28 Haziran 2014 Cumartesi

"Madene İnen Romanlar" ve "Türk Romanında “Maden”

Madene İnen Romanlar
 


Yıllar boyu binlerce can feda edildi kara elmasa. Yerin yüzlerce metre altında fenerleri    ve kazmalarından başka bir şey yoktu yanlarında. Ve ölüm madenciye yakıştırıldı en çok, kaderinde var denildi. Soma faciası ‘maden’ gerçeğini bir kez daha hatırlattı bizlere
Her yaşanılan maden felaketinde emekçilerin iş sağlığı, can güvenliği, özelleştirme gibi pek çok konu tartışılır. Maden kazaları hâkim sınıflar tarafından olağan iş kazası şeklinde görüledursun, bir türlü engellenemeyen bu kazalar ülkemizde hala ciddi bir sorundur. Bu anlamda, romanın da konularından bir tanesi olmuştur maden ve maden işçiliği.
Maden konusu her ne kadar Türkiye’de önemli bir toplumsal sorun teşkil etse de, konu olarak madeni işleyen roman sayısı son derece sınırlıdır. Maden yaşamına ilişkin edebiyatımızdaki ilk kitap Nâhid Sırrı Örik’in 1929 yılında yayınladığı “Kırmızı ve Siyah” adlı hikâye kitabıdır. Örik, bu kitabında Zonguldak’taki Kozlu maden köyünü mekân olarak seçmesine rağmen, maden işçileri ve ocak yaşamından çok bir aşk hikâyesi üzerine inşa edilmiştir. Maden ocağındaki çalışma koşullarının ciddi bir şekilde ele alındığı ilk kitap ise, Reşat Enis (Aygen)’in 1939 yılında yayımlanan “Afrodit Buhurdanında Bir Kadın” adlı romanıdır. Reşat Enis, bu romanında madendeki çalışma koşullarını, iş kazalarını ve sömürü düzenini açık bir şekilde anlatmıştır. Maden işçilerinin ve ocaklarının natüralist çizgide anlatıldığı bu romanı, Nazım Hikmet “Türk edebiyatının temel taşı” olarak saymaktadır.

Madenin içinden...
Reşat Enis’in bu romanından sonra verilen eserlerin sahipleri, madenlerin içinden isimlerdir. Bu isimlerin başında gelen Ahmet Naim (Çıladır) bir dönem Ereğli Kömür İşletmesi’nde çalışmıştır. 1971’de yayınlanan “Bir Yudum Soluk” adlı röportajıyla yeraltı dünyasını ve maden işçilerinin yaşamlarından kesitleri ustalıkla aktarmıştır. Yine Zonguldak Kömür İşletmesi’nde çalışan Levent Ağralı da madenin içinden bakan yazarlardandır. Milliyet Yayınları’nın 1976 yılındaki roman yarışmasında birincilik kazanıp basılan kitabı “Göçük”, Karadeniz’in 450 metre altında, ancak 12 metrelik uç kısmı çökmeden kalmış bir maden kömürü galerisinde, beş işçinin üç gün süren tutsaklığını konu edinir.
Maden içerisinde işçi olarak çalışmış yazarlardan Behçet Kalaycı’nın 1992 yılında yayımlanan “Kıvırcık-Genç Bir Madencinin Öyküsü” adlı roman ise 1940’lardaki mükellefiyet öncesindeki dönemde, ayın yarısını maden ocağında, diğer yarısını köylerinde tarımla uğraşarak geçiren köylülerin ilkel çalışma koşullarını anlatan önemli bir romandır. Yeraltında çalışan bir başka yazar Erol Çatma da, 1965 yılının Mart ayında Gelik havzasında başlayan, tüm bölgeyi etkileyen ve iki işçinin ölümüyle sonuçlanan büyük grevi anlatır bizlere.

Mükellefiyet
Maden denilince akla ilk gelen sorunlardan bir tanesidir mükellefiyet, yani belirli sürelerle madende çalışma zorunluluğu. Metin Köse’nin aynı isimli romanı, 1867 yılında Osmanlı Devleti’nin Zonguldak ve çevresinde yaşayan 13-50 yaş aralığındaki her erkeğe getirilen iş mükellefiyetini anlatır. Kitabın kapağında yer alan “Her kim ki çalışamaz duruma gele/Eşeğe bindirilip köyüne gönderile” dizeleri sömürünün boyutlarını anlatması açısından önemlidir. Yazarın “Göl Dağı” romanı ise 2. Dünya Savaşı’ndaki ikinci mükellefiyet olarak adlandırabileceğimiz dönemi anlatır. İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” ve Mehmet Seyda’nın “Yanartaş” adlı romanlardı da mükellefiyet döneminin acılarını anlatan, maden işçisinin en ufak değerinin olmadığı koşullar altındaki yaşamlarını gözler önüne seren önemli romanlardır.
Bu romanların yanına Muzaffer Oruçoğlu’nun 4 ciltte tamamladığı “Grizu” ve Doğan Katırcıoğlu’nun “Yer Altında Sesler Var” adlı kitaplarını ekleyebiliriz. Fakat görüldüğü gibi Türk romanındaki maden konusunu işleyen eserler bunlarla sınırlıdır. Peki, maden konusu niçin bu kadar sınırlı işlendi? Bir sonraki yazıda bunun cevabını arayacağız...  
    
Nadir Temeloğlu              Pazartesi, 26 Mayıs 2014

http://www.aydinlikgazete.com/sanat3/41536-madene-inen-romanlar.html


Türk Romanında “Maden”

 

Osmanlı döneminde Türk yazarının ilgi alanı daha çok İstanbul iken Kemalist Devrim’le bu Anadolu’ya yönelir. Yakup Kadri ve Halide Edip’le başlayan bu süreç, özne olarak ise kendine Türk köylüsünü seçer...
Bir önceki yazımızda Türk romanında “maden” konusunu işleyen kitaplara değinmiş ve sayıca ne kadar az olduğunu görmüştük. Bu yazımızda bu durumun sebeplerini inceleyeceğiz.
Maden konusunu işleyen kitapların sayısının bir elin parmağını geçmemesi, yalnızca maden meselesinin değil aynı zamanda işçi sınıfının sorunlarının edebiyatımıza ne kadar yansıdığı ile ilgilidir. Bu nedenle, bu meseleyi dikkatlice ele almak zorundayız.
 
Cumhuriyet, çelişme ve işçi sınıfı
Cumhuriyet Devrimi gerçekleştiği sırada işçi sınıfının toplumsal kesimler arasındaki oran, neredeyse hiç yok denilecek kadar azdı. Bu yüzden Kemalist Devrim, küçük burjuvazinin asker ve sivil aydınlarının önderliğinde köylü kitlesine dayanarak gerçekleştirilmiştir.(1) Genç cumhuriyete feodal bir imparatorluk olan Osmanlı’dan kalan en büyük mesele toprak meselesiydi. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki çelişme burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki çelişkiden çok, topraksız köylü ile ağalar, şeyhler gibi feodal kalıntılar arasındadır. İşin özünde köylü devrimi olan Kemalist Devrim, işçi sınıfına yönelmek yerine bu kesimlere yönelmiştir. Baş çelişmenin toprak meselesi olması, Cumhuriyet’in ilk yıllarından 1980’lere kadar edebiyatımızın en önemli konusu olmuştur. Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi isimlerden Köy Enstitüleri’nin oluşturduğu kuşağa kadar büyük bir kesim toprak meselesi konusunda eser verse de, işçi sınıfının meseleleri çok fazla işlenmemiştir. 1960’larda sınıf bilincinin yükselmesi ve toplumsal gerçekçiliği etkisinin artmasına rağmen, işçi sınıfının sorunlarına yönelen edebi eser sayısı azdır. 12 Eylül’den sonraki dönemde de durum değişmemiş, hatta toplumsal meseleleri daha az işlenmiştir romanda.
 
Türk aydını, Anadolu ve sınıf tavrı
Osmanlı döneminde Türk yazarının ilgi alanı daha çok İstanbul iken Kemalist Devrim’le bu tavır Anadolu’dan yana değişmiştir. Yakup Kadri ve Halide Edip’le başlayan bu süreç, özne olarak kendine Türk köylüsünü seçmişti. Uzunca yıllar konusunu oluşturan köylünün yanına 1960’lardan sonra küçük burjuvazi ve kısmen de işçi sınıfı eklense de bu durum uzunca süre devam etmemişti. Nitekim 1980 sonrası dönem yeniden büyük şehirlere ve kentli insana, burjuvaziye yönelmiştir.
Yine dünkü yazımızda hatırlayacağımız üzere, maden konusunu işleyen yazarların birçoğu Zonguldak ve havalisinde yaşamış, bazıları maden işletmesinde, bazıları da doğrudan ocaklarda çalışan yazarlardır. Yani, sınıfın içinden aydınlardan... Meselenin içinden bakmayan ve özellikle şehirlerde yaşayan aydınların maden meselesi başta olmak üzere işçi sınıfının sorunlarıyla fazla ilgilenmemişlerdir. Özetle, aydın sınıf tavrı yerine şehri tercih etmişler, sınıfa sırtını dönmüşlerdir. Meselenin en önemli ve can alıcı noktası budur.
 
Günümüzdeki durum ve çelişme
12 Eylül’den hemen sonra sosyo-ekonomik hayatımızda büyük bir değişiklik oldu. Kapitalizmin hızla yükseldiği bir dönemde kırsal nüfus hızla azaldı ve şehir nüfusu yüzde 80’i aştı. Yine halkın yüzde 66’sı hayatını iş gücünü satarak, yani işçi sınıfının bir parçası olarak devam ettiriyor.(2) Doğal olarak, Türk romanı da şehre yöneldi. Son yıllarda Türk romanının konusunu çoğunlukla şehirdeki küçük burjuvazi oluşturuyor. Bu duruma postmodernizmin yoğun etkisini de katarsak sınıfın ve sorunlarının tamamen romandan çıkmış, çıkarılmış olduğunu görüyoruz. Marksist eleştirmen Terry Eagleton’un dediği gibi “madende akıtılan terin yerini sevişirken ki dökülen ter aldı.”
 
Sonuç
Soma faciası Türk yazarının sınıf tavrı konusundaki duruşunun bir denek taşıdır bugün. Türk romancısının önünde Soma’dan ayrılan iki yol var. Birinci yol Soma’ya, Yatağan’a, ezilen emekçiye çıkıyor. İkinci yol şehre ve küçük burjuvazinin romana malzeme olmasının devamına çıkıyor. Tarihe not düşüp soruyoruz: Türk edebiyatçısı sınıf tavrını takınacak mı yoksa şehirli küçük burjuvazinin buhranlarını anlatmaya mı devam edecek? Hep birlikte göreceğiz.
Dipnotlar:
(1) PERİNÇEK, Doğu: Bilimsel Sosyalizm ve Bilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.180
(2) KOÇ, Yıldırım: Kapitalizmin Cehenneminde Yaşamak, Aydınlık Gazetesi, 21.04.2014.