı cevabı verilmesinin ardından, Zonguldak'tan milletvekili seçilen bir arkadaşları sayesinde 1955 yılında Karadeniz Ereğli’ye ataması gerçekleştirilir. Atama haberini aldığı gün  '' Liman''  ve '' Kara Suratlı Madenci'' resimlerini bitirdiği gündür. Aynı yıl Günsür ailesinin tek çocuğu oğulları Mehmet dünyaya gelir. 1956 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni binası için istenen ''Ereğli Limanı ''tablosunu bitirir.Bir yıl sonra Ereğli maden işçilerinden esinlenen ikinci kişisel sergisini İstanbul, Türk -Alman Kültür Merkezi'nde açar.

Öğretmenlik yaptığı ortaokulun müdürü, daha sonraki süreçte, Nedim GÜNSÜR’ e her ay hakkında rapor verdiğini itiraf etmiştir. Anlaşılan komünistlik faaliyeti içinde olup olmadığı devlet tarafından hala takip edilmektedir.

Zonguldak yılları ona maden işçileri figürleriyle başlayıp ilerleyen yıllarda hem dramatik içerik hem de üslup kaygılarının yönelttiği bir doğrultuda özel çizgisini kurup geliştirme imkânı sağlar. Figürler bu maden işçileri resimlerinde grafik etkilere, kesin ve net çizgi oluşumları şeklinde biraz daha bağlıdır.  Madenci figürlerinde parçalanmış yüzey görünümleri aslında ardındaki zor yaşam koşullarının bir yansıması gibidir. Zor yaşam koşullarını sadece sade bir mesaj olarak yansıtmaktan yana olmayan GÜNSÜR, yansıtmayı amaçladığı mesaj ve içeriğe uygun bir anlatım biçimini bulmaya çaba göstermiştir. Bu çaba, toplum gerçekliğine daha duyarlı olmasına ve zamanla belli karakteristik çizgisini oluşturup figür seçkinliğinde belli bir seviyeye ulaşmasını sağlamıştır.

Nedim GÜNSÜR de 1950 kuşağından bir kısım sanatçı gibi yöre insanına dönük resim çalışmalarını kişisel yorumlarını göz önünde tutan gerçekçi amaçlara göre derlendirip bu noktada yoğunlaştırmıştır. Çalışmalarında figür bir yanda kaderine boyun eğmiş gibi görünür, sırtlarında yorganlarıyla gurbetçi, çaresiz bakışlarıyla gecekondu insanları, çeşme önünde su kuyruğundaki insanlar ve de sırtlarında ölülerini taşıyan maden işçilerine dönüşerek.

Gerek bilinç niteliği, gerekse dil açısından Paris bir şaşkınlık dönemidir. Zonguldak'ta ise Nedim GÜNSÜR tam olarak görmeye başlamıştır. Bu süreci şu kelimelerle ifade etmiştir: “Zonguldak döneminde önemli bir değişme zorunluluğunun arifesine geldiğimi anladım. Burası bir maden şehriydi. Yerin altı tüneller, oyuklar ve kapkara olmuş kömür işçileriyle dolu. Karanlık bütün kente yansımış; deniz bile kara. Trenlerin biri gelir, biri gider; üç vardiya binlerce toprak altı ve üstü işçisi arılar gibi çalışırlar. Yükleme tesislerinden şilep ambarlarına akan Kara Altın'ın kentte bütün gece ve gündüz duyulan uğultusu. Grizu patlamaları, göçükler, sakatlıklar, ölümler... Yine de bitmeyen bir savaşım. İşte bu kenti insanıyla, yaşamıyla resimselleştirmek istedim. Fransa'da edindiğim biçimci resim anlayışı yetersiz ve yüzeysel kalıyordu. Madenci yaşamının içeriği ile bütünleşebilecek ve geniş kitlelere seslenebilen bir deyiş [ifade] bulmalıydım. Açık bir resim dili şart oluyordu. Buradan hareketle zaman zaman ve yer yer naif öğelerin de bulunduğu “Dışavurumcu – Anlatımcı” bir deyiş oluşturdum”
                          
 

1954'te gittiği Zonguldak'ta başladığı “Madenciler” dizisi resimlerini, İstanbul'a döndükten sonra da, 1960'lı yıllara kadar devam ettirmiştir. Notlu ön çalışmalar, etütler, değişik zeminlerin üzerine füzen, kurşun kalem, boya gibi malzemelerle portre ve boy figürü olarak yapılmış madenci çalışmaları ve kompozisyon araştırmaları yapmıştır. 1957 yılında Türk Alman Kültür Merkezi'nde açılan ikinci kişisel sergisini “Madenciler Serisi”nden oluşturmuştur. Bu sergide yer alan resimleri şunlardır:  “Madenciler” (1954) , “Ayakta Duran Madenci” ve “Ayakta Duran ve Dinlenen Madenciler” (1955) “Ocak içinde İşçiler”, “E.K.İ. İşçisi İş Başında”, “Maden İşçileri Yemekhanede” (1956) gibi desenler ve çalışmaları ile birlikte “Yaralı Madenci” (1955), “Madenci ve Ailesi” (1956) ,“Zonguldak Limanı ve Madenci” (1957), “Sarı Madenciler - Maden Ocağında” (1959) , “Madenci” ve “Madenci Sofrası” (1960) , “Madenci” (1964) gibi yağlıboya tabloları.

Eserlerde çalışan işçi kitlesi, kömür isinden kararan görüntüleriyle siyah - beyaz etkisinde soyutlanmış figürler olarak görülmektedir. Karanlık yüzeylerin içinden gözler dehşetle bakmaktadır.

 “Yüz karası değil kömür karası. Böyle kazanılır ekmek parası” dizeleriyle Orhan Veli “Destan Gibi” adıyla maden işçilerini böyle şiirleştirerek özetlemektedir. Çetin iş koşullarının yüzlerde yarattığı bezgin ama umursamaz, taşlaşmış, donmuş, ürkütücü halleri biçimsel dışavuruma uğramıştır.

            Zonguldak dönemi, GÜNSÜR için yoğun bir çaba, kendini arama dönemidir. Zaman zaman çelişkilere düşer. Bir resminde ön plandaki madenci figürü “soyut” anlayışa yönelirken, arka planda bununla bağdaşmayan izlenimciliğe kaçan bir kent manzarası vardır. Aynı zamanda, usta resimlerin de başlangıç dönemidir.

1959'da yerleşmek üzere İstanbul'a döndüğünde bir yandan "madenciler" bir yandan "savaş" resimlerini sürdürürken yavaş yavaş da "bayramyerleri" resimleri oluşmaya başlamaktadır. Göçerler de önemle üzerinde durduğu bir konudur. Bir diziyi sürdürürken, bir taraftan da diğer diziler başlar ve genellikle birlikte sürdürülürler.

             Nedim GÜNSÜR ele aldığı konuları, bu konularla ilgili problemleri içselleştirmektedir. Madenciler ve göç resimlerini yapmak istediği kadar birebir yaşayıp etkilendiği ve sorguladığı konulardır.

Nedim GÜNSÜR 1960'lı yıllar ve sonrasında yaptığı resimlerinde toplum ve birey, yaşam ve sanat sorununu birbirinden ayırmayarak iç içe kullanır. Hayal kırıklıklarıyla umut, üzüntüyle sevinç ayrı ayrı ele alınırken bazen bir arada var olur. Siyah resimler (Zonguldak Dönemi - Madenci Resimleri) yavaş yavaş yerini, aydınlık gökyüzü, çocuk sesleriyle dolu bayram yerlerine dönüşürken “Çocukluğum Kuşdili Çayırında geçmişti benim. O zamanlar hep daha mutlu günlerin geleceğine inanırdık” sözleriyle biçimlerinde ifade ettikleri lunaparklar, uçan balonlar, cambazlar o mutlu günlerin arayış ürünleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çocuksu resimlerinde GÜNSÜR, buruk yanını göstermektedir aynı zamanda. Resimlerdeki büyük - küçük bütün insanlar mutluluğu aramaktadır fakat kalabalığın içinde yalnızlık hissi bir yandan kendini göstermektedir. Bayramyeri tablosunda herkes kendi dünyasında, kimse kimseyle göz temasında bulunmamaktadır. Evrensel, dramatik bir tema olan yalnızlığı resimlerinde bu derece iyi işlemektedir.
                                      
1960'lı yılların Türkiye'sinde kentleşme olgusuyla başlayan göç kavramı birçok sanatçı gibi Nedim GÜNSÜR'ü de etkilemiştir. Sırtlarında yorganları, ellerinde azık torbaları ile kentin yolunu tutan insan kalabalıkları iş bulma ve daha güzel bir yaşam umuduyla yollara düşerler. Sadece köyden kente şeklinde sınırlı kalmaz, Avrupa'nın değişik ülkelerine, özellikle Almanya'ya kadar uzanır bu yolculuk. Hamburg - İstanbul trenlerinin pencerelerde donup kalmış insanlar, garda donup kalmış el sallayanlarla, İstanbul - Frankfurt treninin penceresinin önünde gurbete gidecek eşini uğurlayan kadın ve çocuklar, çaresizliğin yoğunlaştığı bir toplum gerçeğini hissettirmektedir. Vagon penceresindeki gurbetçi, umutsuzluğun, bezginliğin izlerini taşımasının aksine zorluklara, çaresizliğe direnç gösterir konumdadır. GÜNSÜR, toplum gerçeğinin somut görüntülerini, gözlemci sadakati içinde sunarken olayları, görüntüleri abartmaz.

Madenciler dizisi içerik ve GÜNSÜR'ün sanatsal çizgisinin biçimsel oluşumu bakımından önemli bir dönemdir. Maden kömürünün karası sanatçının uzun süre gökyüzünde bile maviye geçmesini engellemiştir. Ağır gri ton bu dönemin belirleyici özelliklerinden olmuştur.

1963 yılında Nedim GÜNSÜR annesi Fatma Nigar Hanım felç hastalığından vefat eder. Aynı yıl içinde XXIV. Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülünü kazanır. 1973 yılında ise Cumhuriyet'in Ellinci Yılı Sergisi'nde Atatürk Ödülüne layık görülür.1979 yılında İzmir Televizyonu Nedim GÜNSÜR hakkında bir belgesel hazırlamıştır. Fakat Televizyon yönetimi belgeselin gösterilmesini engeller.  
                                
Anlaşılan pasif komünist sicili yine karşısına çıkmıştır. 1993 yılında Annesinin memleketi Dikili'de yazlık sahibi olur, bu Nedim GÜNSÜR'ü Oğlu Mehmet'in doğumundan sonra o kadar mutlu eden ikinci olaydır. Ama bu yazlıkta ancak 1 yıl yaşamak nasip olur. İzmir Tıp Fakültesi Hastanesi'nde fıtık ameliyatı sonrası geçirdiği zatürree ile kalbe giden pıhtı 12 Kasım 1994 tarihinde Nedim GÜNSÜR' ün hayatında son nokta olur. Reklamcılığın yanı sıra edebiyat ve resim alanında da çalışan eserler veren biricik oğlu Mehmet GÜNSÜR ‘de genç sayılacak bir yaşta 19 Haziran 2004'te kalp krizi sonucunda hayata veda etmiştir. Hayat arkadaşı Emine Hanım ise 25 Ağustos 2013 tarihinde vefat etmiştir. Nedim GÜNSÜR' ün torunu Yazgülü GÜNSÜR dizi oyuncusudur.
                        
Nedim GÜNSÜR duyarlı hassas bir sanatçı olarak toplumun her kesiminden ve her yaştan insanı resmetmiştir. Geleneksel kaynaklardan yola çıkarak oluşturduğu bireysel sanat, biçiminin birer imzası niteliğindedir. Burada son sözü Turgay GÖNENÇ’e bırakalım o GÜNSÜR'ün resmini şöyle anlatmaktadır: “Nedim Günsür'ün resim macerası, siyah-beyaz başlayıp, renkli sona eren bir film gibidir. Ressamlığının İlk yıllarında, o zaman da tutucu olan bu adam, Cezayir Savaşı, kıyımlar, patlayan maden ocakları çizip boyadı: Renkli siyahlar ve grinin bin bir tonunu kullanarak...”

Kaynakça:

1-Yeliz İŞANÇ “Yeni Türk Gerçekçiliği ve Nedim Günsür” (Yüksek Lisans Tezi,Trakya Üniversitesi,2008) http://193.255.140.18/Tez/0069676/METIN.pdf