27 Mart 2013 Çarşamba

Kelebeğin Rüyası’nda Zonguldak

 
ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ
 
Kelebeğin Rüyası’nda Zonguldak

Kelebeğin Rüyası, Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği Zonguldak’ta iki genç şairin hayatını konu alan 2013 yapımı dram filmi. Başrollerini Kıvanç Tatlıtuğ ve Mert Fırat'ın paylaştığı film, II. Dünya Savaşı döneminde Zonguldak'ta yaşayan ve genç yaşta veremden ölen şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu'nun yaşam öyküsünü anlatıyor. O dönemde şairlerin Mehmet Çelikel Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olan Behçet Necatigil'i de Yılmaz Erdoğan canlandırmakta. Ancak Rüştü Onur’un Kastamonu Lisesi’nde öğrencilik yıllarından ve edebiyat hocası Abdülbaki Gölpınarlı’dan filmde bir iz görülmüyor. Bu da senaryo hazırlanırken çok da titiz davranılmadığı şeklinde yorumlanabilir. Aslında filmde Devrek Halveti Tekkesi Şeyhi Hacı Abdullah Sabri Efendi’nin torunu olan Rüştü Onur portresinde tarihi bir kişiliği yansıtmaktan uzak profil çiziliyor. Bilindiği gibi Rüştü Onur’un dedesi olan Devrek Müftüsü ve Halveti Tekkesi Şeyhi Hacı Abdullah Sabri Efendi, Birinci Meclis’te Bolu Mebusu ve Cevat Rifat Atilhan’ın ifadesiyle Sarıklı Mücahitlerden. Zaten sosyalist sol ve Kemalist çevreler, Rüştü Onur’un aile köklerinde ortaya çıkan bu malumattan rahatsız olmuştu. Konu ile ilgili yıllar önce Şeyh Dede Şair Torun Rüştü Onur isminde bir kitap yayımlayan maden emekçisi seksen öncesi Türkiye Komünist Partililerden Kadir Tuncer, şair Rüştü Onur’un şeyh torunu olduğunu gündeme getirdiğinde sosyalist sol ve Kemalist çevrelerin engizisyonunda aforoz edilmiş, bu konudaki araştırması görmezlikten gelinmişti. Filmi çekmeye karar verdiğinde Zonguldak’ta araştırmalarda bulunan Yılmaz Erdoğan’ın ilk görüştüğü isimlerden olan Kadir Tuncer’in kitabının ikinci baskısı geçtiğimiz günlerde İlkim Ozan yayınları arasında Zonguldaklı Şair Rüştü Onur adıyla yapıldı.
Filmin konusuna gelince. Film Zonguldak'ta, 1941 yılında başlar. Zonguldak'ta yaşayan iki genç şair Rüştü Onur (Mert Fırat) ve Muzaffer Tayyip Uslu (Kıvanç Tatlıtuğ), yeni yeni modernleşen bu madenci kentinde memuriyet hayatlarını sürdürürlerken, bir yandan da sanatla, edebiyatla ve en çok da şiirle iç içe yaşamaktadırlar. Yeni kurulan Cumhuriyet, bir yandan modernleşme çabasındayken, aynı yıllarda Avrupa'da da II.Dünya Savaşı yaşanmaktadır. Şairliğe ve sanatta bakışın daha oluşmadığı toplumda şiir ile uğraşan bu iki veremli genç toplumun her kesimine şiiri sevdirmeye çalışmaktadırlar. Belediye Başkanı'nın kızı Suzan Özsoy (Belçim Bilgin)'un Zonguldak'a geri gelmesiyle Rüştü ve Muzaffer'in şiire olan inancı daha da artar. Muzaffer, Suzan'a aşık olur. Henüz lise öğrencisi olan Suzan, ailesinin istememesine rağmen iki gençle yakın arkadaş olur. Fakat 1940'lı yılların vebası olan verem, iki genç insanın da sağlığını gitgide tehdit etmektedir. Rüştü ve Muzaffer kendi geleceklerini kurabilme çabası içine girerler vs vs.
Filmde mükellefiyet uygulamasına yönelik kareler, Kemalist sosyalist çevreler tarafından Cumhuriyet Halk Partisi’ne eleştiri yapıldığı gerekçesiyle adeta deyim yerindeyse topa tutuluyor. Eli kelepçeli kaçak işçilere yapılan işkence sahneleri oldukça başarılı bir sinematografik anlatımla verilmiş. Filmde maden ocaklarında jandarma zoruyla çalıştırılan işçilerin sefaleti gözler önüne seriliyor. Kemalist sosyalist çevrelerin itirazı tam da bu noktada ayyuka çıkıyor. Her iki şairin de mükellefiyet uygulamasıyla sorunlarının bulunmadığı dolayısıyla bu sahnelerin filmde gereksiz yere kullanıldığı belirtiliyor. Aslında doğru olmakla birlikte yanlış ve eksik bir eleştiri. Nedenine gelince evet her iki şairin de mükellefiyetten dolayı başları ağrımamış. Ancak filme konu olan tarih aralığında mükellefiyet bütün acımasızlığıyla yürürlükte. Dolayısıyla bir dönemin Zonguldak’ta yaşayan edebiyat kahramanlarını konu alan filmde bu sahnelere yer verilmesi filme belgesel bir nitelik kazandırmış.
Filmle ilgili tanıtım ve tenkit yazılarında vurgulanan “şairliğe ve sanatta bakışın daha oluşmadığı toplumda şiir ile uğraşan bu iki veremli genç”(bu nasıl Türkçeyse !)tasviri gerçeklikle çok da bağdaşmıyor. Bu yıllarda Zonguldak’ta Doğu Dergisi ve Zonguldak Halkevi tarafından Karaelmas dergisi yayımlanıyor. Türkiye genelinde okuyucu kitlesi bulunan bu dergilerin Zonguldak’ta oluşturduğu bir kültür iklimi zaten mevcut. Ayrıca Tahir Akın Karaoğuz tarafından günlük neşredilen Zonguldak isimli gazete ve Ali Rıza İncealemdaroğlu’nun sahibi olduğu Ocak isimli mevkuteden haberdarız. Bugünlerde Zonguldak’ta filmle ilgili en çok tartışılan konulardan bir başkası da Rüştü Onur’un eşinin Roman asıllı olup olmadığı. Kadir Tuncer araştırmasında kadının Roman asıllı olduğunu belirtir. Yine Zonguldaklı araştırmacılardan Tunay Karakök de aynı görüştedir. Ancak Rüştü Onur’un bir Roman kadına aşık olmasını şaire yakıştıramayanlar da vardır.
omurcelikdonmez@hotmail.com

17 Mart 2013 Pazar

PROF. DR. ÖZCAN EREĞLİ’NİN TARİHİ VE KÜLTÜRÜNÜ ANLATTI


PROF. DR. ÖZCAN EREĞLİ’NİN TARİHİ VE KÜLTÜRÜNÜ ANLATTI
Özcan, Ereğli Tarih, Doğa ve Kültürünü Yaşatma Derneği’nce Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen Ereğli Kültürü ve Tarihi konulu konferansta, bölgede unutulmaya yüz tutan dil özellikleri ve gelenekler üzerinden ilçenin geçmişini değerlendirdi.
Genel tarih kitapları ve müfredatlara baktığımızda Ereğli hakkında bazı bilgilerin görüldüğünü ancak bu bilgilerin tatmin edici olmaktan uzak olduğunu belirten Özcan şöyle dedi:
“Alaplı’nın 4 bin 500 nüfuslu, Ereğli’nin birkaç ev bulunan bir şehir olan bir şehir olduğunu ama her şeyden önce Ereğli’nin her zaman İstanbul’la bağlantılarını devam ettirdiğini biliyoruz. Doğu ile değil batıya yöneldiğini biliyorum. Hatta en son yazılarımdan birinde, ‘Doğu Trakya’dan Güneybatı Karadeniz’e Acıklı Yolculuk” başlığı vardı. Bu yazı umduğumdan daha fazla yankı uyandırdı. Pek çok telefon geldi bu yazı ile ilgili olarak. Buradan da Ereğli’nin batılı olmayı hedeflediğini, daha iyiyi isteyen bir insana sahip olduğunu çıkarmak mümkün.
Ancak Ereğli’ye baktığımız zaman, şu olayları yaşadık. Sanki burayı yunanlılar kurmuş, Türkler burada bir şey yapmamış gibi bir anlayışla mücadele etmem gerekiyordu. Aldığım bazı bilgiler vardı, onlar da çok eskiye gidiyordu. Örnek vereceğim, sözcükler bir yerde kalıcı özellikler sergiler.
Gök gürlerken hava simsiyah, ninem söylerdi, ‘gökyüzünde öküzler güreşiyor, boğalar güreşiyor.’ Baktığınızda gökyüzünde boğaların güreşmeyeceğini biliyoruz ama İskit efsanesinde boğa güreşi kavramı var. Ayrıca Ereğli’de Herkül’ün bulunduğu Cehennemağzı mağarası var. Arkadaşlar, Cehennem kelimesi Arapçadır, ağzı ise Türkçe. Arap kültürüne aittir Cehennem Sözcüğü. Yunanlılarda Cehennem Hades’tir, onu da Yahudilikten almışlardır. Yunan kültüründe cehennem kavramı fazla değil.
O kişilerin Kerberos diye bir köpek yaşadığını, öldürmek için Herkül’ü indirirler. Herkül’ün burada işi ne? Herkül yağmaya giden Argos gemisinden. –Argos da sözcük itibarıyla o dönemde hızlı giden gemi anlamına geliyor- Biz yazılarımızda devam ettik; köpek dişi mi, erkek mi diye halkın merakını uyandıracak sözler de söyledik. Bildiğimiz bir şey var ki, Herkül Cehennemağzından aldığı köpeği burada bırakmamıştır. Alıp bir tapınak rahibine götürmüştür. Bizim köpeğimizi bile çalmaya çalışan bir adama nasıl güveneceğim, ben nasıl kültür bekleyeyim?”
kıvırcıktarihi1

 “SURLARI YAPAN YUNANLILAR DEĞİL”
Amcasının define arayıcılığı yaptığını ve bu esnada karşılaştığı bazı olayları kendisine anlattığını nakleden Özcan şöyle devam etti:
“Amcam Mezarın birini kazarken, içinde bir at ve adamın yattığını görüyor. Tarihte biliyoruz ki atlarıyla gömülme adeti olan tek millet İskitlerdir. Demek ki İskitler burada yaşamışlar. İskitler denilen millet kimdir? Mahmut Kuloğlu, Trabzon Tarihi’nde İskitleri ‘Çitçiler’ olarak tarif etmiştir. Çitçi nedir? Bunu yük taşımakta kullanılan sapsız büyük küfe şeklinde tarif edebiliriz. Bu ağaç örme sanayisini dünyaya sunan İskitlerdir.
İkinci olarak yunanca okyanus sözcüğü Fenikelilerden geliyor. Peşinden İbraniler geliyor, peşinden yunanlılar geliyor. Burada soruyoruz, burataki yıkılan surlar hangi milletten kalmadır? Genelde bunları yunanlıların yaptığı söylenir ama bunları yapan yunanlılar değildir. Yunanlılar yağmalamaya gelmiştir. Ereğli’yi kuran Megara kavmi, yunanlı değildir. İstanbul’u da onlar kurmuştur. Yunanlılarla savaşan bir kavimdir Megara kavmi.
Ancak Ereğli’nin tarih boyunca değişmeyen özelliği vardır. Istanbul ile bağları. Ereğli İstanbul’daki yeniliği almıştır.”
OSMANLI EREĞLİ’Yİ FETHETMEDİ
Özcan, Osmanlı’nın büyüdüğü dönemle ilgili bir yanlış anlamayı düzeltmek gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu:
“Tarih kitaplarında ve vatandaşlar arasında Osmanlılar Ereğli’yi ne zaman aldı deniyor. Osmanlılar Ereğli’yi almamıştır. Selçuklu Sultanı Bitinya bölgesini Ertuğrul Gazi’ye hediye etmiştir. Bitinya bölgesi filyos’un batısından, Ankara’ya, Bilecik’e ve Bizans’taraflarına kadar tüm bölgedir. Ereğli’yi nasıl fethettireceksiniz?Akçakoca’yı fethettirmeye çalışanlar var. Akçakoca zaten Osman Gazi’nin arkadaşıdır ve orası ona aittir. Siz kendinize ait toprağı fetheder misiniz?
Bize tarihte anlatılmaktadır ki, burada Orhan gazi camisi var ve Orhan gazi buraya geldi. Siz Arazi sizin olsun, camiyi istediğiniz yerde yaptırabilirsiniz. Kırım’da memluk sultanına ait cami var. Kendisi Mısır hükümdarı ama Mısır’a esir gitmiştir ve yaptırdığı cami Kırım’dadır.
Kültürümüze baktığımız zaman bu bölgenin belli bir iklim kuşağında ve ormanlarla kaplı olduğunu görüyoruz. Hatta Yıldırım Bayezıt Timur ile savaşırken Bayezıt yeniliyor, oğlu Mehmet Çelebi askerlerini Bolu ormanlarında saklamıştır. Bolu deyince Ereğli’yi de sayacaksınız, Akçakoca’yı da sayacaksınız. İzmit’ten Sinop’a kadar olan bölgeyi sayacaksınız. Nitekim ordusunu oradan çıkarıp Alaplı’ya gidiyor ve oradan da Bursa’ya giderek savaşıyor.”
FRİG MİMARİSİ
Ereğli bölgesi devletine sahip çıkan bir bölge olduğunu belirten Özcan şunları kaydetti:
“Yabancı adlı bir köy bulamazsınız ama mimariye baktığımız zaman, Frig mimarisini bulursunuz. O da, eskiden ambar dediğimiz yerler vardı. İki katlıydı, önceleri ahşap, daha sonra demirden kilitleri olan yapılardı. Onların mimarısı Frig mimarisidir.
Ayrıca bu bölgenin bir başka özelliği, kapalı ekonomi denilen yaklaşımdır: Hemen hemen her köyün bir değirmeni vardır. Her evin, her köyün fırınları vardır. Ekmek pişirecek, savaş anında orduya yiyecek götürecektir. Bu fırın ve ambarlara baktığınız zaman, mimari tarzları, ustalıkları, değirmen taşlarının dişleme yapma aletleri, ekinleri yapmak için dövenlere çakılan çakmaktaşları, hepsi bir kültür ürünüdür. Bu taşlar da Frig zamanından kalmadır. Ağaca çakma tekniği de Friglerden kalmadır.
Yunanlılar nerede? Burada şuna dikkat edeceğiz. Yunanistan’ı kuran yunanlılar, ilk Etnik’i Eterya cemiyeti sivastopol’da kurulmuştur yunanlı gemiciler tarafından. Hepsi de yunanlı değildir, aralarında Arnavutlar bilmem ne gemicileri de vardır.
Sonra bizi Ruslarla savaşımız esnasında tarihe bakınca bu bölge insanı her zaman vatanına sahip çıkmıştır. İstiklal harbinde en fazla şehit veren bölgelerden birisi bu bölgedir. Kastamonu bölgesi, Bolu bölgesidir. Buradan askere gidip asker elbisesini giymeden cepheye sürülüp şehit düşenler var. Ancak bu kadar vatanını seven bir milletin gündelik politikasına baktığımız zaman iş değişiyor. Onları ben söylemeyeceğim.”
ALTIN SABAN VE BOYUNDURUK
Altın Saban ve Boyunduruk efsanesinin Büyük İskender’in Anadolu’ya geçtiğinde Frig ülkesinde Gordiyon’da altın sabanı kılıcıyla kesmesini ifade ettiğini dile getiren, bunun da Frig hükümdarı ‘Tarımla hakimiyet kuracağım,’ derken; İskender’in ‘Ben hakimiyetimi kılıcımla kurarım’ anlamında konuştuğunu Özcan şöyle devam etti:
“Şurada keşişhisar diye bir yer vardır. Ereğli Belediyesi’nde Keşifhisar diye geçiyor. Keşiş küçük manastırdaki rahiptir. Küçük bir Hıristiyan yeri var. Orada altın saban bulunduğunu Çaylıoğlu’nda kahvede yaşlı bir adam söyledi. Burada altın saban, boyunduruk hikâyesini ilk kez ondan duydum. Bunu da yazdım. Altın saban ve boyunduruk nerede diye. Hikayeyi o amcanın bilmesi önemli değil. Bu hikâye buraya nasıl gelmiştir? Hikâyenin internet sitesindeki durumuna baktığınızda, Abant gölünün önüne altın saban ve boyunduruk asmışlar. Kastamonu’da da başka bir köyde saban ve boyundurukla ilişkili böyle bir hikaye anlatılmaktadır.
Tarihi açıdan eskilerden beri insanların yerleştiği bir bölgede yaşamaktayız. Ereğli’nin İstanbul ile bağlantısı vardır: Ereğli’de büyük şehir olmak peşindedir ama Ereğli bu umutların üzerine soğuk su içmek durumunda bırakılmıştır. Bir halkın yüzde onbeşi yükseköğretime kadar eğitimle ilgilidir. Ereğli’ye baktığımız zaman nüfusu 106 bin kişidir. Bunun yüzde 15’i 15 bin kişidir. 15 bin kişi de bir üniversite eder. 5 bin kişilik bir üniversite var. Ereğli Üniversiteyi kaldırabilir. Üniversite demek farklı alanlara giden bacasız fabrika demektir.”

KÖY İSİMLERİ: DELİLER, KARGALAR, SÜCÜLLÜ
Ereğli’nin köylerini dolaştığını ifade eden Özcan şunları söyledi:
“ Şurada ‘Deliler’ diye bir köy vardır. Herkes siz deli misiniz demiş. Arkadaşlar deli demek, korkusuz demektir. Kahraman demektir. Osmanlı ordusunda en önde savaşmaktan korkmayan kişi demektir. Ama arkadaşlar son dönemde deli sözcüğüne farklı bir anlam verildiği için köylerinin adını Pınarcık yapmışlar.
Kozlu’nun Kargalar köyüyle ilgili bir çalışmam var. Macaristan’da iki tane köy var. Gargalaa, Kargala adında. -la eki, Kargalı anlamında. Macaristandaki köy Kuman Türklerinin kurduğu bir köydür. Kumanlar deyince, Kastamonu’da şeyh şaban veli türbesi vardır. Oradaki mezartaşlarından birinde arap harfleriyle ‘Kumanzade Hüseyin Efendi Ruhuna Fatiha’ demektedir. Yıl 1762. Bir de Macaristan’a, Kastamonu’ya bakacaksınız. Aradaki Kuman Türklerinin ne kadar gezdiğini de göreceksiniz. Bunların mavi gözlü, sarışın, beyaz tenli olduğunu da gözünüzün önüne getirdiğinizde bunların Türk olduğunu rahatlıkla bileceksiniz.
Ayrıca, Adapazarı’nda Kargalı Hanbaba diye bir yer vardır. Şimdi Macaristan, Bulgaristan, Burgaz tarafı Adapazarı tarafını göz önüne getirdiğinizde, adamcağızların nereden geldiğini rahatlıkla bilebilirsiniz. Ayrıca Adın da nereden geldiğini de. Devlet arşivlerinde Kargalar diye geçiyor, -r sesi eklenmiş. Türkçenin –la ve –lı eklerinin aynı anlamı ifade ettiği Macaristan’daki Kargalı anlamında.
Sücüllü ile ilgili söyleyeceğim. Sü atlı demek. Hepimiz deriz, ‘Su uyur düşman uyumaz’ diye. O su değildir, su uyumaz. O Sü’dür. Asker uyur, düşman uyumaz anlamındadır. Askeri su yapan zihniyete ben bir şey söyleyemeyeceğim. Asker başkadır su başkadır. Şurada subaşı köyü var. Oradaki köyü kuranların asker olduğunu tahmin etmem gerekir. Merak uyandırmak için ‘Ereğli ve Zonguldak zorbalarından Ali Molla’ diye yazdım. Çok tartışmalı çıktı. Peşinden de onu kovalayan hüsrev paşa var. Ona da Bolulular Paşa Döküntüsü diyorlar. Ali Molla buradan kaçıyor, İstanbul’a gidiyor, orada işini hallediyor, dönüp kendisini hayır hasenat işlerine veriyor. Ona bir diyeceğim yok ama Ereğli müftüsünü öldürmesi, evini basması, çoluk çocuğunu öldürmesi bugün tartışılabilir.”
“ALAPLI’DA DEMİR İŞLENİRDİ “
Konferansta yerel lehçelerde ve unutulmuş bazı sözcüklerin tarihsel köklerine de vurgu yapan Özcan şu ifadelere yer verdi:
“ Hamaz denen yerler vardır. Buradan Cemaller köyüne doğru giderseniz, Hamazbaşı diye bir yer vardır. Ekin savrulacak, rüzgarın sert estiği yerler anlamına gelir. Hamaz sözcüğü Sümerceden geliyor. Ök sözcüğü, ana anlamındadır. Anasız olana Öksüz deriz. Babasız olana ise Yetim. Bunlar tamamen birbirinden farklıdır. Hem anası, hem babası olmayana ‘Gebedek’ denir. Bunlar Türkçe sözcüklerdir. Gebedek özbeöz Türkçe olmakla birlikte, gündemden düşüyor. Ama bizim kültürümüzde vardır.
Alaplı’nın diğer adı Samako’dur. Samako demir madeninin olduğu yer demektir. Dışarıdan demir mineralı getirilecekse, hiç gitmeye gerek yoktur, Ereğli’nin o taraflarından o demir madenini rahatlıkla bulursunuz. Osmanlı işletmişti, buralarda top yapacak, tüfek yapacak tesisleri de vardı. Demiri de ithal etmiyordu. Yani Samako sözcüğü Bulgarca bir sözcük. Buralarda ‘ogelen, bugelen, şugelen’ diyen adamları da biliyorsunuz. Bunlar da Türkçenin çok eski kollarından biri. Kültürümüzü biraz bilirsek başkalarına muhtaç olmamıza gerek yok.”
Bu bölgenin Osmanlı ordusunun avcılarını yetiştirdiğini savunan Özcan, “Bir ordu giderken bu orduyu besleyecek kasaplar, aşçılar lazım. Aşçıları Mengen civarındandır, saray aşçıları. Avcılar bu bölgedendir. Kırgızistanda, Kazakistan’da görürsünüz. Kollarında şahinler, atmacalar, doğanlar bulunan avcılar vardır. Akdoğan, karacadoğan, çakırdoğan. Soyadı çakır olanlar var. Osmanlı ordusu gidenler sadece hayvan eti değil, av hayvanlarını avlayarak orduya yiyecek sağlayan avcılar vardı. Cebeci köyü var. Cebeci orduya yiyecek sağlayan ekip demektir. Hasbeyler köyü var. Bir de bey olması lazım. Buraya gelirken Harzemşahlar yüz erkeğin başına bir kişi tayin etmiş, ona da Bey demiştir. Anadolu’ya gelmişlerdir” dedi.
“KAZANCI ÇİNGAN”
Bölgede belli dönemlerde esir tüccarlarının faaliyet gösterdiğini ifade eden Özcan şu görüşlere yer verdi:
“Dilden gelen kaybedilmeyen özellikler vardır. Bunlar değişmez. Geçmişte mutlaka bir şeyi vardır. O sözcükleri yakaladığınız zaman isim değiştirebilirler ama bir şeyi ifade eder.
Çingan sözcüğü, Çingenelerle ilişkilendirilir. Ama ilgisi yoktur. Çigan veya Çingan, bizim kültürümüzde töre dışı işler yapan, toprağı, öküzü olmayan insan demektir. Dışlanmıştır. Bazıları dışarı giderler. Hanımı zenginse kimliklerini gizleyebilirler. Gizleyemezlerse, aynı şekilde bir suç işleyen bir kadın bulup evlenirler. Çatak sözcüğü vardır. Van’ın Çatak ilçesi vardır. Bu sözcük de toplumdan dışlananların yaşadığı yerler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bugün esmer vatandaş dediğimiz insanların oturduğu yerler değildir.
Biz çocukken, evden uzaklaşma, kazancı Çingenler kaçırır diye korkuturlardı. Bir de katırcı Çingenler vardı. Bunlar kimdi. Esirci tüccarlardır: Tarlada çalışan silahsız insanları kaçırmak ve köle etmek kolaydır: Tarihte bunun örnekleri de vardır: Don kazakları buralardan köle toplamıştır. Türklerin kendi aralarında başka bir kabileyi yenip köle olarak satmasına dair örnekler vardır.”
“KIVIRCIK” KELİMESİ
Etniklik başka şey, ırk dediğimiz şey başka şeydir. Ben yazılarımda Zonguldak bölgesinin bir kültür yapısı olduğunu söyledim. Buralara balkanlardan gelen gruplar var. İstanbul’da 4 milyon muhacir gelmiştir. 1912 balkan savaşında. 4 milyon erkeği kesilen bir millet düşüneceksiniz bir de. Cephede savaşan Türktür, ölen Türkür, esir de almamışızdır. Savaşa Türk gider, ölen türktür.
Balkanlardan Rusların kökünü kuruttuğu yer adları burada var. Bir Türk kimliği var ama buraya geliyor, manav diyorlar. Türkçe mi konuşuyorsunuz, o zaman Türksünüz. Türkiye’de etnikliği vurgulayan belli gruplar vardır. Kıvırcıklık, Manavlık. Onlar Türktür, Türkmendir Yörüktür. Türkçe konuşurlar. Ama Dışarıdan gelenlerin dayatma isimleridir. Grup kendine ne ad vermektedir? Önemli olan budur.
kıvırcıktarihi2
DERNEK PLAKET VERDİ
Ereğli Tarih, Doğa ve Kültürünü Yaşatma Derneği başkanı Yıldırım Merkan, konferans öncesinde yaptığı açış konuşmasında dernek olarak yürüttükleri çalışmalar hakkında bilgi verdi.
Özcan’a konferansa katılımından dolayı teşekkür eden “Ereğli’nin yok olmaya yüz tutan tarihini olabildiğince korumak, doğal ve kültürel değerlerini yaşatabilmek ve Ereğli’ye tanıtabilmek için kurulan bir derneğiz. Hızlı bir bozulmanın önünde durmak zor. Derneğimiz 25 yıldır bu kirlenmeyle mücadele ediyor. Bu mücadeleye bir nebze katkı sağladıysak ne mutlu bize” dedi.
Dernek 2. Başkanı Gürdal Özçakır da Özcan’ın biyografisi, akademik kariyeri ve çalışmalarına ilişkin bilgi verdi. Özçakır, konferansın oturum yönetimini de üstlendi.
Konferansın ardından Dernek Başkanı Yıldırım… Özcan’a katılımından dolayı plaket, Ereğli’yi tanıtan eserlerden oluşan kitaplar ve Ereğli’nin yerel ürünlerinden oluşan hediyeler verdi.
Bilindiği gibi Zonguldak’ın Kozlu ilçesinde doğan Prof. Dr. Ali Osman Özcan, halen Trakya Üniversitesi’nde Eğitim Bilimleri dersi veriyor. Pek çok bilimsel yazıları yanı sıra, Türk Dünyası ile ilgili pek çok sivil toplum kuruluşunda görev yapan Özcan, aynı zamanda Zonguldak ve çevresinin tarihi ve kültürü ile ilgili olarak yerel ve ulusal basın kuruluşlarında yazılar yazmasıyla tanınıyor.

http://www.ereglidtv.net/haberler.asp?haber=49840

7 Mart 2013 Perşembe

KÜLTÜRÜMÜZ… TARİHİMİZ… BİZ…

 
 
 
Kdz Ereğli Tarih, Doğa ve Kültürünü Yaşatma Derneği yeni bir etkinliğe imza atmaya hazırlanıyor.
 
Dernek, 16.03.2013 Cumartesi günü Prof. Dr. Ali Osman Özcan’ı Ereğli’ye davet etti. Özcan, 15.00-17.00 saatleri arasında Atatürk Kültür Merkezinde “Kdz. Ereğli Tarihi ve Kültürü” konulu konferans verecek.


Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN'ın ÖZGEÇMİŞİ

Zonguldak'ta doğdu. Merkeze bağlı Saka Köyü İlkokulu'nda 1957-1958 öğretim yılında ilköğrenimini tamamladı. 1961-1962 öğretim yılında Kozlu Ortaokulu'ndan mezun oldu. 1962-1963 öğretim yılında Devlet Parasız Yatılı sınavını kazanarak Bolu Erkek İlköğretmen okuluna girdi. 1964-1965 öğretim yılında okul birincisi olarak mezun oldu. 1965-1966 öğretim yılından 1970 yılına kadar değişik yerlerde bil-fiil ilkokul öğretmenliği ve müdürlüğü yaptı. 1966-1967 öğretim yılında askerliğini Ankara Zırhlı Birlikler Okulu ve Er Eğitim Tugayı Okuma-Yazma Okulu'nda tamamladı.

1969-1970 Öğretim yılında Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesini dışarıdan bitirip 1970-1971 öğretim yılında üniversite imtihanını kazanarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü'ne kaydını yaptırdı. 1973-1974 öğretim yılında mezun oldu. 1974-1975 öğretim yılında Karabük Demir-Çelik Lisesi Felsefe Öğretmenliğine tâyin edildi.

1975-1976 öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümü Kütüphanesi'nde memur olarak çalışmaya başladı. 1976-1977 öğretim yılında öğretim görevlisi oldu ve doktora giriş sınavını kazandı. 1977 yılında üç ay Federal Almanya'da meslek okulları ile ilgili çalışma yaptı. 1979 yılında 'Ülkemiz İçin İsabetli Bir Mesleğe Yöneltme Denemesi' adlı doktora tezi ile Ph.D. (Dr). unvanını aldı. 1982-1983 öğretim yılında İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı.

1985-1986 öğretim yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bölümüne Yardımcı Doçent olarak tâyin edildi. Bölüm Başkan Yardımcılığı yaptı. 1987-1988 öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Yüksekokulu'nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı.

16.10.1989'da Doçentlik bilim sınavını başararak Eğitimin Psikolojik Temelleri Ana Bilim Dalında 'Doçent' unvanını aldı. 1990-1994 yıllarında Deniz Harp Okulu'nda Psikoloji-Liderlik dersleri verdi. 1992-1993 eğitim-öğretim yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi ve Beden Eğitimi ve Spor Bölümü'nde görevli olarak Bölüm Başkan Yardımcılığı ve Sınıf Öğretmenliği Bölümü'nde Bölüm Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Yine bu dönemde Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu'nda Öğretmenlik Bölümü Başkanlığı yaptı. 6 Eylül 1994 tarihinde Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölüm Başkanlığı'na tâyin edildi.

Şubat 1995'te Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümündeki profesör kadrosuna tâyin edilerek profesör oldu. 10.05.1996 tarihinde Dumlupınar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'nda görevlendirildi. 12.12.1997 tarihinde dekanlık görevinden istifa etti. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Öğretim üyesi olarak çalıştı. Halen Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Eğitim Bilimleri dersleri vermektedir.

Ufuk Ötesi Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Yesevi Dergisi, Elektrik Teknikerleri Dergisinde yayın danışmanı ve yazar olarak çalışmaktadır. 500'den fazla yayınlanmış yazısı ve makalesi vardır. Bunlar; Yeni Düşünce Dergisi, Yeni Malatya Gazetesi, Ufuk Ötesi Gazetesi, Ortadoğu Gazetesi, Çağa Ferman Gazetesi, Toplum-Bilim Dergisi, Kurultay Gazetesi, Yesevi Dergisi, Özel Güvenlik Dergisi (Private Securty), Okumuş Adam Dergisi, Türk Yurdu Dergisi, Sur Dergisi, Kubbealtı Akademi Dergisi, Somuncubaba Dergisi, Türk Edebiyatı Dergisi, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Kuleli Askerî Lisesi Dergisi, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, adlı dergilerde ve gazetelerde yayınlanmış ve yayınlanmaktadır. İnternet ortamında www.ulkucu.org sitesi ile www.sanatalemi.net sitelerinde yazıları yayınlanmıştır.

Millî ve Milletler Arası Türkoloji Kongreleri ve Eğitim Bilimleri kongrelerinde bildiriler sundu ve yayınlandı. Marmara ve İnönü Üniversitelerinde 28 doktora 78 yüksek lisans tezi yürüttü ve tamamlattı. Öğrencilerinden profesör olup dekanlık yapanlar vardır. Eğitim ve Öğretimle ilgili olarak yurt içi ve yurt dışında yüzden fazla konferans ve seminer verdi. Futbol Federasyonu, Avcılık ve Atıcılık Federasyonu ile Boks Federasyonu hakem seminerlerinde görev aldı. Malatya İşitme Engelliler Okulu Öğretmenlerine Hizmet İçi Eğitim Kursu, Bursa Millî Eğitim Müdürlüğüne bağlı Eğitilebilir-Öğretilebilir İş Okullarında görevli öğretmenlerin eğitimi için on haftalık seminer, İstanbul Harp Akademileri ve Hava Harp Okulunda seminerler verdi. İstanbul Ülkü Ocaklarında Üniversite temsilcilerine sosyal psikoloji ve liderlik konusunda altı haftalık seminer verdi. İstanbul Pendik ve Kayışdağı MHP binalarında Türk-İslam kültürü üzerine konferanslar verdi. Kadıköy Türk Ocağı ve Türk Dünyası Araştırmaları Vakfında Eğitim-Öğretim ile ilgili konferanslar verdi. Bakü Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Lisesi, Türkiye Diyanet Vakfı Lisesi ve Milli Eğitim Bakanlığı Lisesi Öğretmenlerine on beş günlük hizmet içi eğitim semineri (Öğretimde Disiplin, Etkinlik ve Verimlilik) vermek üzere 2006 yılı Eylül ayında Azerbaycan'da bulundum. TRT 2 radyosu, TRT televizyonu, TV 5, Mesaj TV'de eğitim-öğretim ile ilgili programlara katıldı.

Üyesi olduğu sivil toplum kuruluşları; Aydınlar Ocağı İlim İstişare Kurulu Üyeliği, Türk Dünyası ve Akraba Toplulukları Hizmet Derneği Başkan Yardımcılığı, Basın Birliği Derneği Üyeliği, İstanbul Gazeteciler Derneği Üyeliği, Kadıköy Türk Ocağı Üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği olarak sıralanabilir. Prof. Dr. Ali Osman Özcan, Almanca ve Osmanlıca bilmektedir.

Prof. Dr. ALİ OSMAN ÖZCAN'ın yayınlanmış kitapları:

01-ÜLKEMİZ İÇİN İSABETLİ OLABİLECEK BİR MESLEĞE YÖNELTME DENEMESİ.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayını. İstanbul, 1985

02- ÇOCUK NASIL ÖĞRENİR? Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yayını. Ankara,1992.

03- SPOR PSİKOLOJİSİ. Alfa Basım Yayım Dağıtım. İstanbul, 1994 (Sigurd Baumann'dan tercüme)

04- ÖĞRETMENLİĞİN İÇ YÜZÜ. TDAV Yayını. İstanbul, 1999

05- ALGIDAN YORUMA YARATICI DÜŞÜNCE. Avcıol Basım Yayım. İstanbul, 2000

06- İNSAN İLİŞKİLERİNDE BAŞARIYA GİDEN YOL. Ayku Yayınları. İstanbul, 2002.

07- MERAKI HAPSETMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2003.

08- İLETİŞİMİN RENGİ. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2004.

09- KUMDAN HALAT YAPMAK. Yesevi Yayıncılık. İstanbul, 2004.

10- ŞEYTANLA EKMEK BÖLÜŞMEK. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2005.

11- KİMLİKTEKİ KİM. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2007.

12- TAŞDEVRİ ÇAĞDAŞLARI. Ufuk Ötesi Yayınları. İstanbul, 2008.

13- DÖNÜŞÜM ÇİZGİLERİ. Bilge Karınca Yayınları. İstanbul, 2009
 
 

3 Mart 2013 Pazar

Zonguldak! Bu Kentin Altı da Üstü de Hikâye

Zonguldak! Bu Kentin Altı da Üstü de Hikâye

Birkaç gündür Zonguldak’tayım. Burada iki kent var, biri toprak üstünde, orada hayat hepimizin bildiği bir biçimde akıyor. İnsanlar uyanıyor, işe gidiyor, çocuklar okullara dağılıyor, çalışılıyor, alışveriş yapılıyor, akşamüstü kafelerde sohbet başlıyor, gece güzelim meyhaneler kadın-erkek kahkahalarıyla dolu.
Bu hepimizin bildiği bir hayat.
Ama bu kentin bir deyeraltıhayatı var.
Yeryüzünden binlerce metre aşağıda, sürüp giden bir yaşam var.
Bu yaşam tıpkı mitolojilerde olduğu gibi, ölümün ve karanlığın hâkim olduğu bir yaşam.
Ama bu yaşamda insanoğlunun bilgeliği, yaşama sevinci ve dayanışma ruhu, ölümü ve karanlığı hiçe sayıyor.
Ve toprağın üstüyle altı her an birlikte, yaşamı zenginleştirmeye çalışıyor. Yaşam Zonguldak için paylaşım, dayanışma ve neşe demek.
Ve bu nedenle Zonguldak’ta yer gök hikâye. Ben sizlerle bu hikâyeleri paylaşmaya çalışacağım. Yeraltından ve yeryüzünden ama şimdilik, Zonguldaklı dostum Kadir Tuncer’in, (herkes ona Kadir Hocadiyor, o bir maden işçisi ve bir araştırmacı) kendi yaşamından öyküler anlattığı Güneşe Hasretkitabından, dokuz yaşında kendi tabiriyle madenkeşliğe başlayan Küpeli Yusufun hikâyesi sizlere bir merhaba diyecek.
Yıl 1909-1910, ben dokuz yaşlarındayım. Neyse, bizim köylülerle beraber Kumpanyanın birine işbaşı yaptık. Yaşım küçük diye bana iş vermediler, ben ağlamaya başlayınca iş verdiler. Küfe ile sırtımda kömür çekmeye başladım. Ocaktaki bu işi boyları kısa olanlar ve çoğunlukla çocuklara yaptırırlardı. Sonra sonra yaş ilerledi ‘tabanlara’ geçtim, sonra ‘kesene’ almaya başladık, derken ‘Savaş’ zamanı daha çok çalışmaya başladık. Çalışmamız 15 saatten aşağı düşmezdi. Bazen 20 saat ocakta kalırdık. Kurtuluş Savaşı yıllarında bizi cepheye almadılar ama bu köylerin yaşlısı-genci Lenin tarafından Filyos (Hisarönü) sahiline gemiyle gönderilen sandıklar dolusu cephaneyi, Tefene (Gökçebey) sırtımızda çektik. Oradan alıp Atatürke getiriyorduk. Ne yalan söyleyeyim, bu iş bize cephede savaşmaktan çok daha fazla gurur veriyordu.
Neyse, Cumhuriyet ilan edildi biz ocaklarda gene aynı çalışıyoruz. Cumhuriyetten önce çok çektik. Hele Türkiyenin yağma hasanın böreği olduğu zamanlar, önüne gelen ‘burası benim’ diyor alıyor. İşte o zaman Fransızlar da Zonguldakı kendilerinin saymışlar. Kendi vatanımızda köle gibi çalışıyoruz, bir de paramızı alamıyoruz, bu da gücümüze gidiyordu.
Cumhuriyete yakın neler çekmedik oğul? Çocukluğumda, gençliğimde gün yüzü görmedim, hep madenlerde, karanlıkta yaşadım durdum, aynı ‘yarasa’ gibi. Onlar da öyle yaşar ya...
Cumhuriyetten sonra, Kozluda çalışıyorum. Eh artık ben de şef oldum. Dediler ki, artık Türkiyede olduğu gibi Zonguldaktaki işçilerin de sendikası olacak. Havzadan 30 kişi kadar Ankaraya sendikacılığı öğrenmeye gittik. 10-15 gün Ankarada kaldık. Kâğıtlar nasıl doldurulacak öğrendik. Geldik Zonguldaka resmi işlemler yapıldıktan sonra herkes kendi bölgesine gitti. Biz de geldik Kozluya. Yazıhane açtık ama amele gelmiyor. Biz anlatıyoruz, amele ‘ihh ben olmam’ diyor. Kozluda bir ayda ancak 10 kişiyi zar zor üye yaptık. O sırada Ankaradan geldiler, 15 kadar üye yaptığımızı öğrenince bize etmediklerini bırakmadılar. Eee, biz zılgıtı yedik, durur muyuz? Baktık iyilikle bu iş olmuyor, çağırıyoruz ameleyi yazıhaneye, uzatıyoruz önüne kâğıdı, basıyoruz sopayı. Gözünü sevdiğim sopası. Böylelikle tüm Kozlu işçisini üye yaptık. Zorla sendikaya üye yapıyoruz diye o zamanlar biz kötüydük. Ama bak, şimdi işçi, ‘sendika beni üyelikten atar’ diye korkuyor.
Evet, burası Zonguldak, yeraltı ve yerüstü kenti, bizden bir kent, fazlasıyla Türkiyeli.
http://emedya.cumhuriyet.com.tr/?hn=402104&kn=49&ka=4&kb=5&kc=49