22 Haziran 2013 Cumartesi

SAFİNAZ CİCANEMİN MENEKŞELERİ

Bu hikayeyi yıllarca önce "Tavuk Suyuna Çorba Türkiye'den Yüreğinizi Isıtacak Seçme Öyküler" adlı kitapta yazarının ismine dikkat etmeden okumuştum.Konuşma dili ne kadar da Kdz.Ereğliye yakın diye düşünüp yazarın ismine bakınca tahminimde yanılmadığımı anladım.Kdz.Ereğli'li hemşehrimiz HALUK HANÇER'e aitmiş daha önce yine blogumuzda "MENDİL"adlı dokunaklı bir mübadele öyküsünü paylaştığımız HANÇER'in bu çalışmasınıda beğeneceğinizi tahmin ediyorum...


HALUK HANÇER
SAFİNAZ  CİCANEMİN  MENEKŞELERİ

Her şey Safinaz Cicanemin bana seslenmesiyle başladı. Daha doğrusu bana duyuramadığı seslenmesiyle. Ben tam o sırada, onun bir mabet gibi koruduğu bahçesinin önünde, yağmur sularının önüne toprak yığmakla meşguldüm. Küçük bir göl yapacak ve içinde gemilerimi yüzdürecektim. O an benim dünyam orasıydı. Böylece ilk çağrıyı da duymamıştım.

“Piç kurusu! Gemici mi olucan?” Birden irkildim. Sesin geldiği tarafa baktım ve bahçe duvarının arkasında sadece buruşuk bir yüz ve kalın çerçeveli gözlüklerin arkasında hiddetli bir çift göz gördüm.” Cicaneee !...” diyebildim sadece. Boş bulunup korkmuştum ki, sesi yumuşak çıktı bu sefer. “ Boklu, korktun mu?” Gel ağzına tüküremde korkun geçsin !” dedi. Ben telaşla ayağa kalkarken çamurlu ellerimi pantolonumun yanlarına sürmeye başlamıştım ki, yine beni azarladı. “ Git ellerini suda yıka! “ Dediğini yapıp, ellerimi göstereyim diye arkama döndüğümde, orada olmadığını gördüm. Tekrar oyunuma dönecekken, cicanem bahçe kapısında belirdi.

“ Gel buraya, gel pis uşak !” diye beni bahçeye çağırdı. Onun bahçesine girmek her kula nasip olmazdı ama benim ayrıcalığım vardı. Her zaman oturmaya alışık olduğum yere doğru giderken, o da bahçe içindeki kapıdan aksaya aksaya eve doğru yöneldi. Bir ayağı diğerine nazaran kısaydı. Çocukluk bu ya, bir keresinde “ Cicane sen niye öyle yürüyorsun ?” dediğimde bana, “ Annem maşayla yaktı da ondan “ demişti ve sonra da gülmüştü. Olsun, o gülmüş olsa da ben yine o gün bir koşu eve gitmiş ve sobanın maşasını saklamıştım.

Döndüğümde elinde o çok iyi tanıdığım badem ezmesi kutusu vardı. Yanıma geldi ve dizini tutarak,      ” İyicene kocamışım “ diyerek derin bir ohh çekip yanıma ilişti. “ Bak sana ne getirdim hınzır, al ye.” dedi. Ben de onun bu sözünü iki etmedim tabii. Yeme faslı bitip, ağzımın kenarlarındaki pudra şekerlerini yemenisinin ucuyla silerken ciddi bir şekilde ” Şimdi sana bir iş verecem. Ama bunu kimse duymayacak, anan bile! “ deyince, çaresiz onu onaylarcasına başımı salladım. “Hele Ahmet Efendi Amcanın hiç haberi olmayacak! dedi. Bunu duyunca ürktüm. “ Ama ben onla her gün geziyom. “ dedim. Gezerken ağzımdan bir şey kaçırırım diye korktum. Gizemli bir sesle “ Gez, ama gonuşma !” dedi. Ve ağzıma bir tane daha badem ezmesi tıkıştırdı.

Yüzüne merakla bakarken, nihayet cicanem bana görevimi açıkladı. Onu dikkatle dinlerken, birden aklıma suyun içinde unuttuğum gemilerim geldi. Tam yerimden kalkıyordum ki,“Sözümü kesme yezit! “ diye beni azarladı. “ Dediklerimi anladın mı ?” diye benden cevap bekledi. İstediği kolay bir işti ve ben tereddüt etmeden  “ Anladım cicane, yaparım !..” dedim. O an yüzünde bir gülümseme peydah oldu. Bende güldüm. Başımı okşadı buruşuk elleriyle. Otururken olduğu gibi yine zorlanarak yerinden kalktı ve bahçenin tam ortasındaki yeni dünya ağacına doğru yürüdü. Eliyle bana gel işareti yaptı. “ Eğil bakam ağacın altına, ellerinle otları karuştu.” dedi. Nemli otların arasına ellerimi korkarak soktum ama ne aradığımı bilmiyordum ki. O da bir türlü söylemiyordu. Nihayet insafa geldi de konuşmaya başladı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. “ Ahmet Efendi Amcanla evlendiğimizden beri, her bahar geldiğinde,  ben senin o elini soktuğun yerden menekşe toplardım. Ama artık menekşeler tükendi !” dedi ve eve doğru yürüdü. Sonra durdu ve geri döndü. “ Yarın sabah ben sana seslenirim, kimse anlamasın diye Karaoğlan bahçeyi süpürmeye gel derim “ dedi ve yürüdü gitti. Anladım ki, ben yarın sabah cicanemin bana tarif ettiği yerden yabani menekşe toplayacaktım.

Ertesi sabah cicanem bana seslendi ve ben doğruca menekşelerin bulunduğu yere gittim. Buradaki menekşeler de azdı. Bu duruma çok üzüldüm. Olan çiçeklerden bir demet topladım ve cicaneme götürdüm. Cicanem ağladı. Göz yaşları yüzündeki kırışıklarda yol buldu ve aşağılara doğru süzüldü. Ben hiç konuşamadım ve o eve girdi. Bahçede biraz oyalandıktan sonra tekrar menekşeleri topladığım yere gittim. Etrafı temizledim, kimseler görmesin diye çiçeklerin etrafını örtmeye çalıştım. Üzerinde bir kök menekşe olan toprağı kaldırdım ve bir incir yaprağına sararak eve götürdüm. Evimizin kuytu bir köşesinde bir konserve kutusuna diktim. Tutsun diye   kuluvallahi bile okudum.

Sonraki günlerde görevimi aksatmadan yapmaya devem ediyordum. Mutluydum ve cicanemide mutlu etmiştim. Ama yine de yarım kalan bir şey vardı. Cicanem mutluydu mutlu olmasına ama menekşeleri kendi toplayamadığı için içinden üzgün olabilirdi. Benim bu duruma bir çare bulmam lazımdı.

Ben bu arada gizlice diktiğim menekşeyi de ihmal etmiyordum. Çiçek kendini toplamıştı ve solmamıştı. Hatta yanında bir çiçek daha açmıştı. Burada işler yolundaydı ama benim diğer konuyu halletmem için aklımdaki planı gerçekleştirmem lazımdı. Aşı olmamız nedeniyle tatil olduğumuz gün, yanıma kendi yaptığım arabamı, ardiyede bulduğum körelmiş bir bıçağı ve eski bir muşamba örtüyü alarak menekşelerin bulunduğu yere gittim. Menekşelerin büyük bir bölümünü bıçağın yardımıyla köklerinden topraklı olarak sökerek, arabamın üzerine serdiğim muşamba örtünün üzerine yığdım ve çiçekleri zedelememek için yavaş bir şekilde cicanemin bahçesine doğru yola koyuldum. Etrafta kimsecikler yoktu. Zar zor da olsa bahçeye girdim. Söktüğüm bütün menekşeleri yeni dünya ağacının altındaki yere dikkatlice diktim. Hafifçe suladım ve bahçeden kaçtım. Sonraki iki gün daha cicanemin menekşe demetlerini öbür bahçeden alıp kendisine teslim etmiştim.

Ertesi gün ben kümesimizi temizlerken, cicanemin haykırışını duydum. “ Gel bişey oldu, gel bişey oldu”  Koşarak gittim. Çocuk gibi heyecanlıydı. Şaşırdım, hatta korktum. O ise bana ağacın altını gösteriyordu. “ Allah bize acıdı karaoğlum, menekşeler geri döndü, menekşeler geri döndü “ diye ağlamakla gülmek arası söyleniyordu. Elinde olsa koşup zıplayacaktı. Gördüğüm manzara, bildiğim halde beni de heyecanlandırdı. Gözlerime inanamadım. Menekşeler söktüğüm yerdekilerden daha gür ve daha canlı bir şekilde karşımda duruyorlardı. Hiçbir şey söylemedim ve bu sırrımı saklamaya karar verdim. “ Menekşe toplama angaryan bitti. Sevinmişsindir piç kurusu” diye bana takılınca kızdım ama, yine de “ Ben diktim onları !” demedim. O sözler bana nedense dokunmuştu. Aklımdan yaşadığım bir olayı geçirdim.   

Bir Ramazan gecesi, aralarında cicanemin de bulunduğu yaşlılar teravih namazına gitmişlerdi. Dönüşleri gecikince bana “ Git bak bakalım geliyorlar mı? dediklerinde, hemen bir koşu odanın köşesinden cami yoluna baktım ve bağırdım.” Geliyorlar, cicanem en önde !” Babam kızdı. “ Ulan kerata, nereden gördün bu zifiri karanlıkta cicanenin en önde olduğunu” dedi. Ben de gayet masum bir şekilde “ Gördüm işte ,gördüm işte. Onun bir ayağı topal ya, elindeki fener bir aşağı, bir yukarı gidiyordu da ondan anladım” dedim. Çocukluk işte, ağzımdan topal lafı çıkıverdi. Babam hem kızdı, hem de güldü. Birazdan eve geldiklerinde haklı olduğum ortaya çıktı. O gün söylediklerim için hep üzüntü duymuşumdur.    

Ahmet Efendi Amcanın ölüm haberini aldığımda deniz kenarında balık tutuyordum. Eve gittiğimde cicanemi bir köşede otururken buldum. Ev bir anda kalabalıklaştı ve sonra eski halini aldı. Hayat arkadaşı cicanemi terk etmişti.

 Okul dönüşü onu, yeni dünya ağacının altında iki büklüm bir şeyler yapmaya çabalarken buldum. Beni gördü ve “ Bunları diktiği gibi sök bakalım !” deyiverdi. Ben şaşkın şaşkın bakınırken o gülümsüyordu. “ Karaoğlan, bu menekşeleri buraya senin diktiğini ben ta başından beri biliyordum, ama ses etmedim” dediğinde, ben de kızdım ve birden “ Bana o menekşelerin sırrını anlat cicane “ dedim “ Otur bakam şuraya.” Dedi, beni eliyle çekti peykenin üzerine.

“ Bi vakitle burada rumla vardı” diye anlatmaya başladı. Rahmetli Ahmet Efendi amcan bir rum kızını severdi. Kız da onu. İşte o kızcağız bahar geldiğinde, her gün bir tutam menekşeyi sevdiğine hiç aksatmadan bir tören yapar gibi verirdi. Biz bilirdik. Sonra o göç zamanı geldi. Rumlar başka diyarlara gittiler. Hâsılı, sevenler birbirlerine kavuşmadılar. Ertesi bahar geldiğinde ben gidip oradan menekşe toplayıp Ahmet Efendiye verdiğimde nasıl ağlamıştı bir görsen. Benim yaptığım şey, bir manada gönlüm sende demek oluyordu. Bize göre bu ayıp bi şeydi tabii.” Cicanem tam devam edecekti ki, ben araya girdim. “ Gönlüm sende ne demek cicane “ dedim. O da bana kızdı. “ Sevmek işte piç kurusu, gonuşturma beni şimdi.” Sonra ben soru sormayayım diye hemen devam etti. “ Benim gönlüm onda olsa da, onun gönlü uzaklardaydı. Olsun dedim ve ben yinede o sevdalı kızın hatırına bu menekşe törenini devem ettirdim. Tıpkı senin o küçük aklına gelen gibi. Ben de o menekşeleri oradan söküp bu ağacın altına diktim. Günlerce tutmayacaklar, kuruyup gidecekler diye korktum, dualar ettim. Sonunda onlar yaşadılar. Taa seni çağırdığım o güne kadar. Biz seninle Ahmet Efendi Amcanla o rum kızının sevdalarını yaşattık. Ben bilerek, sen bilmeyerek. O kızcağız ne oldu bilmeme ama sevdalısı yok artık. İşte bu menekşeleri bu yüzden söküyorum. Görevleri bitti artık “ dedi ve daldı gitti. Elbette o çiçekleri sökmek ona düşerdi.

 Safinaz cicanem ben yanında yokken öldü. Yatağının başucunda Ahmet Efendi Amcanın yakasında kurumuş menekşe demeti bulunan hırkasını gördüğümde ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kendimi bahçeye attım. Peykeye oturdum. Sonra bir tek olsun menekşe bulup cicanemin eline tutuşturmak için ağacın altına doğru yürüdüm. Ellerimi ıslak otların arasına sokup araladığımda, menekşelerin yerlerinden sökülmemiş olduğunu gördüm. Cicanem bu sevda masalını bitirmeye kıyamamıştı. Evdekiler bana şaşkın şaşkın bakarlarken bir demet menekşeyi cicanemin göğsüne koydum ve odadan çıktım. Bir demette kendime taktım. Nede olsa sırdaştık.

Sonra cicanemin evi yıkıldı. Çocukları apartman diktiler arsaya. Yıkılan sadece ev değildi. Yeni dünya ağacı, çimenler, menekşeler ve bahçede cicanemle aramızda geçen konuşmalar da yıkılıp yok oldu.

Ama konserve kutusundaki menekşelere kimse dokunamadı. Hala dururlar. İsim de koydum çiçeklere. “ Safinaz “ dedim.

 

                                                                                                         Haluk HANÇER

                                                                                                            Kdz. Ereğli 

19 Haziran 2013 Çarşamba

18 HAZİRAN’DA EREĞLİ KURTULMUŞTU; PEKİ YA KÖMÜR HAVZAMIZ?

             18 HAZİRAN’DA EREĞLİ KURTULMUŞTU; PEKİ YA KÖMÜR HAVZAMIZ?


 
MURAT KARA
 
Bilindiği üzere dünyamız 20.yy başında büyük bir savaşa tanık olmuş ve bu savaşta Osmanlı Devleti’nin de içinde bulunduğu “İttifak Devletleri” ağır bir yenilgi almış, savaşın galipleri olan “İtilaf Devletleri” ise büyük bir sömürü düzeni başlatmışlardı. Bundan dolayı savaşın bitiminde imzalanan “Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1919)” ile kendi aralarında ekonomik menfaatlerine göre Osmanlı Devleti’ni paylaşmışlardı. Bu paylaşıma göre yöremizi yani Zonguldak ve çevresini Fransızlar işgal etmişti. Böylece altı asırlık koca çınar Osmanlı Devleti sona ermiş, elimizde Anadolumuzun küçük bir parçası vatan olarak kalmıştı. Ancak her zaman için hürriyetine düşkün olan Aziz Milletimizin “Ya İstiklal, Ya Ölüm” parolasıyla Mustafa Kemal Paşa liderliğinde başlattığı “Milli Mücadele” amacına ulaşmış ve bağımsızlık meşalesini sönmemek üzere yeniden alevlendirmiştir.
 
NEDEN FRANSA?
Ereğli Kömür Havzası zengin kömür yataklarına hakim olması nedeniyle sürekli emperyalist devletlerin ilgisini çekmiştir. Nitekim Fransa da 1892 yılından beri havzada kömür işletme amacıyla yer almıştır. Fransız sermayeli “Ereğli Şirket-i Osmanisi” ile ilk defa yabancı bir sermaye Ereğli Kömür Havzasına girmiştir. Böylece kömür havzasında en uzun süreli imtiyaz (ayrıcalık) elde eden yabancı şirket Fransızların olacaktır.
1912 yılında “Ereğli Şirket-i Osmanisi” ile yapılan yeni bir antlaşma ile şirketin havzada liman, demiryolu ve ocakları işletme hakkıyla havzada kalış süresi 59 yıl yani 1970 yılına kadar uzatılmıştır. Bu durum Fransızların “Ereğli Kömür Havzası”na hangi gözle baktıklarını göstermesi adına son derece önemlidir.
Ancak I.Dünya Savaşı sırasında havzadaki kömür işletmeciliği doğal olarak Almanlara verilmiştir. Bunun üzerine olumsuz etkilenen Fransız sermayesi, Fransa’nın 8 Mart 1919 tarihinde Zonguldak’ı işgal etmesiyle yeniden kömür havzasına hakim olmuştur.
 
EREĞLİ İŞGAL EDİLİYOR.
Fransızlar 8 Haziran 1920’de Ereğli’yi işgal etmişlerdir. Şimdiki devlet hastanesinin olduğu yerden başlayan işgal sırasında halk tarafından karşı konulmayacağını zannetmişler ancak “Ereğli Kuva-yi Milliyesi”nin direnişi ile karşılaşınca 10 Haziran 1920’de donanma göndererek şehri ve limanı bombalamışlardır. Çarpışmaların 11 Hazirandan itibaren şiddetlenmesi sırasında 2’si subay 4 çavuş 30 Cezayirli askerin Ereğli Kuva-yi Milliyesi’ne katılmasıyla Fransızlar zor durumda kalmışlardır. Bütün bu gelişmelerden sonra Fransızlar 17 Haziran’dan itibaren şehirden çekilme hazırlıklarına başlamışlar ve 18 Haziran 1920 tarihinde de Ereğli’yi tamamen boşaltmışlardır.
O yıl Ramazan Bayramı 19 Haziran’a rastladığı için Ereğli halkı iki bayramı birlikte yaşamıştır. Böylece Ereğli, Milli Mücadelede 10 gün içinde kendini kurtaran ilk “Gazi İlçemiz” olmuştur.
 
PEKİ YA KÖMÜR HAVZAMIZ?
Milli Mücadelemiz devam ederken, ekonomik bağımsızlığın da önemi vurgulanmış ve bunun için İzmir İktisat Kongresi (1923) toplanmıştır. Bu kongrede “Misak-ı İktisadi” ile “Milli Ekonomimizin” esasları belirlenmiştir. Daha sonra 1927’de çıkarılan “Teşvik-i Sanayi Kanunu” ile özel teşebbüs sanayi alanında özendirilmiştir. Ancak 1929 yılında Dünyada yaşanan ekonomik kriz nedeniyle bu durum başarısız olmuş ve ağır sanayinin devlet eliyle kurulması esası benimsenmiştir. Hemen ardından 1933 yılında hazırlanan “I. Beş Yıllık Kalkınma Planımız”, 1934 yılında başarıyla uygulanmaya başlanmış ve sanayi alanında başarılı sonuçlar alınmıştır. Tüm bu çalışmalarla yerli sanayimizin oluşturulması ve ekonomik kalkınmamızın yerli sermaye ile olması hedeflenmiştir. Bu nedenle 14 Haziran 1935 tarihinde 2805 sayılı kanunla “Etibank” kurularak madenlerimizin çıkarılmasının ve işletilmesinin öz kaynaklarımız tarafından yapılması hedeflenmiştir. Bunun sonucu olarak ağır sanayimizin en önemli hammaddesi olan “kömür” ün işletilmesi hakkının yabancı işletmecilerden alınıp yerli sermayeye verilmesi son derece önemlidir. Nitekim 7 Nisan 1937 tarihli 3146 sayılı kanunla Fransız sermayeli “Ereğli Şirket-i Osmanisi”ne ait bütün müesseseler hükümetimize geçerek ülkemizdeki madenlerimizi işletme hakkı Etibank’a verilmiştir. Böylece 1970 yılına kadar havzada kömür işletme imtiyazı bulunan “Ereğli Şirket-i Osmanisi” kömür havzamızı terk etmek zorunda kalmıştır.

13 Haziran 2013 Perşembe

YÜKSEK MADEN MÜHENDİSİ VE SANAYİCİ SITKI DAVUT KOÇMAN

                                        YÜKSEK MADEN MÜHENDİSİ VE SANAYİCİ
                                                         SITKI DAVUT KOÇMAN
                                                                     (1912-2005)


                                        

Yüksek Maadin ve Sanayi Mühendis Mektebi ( Zonguldak Yüksek Maden Mühendisi Mektebi) Türkiye Cumhuriyeti'nin madencilik alanında maden mühendisi yetiştiren ilk yüksekokulu olma özelliğini taşır. (1)
Türkiye’deki “Türk Maden Teknik Elemanı” miktarının yetersizliği dikkate alınarak, madenciliğin ihtiyaç duyduğu mühendisleri yetiştirmek üzere Ticaret Vekâleti’nin kararı ile kurulan okul 20 Ekim 1924 Pazartesi günü yapılan açılış töreninin ardından öğretime başlamıştır.
Okul ilk mezunlarını 1927 - 1928 ders yılı sonunda vermiştir. Bundan sonra üç dönem daha me¬zun veren okul 1930 -1931 ders yılından sonra İktisat Vekâleti’nin aldığı ani bir karar ile kapatılmış, ilk üç sınıftaki öğrenciler İstanbul'daki Yüksek Mühendis Mektebi'ne devredilmiştir.
Laboratuarlarıyla, koleksiyonlarıyla, her türlü cihazlarıyla zamanın en modern Maden Yüksek Mühendisi Mektebi halinde çabuk gelişen bu okulun mezunları, tatilleri sırasında Türkiye’deki madenlerde ve mezuniyeti takiben 3 ay da Avrupa’daki madenlerde ciddi bir stajdan geçirildikleri için, mevcut yerli yabancı maden şirketlerince maddi ve manevi çok iyi şartlarda derhal angaje edilmişlerdir. Öğrenciler her tedris yılı sonunda bir ay ocaklarda işçi gibi çalışarak staj yaptıkları gibi, okulu bitirince de Avrupa’daki maden ocaklarına staja gönderilirdi. Bu stajlarını başarı ile tamamlamayanlara da diplomaları verilmezdi. (2)


                           

Okulun 1930-1931 yılı mezunlarından Enver Necdet EGERAN, Sadrazam Mithat Paşa’nın Torunu Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi Müdürü Mehmet Refik FENMEN ve okuldaki eğitim hakkında şu bilgileri verir:
“Refik Bey’i, 1927’de Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi’ne girdiğimde tanıdım. Hem okulun müdürüydü, hem de elektrik derslerini veriyordu. 1925’den 1927’ye kadar, hepsi kendi alanlarında isim yapmış olan matematik profesörü Kerim Bey, fizik profesörü Hayri Bey ve kimya profesörü Arif Bey sıra mesleki derslere gelene kadar ders vermişlerdi.
Mehmet Refik Bey, mesleki dersler için yabancı uzmanlar getirtti. O kadar titizdi ki, yabancı hocalarla bizzat mülakat yapar, ondan sonra sözleşme imzalardı. Dersleri tam olarak kendileri takip etsin diye tüm talebeye Fransızca kursları aldırdı. Mezun olduktan uzun yıllar sonra MTA’da çalışırken, İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun bir meslektaşım ile bir konuda anlaşamadık. Kendi iddiasının doğru olduğunu ispat etmek için mektepte tuttuğu notları getirdi. Ben ona, mektepte okuduğumuz kitabı gösterdim, Arkadaşımın notlarında tercümeden kaynaklanan bir hata vardı. Aramızdaki fark buydu.”
1927-1928 döneminde 16 kişi ile ilk mezunlarını veren yüksek okul, 1928-1929 döneminde 12, 1929-1930 döneminde 17, 1930-1931 döneminde de 25 kişi olmak üzere 7 yılda, 4 sınıftan toplam 70 mezun vermiştir. ( 3 )
Bu makalemizin kahramanı ise Türkiye Cumhuriyetinin ilk Üniversitesi diyebileceğimiz bu güzide okulun son dönem mezunu ve okul birincisi 115 No’lu öğrenci Sıtkı Davut KOÇMAN’dır.
Sıtkı Davut KOÇMAN, 13 Kasım 1912'de İstanbul'un Beşiktaş ilçesinde doğdu. Babası Mustafa Kemal Atatürk'ün sınıf arkadaşı Jandarma General’i Kuruşcuoğlu Ali Kemal Bey; annesi de saray doktorlarından Albay İsmail Hakkı Bey'in kızı Behice Hanım'dır.
İlkokula Beşiktaş Şems-i Mekâtib'de ( Bu okul Selanik’te ki Şemsi Efendi Mektebinin İstanbul’a taşınmış şeklidir.) başlayan Sıtkı Davut KOÇMAN, babasının Milli Mücadelede Mustafa Kemal ile irtibat kurarak Amasya Jandarma Komutanlığına tayin olunması üzerine 22 Şubat 1919'da Amasya'ya geçmiş; ilk ve orta öğrenimini burada tamamlamıştır. 1923 yılında Kastamonu Lisesine yatılı öğrenci olarak başlayan Sıtkı Davut KOÇMAN, 1926-1927 öğretim yılında Zonguldak Maden Yüksek Mühendisliği Mektebi'ne girmiş ve bu okuldan 1930-1931 öğretim yılında birincilikle mezun olmuştur.
“Cumhuriyetin 10. Yılında Zonguldak Ve Maden Kömürü Havzası” adlı 1933 Yılı Basılı kitaptaki bilgiye göre Mühendis Sıtkı Vedat Bey o sırada Fethiye Krom Madeninde Mühendis olarak çalışmaktadır. (4)                                                                                                                                       
Sıtkı Davut KOÇMAN, 1932-1939 yılları arasında Türkiye'deki krom madenlerini bulan ve işleten ilk firması olan İngiliz Stanley Paterson firmasının Göcek İşletmeleri müdürlük ve mühendislik görevlerini yürütmüştür.
1935 –1936 yıllarında Çorlu İstihkâm Taburunda Yedek Subay olarak askerlik görevini yapan Sıtkı Davut KOÇMAN, 22 Mayıs 1937 tarihinde Tümgeneral Nazif KAYACIK’ın kızı Fatma Mefharet Hanım ile evlenmiştir. Okşan PERESE ve eski TÜSİAD başkanlarından Ali KOÇMAN’ın babasıdır.
Göcek işletmesinin kapanması üzerine İstanbul'a gelen Koçman, 1940'ta bir nakliyat ve bir ithalat-ihracat şirketi kurarak ticaret hayatına atılmıştır.
  1941 – 1945 yıllarında Bursa’da ihtiyat yedek subaylığı yapan KOÇMAN, dönüşünde taahhüt işlerine yönelmiştir. İlk olarak bakırın erimesi için gerekli olan çakmaktaşı bulunamadığından kapanmış bulunan Ergani Bakır İşletmeleri'ne çakmak taşı çıkarma ve nakletme işine girmiştir.
1943-1947 arasında Zonguldak Kömür İşletmelerine maden direği temini ve nakliyesi işini üstlenmiştir.
  1948'de Erzurum-Horasan demiryolu inşaatını taşeron olarak yapmıştır. Ayrıca bu yıla kadar çalışmayan krom madenlerinin, Hükümetin kararıyla işletmeye açılması üzerine Fethiye Karakaklık krom madeninin işletmesini almış; ama sahile indirilen cevherlerin, gemi bulunmadığı için, sağlıklı biçimde ihracı mümkün olmamıştır. Bunun üzerine Alman Krupp Firması ile 1949 yılından itibaren gerçekleştirilen mümessillik ve krom anlaşması sonucu Krupp, İran'dan almakta olduğu krom madenlerinin tamamını Türkiye'den almayı ve karşılığında KOÇMAN'a gemi yapmayı kabul etmiş; ancak o tarihlerde Hükümetçe yasaklanmış olan ticarette takas işlemine daha sonra Başbakan Adnan MENDERES Hükümeti tarafından verilen izin üzerine Türkiye nakliye gemilerine kavuşmuş ve böylece 1952'de Koçtuğ Denizcilik ve Ticaret A.Ş. kurulmuştur.
Sıtkı Davut KOÇMAN, 1952'den itibaren peş peşe Köyceğiz Kromları A.Ş. Bursa Toros Kromları A.Ş. Kıyra Kromları Limitet Şirketlerini kurmuştur.
  Sıtkı Davut KOÇMAN'ın Türk sanayinde ki asıl büyük atılımı otomotiv sektöründedir. O, 1957'de İngilizlerle ortak olarak İzmir'de BMC Sanayi ve Ticaret A.Ş. ve tesislerini kurmuştur. Bu tesisler, Türkiye'de ilk kurulan entegre otomotiv üretim tesisidir. Burada ilk defa dizel oto-motor dökümhanesi kurulmuş ve ilk dizel motoru üretilmiştir. Ayrıca otomobil, kamyon, kamyonet, traktör imalatı gerçekleştirilmiştir. Bu alandaki başarısı nedeniyle 1973'te İngiliz Kraliçesi II. Elizabeth tarafından Liyakat Nişanı verilmiştir.
  1960 yılından itibaren tavukçuluk sektörüne öncülük eden Koçman, İsrail Yavne Kibutzu ile ortak Güneşli Tavuk Çiftliğini ve ülkemizde paketlenmiş, mamul ve yarı mamul tavuk etini tanıtarak yaygınlaştıran Bandırma Banvit A.Ş.’ni yine İsrail Habic firması ile ortak fenni tavuk yemi üreten İstanbul'da Topkapı Yem Sanayi A.Ş. Bandırma'da Banvit Vitaminli Yem Sanayi A.Ş.; Bursa'da Bursa Vitaminli Yem Sanayi A.Ş.Bolu'da Bolu Vitaminli Yem Sanayi A.Ş.'ni kurmuştur. Bugün bunlardan Bandırma ve Bursa tesisleri faaldir.
  Sıtkı Davut KOÇMAN, tavukçuluk yanında Türkiye'de yine ilk olarak kanatlı hayvanlar için ilaç üretimine de girmiş ve İsrail Habic firması sahibi Dr. Benthovim ile ortak Topkapı Kimya İlaç Sanayii A.Ş. (Topkim)'i kurmuştur. Daha sonra zirai ilaç alanında Topkapı Agrokim A.Ş. ile beşeri ilaç alanında da Med İlaç A.Ş.'ni, Sabancı grubu ile otomotiv yan sanayi mamulleri için Akkardan-Sa; Koç grubu ile de kamyon jantı üretimi yapan Tekersan A.Ş.'ni kurmuştur.
  Eğitim alanına büyük önem veren Sıtkı Davut KOÇMAN, 1932 yılından başlayarak ülkemizin pek çok il ve ilçesinde okul, hastahane, sağlık ocağı ve benzeri kurumları yaptırıp hizmete sunmuş; verdiği burslarla pek çok gencin Üniversite ve hatta yurtdışı öğrenimlerini tamamlamalarını sağlamıştır.
Bu arada Muğla Üniversitesini himayesine alan Sıtkı Davut KOÇMAN, 80.000 m²'yi aşan kapalı alanlı bir yapılaşmayı gerçekleştirmiştir.
Bakanlar Kurulu tarafından 2000 yılında “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirilen Sıtkı Davut KOÇMAN’a Muğla Üniversitesi tarafından 2000 yılında “Fahri Doktor” unvanı verilmiştir.
Sıtkı Koçman, 15 Ekim 2005’te Zürih’te hayatını kaybetmiş, İstanbul’da Feriköy mezarlığına gömülmüştür. Sıtkı Davut KOÇMAN, çok iyi derecede Fransızca, iyi derecede Almanca ve İngilizce bilmekte idi. (5)
Gazeteci İsmail ATASEVER onun için şu satırlarla Muğla ilinin ona duyduğu şükranı belirtir. “Acaba diyorum! Hangi fani onun kadar kendini eğitime adamıştır? Hem de, Türkiye’de hiçbir kişinin göstermediği duyarlılıkla.
Eğer aynı ulvi insan, günümüz koşullarında 106 milyon TL tutarında bir meblağı, tereddütsüz Muğla Üniversitesinin daha bir gelişmesi adına vermişse.
Dolayısıyla bu katkı yüksek öğretim kurumunu emsallerinin çok önünde yer almasını sağlamışsa, sadece Muğla halkı değil, ülkemizin her ferdinin minnet ve şükran borcu vardır.
…Kadirşinas davranış sergileyen Koçman için elbette Muğla Üniversitesi kayıtsız kalamazdı. Kalmadılar da.
Uzunca süren mücadele sonrasında TBMM’nin yüksek öğretim kurumu isminin “Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi” olarak tescilini sağladılar. Böylelikle ahte vefa yerine getirilmiş oldu. Bu kadar da değil. Ona olan bağlılık ve minnettarlığın göstergesi olarak, her yıl 13-16 Kasım tarihleri arasında Sıtkı Davut KOÇMAN günleri düzenleniyor.” (6)
Evet, ne mutlu ki Muğla Üniversitesi 2012 yılında adını vefatından ancak 7 yıl sonrada olsa “Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi” yapıp bu Cumhuriyetin ilk kuşak Maden Mühendislerinin renkli ve atılımcı simasına vefasını göstermiştir. Allah rahmet eylesin…




KAYNAKÇA:
1-ZONGULDAK KÖMÜR HAVZASI’NDA MADENCİLİK EĞİTİMİ VE MADEN MEKTEBİ ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI MURAT EKREM ZAMAN SAYFA: 34
2-MADEN MÜHENDİSLİĞİ EĞİTİMİ TARİHİ NADİR AVŞAROĞLU MADEN MÜHENDİSİ SAYFA: 25-26
3- ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEB-İ ÂLİSİ (1924-1931)
ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI PROF. DR. EMRE DÖLEN SAYFA: 30
4-CUMHURİYETİN 10. YILINDA ZONGULDAK VE MADEN KÖMÜRÜ HAVZASI, TC. ZONGULDAK TİCARET VE SANAYİ ODASI, SANAYİİ NEFİSE MATBAASI, İSTANBUL (1933) SAYFA:139-143
5-
http://www.mu.edu.tr/genel-bilgiler/tr/sitki-kocman-kimdir-273
 6-SARI CEKETLİ MÜHENDİS http://www.hamle48.com/haber/yazar.asp?yazar=27&id=3458