30 Ağustos 2014 Cumartesi

ÖMER HULUSİ BARUTOĞLU İLE İLGİLİ ESKİ BİR RÖPORTAJ

Yaşayan En Yaşlı Maden Mühendisiydi
Ömer Hulusi Barutoğlu İstanbul'da Sultan Abdülhamit yıllarında doğdu, yoksuldular, evden bir boğaz eksilsin diyerek Zonguldak Maden Mektebine gitti, mühendisi oldu. 99 yaşına ölen Barutoğlu ailesini, savaşları, madenciliği Mart ayında anlatmıştı.

YAYIN TARİHİ
 17/07/2004
    Bia Haber MERKEZİ


BİA (İstanbul) - Madencilerin, maden mühendislerinin "kuruluş öncesine kök salan bir ulu çınar" dedikleri maden mühendisi Ömer Hulusi Barutoğlu 99 yaşında 5 Temmuz günü İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği'ne (TMMOB) bağlı Maden Mühendisleri Odası yayın Organı "Madencilik Mecmuası"nın kurucusu, ilk başyazarı, ilk müellifi ve yayıncısı Barutoğlu Madencilik dergisi Mart sayısına hayatını konuşmuştu.

Sultan II. Abdülhamit tahttayken doğan, Recep Tayyip Erdoğan başbakanken ölen Barutoğlu'nun anlatısını kısaltarak yayınlıyoruz.


Çocukluğum

Doğum tarihinde eski kimlikle yenisi arasında çok fark var. 1300'lerde eski kimlik. Onu yeni kimliğe geçirirlerken, 1905 olacağı yerde 1906 diye yanlış geçirdiler.

Bu tarihte Sultanahmet ile Kumkapı arasında Dizdariye diye bir mahalle var; İstanbul'un eski, tipik, küçük bir mahallesi; ufak bir meydanı, evleri, hepsi bir aradaydı... Ayrıca, bu mahallenin özelliği, bir de Kur'an Kursu mektebi var. Ben ilk defa o Kur'an Kursuna yazıldım. Her gün sabahleyin, cami hizmetçisi -buna Bevvap derlerdi- ev ev dolanır; kursa giden çocuklarının sefer-taslarıyla kitaplarını, öte berisini bir sırığın üzerine dizer, her gün mektebe götürürdü. Akşam da oradan alır, geri bırakırdı.

Bu Kur'an Kursu aslında bir senelikti; fakat iki sene gidenler de vardı. Orada ancak alfabe (yani Arapça Elifbe) öğrenilir; ondan sonra da Kur'an okumak ve namaz surelerini ezberlemek için uğraşırlardı.

Ben gittim ama kısa sürdü; herhalde büyük ağabeyimin etkisiyle olacak. Babam zaten geniş düşünen bir adamdı; sofu, namazı niyazı yerinde değildi. Onun etkisiyle olacak, mahalle mektebinden aldılar bizi... Üç senelik ilkokula verdiler. Sonra beş yıllık büyük Reşit Paşa Numune Mektebine gittik.

Daha ilk sınıftan itibaren Fransızca, İngilizce öğretimi vardı, Almanca yoktu. Reşit Paşa Mektebi bittikten sonra, önce Gelenbevî İdadîsi'ne, sonra Vefa Sultanisîne gittim. Vefa Sultanisi'nde 11. Sınıfa kadar kaldım; 11. Sınıfta ipka oldum.

Aile Efradı Perspektifinden Tarihî Arkaplan

Zaten kötü zamana yetiştik. Harpler üst üste, fakirlik, perişanlık... Babam İstanbul'da muntazam bir iş sahibi değildi. Ordu birliklerine zahire temin ediyor, yani bir nevi müteahhitlik yapıyordu. Çoğu zaman evden ayrılıyordu. Ordu nereye giderse, onun arkasından çalışmaya gidiyordu.

Ardından 1912 Libya Harbi başladığında -ben o zaman 6 yaşında oluyorum- Sadi ağabeyim o zaman kolağası (önyüzbaşı), ordu ile beraber Libya'ya gitti. Nasıl gittiler, ne gibi sefalet içerisinde, o belli değil. Ondan sonra kalan Halim, Ahmet, Senai ağabeylerim ve Nesibe ablam vardı.

Ablam daha evlenmemişti o zaman, fakat o da kalanların en büyüğü idi. Halim ağabeyim dahil kalanların en büyüğü Nesibe ablam idi. O ara bir usul vardı askerlikte: Eve bakacak insan yoksa, birisi kalacak, evi geçindirecek... O zaman askere gidecek çağda ve yapıda bir tek Halim ağabey vardı evde; o gidince, diğerleri eve bakmak için kaldı, askerlikten muaf tutuldu.

Halim ağabeyim gidince dördümüz kaldık: Nesibe ablam, Ahmet, Senai ve ben. Diğer kardeşlerimi hatırlamıyorum, hastalıktan ölen yok, ama kalabalık bir aileydik, bakılamıyordu. Kalanların içinde hasta olan hiç yoktu, sapasağlam bir aileydik. Annemin söylediğine göre 11 kardeşmişiz, en küçüğü de benmişim, benden sonra çocuğu olmamış.

Annemin ismi Hafize Hanım, Babamın ismi Mustafa. Anne tarafından dedem İsmail Ağa, baba tarafından dedem de Osman Ağa. İsmail Ağa'yı hatırlıyorum, Yunanistan'a yumurta ihracatı yapardı. Dal Fesli İsmail Ağa olarak tanınırdı. Dal çıplak demek, çıplak fesli yani...

Sultan Aziz zamanında, Padişah fermanıyla sarık festen çıktı. Ama, çıkaranlar birkaç kişi ile sınırlı, Yüzde 5 mesela ya da yüzde 10; ama kalanlar devam ediyor sarık takmaya. O yüzden kalan çoğunluk bunlara dal fesli dedi; yani fesine sarık dolamayan adamlar anlamına...

Dal Fesli İsmail Ağa'yı bayağı tanıyorum. Ayşe Hanımı da hatırlıyorum, annemin annesi. Onlar kaç yaşında öldü bilmiyorum; ama çok yaşlıydılar, uzun yaşadılar. Baba tarafından Osman Ağa, o da öyle çok uzun yaşadı. Umumî Harp başlayana kadar ana ve baba tarafından dedelerim sağdılar, harp içinde öldüler.

Halim ağabeyim orduda nakliye kolunda yedek subaydı. Kamyonla Adana mıntıkasına ya asker götürüyordu ya da yiyecek. O zamanlar lastik yok, araba tekerlekleri demirdendi. Tekerlekler demirden olduğu için, bir gün frene basıyor ve araba kaymaya başlıyor; o zaman Toroslarda yollar berbat, araba uçuruma kayıyor.

Arabayı ağabeyim kullanıyor, yanında bir de asker var. Ağabeyim adamı itiyor, adam düşüp kurtuluyor; ağabeyim arabayla beraber uçuruma yuvarlanıp ölüyor... Sonra, bize şehit oldu diye yazıyla bildirdiler.

Tabii annem ölüsünü görmeden inanamadı. Çok da evlat kaybetmiş, üzüntüsü de var, çok sıkıldı annem. Benden iki yaş büyük ağabeyimi Adana'ya bu işi tahkik etmeye gönderdi. Vasıta yok, oraları da bilmez o yaşta çocuk, bir şey bulamadan döndü geldi. Halim ağabey öyle kayboldu.

Ahmet ağabeyim de askerliğini yaparken kulağında bir rahatsızlık olmuş, dönmüş eve. O rahatsızlığı gidermek için doktorlar ameliyat demiş. Ameliyat iyi bitmiş, ancak doktorlar ameliyattan sonra heyecanlanma demiş. Ben Zonguldak' tayken, mühendisliğin son sınıfında imtihanlar sırasında, ağabeyim şu veya bu sebeple çok heyecanlanmış ve hastanede ölmüş...

Babam ben mühendis çıktıktan çok sonra öldü, 1933'tü sanırım; Turhal'da etüt yapıyordum o zaman, antimuan madeninde. Tabii vasıta da kıt o zaman, babamın ölümüne yetişemedim; geldiğim gün "... yetişemez, gelemez" diye kaldırmışlar cenazeyi.

Annem Ahmet ağabeyimden evvel öldü. O üzüntüden hasta olmuştu. Bir şey söylersin güler uzun müddet, sonra gülme biter, ağlamaya başlar, acayip bir hastalık. Bunun dışında annem yumuşak tabiatlı, uyumlu ve bilhassa eline geçenle yetinen, sessiz bir insandı.

Okuldan döndüğümüzde donmuş ellerimizi göğsüne sokup ısıtır ve sonra üzerine biraz toz şeker ile bir-iki damla zeytinyağı damlatılmış birer dilim ekmeği ellerimize tutuşturur, bizi oyalardı. Kıyması ve yağından çok suyu bol olan patates, başta gelen, şaşmaz yemeğimizdi. Evde iyi aydınlatılmış oda olmadığından, ödevlerimizi akşam karanlığından önce tamamlamak zorundaydık. Uzun kış geceleri, bir odada toplanıp ağabeylerden birinin okuduğu "Çalgıcının Seyahati" romanının bir önceki geceden kalan bölümünü dinlerdik.

Babam bize karışmazdı, işi yolunda, kazancı yerinde olduğunda, geleceği düşünmeden kaygısızca harcardı. Evimizde, babamın Sivas dönüşü getirdiği tek halı, yemek masası, birkaç sandalye dışında eşya yoktu. Yataklar sabah kaldırılır, yüklüğe konur, akşam serilirdi.

Zonguldak Maadin Mekteb-i Alisi Perspektifinden Tarihî Arkaplan

Savaş sonrasının sefalet ortamında boğuşup dururken, gazetelerde bir ilan çıktı: "Mühendis mektebine adam almıyor...." Nasıl alınıyor? Talebenin iaşe ve ibate masrafları devlete ait. Zorunlu hizmet ise yok, fevkalade bir şey. Tabii Trablus Harbi, Balkan Harbi, sonra da Harb-i Umumî derken, ailelerin yoksulluğu da katmerleniyor. Zenginler bunun dışında; ama, aşağı ve orta halliler kayboluyor.

Asıl sefalet de o zaman başlıyor, Ne yiyecek var, ne giyecek var, ne barınacak var. Zaten şeker Rusya'dan geliyordu o zaman, un ve gazyağı Romanya'dan geliyordu. Şeker Rusya'dan kelle halinde gelir, kırılıp sonra yenirdi. Memlekette bir şey yoktu, doğru dürüst bir üretim yoktu...

Bir iğne dışarıdan geliyor. Çabuk köpüren sabun İngiltere'den veyahut Belçika'dan geliyor. Demek istediğim tamamen dışarıya bağımlıyız ve imkânlara göre hareket mecburiyeti var.

Çabuk köpüren sabunu bildiğimiz yok, biz kille elimizi yıkardık, yeşil kille... Kil kurutulur, suyla temas edince de elde biraz köpürürdü. Onunla idare ederdik, o kadar yoksulduk. O kadar yoksulduk ki: Sirkeci'de askerî sevkıyat vardı, oralarda dolaşır ve orduya gönderilen çuvallardan dökülen fındık fıstığı toparlardık; o kadar sefalet yani...

Öyle ki, giyecek bir şeyimiz de yoktu. Benim ablam iyi dikiş bilirdi. Mecbur etmişlerdi; evinde makinesi olan, askere çamaşır dikecekti. Ablam çamaşır dikerken bize de palto dikerdi.

Çanakkale'de ölenlerin elbiselerini paltosunu hükümet tekrar İstanbul'a gönderiyordu. Bu İstanbul'a gelenler yırtık pırtık... Mikroptan kurtarmak için buhara tutarlardı... Ondan sonra, buhardan çıkanı orada kontrol ederler ve eğer ufak tefek yamayla bir işe yarayacaksa tekrar Çanakkale'ye gönderirlerdi. Yok işe yaramayacak haldeyse, kapının önüne atarlardı. Sirkecide hâlâ duruyor orası; Gülhane Parkı'nın denize bakan kısmıyla Sirkeci İstasyonu arasında.

Oraya atarlardı yerlere... Biz de başka mahallelerin çocuklarıyla gider, çöplük karıştırır gibi oradaki eşyaları karıştırırdık. Öyle ufak tefek yama ile idare edebilecek gibiyse, evde elden geçirip bizim üstümüze göre yaparlardı; palto diye bizim gördüğümüz bu... Sefalet diz boyu, öyle büyüdük...

Gazetelerde çıkan o ilanı, yani "Devlet bir madencilik mektebi kuruyor. (....) İaşe ve ibate devlete ait. Buna rağmen mektep bitince mecburî hizmet yok..." mealindeki ilanı görünce, bir ilanı okuduğumu hatırlıyorum, bir de ha bire yamalı pabuç giymekten anamızın kovalandığını... Affedersiniz!.. O ilan, ayağıma sağlam bir pabuç, sırtıma da kalın bir kaput demekti benim için... Ne Zonguldak'ın Türkiye'de olduğunu biliyorum; ne de başka bir şey...

Sene 1924, yani Kurtuluş Harbi bitmiş; Kurtuluştan sonra kalkınmaya çalışıyoruz. Babam da bizi geçindirmeye çalışıyor. Elde yok, başta yok, evde yok; işte bu yokluk düzeni içerisinde, o ilanı orada görünce "... Bari bir boğaz eksik olsun, ben gideyim şu mektebe" dedim.

İmtihanla kayıt-kabûl yapılıyordu. İmtihana girdim; tabii lise (Vefa Sultanisi), 11. sınıfta ipka olduğumuzdan daha bitmemiş durumda. "İmtihanı kazandın" dediler ve bir takım da elbise temin ettiler.

Ama imtihanı gerçekten kazandık mı, orasını bilemiyorum. Belki de kazanmadık; tıpkı Mevlana'nın dediği gibi: "Kim olursan ol, gel." Yani, adam arıyorlar o zaman; Devlet, bir an evvel okutayım da piyasaya çıkartayım derdinde...

Mektebe girdik, bize Zonguldak'ta kalın dediler. Ama zaten borç alıp vapurla İstanbul'dan oraya gittim. Ama, öyle kamarada filan değil, Zonguldak'a kadar güvertede yatarak gittik.

Oraya gelince kalacak bir yer yoktu. Bir otel vardı, Tomayan Oteli diye, Zonguldak'taki tek otel de oydu. Zonguldak henüz kaza idi... O otelde kaldık ama, ikinci günden itibaren bende para bitti. Zaten parayı ablamın kocasından almıştım. 3 yahut 2 Lira... Kalacak yer yok...

Allah rahmet eylesin sonradan kimya hocalığımızı yapan ve Almanya'da kimya üzerine ihtisas yapmış Arif Bey vardı. Ona gittik birkaç kişi, "Biz döneceğiz. Paramız yok, kömür vapuruna binip İstanbul'a döneceğiz." dedik.

"Ben size Zonguldak'ın dışında bir yer göstereceğim, orada barınacaksınız. Giyecek de temin edeceğim" dedi. Biz de geriye dönmekten vazgeçtik ve orada kaldık.

Birinci sınıftayken, mektep için bina yoktu... Eskiden kalma bir kışla vardı; ahım şahım değildi bina olarak... Mektep o kışlada açıldı. Mektep evvela 3 senelik tedrisat için planlanmış. Sonra da 4 senelik bir programa tamamlamak için uğraşıyorlar. O müddet içerisinde, bir yandan da çeşitli ilavelerle alelacele kışlayı mektep haline sokmaya çalışıyorlar. Oraya o şekilde yerleştik.

Madencilik tarihinden karakteristik kesitler
"Karabük demiri Lüksembourg'dan değil, Divrik'ten alacak!.."

Bizzat Atatürk'ün direktifiyle İzmir'de bir İktisat Kongresi toplanmıştı. Yanlış olmasın diye söylemiyorum tarihi. O kongrede, ondan evvelki yıllarda Avrupa'dan grup halinde getirilen Alman Mühendisleri var.

Gelen herkes, kendi okuduğu mektepten yüksek mühendis olarak çıkıyor; bize geliyor. Tabii onlar da kendi çevrelerini tutuyor. (....) Bütün Türkiye"ye şamil bir etüt yapıyorlar.

Yani, her grup kendi geldiğinde yapıyor ve vardıkları karar haklı kendilerine göre. Bana göre değil! Çünkü şöyle bir bakıveriyor; ".... bu memlekette maden yok, işletmeye değer maden düşünmek mantıksızlıktır" diyorlar. Yok!.. Peki Karabük kuruluyor o sırada, demir lazım.... "Karabük, demiri Lüksembourg' dan getirsin" diyorlar. (....)

Eskiden bir tabir vardı; "silsile-yi meratip" derler, muayyen yaştan sonra insan gelişmelerin sırasını unutur, karıştırmamaya çalışıyorum. Grup grup çalışmalar vardı memlekette.... Ama daha ortada bir şey yok.

O sırada Divrik civarında demiryolu çalışmaları yapan bir grup var. Cumhuriyetin ilk demiryolu... Tabii onlar kendilerine göre etütler yapıyorlar. Yalnız yaptıkları etüt güzergâh etüdü; yani "Demiryolunu nereden geçireceğiz?" sualine cevap aranıyor...

Ama madenle alâkası yok. Bir ara çalışırken o güzergâh etüdünde -Bilmem, bilir misiniz? Aslında, teodolitle km'de bir istikamette çalışılır. Her grup için ayrı bir şey. Şimdi o çalışmada da, genellikle iş kolaylığı için pusulayla çalışıyorlar- bir ölçü yapıyor bir hanım kişi, öbürünün yaptığı ölçüyü tutmuyor aynı noktalar için....

Bunu kavrayamıyorlar önce; sonradan karar veriyorlar, diyorlar ki: "Bu herhalde, teknik hata değil, bir mahalli zorunluluk (....) Fakat buna etkili olan bir şey var burada, bu pusulaya tesir eden."

Orada, bu pusula meselesi ortaya çıktığında, bir Rus jeolog vardı aslında. Rus bizde çalışıyor, namuslu bir adam. MTA daha yeni teşekkül etmiş. Onun üzerine Rus jeologu gönderiyorlar oraya. O mıntıkada maden olduğunu iddia eden de bir çoban var: Kalaycı Hüseyin Ağa.

O bir çuvala dolduruyor numuneleri; getiriyor kendi parasıyla Ankara'ya... Ben de o zaman Ankara'dayım. Daha yeni İspanya' dan gelmişim. Gidiyor, Kalaycı Hüseyin yakalıyor Rus'u, ben götüreyim seni diyor madenin olduğu yere. Hava da soğuk, Aralık ayı gezecek, bindirecek bir vasıta yok.

Bir yere kadar beraber çıkıyorlar, oradan sonrasında Rus pes ediyor, terk ediyor. Gitmem deyince dönüyorlar. Verdiği rapor ".... yatak işlenmeye değer bir yatak değil" diye.

Fukara Hüseyin Ağa bağırıp çağırmaya başlıyor, kaba bir adam, sövüyor, sayıyor ve diyor ki: "Beni madenin yerine götüremedin demeyin, siz çıkmadınız."

Bu defa adamın iddiası üzerine, biz de yardımcı olduk ona. Yeni bir grup gitsin, başında kolaylık olsun. Hakikaten, ikinci gidişte Rus: "Ben yanılmışım, burada pnöma-tolitik bir teşekkül var..." dedi. Yukarıdan aşağı bütün cevher manyetit.

Hemen, ikinci bir grup kuruldu; başında ben varım. ETİBANK'ın gönderdiği bir mühendis de bir yandan çalışmalar yapıyor. Açık işletmeye başlamış kendine göre. Kendisi de köy evi gibi toprak harçla yapılmış bir küçük kulübede; karısını da beraber getirmiş -Allah akıllar versin- orada idare ediyor işi.

Yusuf Gürata, yakında öldü; O arkadaş başlıyor işe. Biz etütlere başladık ve bir de baktık ki, Kalaycı Hüseyin Ağa yerden göğe kadar haklı. Dedik ki: "Karabük demiri Lüksembourg'dan değil Divrik'ten alacak." Biraz da Atatürk'ün korkusu oldu, hani, ".... maden yok, yok dediniz; ama var." tarizinde bulunur diye.... Ve bu şekilde MTA kuvvetlendi biraz. Yani düşünün ki madencilik böyle başladı.

Memlekete ille de sıcak su lazımsa, onu da biz buluruz(!)

Yanlış hatırlamıyorsam 1943 sonu ya da 1944 başıydı. Bolu zelzelesi olduğunda, İsmet Paşa zelzele bölgesine giderken Kızılcahamam'da çalışmalar görünce sorar, Ankara Valisi: "Yeni Termal Otel yapılıyor" der. Paşa, "Yeteri kadar su var mı?" diye sorar.

Vali Nevzat (Tandoğan) Bey soruyu müspet karşılar ise de, bunu düşünmedikleri sonradan ortaya çıkar. Vali Ankara'ya dönünce MTA'ya başvurur. MTA da Klyn Jorge adındaki bir su arama jeologunu gönderir.

Arazide 8-10 gün süren çalışmaların sonucunun bildirildiği raporda su durumu açıklanmamış; Vali de: "Ben sıcak su istiyorum, rapor değil..." diyor. Durumdan haberdar olan Vilayet Bayındırlık Mühendisi Şükrü'nün beni Valiye tavsiye etmesiyle, Kızılcahamam'a -mühendis eşiyle, ben de Türkân'la- gittik.

Bir günlük inceleme sonucunda sıcak suyun otele yakın fay hattının dışında bulunduğunu tespit ettim; 4x4 m çapında açtırdığım kuyuda 70 °C sıcaklıkta su buldum. Ankara'dan getirilen tulumbalarla daha büyük çapta yapılan çalışmaların sonuçlanması Valiyi memnun etmişti (bu arada mühendisin çevreden buldurduğu yataklarda ormanda iki gece yattık).

Sonradan inşaatın bitiminde beni bulamadıklarından, otelin girişine astıkları bir pirinç plâkada, Ankara Ziraat Fakültesi'nden bir profesörün adını Kızılcahamam Termal Suyunu bulan adam diye yazmışlar. Gün geçti, ben de üzerinde durmadım; maksat otele daimî termal su bulmaktı, şöhret aramak değil. O nedenle profesörün tutumu üzerinde durmamıştım.

"Biz önce Fevzi Çakmak'ın teklifi olan Çay kasabasından işe başladık..."

Cumhuriyetin ilk yıllarında öngörülen Birinci Beş Yıllık Sınaî Kalkınma Planı kapsamındaki önemli işler arasında azot sanayisinin kuruluşu düşüncesi de vardı. Ancak bu hassas konu bir türlü ele alınamadı.

1950'lerde Seyitömer linyit yataklarına yakın bir yerde tesisin kurulması planlanınca, kesin yer tespiti gereği ortaya çıktı. Kırıkkale Fabrikaları Genel Müdürü, işten anlayan tecrübeli kimya mühendislerinin ve benim de içinde bulunduğum bir heyeti yer seçimiyle görevlendirdi. Beni de başkan yaptılar.

DP'nin (Demokrat Parti) Kütahyalı kodamanları (tıpkı şeker fabrikasının yer seçiminde olduğu gibi) şehir yakınındaki kötü bir araziyi ele geçirip öne sürdüler.

Elimizdeki programda vaktiyle Mareşal Fevzi Çakmak'ın teklifiyle gündeme gelen ve Afyon'un doğu-güneydoğusuna rastlayan Çay kasabası da var. Heyet, Kırıkkale'den katılan Makine Y. Müh. Ekrem Paşa dışında tamamen tarafsızdı, parti etkisinde yer seçimine girecek tipte kişiler değillerdi.

Yani açıkçası, iş benim kararıma bağlı görünüyordu. Bizim Bakan Sıtkı Yırcalı idi; açıkça etki yapmamakla beraber, el altından Kütahyalı particilerin yerini ortaya sürüyordu. Yer seçimi arazi spekülatörleri için çok kârlı, büyük bir işti. Biz önce Fevzi Çakmak'ın teklifi olan Çay kasabasından işe başladık.

Bölge fakirdi, fabrika çevreyi kalkındırırdı, ama ben araziyi beğenmedim. Büyükçe bir fay hattı zelzele olması halinde fabrikayı her zaman tehlikeye sokar, güvenli bir yer değil diye düşündüm. Durumu Genel Kurmaya da aktardım, bana hak verdiler; Çay kasabasını listeden çıkarttık. Bugünkü Çay Zelzelesi 50 yıl önceki tespitin ne kadar isabetli olduğunu ortaya çıkarttı.

Kütahya şehri yakınındaki arazi ise, ağır gazların fabrika çevresinden kolay kalkmayacağı ve Kütahya için ileride büyük tehlike yaratacağı düşüncesiyle seçim dışı kaldı. Elde Seyitömer kömür sahasına yakın, şehrin 20 kilometre doğusundaki bir alan kaldı ve orada karar kıldık. Azot sanayii gibi yurdun büyük bir kuruluşu için yer seçmek, insana ömür boyu bir kez nasip olan, şerefli bir olay...

"Bu borların satılmasına sizin Mühendisler Birliği engel oldu..."

Cumhuriyet döneminin sınaî ölçekli ilk maden işletme ünitesi Divriği'de başladı. Ondan evvel yok muydu maden? Vardı... Bandırma'da pandermit vardı. Bandırma'daki pandermit İngiliz konsorsiyumu işletmesiydi. MTA'nın teşekkülünden sonra, biz bunları sıkıştırdık.

Maden dairesi vasıtasıyla biz bu İngiliz heyeti sıkıştırdık daha fazla çıkar diye. Adam haklı olarak dedi ki: "Maden yok ki, taş mı çıkaracaksın? Hava hattını bile çalıştıramıyoruz." İddia ediyor, biz de inanıyoruz.

Çünkü başka türlü bir bilgi bizde yok. Sonra zamanla dünya çapında bor yataklarına sahip olduğumuz ortaya çıktı ve mücadele mevzu oldu. Tahsin Yalabık vardı ETİBANK'ın başında o ara... Bu arkadaş namuslu bir insandı; İngilizlerin teşvikine rağmen bu büyük yatağı İngilizlere kaptırmadı. ETİBANK'ın elinde kaldı madenler. Bu işin tarihçesi bu... Sonradan da borun satılmasına sizin Mühendisler Birliği engel oldu. ETİBANK da idare olarak elinden geleni yaptı, durdurdu satışı.

"Yaklaşık 30 km havaî hat yapılmış; (....) tenor % 20-25 Mn."


Fethiye'de bir manganez madeni vardı. Buradaki madende etüt yapılmış, yaklaşık 30 km havaî hat yapılmış, ayırma yerleri yapılmış, mühendis, işçi yerleri tamam...

Mükemmel bir teşekkül olmuş. Baktılar ki iş vahim, o zaman akıllarına gelmiş, "Yahu, bunun hesabı nedir?" bir de bakmışlar ki, tenor yüzde 20-25 Mn. Satılmaz, alınmaz... Koca profesör bunu nasıl hesaplamamış?!

O zaman aklım başıma geldi ki, ortalama tenör olmayınca bir maden yatağı doğru dürüst çalışmaz, bu çok mühim.Bu kararla yetiştik ve ben bu kararla Divriği'nin ortalama tenorunu hesapladım. Ortalama tenorun hesabını 1000 küsur numuneden büyük bir emekle ortaya çıkarmışım ve bu işi bir sistem dahilinde yapmışım. Bir insanın ömrüne yeter...,

" Zonguldak'tan mezun olduğum için (....) kimse dinlemez bizim lâkırdımızı."

Yabancı sermayeli Türk Maadin şirketi Almanların sermayesiyle kurulmuş. Eskişehir'de bir krom yatağı almış. Kendi mütehassısları var, Almanya'dan gelmiş. Bakmışlar ki, burada bir demiryolu, bir de istasyon var. Orada büyük bir krom yatağı var şimdi; şirket o yatağı birinden satın almış.

Ardından da "orada maden yok" kararıyla sahayı terk ediyorlar. Ve verdiği karardan da vazgeçiyor koca şirket. Danışmak için bana geldiler. Burada maden var, hem de çok var. Ama, ben Türk olduğum için veya Almanya'dan, Fransa'dan değil de Zonguldak' tan mezun olduğum için, tamam artık bitti, yandı; kimse dilemez bizini lâkırdımızı...

Ben şirkete dedim ki: ".... Bunu ben tazmin ederim. Alın sahayı, dediğimi yapın, ondan sonra bırakın." Dediğimi yaptılar; orada bir kuyu vardı, derinleştirdik, bütün sahaya sondaj yaptık.

Neticede yeni bir maden yatağı bulduk. Aynı şirket, bu defa parasından vazgeçtiği yatağı yeniden satın aldı. Namık Esmer diye bir arkadaş var, öldü o da. O arkadaş vasıta oldu o işe, madeni yeniden satın aldılar.

"Maden arama işinde Provens Metalojenik mefhumu çok mühim...."

Ben bu işleri bırakalı otuz sene oluyor. Ama meslek mevzuunda edilecek bir çift sözüm var. Maden arama işinde Provens Metalojenik mefhumu çok mühim.... Memleketin her tarafının Provens Metalojenik fotoğrafını çekmek lâzım.

Bütün Türkiye sathının Provens Metalojenik Haritasını sağlıklı olarak çıkartmak lazım ki, insanlar bakır-kurşun-çinko aranacak bir yerde krom, manganez, tuz veya kömür aramasınlar. (BA)


http://eski.bianet.org/2004/07/19/38782.htm

   

10 Ağustos 2014 Pazar

16. Yüzyıldan günümüze Zonguldak Bölgesi'ndeki nüfus hareketleri ve köyler

 
 
Prof. Dr. Ali Osman ÖZCAN
 
 
16. Yüzyıldan günümüze Zonguldak Bölgesi'ndeki nüfus hareketleri ve köyler         


14. yüzyılın sonlarındaki arşiv kayıtlarında Trabzon'dan Antalya körfezine kadar uzanan hattın batısında Hristiyan nüfus sadece 32.000 hane halkı kadardır. Bu sayıyı veren Halil İnalcık'a göre her hanede ortalama beş bireyin mevcut olduğunu varsayarsan gayri müslim nüfusun yaklaşık olarak 160.000 civarında olacağı görülür. Bu nüfusun 135.000'i Sivas'tan Trabzon'a uzanan bölgede bulunurken 25.000'lik kısmı Sivas'ın batısından Adalar denizine kadar uzanan bütün Anadolu'ya dağılmış haldedir.
            Orhan Sakin tarafından yazılmış 16.yy Osmanlı Arşiv Kayıtlarına Göre Anadolu'da Türkmenler ve Yörükler adlı İstanbul 2010 tarihiyle basılı kitabın dördüncü sayfasında ise Ömer Lütfi Barkan tarafından yapılmış olan araştırmada (Kars, Artvin, kısmen Erzurum ve Van bölgeleri dışta kalmak üzere) Türkiye'nin Suriye, Filistin, Musul, Ane, Deyr ve Rahbe ülke ve bölgeleriyle birlikte 1.067.355 Müslüman ve 63.300 Hristiyan vergi nüfusuna sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.
            Müslüman vergi nüfusunun 474.963'ü Kütahya, Bursa, Balıkesir, Biga, Kocaeli, Bolu, Ankara, Aydın, Afyon, Kastamonu, Çankırı, Alaiye, Isparta, Muğla ve Manisa bölgelerini kapsayan Anadolu eyaletinde bulunmaktadır. Buna karşılık aynı eyaletteki Hristiyan vergi nüfusu 4471 vergi hanesidir. Bu ifadelerden anlaşılacağı Türklerin yoğun halde yaşadıkların bölgelerde Hristiyan nüfusu pek azdır. Aşağı yukarı Sinop, Kayseri, Mersin çizgisinin batısında kalan yerlerde 690.572 Müslüman vergi nüfusuna karşılık, 9606 Hristiyan vergi nüfusu vardır. Bu durum Hristiyanların ne derece azınlıkta olduklarının göstergesidir.

            Adı geçen kitabın beşinci sayfasında 16. asırda adı geçen bölgelerde yaşayan toplam nüfusun miktarının 5,5-6 milyon olduğu, bunun 5-5,5 milyon arasında Müslüman, 500.000 civarında da gayri müslim olduğu görülecektir. Adı geçen bölgelerde Hristiyanlar 17 ve 18.yy'dan sonra özellikle de 1800'li yılların başından itibaren doğudan Ermeniler, Yunanistan ile Adalar'dan da Rumlar olmak üzere Anadolu'ya gelip yerleşerek çoğalmışlardır. Adı geçen bölgelerde nüfusun Hristiyanların lehine artarken Türklerin nüfusunun azalmasında askerliğin ve uzun yıllar süren savaşların da etkili olduğu, askerlikten sonra eve dönen Türklerin her şeyin değişmiş olduğunu gördükleri, Hristiyan tefecilerin eline düştükleri, bütün topraklarını kaybettikleri, bunları alanların da Ermeni ya da Yunanlı olduğu yazılmaktadır.
            Zonguldak bölgesi ile ilgili Faruk Sümer'in verdiği haritada Sinop'tan Sakarya'ya kadar olan bölgede Kastamonu Yörükleri, onların hemen aşağısında Ankara Yörüklerinin olduğu görülebilir. Bu durumda bölgede Türk nüfusun yoğunlukta olduğunu söyleyebiliriz. Müslimlerle gayri müslimler arasındaki hatta Akdeniz'de Dalaman ağzından başlayıp Menderes'in doğusundaki noktadan geçerek kuzey-kuzey doğu doğrultusunda ilerleyen, Kütahya'nın batısından ve Mudurnu'nun doğusundan geçip Ereğli ile Devrek arasından ve Sinop'un batısındaki noktadan Karadeniz'e ulaşan sınır Müslümanların bölgedeki etkinliğini göstermektedir.
            Osmanlı Devri Kastamonu Vilayeti Salnamelerinde Bolu Sancağı Cilt II (15-21) adlı Güray Önal'ın hazırladığı ve Bolu Belediyesi Bolu Araştırmaları Merkezi tarafından 2011 yılında basılmış kitabın 659.sayfasında Ereğli kazasının mahalle ve köyleri hane sayıları ile erkek ve kadın nüfusları verilmiştir. Buna göre Ereğli ilçesinde Sultan Süleyman, Sultan Orhan, Akarca, Murtaza, Müftü, Kirmanlı, Rumiyan, Pencer köyü, Sarı Kokmaz köyü ve Kışla köyü şehir merkezi olarak gösterilmektedir. En kalabalık mahalle olarak Sultan Orhan gösterilmekle beraber, en kalabalık nüfusun Sultan Süleyman Mahallesi'nde yaşadığı görülmektedir. Hane sayısı en az olan Sarı Kokmaz köyü olmakla beraber, Kışla köyü daha kalabalık olarak yer almaktadır.
            Ereğli ilçesine bağlı köylere gelince; Köseler, Kepez, Yürek, Viran, Ömerli, Kocaali, Deliler, Aydınlar, Süleyman Beyler, Ova, Pembeciler, Bölücek, Kebe, İmranlar, Zindancılar, Çayırlı, Dedeler, Yunuslu, Danişmendli, Alakilise, Kuhistan, Eykese, Ortacı, Senidli, Başviran, Ormanlı köyleri kayıtlıdır. Ancak Eykese köyü günümüzde Yalnızçam olarak bilinen İkise köyü olsa gerektir. Kuhistan köyü de Dağlıca olarak bilinen köydür. Diğer köylere gelince; Şamlar, Külah, Hasankethüdağlar, Ramazanlı, Kızılcapınar, Abdülmelik, Asarlı, Ortaköy, Hasbeyler, Kilise, Doğancılar, Davudlar, Saltuklu, Sofular, Saka, Küçük, Ebegümeci, Sivriler, Ense, Çamköyü, Bozca, Akşeyh, Dereköyü, Akkaya, Güllük, Akçakilise, Virancık, Virancık üçköyü, Olukyanı, Çağlı, Yazıviran, Hacıuslu, Yukarıhocalar, İskenderli, Uğurlar, Gerencik, Ayvatlar, Aydınlar, Karapınar, Saraycık, Kozlu, Uzungüney, Kızılcakilise, Kargalar, Tepeviran, Cemaller, Elmacı, Aselli, Sicilli, Niran Terzi, Bayat, Keşkek, Kestaneci, Kırmacı ve Balı köyleridir.
            Gücek olarak bilinen köy, yanlışlıkla Küçük olarak okunmuş; ayrıca Sücüllü köyü de Sicilli olarak yazılmıştır. Nuhviran köyü de Niran olarak yazılmıştır ki, bu köy Neyren olarak da adlandırılmaktadır. Ereğli ilçesindeki köylerin bazıları bugün Zonguldak ilinin ilçesi veya beldesi durumundadır. Yine bazı köyler de günümüzde Ereğli ilçesine değil başka ilçelere bağlıdır. 1897 tarihli Kastamonu Salnamesi'nde köylerdeki hane sayıları ile erkek ve kadın sayılarına bakıldığında gayri müslim kaydının olmadığı dikkati çekmektedir. Günümüzde Kozlu ilçesine bağlı olan köylerden bazıları da Ereğli ilçesine bağlı olarak görülmektedir.

            Ereğli ilçesinde 125 hane, 443 erkek ve 454 kadından oluşan Rumiyan Mahallesi'nin tümünün Rum olduğu kabul edilse bile Karadeniz Ereğlisi'nde Rum nüfusun çok çok azınlıkta olduğu 1897 tarihli Salnamede'de görülmektedir. 2012 verilerine göre ise Zonguldak ili nüfusu 213.544 olarak düşünüldüğünde 16.yy'a göre ciddi bir artış olmasına rağmen, verilen göçten dolayı bu oran gerçekten oldukça aşağıdadır. Zonguldak ili dışında yaşayan Zonguldaklıların oranı git gide arttığından gerekli önlemlerin alınması bölgenin geleceği açısından önem taşımaktadır.
 

6 Ağustos 2014 Çarşamba

II.Mahmut döneminde idam edilen Viranşehir Sancağı Mütesellimi “HAYDUTOĞLU MEHMET BEY”



                                                                 
                                                                       NİHAT YASA
                                               YEREL TARİH ARAŞTIRMACISI
 

 
II.Mahmut döneminde idam edilen Viranşehir Sancağı Mütesellimi

“HAYDUTOĞLU MEHMET BEY”

                                   
                                         
 
                                                           Bolu, Kastamonu ve Viranşehir Sancakları Haritası

19.yüzyılın ilk çeyreğinde, bölgemizin sancak olarak da Viranşehir Sancağı’na bağlı olduğu yıllarda yönetiminde, bazen “Haydutoğulları” bazen de “Haydaroğulları” olarak anılan ailenin büyüklerinden, Kurucaşile Ova Tekkeönü köyünden olan Haydutoğlu Mehmet Bey, Viranşehir Sancağında mütesellim olarak görev yapıyordu. II.Mahmut döneminde, ayan ve mütesellimlerin ortadan kaldırıldığı süreçte, 1815 yılında da idam edilmiştir.Yaşadığımız dönem  itibariyle tanık bulmanın imkansız olduğu da göz önüne alındığında  çalışmamız, Başbakanlık Osmanlı arşiv kayıtlarına, mütesellim ve ayanlar üzerinde yapılan çalışmalarla, bölgemiz ile ilgili yazılan kitaplara dayanmaktadır.

Ailenin bazı yakınlarının, Ova Tekkeönü Köyü nüfusuna kayıtlı olduğu, nüfus kütükleri incelendiğinde “Haydaroğlu” lakapları ile yer aldığı görülmektedir. Tekkeönülüler tarafından “Avalar”(ağalar) olarak tanınmaktadır. Ailenin Amasra’da yaşayan diğer yakınlarının da Amasralılar tarafından “Haydutlar”diye tanındığı bilinmekle beraber, nüfus kütüklerinde “Haydaroğlu” lakabı ile kayıt altına alındıkları görülmektedir. Soyadı kanunu çıktığında Kurucaşile Tekkeönü’nde yaşayan ailenin bireyleri “Özalp”,Amasra’da yaşayan bireyleri de  “Başaran” olarak soyadı almışlardır.


HAYDUTOĞLU MEHMET BEY’İN HAYATI

Mehmet Bey, Kurucaşile’nin Ova Tekkeönü Köyünde doğmuş, çocukluğu bu köyde geçmiş, genellikle gemicilikle uğraşmış, sert mizaçlı bir kişiydi. Kendisinin mütesellim olması, Osmanlı Devletinden ticari ayrıcalıklar kazandığı için oldukça güçlü ve sözü geçer birisi durumuna geldiği görülmektedir.

Haydutoğlu Mehmet ile ilgili çalışma yaparken öncelikle bölge tarihi üzerinde çalışmış Necdet Sakaoğlu’nun kitaplarını inceleme fırsatı buldum. Sakaoğlu’nun 1966 yılında Latin Matbaasından çıkan ”Kuruluşundan günümüze Çeşm-i Cihan Amasra” ve 1999 yılında Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan  “Çeşm-i Cihan Amasra” adlı kitaplarında Mehmet Bey’i şaki, yani haydut ya da eşkıya olarak nitelendirmektedir.1966 yılında yayınlanan “Kuruluşundan günümüze kadar  Çeşm-i Cihan Amasra”adlı kitabında İdare-i Mahsusa Acentesi ve Fener Memuru Mustafa Bey ile ilgili olarak; “Bu zat, Haydutoğulları namıyla anılan ailedendir. Aslen Balkan memleketlerinden olan Haydutoğlu Ali Bey, uzun bir süre Tekkeönü’nde derebeylik etmiş, idamından sonra oğulları Amasra’ya göçmüşlerdir. Mustafa Bey’in oğlu Ali Bey ise bir aralık Amasra Nahiye Müdürlüğüne vekâleten bakmıştır”demektedir.

Sakaoğlu, 1999 yılında basılan “Çeşm-i Cihan Amasra” adlı kitabında,” Haydutoğlu 1800’lü yıllarda Romanya’dan kaçarak Tekkeönü’ne gelip yerleşmiş; kişisel gücü ile ünlü bir zorbaydı. Kurduğu küçük çete ile çevredeki etkinliğini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. İdam edilmesinden sonra bu kez de kardeşi Koç Ali, Amasra Muhtarı Yazıcıoğlu Ali ile işbirliği yapmıştır.Bunların halka baskı uyguladıkları belgelerle tespit edilebiliyor.

Yapmış olduğumuz araştırma ve incelemelerden, II.Mahmut’un ayan ve mütesellimleri ortadan kaldırdığı dönemde idam edilen kişinin ,Haydutoğlu  Ali Bey (Koç Ali) olmadığı, kardeşi  Viranşehir Sancağı Mütesellimi olan Haydutoğlu Mehmet Bey olduğu açık ve net olarak görülmektedir. Sakaoğlu 1999 yılındaki aynı kapsamdaki çalışmasında ise Mehmet Bey’in adını vermeden yalnızca Haydutoğlu olarak belirtmektedir.Romanya’dan kaçarak Tekkeönü’ne geldiği ile ilgili bir belge ve kaynakta göstermemektedir. Bunun yanında, zorba olduğunu, küçük bir çetesi olduğunu da ifade etmektedir. Oysa Haydutoğlu Mehmet Bey Tekkeönü’nde, Amasra’da ve Safranbolu’da konakları olan, denizcilikle uğraşan, bir çok gemisi bulunan, aynı zamanda Viranşehir Sancağı’nın da Mütesellimi olarak dönemin bölge politikalarında söz sahibi olan, bulunduğu çağa göre önemli bir kişiydi. Arşiv kayıtlarında da gördüğümüz  gibi  1915 yılında da idam edilmiştir.

                               
                                                         TEKKEÖNÜ HİSAR

                              
                                                 TEKKEÖNÜ


AYAN VE MÜTESELİMLER

Osmanlılarda feodal yapı incelendiğinde, mütesellim ve ayanlık, devletin iç politikasında önemli bir rol oynayan bir sistem olarak gözükmektedir. Hemen hemen bütün mütesellim ve ayanlar servetlerini devlet memurluğu yaptıkları sırada edinmekteydiler. Bu durum mütesellim ve ayanların öldükten, ya da katl edildikten sonra servetlerini müsadere edildiği konusuna açıklık getirmektedir. Yerli ailelerin güçlü olanları idari, iktisadi, mali ve askeri alanlarda yapmış oldukları yardımlar nedeniyle devlet içinde vazgeçilmez ve her zaman kendilerine başvurulan bir unsur olarak göze çarpmaktaydılar.

Kimi zaman ordunun sefere çıkışında, asker toplama çabaları içinde olan ayan ve mütesellimler, asayişten vergi toplamaya, kaçak ve eşkiyaların yakalanmasına kadar doğrudan devleti ilgilendiren her sorun onlara havale edilmiştir. Bu sistem Osmanlı Devleti tarihinde gücün devredilmesi ve yerinden yönetim sistemi devletin kuruluşunda ve genişleme döneminde başvurulan yöntemlerden birisi olmuştu. Ayan ve mütesellimler   merkezi otoriteyi sürdüremeyen, kırsal alanda tımar sisteminin yozlaşması ve zayıflamasıyla denetim gücünü yitiren, iç ayaklanmalar karşısında merkezi devletin de onayladığı yerel savunma güçlerinin liderleri konumunda olan ekonomik olarak da güçlenen, devletin taşradaki temsilcileriydiler.

Genç yaşta Osmanlı tahtına çıkan II. Mahmut ilk iş olarak,ayanlarla “Sened-i İttifak” denilen anlaşmayı yapmak zorunda kalmış, kendi otoritesinin yanında ayanların de gücünü kabul etmek zorunda kalmıştır.Yapılan bu anlaşma tarihte Osmanlıların ilk Anayasası olarak da bilinmektedir. Bu durumu kabullenemeyen II.Mahmut, merkezi otoritesini sağlamlaştıracak, Batı’nın mali, idari ve askeri yapısına uygun yeni bir devlet düzeni oluşturmuş,devleti ayakta tutmaya yönelik bir takım reformlar yapmıştır. Onun bu reformları getirdiği yeni kurum ve düzenlemeleriyle Tanzimat’ın hazırlayıcısı olarak çağdaşlaşma yolunda önemli bir yer tutmuştur. Ancak yapmak istediklerinde kısmen başarılı olan II. Mahmut özellikle yönetim alanında halkın güvenliğini sağlayıp, düzenli vergi vermelerini sağlayacak çözümler üretmede başarısız olmuştur. Bu başarısızlıkta devlet görevlilerinin uzun yıllardır gelenekleştirdikleri rüşvet, görevi kötüye kullanma, halka angarya iş yaptırma gibi alışkanlıklarından vazgeçememelerinin payı olduğu gibi, içte ve dışta felaketle sonuçlanan siyasi gelişmelerin payı büyüktür.

 

HAYDUTOĞLU MEHMET BEY’İN MÜTESELLİMLİĞİ

Ayan ve mütesellimler,Anadolu’nun birçok yerinde devlet adına görev yapmışlardır. 19.yüzyılın başında Bolu Vilayeti ve çevresinde görev yapan,Alaplı’da Pehlivanoğlu Ahmet, Ereğli’de Ali Molla, Dirgine(Devrek Yazıcık Köyü)’de Küçük Haliloğlu Halil, Bartın’da Çalıkzade Hasan, yine Bartın’da Çavuşzade Mehmet, Perşembe’de Kadıoğlu, Eflani’de Tölemenoğlu, Düzce’de Hacı İbrahimoğlu Seyid Ahmet ve Zeynel Abidin , Akçaşehir’ (Akçakoca)de Sarhoş Osman, Kızılbel’de (Karabük Eskipazar bölgesinde) Kahveci zade Mehmet, Ulak(Karabük Ovacık)’ta Hacı Mehmet Ağa  bu ayanlardan bazılarıdır.Aynı dönemde Haydutoğlu Mehmet Bey ise Viranşehir Sancağı’nda mütesellim olarak bulunmaktaydı.

Osmanlılar döneminde, Bolu ve çevresinde görev almış ayanlar ve mütesellimler diğer bölgelerde olduğu gibi güçlerini pekiştirmişler ve padişahtan bağımsız bir biçimde sahip oldukları bölgeleri yönetmeye kalkmışlardır. Amasralı olarak da bilinen Ali Molla, yaşamının büyük bir dönemini Ereğli’de ayan olarak sürdürmüş, kendi memleketine dahi eziyet eder duruma gelmiştir. Buna dair merkezden gönderilen fermanlar olayı açıkça göstermektedir. Bu fermanlardan birisinde şöyle anlatılmaktadır: “Bolu ve Viranşehir Sancakları miri varidatın en büyüklerinden olduğu halde bu iki sancağın voyvodalığı, bir müddetten beri bazı beylere verile gelmiş ise de adı geçen bu sancakların “Voyvodalık” idaresi ile fukaranın tazyik ve perişanına sebep olduğundan bundan böyle buraların Derebeyi Makulelerine ihale olunmayarak Büyük Valilere tevcih olunması emredilir.(1811–1826) II. Mahmut’un emrinden sonra Bolu ve çevresinde ayanlar ve mütesellimler yok edilmiştir. Bunun yerine mutasarrıflıklar kurulmuştur. Bolu’ya ilk olarak Hüsrev Paşa Mutasarrıf tayin edilmiştir. Hüsrev Paşa’nın Mutasarrıflığı Bolulular için bir ümit kapısı olarak görülmüşse de, Hüsrev Paşa başka bir görev için Bolu’dan kısa süre içerisinde ayrılmıştır. Bu sırada devam eden Bükreş Seferi dolayısıyla orduya katılmış ve bu durumu fırsat bilen ayanlar ve mütesellimler yeniden zorbalıkla görevlerini devralmaya çalışmışlardır. Bu ayanlardan birisi olan Ali Molla, Ereğli Müftüsünün evini basarak kendisi ve ailesini katletmiştir. Küçük Haliloğlu adlı ayan ise Mutasarrıf Hüsrev Paşa’nın Bolu’dan ayrılmasından sonra hoşuna gitmeyen insanları öldürmüştür. Sultan II. Mahmut (1803–1839), Bolu-Viranşehir bölgesinde giderek güçlenen ve zenginleşen yerli derebeylerinin gücünü kırabilmek için bir dizi önlemler alma gereğini duymuş ve geniş yetkilerle Bolu’ya gönderdiği  İbrahim Paşa’nın tevcih beratına da “Bolu ve Viranşehir sancakları varidatı cesime-i müriyeden olub bazı derebeyi ve o makule kesana ihale olunagelmişse de Livayı merkumenin voyvodalık ile idaresi tazyik ve perişaniyi fukarayı mucib olmağla fi-mabad derebeyi ve o makulelere ihale olunmayub vülat-ı izama tevcih olunması” uyarısını yazdırmıştır.

Sakaoğlu bu durumu “İbrahim Paşa’nın Bolu’ya gelmesiyle yerli derebeylerine savaş açılması kaçınılmaz olduğunu, 1810’lu yıllarda bölgede bir iç çekişmenin  olduğu, Ali Molla’nın güçlü adamlarını ve milislerini Devrek, Perşembe, Dirgine yörelerine yayarken Bartın ve Amasra’da da kendisine yandaşlık eden ayanlar ve derebeyleri vardı. Büyük olasılıkla, İbiş İbrahim Ağa’da bu bölgesel ayaklanmanın Amasra’daki uzantısını yönetti ” demektedir. Sakaoğlu, kitabının 163.sayfasında İbiş İbrahim Ağa’yı tanıtırken ”1810-1856 yılları arasında Amasra’da ayanlık, muhtarlık, Gemi inşa nazırlığı yapmış güçlü bir kişidir” demektedir.

                           
                                                                   AMASRA
Ereğli Ayanı Ali Molla bir taraftan bölgede gücünü artırmak için faaliyette bulunurken bir taraftan da devlet merkezi olan İstanbul’a şikâyet mektupları göndermiştir. Ali Molla o kadar çok çekiniyor ki, sadrazam Ahmet Paşa’ya 09/05/1811 tarihinde “Mutasarrıf Hüsrev Mehmet Paşa'nın Bolu'da kaymakamı olan İbrahim Paşa, Viranşehir sancağındaki vekil Haydutoğlu ile bilittifak halkın edasına müteahhid olduğu taksiti evve emvaline nefisleri için üç dört kat ilavesiyle cebren tahsile kıyam ve topladıkları askerlerle sevahil kazaları kurdukdan sonra Benderkili'yi muhasara ettiklerine, halkın mugayir-i rıza hareketten çekindiğine dair”yazışmalar yapmaktadır. 14/05/ 1811 tarihinde, Ali Molla’nın Benderkili kadılığından sadarete gönderdiği şikâyette Bolu kaymakamı ve Viranşehir'e vekil tayin ettiği Haydutoğlu tarafından kendisine baskı yapıldığını, kendisinden halkın memnun kaldığını ifade ederken belgelerde ” Kaza Muhtarı ve Baba Limanı Muhafızı Ali Molla'ya; Bolu kaymakamı ve Viranşehir'e vekil tayin ettiği Haydutoğlu tarafından teaddi ve tecavüz olunduğu ve molladan halkın memnun kaldığı. şeklinde ifade edilmektedir.

 

 Osmanlı Arşivinde buna benzer yazıların sadece Ereğli’den değil diğer kazalardan da geldiği ve halkın Ali Molla’dan memnun olduğu belirtilmektedir. “Benderkili Ayanı ve Baba Limanı Muhafızı Ali Molla'ya Bolu Kaymakamı İbrahim Paşa ile Haydutoğlu'nun teaddi ve müdahele ettikleri ve ahalinin molladan memnun olduklarına dair Benderkili ve diğer kazalardan gelen ilam ve arzı mahzarların gönderildiği denilmekte olup, bu dönemde diğer kazaların ayanlarının ve naiblerinin organize etikleri bir durumdur. Bu durum Ali Molla’dan sonra kendilerine sıra geleceği kuşkusunun içinde olmalarıdır. Fakat bütün bunlara rağmen Ali Molla’nın devlet aleyhine faaliyetlerde bulunması dolayısıyla Haydutoğlu Mehmet ve İbrahim Paşanın bölgede yaptığı faaliyetler göz ardı edilmiştir. Haydutoğlu Mehmet Bey ”Viranşehir Mütesellimi mührü ile Molla Ali'nin muhasara ve tazyikine memur Ereğli limanı'nda bulunan iki gemimizin ansızın limana giren iki Rus gemisi tarafından zabtolunduğu ve icab eden tedbirin alındığı. “ bildirmektedir.Mehmet Bey’in, Bolu Kaymakamı İbrahim Paşa’ya destek amacıyla, Amasra ve Kurucaşile’den gemileriyle Ereğli Ayanı Ali Molla’yı denizden çevirme harekatı yaptığında, Ereğli Limanında bulunan iki gemisi, Rus gemileri tarafından zaptolunmuştur. Mehmet Bey, bunun üzerine gerekli tedbirlerin alındığını bildirmektedir. İbrahim Paşa ve Haydutoğlu Mehmet Bey’in  kuşatmasına daha fazla dayanamayan Ali Molla gecenin karanlığından da yararlanarak bir gece  gemi ile Ereğli’yi terk ederek kaçmıştır. Arşiv belgelerinde Haydutoğlu Mehmet Bey’in Bolu Kaymakamı İbrahim Paşa ile 1811 ve 1812 yıllarında birlikte hareket ederek Ali Mollaya karşı mücadele verdiği anlaşılmaktadır.

 

Necdet Sakaoğlu Çeşm-i Cihan Amasra kitabında “İbrahim Paşa’nın karadan sürdürdüğü operasyonu, Kaptan-ı Derya Hüsrev Paşa’nın denizden destekleyince Ali Molla, Ereğli’den Amasra’ya, buradan da Rusya’ya kaçmak zorunda kaldı. Bu kaçışta, Bartınlı, Amasralı yandaşları da ona eşlik ettiler.” demektedir. Oysa ki Ereğli’de Ali Molla’nın denizden çevrilmesi harekatını Haydutoğlu Mehmet Bey’in yaptığı arşiv kayıtlarında belirtilmektedir. Ali Molla’nın bu kaçışta Amasra’ya uğradığı ile ilgili herhangi bir bilgi ve belge de bulunmamaktadır. Kaçışta Bartınlı ve Amasralı yandaşları ona eşlik ettiler denilmekte ise de bunun da mümkün olmadığını düşünüyoruz. Çünkü Ali Molla’yı denizden çevirme harekatını bizzat yapan zaten Haydutoğlu Mehmet Bey’in kendisi olup; Amasra’da ikamet etmekteydi. Bu nedenlerden dolayı Ali Molla’nın Amasra’ya  gelmesi söz konusu olamazdı.
 
                                          
 Amasra Kazası Müdürü Haydarzade Hasan'ın Mezar Ova Tekkeönü Mezarlığı

HAYDUTOĞLU MEHMET BEY’İN İDAMI

Ali Molla ve diğer ayanların bertaraf edilmesinden sonra,1815 yılı gelindiğinde bir bahaneyle, Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet Bey de bu bertaraf edilen kişilerden birisi olmuştur. Osmanlı Devleti, ayanlık ve mütesellimlik müessesesini ortadan kaldırmak için öldürülen yöneticilerin mallarına da el koymuş ve ondan sonra gelebilecek aile efradının gücünü yok etmeyi amaç edinmiştir. Bu amaçla vilayet ve sancaklara gönderdiği devlet yöneticilerinden bölgelerde güç sahibi olan ayan ve mütesellimler hakkında bilgiler istenmiştir. Bununla ilgili Bolu, Kastamonu ve Viranşehir Mutasarrıfı Seyyid Ali Paşa sadarete kendi bölgesiyle ilgili bilgiler göndermiştir. Seyyid Ali Paşa, 27/02/1815 tarihinde sadarete yazmış olduğu mektupta” Viranşehir sancağında Ulus kazası mütesellimi Haydutoğlu Mehmet'in idamının emrolunması halinde suhuletle icra olunabileceği hakkında Bolu, Kastamonu ve Viranşehir Mutasarrıfı Seyyid Ali Paşa'nın tahriratı. ile Haydutoğlu Mehmet’in idamı gerekirse ve emir de verilirse derhal yerine getirileceğini ifade etmiştir.17/10/1815 tarihinde sadarete yazmış olduğu bir başka mektup da ise Viranşehir'e tabi Ulus kazası mütesellimi Haydutoğlu Mehmet'in şimdilik zulmü yok ise de evvelce hayli mezalim yaptığı malum olduğundan şayet izalesi için ferman sadır olursa suhuletle ele geçirmek kabil olacağı hakkında Kastamonu, Bolu ve Viranşehir Mutasarrıfı Seyyid Ali Paşa'dan Sadaret'e tahrirat. Viranşehir Sancağına bağlı Ulus Kazası mütesellimi Haydutoğlu Mehmet’in şimdilik isyan, zulüm vb. kötü faaliyetleri yoksa da evvelce birçok kötü faaliyetlerinin olduğu ve eğer emredilirse veya bu konuda bir ferman yazılırsa Haydutoğlu’nun derhal yakalanabileceğini ifade etmiştir.  Bütün bu yazışmalar sonucunda Seyyid Ali Paşa, istediği fermanı almış ve Haydutoğlu Mehmet Bey’in idam edilmesi kararlaştırılmıştır. 2/11/1815 tarihinde yakalanan Viranşehir mütesellimi Haydutoğlu Mehmet Bey hemen idam edilmiş ve Viranşehir’de bulunan konağındaki eşyalar ile kaza, nahiyeler ve Amasra’daki bütün eşya, hayvan ve mal varlığı devlet hazinesine devredilmiştir. Konu ile ilgili belgelerde ”Cezası tertib olunan Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet'in konağında, kaza ve nahiyeler ile hasseten Amasya'da bulunan bütün emval, eşya ve hayvanatının miriye zabtı”denilmektedir.  Bolu ve Viranşehir Sancakları Mutasarrıfı Seyyid Ali Paşa, Haydutoğlu Mehmet Bey’in idamı işini gerçekleştirdikten sonra, o dönemlerde bir gelenek olan  idam edilen kişinin başının kesilerek sadarete gönderilmesi işinin yapıldığı belirtilmekte ve şöyle demektedir. “Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet nam şakinin kesilen başının İstanbul'a gönderildiği”. diyerek Haydutoğlu Mehmet Bey’i şaki olarak nitelendirmesi bugün bazı tarihçilerin bu belgeyi başlık olarak okuduklarında Haydutoğlu Mehmet Bey’i eşkıya-şaki olarak değerlendirmesi anlaşılır olmaktadır. 24/11/1815 tarihinde ise Haydutoğlu Mehmet Beyin kesik başı İstanbul’a gönderilmiştir. Ayrıca sadaretten Haydutoğlu Mehmet Bey’in mal varlığının tespiti için Başmuhasebe kaleminden bir memur tayin edilmesi de istenmiştir. Haydutoğlu Mehmet Bey’in bütün mal varlığı tespit edilip devlet hazinesine devredilmesi işlemi sırasında yapılan masraflar dolayısıyla Matbah-i Amire Emini Osman Ağa’ya yüz yirmi beş bin kuruş verilmiştir. Haydutoğlu Mehmet Bey’in Safranbolu ve Tekkeönü’nde yer alan konaklarının eşyası ve bazı topraklar ise karısına ve çocuklarına verilmiştir. Bununla ilgili yapılan yazışmada “Su-i harekatına binaen idam olunan Viranşehir Müteselimi Haydutoğlu'nun Tekkeönü ve Safranbolu kasabalarındaki konaklarının eşyası, çiftlikleri ve bütün muhallefatının miriden zabtıyla bir kısmının karısına ve çocuklarına terki” denilmektedir. Diğer bütün mal varlığı ise devlet hazinesine devredilmiştir. Devlet hazinesine devredilen konak, toprak vb. mallar açık artırmayla devlet adına satılmış ve toplanan para da hazineye devredilmiştir. Ayrıca Safranbolu’daki konağında birçok silah, top ve cephane ele geçirilmiş ve bunlar Amasra Kalesi’ne gönderilmiştir.” Viranşehir'de maktul Haydutoğlu’nun mirice zaptolunan kaffe-i muhallefat, emlak ve nukudundan satılanların bedelinin duyununa mukabil gönderildiğine ve konağında zuhur eden top ve mühimmatın Amasra Kalesi'ne irsal edildiğine dair. Haydutoğlu Mehmet Bey’in çevreye olan borçları da tespit edilmiş ve satılan mallarından elde edilen gelirle borçları ödenmiştir.” Maktulen vefat ederek kaffe-i muhallefatı canib-i miriden zaptolunan Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet'in borçları ve muhallefatının tevziatı hakkında. denilmektedir. Borçların tespiti sırasında ise Haydutoğlu Mehmet Bey’in İstanbul’daki işleriyle ilgilenen Sadık Bey uydurma taleplerle kendisinin de alacaklı olduğunu beyan etmiştir. Yapılan inceleme sonucunda Sadık Bey’in Haydutoğlu Mehmet Bey’in işlerini yaparken yolsuzluklar yaptığı ve paranın bir kısmını kendi işlerinde kullandığı anlaşılmıştır. Bu tespit sonunda Sadık Bey, İstanbul’dan sürgüne gönderilmiştir. Viranşehir Mütesellimi maktul Haydutoğlu Mehmet'in İstanbul'da işlerine bakan Sadık'ın uydurma taleblerle merkumun muhallefat akçesinde para aldığından sürgün edilmesi. Haydutoğlu Mehmet Bey’in İstanbul’da bulunan gemilerine de el konulmuştur. Fakat bazı gemileri tespit edilemediğinden dolayı tespit edildiği yerde devlet adına haciz edilmesi ilan edilmiştir. Bu konuda yazışmada: ” Maktul Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet'in İstanbul'da bulunan sefineleri Tersane için zabtolunduğuna ve diğer gemileri de bulunduğu zaman müsadere olunacağı  ifade edilmiştir.

Osmanlı Devleti güttüğü politikalardan bertaraf ettiği bazı ayan ve mütesellimlerin aile efradını da devlet için kullanmıştır. Haydutoğlu Mehmet Bey’in ailesinden bazı kişiler uzun yıllar Amasra ve çevresinde devlet adına görev yapmışlardır. Örneğin 19/10/1819 tarihli arşiv belgesinden Haydutoğlu Mehmet Bey’in kardeşi Ali Bey’in Amasra ve Kurucaşile bölgesinde devlet adına görevlendirildiği anlaşılmaktadır. Haydutoğlu Mehmet Bey’in idam edilmesinden sonra kardeşi Koç Ali, Amasra Muhtarı Yazıcıoğlu Ali ile işbirliği yapmıştır. Bunların bölge halkına baskı uyguladıkları belgelerle tespit edilmektedir. İlk bakışta bunlardan şikâyetçi gibi gözüken Serdaroğlu Mustafa’nın da aslında bir başka zorba olduğu, kasaba üzerindeki yetkinlik konusunda öncekilerle uyuşamadığı yahut bunların gücü karşısında etkisiz kaldığı için hükümete ahali adına şikâyetlerde bulunduğu; Kastamonu Valisi Ebubekir Paşa’nın 1820 tarihli şukkasında anlaşılmaktadır.” Haydutoğlu'nun kardeşi Ali ve Amasra Muhtarı Yazıcıoğlu Ali haklarındaki şikayetin Serdaroğlu Mustafa'nın ihtiraından ibaret bulunduğuna dair Kastamonu ve Bolu Mutasarrıfı Ebubekir Paşa'dan Sadaret'e. Ebubekir Paşaya göre, ortaya atılan suçlamalar; Haydutoğlu ve Yazıcıoğlu için geçersiz, fakat Serdaroğlu için doğrudur. Çünkü Serdaroğlu Mustafa, yalanlar ve iftiralarla rakiplerini cezaya çaptırmak istemektedir. Amasra Kadısı Mevlana Mustafa ise ilamında Koç Ali’nin ve Yazıcıoğlu’nun hüsnühallerinden söz etmektedir.

 AMASRA’DA HAYDUTOĞULLARI(Haydaroğulları)

Amasra’da Haydutoğlu Mehmet Bey’in soyundan gelenler uzun yıllar yöneticilik yapmışlar ve halka kendilerini kabul ettirmişlerdir. Arşiv bilgilerinden gördüğümüz kadarı ile Haydutoğlu Mehmet Bey her ne kadar, dönemin yöneticileri tarafından idamına hükmedilerek cezalandırılsa  da, kendisinden sonra gelen aile efradı Amasra’yı uzun yıllar yönetmeye devam etmişlerdir. 22/Eylül/1846 tarihli bir belgede ”Viranşehir sancağı dahilinde Amasra kazası Müdürü Haydutoğlu Hasan'ın usule aykırı ahval ve harekatı bulunduğuna dair halkın şikayetleri üzerine mezkür müdürün muhasebesinin görülüp halka yaptığı zulüm ve taaddinin tesbit edilmesi gerektiği. Viranşehir Kaymakamı Cemal Ağa'nın yersiz hallerinin bulunduğu ve kaymakamlığı müddetince kimse ile uyuşamadığına dair varid olan şikayetler” yapılmaktadır. Burada görüldüğü gibi bu aileden Haydarzade Hasan Ağa Amasra Kazasının müdürü olarak gözükmektedir. Haydutoğlu Hasan ya da diğer adıyla Haydarzade Hasan’ın vefatı ile yerine Amasra kazası müdürlüğüne oğlu Ali Bey atanmış, bununla ilgili 21/04/1856 tarihli bir belgede: “Viranşehir'de Amasra Kazası Müdürü Haydarzade Hasan Ağa'nın vefatı üzerine yerine oğlu Ali Bey'in tayini”ile ilgili bir yazışmanın yapıldığı görülmektedir. Bu yazışmalar sonucunda Haydarzade Ali Bey Amasra Müdürlüğüne atanmış ve bununla ilgili arşiv belgelerindeki 06/12/1858 tarihli bir belgede “Amasra kazası hanedanından Haydarzade Ali Bey'in Amasra Müdürlüğü'ne tayini. diye ifadeden bu aile hala Amasra kazasının müdürlüğünü yapmaya  devam etmektedirler. Bazı kaynaklarda Haydutoğlu Mustafa Bey’den de bahsedilmektedir. Kölnische Zeitung adlı Alman gazetesinin Türkiye muhabiri olan Ernst Von Der Nahmer (1862–1919)  Amasra ve Kurucaşile bölgesini, bu ailenin çocuğu olan Haydutoğlu Mustafa Bey’le dolaşmıştır. Haydutoğlu Mustafa Bey vaktiyle Hirschfeld’e de rehberlik etmiştir. Hirschfeld, 19. yüzyılın sonlarına doğru Bartın üzerinden 1882 yılında Amasra’ya kadar olan bölgede seyahat etmiş, seyahat notlarında Amasra’nın sessiz, adeta uykuda bir kasabacık halinde bulunduğunu yazmıştır. Amasra’nın adeta dünyadan tecrit edilmiş olduğunu, hâlbuki Bartın çayının o sırada çok canlı bir faaliyete sahne olduğunu vurgulamıştır. Amasra’nın yüksek tepelerden bakıldığında büyük bir ihtişama sahip olduğunu da belirtmiştir. Hirschfeld notlarında Amasra’nın Kaza müdürü Haydutoğlu Mustafa Bey’den bahsederken, yaşlı, sempatik bir müdür tarafından idare olunduğuna dair bilgiler de mevcuttur.Bu bilgiler bize Haydutoğlu Mehmet Bey’in ve ailesinin yüz yıla yakın zamanda Amasra’nın yönetiminde bulunduklarını göstermektedir.

 

SONUÇ

Günümüzde bu aile, halen Kurucaşile, Amasra, Bartın, Zonguldak,Gölcük, Ankara ve İstanbul gibi merkezlerde yaşamlarını sürdükleri gibi, bir kısmı da yurt dışında bulunmaktadır. Ailenin devamı olan bireyleri dedelerinin kim olduğuyla ilgili çok fazla da bir bilgiye sahip olmadıklarını görmekteyiz. Mütesellim Haydutoğlu Mehmet Bey, Osmanlı Devletinin yürütmüş olduğu politikanın sonucunda birçok ayan ve mütesellim gibi o da hayatını feda etmek durumunda kalmıştır. Haydutoğlu Mehmet Bey’i değerlendirirken, dönemin şartlarını da göz önüne alarak, hiçbir şekilde duyguya da yer vermeden, tamamen objektif olmaya özen göstermek gerekir.

                                

                             
 
 
 
 
 
KAYNAKÇA

1-Çadırcı, Musa, “II. Mahmut Döneminde Mütesellimlik Kurumu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, sayı: 3–4, Ankara 1970.

2-Eyice, Semavi, Küçük Amasra Tarihi ve Eski Eserler Kılavuzu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1965.

3-Konrapa, Zekai, Bolu Tarihi, Bolu 1960.

4-Köker, H. Sıdkı, “Osmanlı İmparatorluğunda Ayan Teşkilatı”, Ülkü Dergisi, sayı: 42, Ankara 1950.

5-Sakaoğlu,Necdet,Kuruluşundan günümüze Çeşm-i Cihan Amasra,Latin  Matbaası, İstanbul,  1966         

6-Sakaoğlu’Necdet,Ceşm-i Cihan Amasra, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1999.

7-Özkaya, Yücel, “XVIII Yüzyılın İlk Yarısında Yerli Ailelerin Ayanlıkları Ele Geçirişleri ve Büyük Hanedanlıkların Kuruluşu”,  Belleten, sayı: 168, Ankara 1978.

8-Özkaya,Yücel,“XVIII. Yüzyılda Mütesellimlik Müessesesi”, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, sayı:3–4,  Ankara 1970.

9-Talat, Mümtaz Yaman,“Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatında Mütesellimlik Müessesesine Dair”, Türk Hukuk Tarihi Dergisi, Ankara 1944.

10-BOA, Fon Kodu:HAT., dosya  no:995, gömlek no:41857/F.

11-BOA, Fon Kodu:MAD.D., dosya  no:964, gömlek no:9758.

12-BOA, Fon Kodu: HAT, dosya no:964, gömlek no:41260/L

13-BOA, Fon Kodu: HAT, dosya no:505, gömlek no:24887

14-BOA, Fon Kodu: C.ML., dosya  no:466, gömlek no:19000

15-BOA, Fon Kodu: C.ML., dosya  no:466, gömlek no:18993

16-BOA, Fon Kodu: C.ML,, dosya no:398, gömlek no:16343

17-BOA, Fon Kodu: C.ML.,, dosya no:185, gömlek no:7733

18-BOA, Fon Kodu: C.ML.,, dosya no:291, gömlek no:11938

19-BOA, Fon Kodu: C.ML.,, dosya no:297, gömlek no:12107

20-BOA, Fon Kodu: C.ML., dosya  no:296, gömlek no:12099

21-BOA, Fon Kodu: HAT, dosya no:503, gömlek no:24717

22-BOA, Fon Kodu: HAT, dosya no:410, gömlek no:21329

23-BOA, Fon Kodu: HAT, dosya no:774, gömlek no:36328

 

SÖZLÜK:

AYAN:Ar.İleri gelenler

DEREBEYLİK:Derebeyi olma durumu.Özellikle Batı Avrupa’da toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan ortaçağ siyasal düzeni,feodalizm

İZALE:Yok etme,giderme

MAKTUL:Öldürülmüş,öldürülen

MAKULE:Takım,kategori

MÜTESELLİM:Osmanlı Devletinde Tanzimat öncesi dönemde valiler (sancakbeyi, beylerbeyi)adına sancak ve kazaları yönetmekle görevli olan,yardımcı.

SADARET:Osmanlı İmparatorluğunda başbakanlığa verilen ad.

SANCAK:Osmanlı yönetim örgütünde illerle ilçeler arasında yer alan yönetim bölümü, mutasarrıflık,liva.

SEFİNE:Gemi

VİRANŞEHİR SANCAĞI : Merkezi Safranbolu olan,Kurucaşile, Amasra, Bartın,Ulus, Safranbolu, Eflani, Karabük, Yenice, Eskipazar,Perşembe, Gökçebey’in  bağlı olduğu, 1800’lü yıllarda Bolu’dan ayrılarak oluşturulan yönetim yeri.1864 yılında çıkarılan Vilayetler Nizamnamesine göre 1867 yılında kaldırılmıştır.

VOYVADALIK:Voyvoda egemenliği.Voyvodanın egemenliği altındaki ülke

VÜLAT:Valiler

 

 

1865-1965 Zaman Diliminde Kutsal Bayramlarda Maden İşçileri


 
 
1865-1965 Zaman Diliminde Kutsal Bayramlarda Maden İşçileri

Kutsal Bayramlarda çocukluğumuzda çok daha mutlu olduğum aklıma geliyor. Ramazan, Kurban ayırmadan fakir ailemin bana aldıkları lastik ayakkabılar ve ketenli pantolonlar aklıma geliyor. Ayakkabıyı da, pantolonu da hep büyük alırlardı, büyüdükçe giysin diye. Bayram gününden çok önce koyardık başucumuza yalın ayak ve kıçı açık gezsek de giymezdik bayramlıklarımızı.

Bayram önceleri ölmüş yakınlarımız en fazla bayramlarda üzerdi bizi. Buruk olurduk, bazı şeyler boğazlarımıza düğümlenirdi. Askerde olan ağabeylerimiz de üzerdi bizi, bayramlarda ayrılık acısı yüreğimize inerdi. Hapiste yakınları olanlarda açık görüş için geceden giderlerdi hapishane önüne erkenden sıra kapıp, gün bitmeden ikinci defa görüş yapabilmek için.

 Birde bayramda evde olamamanın acısını da bilmek lazım, çocukların baba, anne hasreti çektiği yerde, çocuklarına kavuşamayan, anne, babaları da düşünmek lazım. Tabii ki sadece düşünmek acıyı yansıtmaz, yaşamak lazım diyeceğim ama “Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın” demek daha iyi bir dilek olur diye düşünüyorum. 

Madende çalıştığım zaman bazen bayram süresince bir veya iki gün bayram çalışması da yapardım, iyi de olurdu bir gün çalıştığımız zaman üç yevmiye sayarlardı. Çocuklarımıza paramızın yettiği kadar iyi şeyler almaya da çalışırdık o zamanlar. Özellikle kutsal bayramlarda az ama çok ikramiyelerimizi verirlerdi. Mutluyduk da, kurbanda keserdik.  

12 Eylülden sonra üç yıl boyunca annemden, eşimden ve çocuklarımdan da ayrı kaldım. Ayrılık acısı bayramlarda daha fazla vururdu insanın yüreğine. Anacığımın çırpınışları aklıma geliyor hep, hapis boyunca her türlü hava şartlarında bir tek duruşmamı ve görüş günümü kaçırmadı. Her bayramda çocuklarımla iki görüş yapabilmem için çırpınır dururdu tel örgünün önünde.    

Bunlar benim yaşadığım ve anlatmaya çalıştığım kutsal bayramlar. Oysa yazımın başlığı bir asırlık zaman dilimini yansıtıyor.

Geriye doğru gitmek istedim büyük babam, onun babası, onun da büyük babası derken

taşkömürüne ilk kazmanın vurulduğu zamanlara kadar indim. Özellikle 1865 yılından sonra bir köyün 13 ile 50 yaş arasındaki erkekleri bir yılda ancak 7 gün birlikte olabiliyorlardı, 3 gün ramazan, 4 gün kurban bayramlarında. Tabii ki bir de kara ve tren yolu yapıldıktan sonra madende ölen yakınlarının cenazesini köye götürme şansına erişenler karşı guruptaki arkadaşlarını görme şansına sahip olabiliyordu. Senede 7 gün buluşmaları normal koşullarda oluyordu. Her bayram iş yerleri tatil olmuyordu. Bir anne, hem oğlunu, hem kocasını hem de babasını bekliyordu bayram günleri. Tabiî ki daha yaşlı kadınlar kocasını, oğlunu ve torununu da bekliyor bayramlarda. 13 yaşında çocukları, kocaları, babaları madenden sapasağlam dönebilirlerse tabii ki.

Günümüzde madenlerde ölen şehitlerimizin isimleri yazılı anıta bile sahip çıkamayacak kadar acizleştiler onları kaçınılmaz nedenlerle (!) öldürenler. Şimdi pislik yuvası gibi olan anıtta isimleri bulunan maden şehitleri TTK Genel Müdürünün, sağ uçta yazılı olanlarda, İnşaat Şirketinde! çalışırken onları “güzel öldüren” patronlarının yüzüne bakıyorlardır şimdi. Öldürdüklerinin isimlerine dahi sahip çıkamayanlar ne işçiye ne de Zonguldak’a sahip çıkarlar. Zaten mal meydanda akıllarını parayla ve talanla bozmuşlar, o nedenle kimseden bir şey beklemeden GMİS bu anıtı himayesine almalı. Fazlaca masrafı da olmaz sanıyorum. İşçi Sınıfı Şehitleri ve Zonguldak adına bunu yapmalı. Aynı zamanda var oluş nedenlerinden birisidir de bu görev. Özel sektör madencilikte ve hatta kaçak ocaklarda! ölenlerinde isimlerini yazmalı ki, sahipsiz işçinin ne olup olmadığını en iyi şekilde anlatabilmeli. Birilerinin yüzü kızarmalı, her şeye rağmen onların ekmeğini kısıtladıkları ve bir çözüm bulmadıkları için.

1840 ile 1865 arası yakın köylerden gelenler serbestçe gelip çalışmışlar, yani bayramlarda bir dertleri yokmuş. Asıl zalimlik 1865 yılında yürürlüğe giren Dilaver Paşa Nizamnamesiyle 13 ile 50 yaş arası erkekleri madende 12 günlük guruplarla zorla çalıştırınca başlamış.

 Nizamnamenin 56. maddesinde dini bayramlarda tatil olduğu belirtilmektedir. Gayri Müslimlerin Paskalyalarda tatil edecekleri belirtiliyor.

Kutsal Bayramlarla ilgili yazışmaları karıştırdım içim burkuldu, bizden önceki maden işçilerinin neler çektiğini öğrenince. Osmanlı Padişahları’nın İslam Aleminin Halifesi de olduğu bir ülkede kutsal bayramlarda olmaz böyle bir şey diyorsun ama. “sermayenin dini imanı olmaz” demiş bilge insanlardan birisi. Havzada her firarda zaptiye mahsusa olduğu gibi, bayramda köylerine gidenleri de aynı yöntemle madende çalıştırmak için geri getirmişler. Yazışmaları art arda koysam da anlaşılacak nitelikte yapılan zulüm.

Ereğli Kaymakamlığından: 

Kurban bayramında köylerine gönderilen işçiler gelmediğinden acilen zabıta ile sevkleri ne dair. 16 Ocak 1876

Devrek Müdürlüğüne Telgraf:

Bayram haftası bahanesiyle kiracılar madene gelmekten kaçacakları için, nakliyat aksayacağından, şimdi çalışan kiracı postasını Ramazanın 12’nci gününden 26’ncı gününe kadar çalıştırarak, 2. postayı da şimdi sevk edip, bayrama kadar çalıştırmakla hem işler yoluna girip, bayramı köyde geçirecek olan kiracılarda hoşnut olacağından kiracıların şimdi sevkleri arz olunur. 6 Ağustos 1878

Bolu ve Kastamonu Vilayeti Mutasarrıflığına: 

Ramazanın 15 inden sonra beher postası 110 hayvandan Alaplı kiracının geçici olarak iki postası 220 hayvanın birden sevkiyle Ramazanın 25 ine kadar kömür çektirilerek, Bayramın beşinci gününe kadar tatil verilip, hem nakliyattan bayram münasebetiyle kayıp edilmemesi hem de kiracının dağılmaması usulü konularak, her tarafta gereken yapılmış ise de iki postanın 220 hayvanına karşı, Alaplı’nın 60 hayvanı ancak gönderilebilmiş ve yalnız bir postadan 50 hayvan noksan geldiği beyan olunur. 10 Eylül 1878 

Bartın ve Ereğli Kaymakamlığıyla, Devrek Müdürlüğüne, Telgraf:  

Bayram münasebetiyle amale, kiracı ve direkçi madenlerden tamamıyla çekilmiştir. Bunların postaları gereği, tümden madenlere sevkleri çok acil şekilde gerekli olduğundan, sevk memurlarıyla icabı kadar zaptiye ve memur görevlendirilerek amele, kiracı ve direkçilerin sevkleri babında. 19 Eylül 1878 

 Asker işçilerin açınacak durumu:

1 Kasım 1879 Bir buçuk seneden beri askere maaş verilmemiş ve bir takım çoluk çocuk sahibi asker ve zabıtanın bir sene parasız nasıl yaşadığını biliyor musunuz. Çoluk çocuk sahiplerine birer miktar bayram harçlığı vermek üzere 50 bin kuruşu eğer ki Mutasarrıf Bey veremezse madenleri tatil edip askerin der saadete aldırılmasını makamı âliye ye arz etmek gereklidir. 2 Kasım 1879 

 Ereğli, Bartın, Zonguldak Kaymakamlarına:

Bayramı münasebetiyle Şirketi Osmaniye’ye mürettep amale köylerine gittiklerinden,  Bayramın dördüncü günü mutlaka ocaklara sevklerinin yapılması hakkında. 12 Kasım 1905

 Bayram öncesi yarım maaş verilmesi için yazılan bir arzuhale ise verilen cevap şöyledir:

“Bazı madencilerce Bayram ve Ramazan münasebetiyle ay sonu gelmeden yarım maaş verilmekte olduğunun duyulmasıyla, aylık tamamen hak edilmeden ve izin almadan yarım maaş verilemesinin mevzuata uygun olmadığı Maliye Nezaretinden bildirilmiş olmakla ona göre muamele olunması beyan olunur 6 Mart 1908”

Bunun amacı parasını alıp giden işçilerin bayram sonu geri gelmeyeceği korkusudur.  Yazışmalarda sık sık toplu firarlardan bahsedilmektedir. Havzadaki çalışma koşullarının kötülüğünü de yansıtıyor bu durum. Bayramlarda köylerine hiç göndermek istemedikleri zamanlarda da toplu firarlardan ve isyanlardan çekinmektedirler. Bayramda köyüne gitme imkânı bulan bir işçinin arkasından zaptiye mahsusa gönderilmesi de ayrı bir baskı gücüdür.

Rombaki ocağından bayram için firar edenlerin listelerinin takdimine dair.

İhsaniye Ocağına yazılı Çay ve Adatepe köylerinin amelelerininde bayram münasebetiyle firar ettiklerine dair.

Sarıcazadeler Ocaklarından 15 neferin Bayram için firar ettiklerine dair. 29 Eylül 1917

Eylül ayında postalarını bitirmemiş askerlerle 70 amelenin, bayram nedeniyle 15 günlük postalarını hiç çalışmadan köylerine firar ettiğine dair. 30 Eylül 1917

İşlerin öneminden dolayı vazifelerinden bir gün bile ayrılmak caiz olmadığı, ancak bayramda gidiş ve gelişlerine müsaade olunacağına dair. 30 Temmuz 1919

Bayramda köylerine gidecek ameleye jandarmanın refakat etmesine dair. 10 Mayıs 1923

Mevkiiniz ocaklarındaki amelenin alacaklarını bayram ertesine kadar kayıt ettirmelerine dair. 14 Mart 1935

Havzada daimi çalışan işçiler için 1923 yılında yapılan İzmir İktisat Kongresinden sonra hafta tatili yürürlüğe girdi. Guruplu çalışan maden işçileri için 1965 yılı Mart direnişine kadar hafta tatilsiz çalışmak sürüp gitti.

Bu yazı bayram gazetesinde yayınlanmak üzere hazırlandı. Buruk bir yazıda olabilir ama anlatmak istediğimi anlayanlar mutlaka vardır. En başta da maden de vefat edipte bu bayramı ilk defa baba, koca ve evlat acısıyla karşılayacaklar tabi ki daha çok anlayacaklar. Ama asıl bir şeyler anlaması gerekenlerse ise işçiye ve onların geride bıraktıklarına karşı vicdansız ve gayri insani davranış içinde olanlardır.

Tüm insanların kutsal bayramlarını kutlarken, zulümsüz bir dünya dilerim. 

Erol ÇATMA