30 Ocak 2013 Çarşamba

SONBAHARIN ÖLÜMÜ (EREĞLİ PİDESİ TANITIMI)

                                                          14.12.2003
MEHMET YAŞİN

SONBAHARIN ÖLÜMÜ
 
Geçen hafta iç Karadeniz'in rengarenk ormanlarında sonbaharı yolcu ettim.

Kış beyaz örtüsünü örtmeden doğanın rengarenk boyanmasını, ıssız yolları, kış hazırlığındaki ormanları, sakin akan dereleri, yalnız gölleri seyrettim. Tabii her zaman olduğu gibi, yol üstündeki lezzetleri tatmayı da ihmal etmedim.

İnsanlık dışı saldırıların hemen sonrasında, avcı arkadaşım Zeki Alkoçlar telefon etti. ‘Kalk gidiyoruz’ dedi. Yazdan kalma bir gündü. Veya sonbaharın kışa karşı son çırpınışlarını yaşadığı bir gün. Biz yola çıktığımızda tan yeri fuşya rengine boyanmıştı. Pembeli morluklardan yükselen güneş, eflatun bulutların arasından mahmur bakışlarla bize bakıyordu. Havada ısırmayan bir serinlik vardı ve kıvamında bir lodos esiyordu.

Düzce'den Akçakoca'ya dönünce, doğa birdenbire çıldırdı. Ormanlar birkaç renge boyandı. Meşeler kızardı, kavaklar sarardı. Çamlar ise yeşile olan tutkularını sergilemeyi sürdürdüler. Yazlık misafirlerini uğurlayıp kendi başına kalan Akçakoca, biz oraya gittiğimizde sabah mahmuruydu. Akçakoca düzgün, temiz, şirin bir Karadeniz sahil köyü görüntüsü sergiliyordu. Zeki ile birlikte kıyı kıyı yürüdük. Modern çizgilerin hakim olduğu camiyi gezdik. Henüz açılmamış balık lokantalarını inceledik. Yemek vakti gelseydik, bu lokantalardan birinin önüne atılmış bir masada, hamsi yemeden asla Akçakoca'yı terk etmezdim. Bir dahaki sefere yemek üzere hem balıkları hem de ünlü mancarlı (pazılı) pideyi defterime yazdım.

Antik çağdaki adı Diapolis olan Akçakoca'ya, eski dönemlerden miras bir Ceneviz kalesi kalmıştı. 14. yüzyıla ait yıkık kalenin olduğu tepe parka dönüştürülmüştü. Parktaki patikalarda yürüyüp, kıyıya dik yarlarla inen sahili seyrettim. Karadeniz'in beyaz köpüklü dalgalar bıraktığı tabii plajlardaki, yaz çığlıklarını hayal etmeye çalıştım.

KIYIR KIYIR PİDE

Akçakoca-Alaplı arasında, bir yanına Karadeniz'i diğer yanına rengarenk tepeleri alıp, kıvrıla kıvrıla giden yolda, manzaranın keyfini çıkardım. Karadeniz Ereğli'sinin girişinde önce tersaneler selam sarkıttı. Ardından demir-çelik fabrikası, upuzun bacalarıyla görüntüye girdi. O bacalardan gökyüzüne tırmanan beyaz duman yaşamın belirtisiydi. Sahile doğru inerken içimden, bacaların dumansız kalmamasını diledim.

Karadeniz Ereğlisi, Yunan kolonistler tarafından kurulan Herakleia Pontika antik kentinin yerine kurulmuştu. Dünyanın kendi ekseni etrafında, Merkür ve Venüs gezegenlerinin dünyanın etrafında döndüğünü söyleyen Pontoslu Herakliedes bu kentte doğmuştu. Yükünü bekleyen gemileri rıhtıma emanet edip, mahalle aralarından kıvrıla kıvrıla Cehennem Ağzı mağaralarına gittik. Kapısı demir parmaklıklarla örtülü mağaranın, antik çağdaki adının Hades Mağarası olduğunu okumuştum. O dönemi anlatan kitaplarda yazdığına göre, Herakles, Cehennem Köpeği Kerberos'u almak için yeraltı dünyasına bu mağaradaki tapınaktan gitmişti.

Aslında aklımda fikrimde Ereğli'nin ünlü 'kıyır pidesi' vardı. Bundan önceki gelişimde bu pidenin tadına bakmış, bir daha da unutamamıştım. Geçmiş dönemlerle işimizi bitirip soluğu, Erdemir Caddesi'ndeki 'Meşhur Pideci'de aldık. Masaya oturmadan önce fırına pide süren Hasan Kuru'ya selam saldık. Hasan usta işi babası Ali Kuru'dan öğrenmişti. Arka kısımdaki masalardan birine oturduk. İki tane birer buçuk söyleyip beklemeye başladık.

Beklerken gözüm duvardaki yazıya ilişti. Her yere giden Evliya Çelebi Ereğli'ye de gelmiş, bizim gibi bu pidenin tadına bakmıştı. Daha sonra 'Seyahatname'sinde bu pideye övgüler düzüp onu tüm Osmanlı'ya tanıtmıştı. Duvardaki levhada aynen şöyle yazıyordu:

EVLİYA ÇELEBİ'DEN

‘Bender-i Ereğli'ye vasıl olduğumuzda öğle vaktiydi ve acıkmıştık. 'Bana herkesin sevdiği bir şeyi yedirin' dedim. Çarşıya gittiğimizde ise duyduğum kokuyla mest oldum. Bir fırıncı esnafının mekanına girdiğimizde, ustanın fırına sürdüğü uzun hamurları evire çevire pişirdiğine ve onları fırından çıkarır çıkarmaz bekleyen müşterilerin önüne koyduğuna şahit oldum. Sabırla bekleyen müşterinin gözlerini kapayıp, ağır ağır yemesi bende ibadet ediyor hissi uyandırdı. Adamın dış alemle irtibatı kesilmişti sanki. Biz de beklemeye başladık. Pidelerimizi beklerken ustanın yardımcılarına da göz attım. Kimi etleri satırlarla ince ince kıyıyor, kimi soğanı ayıklıyor, kimi de bakır lengerlerde bu etleri kavuruyordu. Yanımdaki yarenlerden biri bana bir açıklama yaptı: 'Az bişese mideyü şişürü, çok bişese guru olu, o sebebten ben kıyır olsun dedim. Çıkaru çıkarmaz da yımırtayı dökecek.' Ben de ne diyeyim, pekálá dedim.

Sonunda pidelerimiz geldi. Yanımdakiler hemen pide yeme vaziyeti aldılar. Bundan sonra konuşmak yoktu. Ben de aldım pideyi başladım onlar gibi yemeye. İlk ısırdığımda ağzıma hamur geldi. İkinci, üçüncü ısırışlarımda tadına varmaya başladım. Pidenin ortasına geldiğimde ağzımda tarifi imkansız bir tat oluştu. İlk bakışta bir şeye benzetemediğim pide, esrarlı bir kutu gibi açıldıkça açılıyor ve beni büyülüyordu. Hiç konuşmayan ve sadece işini yapan gizemli bir usta ve hamurun içindeki gizli nefaset...’

(Not: İstanbul'a döndükten sonra, Evliya Çelebi'nin Seyahatname’sinin üç-dört cildini karıştırdım ama bu metni bulamadım!)

Biraz sonra pideler sökün etti. Çıtır çıtır pidelerden yükselen kokular aklımı başımdan aldı. Yedikçe, hamurla kıymanın birbirlerini nasıl bütünlediğini fark ettim. Kapalı pidenin içine saklanmış lezzetin tadına baktıkça, Hasan ustaya tebrik üstüne tebrik yağdırdım.

BİTMEK BİLMEYEN YOL

Karnımız doymuş, mutlu, mesut bir vaziyette direksiyonu Devrek'e doğru kırdık. Kent bitti, orman başladı. Kavakların yaprakları limon sarısına boyandı. Dar yolun üstü, kızıl kahve yapraklardan bir örtüyle örtüldü. 45 kilometrelik kısa bir yoldu ama, biz bu mesafeyi üç saatte zor alabildik. Çünkü her virajdan sonra karşımıza başka bir tablo çıkıyordu. Sonbaharın son ışıkları, yapraklarla oynaşıp duruyordu. Çevreye renkli bir sessizlik hakimdi. Üzerinde yaprakların yelken açtığı küçük dereler, ırmaklara kavuşmanın heyecanı ile şırıl şırıl akıp duruyorlardı. Bacalardan yükselen beyaz dumanların taşıdığı odun kokusu insanın içini ürpertiyordu. Çünkü ben ne zaman havada odun kokusu koklasam üşürüm. Aklıma ıslak, soğuk günler üşüşür.

Foto safari düşkünlerine, Karadeniz Ereğlisi'nden Devrek'e doğru uzanan bu muhteşem yolu hararetle öneririm. Tabii doğru mevsimde gidilmesi kaydıyla. Yani kasımın ikinci yarısında, en geç aralık başında. Mesafe olarak kısa ama bitmek bilmeyen bu yola giderseniz, yanınıza bol bol film almayı ihmal etmeyin.

Döne dolaşa, gözlerimizdeki çirkin kent görüntülerini yıkaya yıkaya üç saat sonra Devrek'e vardık. İlçeye önce bir tepeden merhaba dedik. Devrek, Filyos Irmağı'nın iki yanında uzayıp giden kent görünümlü bir ilçeydi.

DEVREK'İN SİMGESİ

Zeki'nin önerisine uyup, karanlık basmadan yatacak bir yer telaşına düştük. Sorduk soruşturduk, Ankara Asfaltı üstündeki Çınar Oteli'nde (372-556 2115) karar kıldık. Temiz, eli yüzü düzgün bir oteldi. Eşyaları odalara bıraktıktan sonra, yarı karanlıkta Devrek'i tanımaya çalıştık. Önce meydana giden yolun üstündeki Bastoncular Çarşısı'na uğradık. Yan yana sıralanmış küçük dükkanlarda ustaları, birbirinden güzel bastonları yaparken seyrettik.

Meydana geldiğimizde hava kararmaya yüz tutmuştu. Meydandaki parka, ilçenin simgesi olan baston heykeli dikilmişti. Meydanın çevresine sıralanan çeşitli mağazalar, dükkanlar yavaş yavaş kepenklerini indiriyorlardı.

Kepenkler inince etraf ıssızlaştı. Devrek tüm Anadolu'da olduğu gibi erkenden evine çekildi. Biz de otele döndük. Restoranda bizden başka kimsecikler yoktu. Önden Bolulu aşçının yaptığı mantar çorbasını içtik, ardından köy tavuğu ile hazırlanmış kebabı yedik. Aslında her yerde olduğu gibi burada da yerel tatları tatmak istedim ama, hiç bir yerde bulamayacağımı öğrendim. Halbuki kitaplığımdaki kaynaklardan buranın yemeklerini okumuş, ağzımı sulandırmıştım. Buraya gelirken beyaz baklavanın, mısır unuyla yapılan malayın, cevizli gömecin, pastırmalı kabalağın, mısır çorbasının, etli yaprak sarmasının, uğmaç çorbasının, mancar yemeğinin tadına bakacağımı düşleyip heyecanlanmıştım.

Yemekten sonra otelin müdüriyet odasında Devrek konulu bir sohbete daldık. Devrek'te

-tüm Anadolu'da- gece erken bitti. İstanbul'un yemek saatinde biz odalarımıza çekilip, bedenimizi uykuya teslim ettik.

BASTONUN SIRRI

Ertesi gün erkenden, Cumhuriyet Meydanı'na açılan dar bir sokaktaki ünlü bastoncu Münteka Çelebi'nin dükkanına gittik. Hukuk okumasına rağmen babasının mesleğini tercih eden Rüştü Çelebi'ye Devrek bastonunu sorduk. O, en iyi bastonun Devrek ve civarında yetişen kızılcık ağacından yapıldığını söyledi. Bu yöredeki ağaçların daha esnek olduğunu, o yüzden de bastonun kolay kolay kırılmadığını belirtti. Aslında çevrede yetişen akçaağaç, döngel, yemişken, ceviz ve yabani gülden de baston yapıldığını, ama hiçbirinin kızılcığın yerini tutamadığını sözlerine ekledi.

Ustanın tavsiyesine uyarak, gövdesine iki yılan sarılmış, kezzapla boyanmış bir baston satın aldım. Gelecek yıllarda belki lazım olur diye, şimdilik kitaplığımın kapısına astım.

Devrek'ten direksiyonu Yedigöller'e doğru kırdık. Karşımıza yine 'rengarenk' bir doğa çıktı. Doğa sanki bir şenliğe gidecekmiş gibi, süslenmiş, boyanmış, takmış takıştırmıştı. Halbuki birkaç hafta sonra kış gelecek -ki geldi- bütün renklerini çıkartacak, yapraklarını soyunacak, çırılçıplak kalacaktı. Soğuk rüzgarlardan korunmak için, beyaz karlarla örtünecekti.

YAPRAKLARDAN HALI

Yedigöller'e tırmanan yol hálá bozuktu. Ama sunduğu görüntüler öylesine muhteşemdi ki, insanın gözü çukurları, taşları, virajları görmüyordu. Bazen yolun sağına, bazen soluna düşen deli ırmağın çağıltısı bütün diğer sesleri bastırıyordu. Ağaçların dibi kızıl kahverengi yapraklardan bir halı ile kaplanmıştı. Bir karış toprak görmek imkansızdı. Göller ağaçların yansıması ile rengarenk bir tuvale dönüşmüştü.

Dönüşte zirvede kar yolları tutmuştu. Buzları yara yara Yedigöller'in en tepesine çıktık. Aşağıdaki renkli vadilere bir de kartal bakışı fırlattık. Sonbaharı yolcu edip, kışa merhaba demek için bir acele İstanbul'a döndük. Bu rotayı bir kenara yazmanızı öneririm. Önce ilkbaharda doğanın uyanışını seyretmek, sonra da sonbaharı renk cümbüşü içinde uğurlamak için en doğru rotalardan biri.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=189639
 

KDZ.EREĞLİ FUTBOL TARİHİ 1923-1950 (Kitap Tanıtımı)

Değerli Arkadaşım Murat KARA 2008 yılında yayımladığım kitabımı tanıtan bir makaleyi "TARİHİN PEŞİNDE" adlı Uluslararası Tarih ve Araştırmalar dergisinde yayımlamış kendisine teşekkürlerimi yolluyorum.


 

http://www.tarihinpesinde.com/ekim2012/16.pdf

CROMNA


CROMNA

 


 

Nihat YASA*
 

14 Ocak 2013 tarihinde Kurucaşile Ahşap Yat ve Tekne İmalatı, Turizm Tanıtım-Sanat ve Tarih (Kurucaşile İnfo) adlı sitede YEREL TARİH’in  önemini konu alan “KURUCAŞİLE YEREL TARİH ARAŞTIRMALARI” adlı yazımızı sizlerle paylaşmıştım.Bugün ise;bölgemizin eski çağlardaki adı olan CROMNA konusundaki değişik görüşleri ve kendi görüşümüzü aktarmaya çalışacağım.
KURUCAŞİLE;antik dönemde PAPHLAGONİA olarak adlandırılan bölgenin sahil şeridinde denize paralel uzanan dağların eteğinde, “CROMNA” adı ile antik dönemde bir yerleşim merkezidir.
CROMNA’dan aşağıdaki adlarını belirttiğimiz tarihçiler  bahsetmektedirler.
Bu tarihçileri şöyle sıralayabiliriz.Homeros[1], Strabon[2], Apollonios[3], W.Hoepfner[4], Romalı Gaius Plinius Secunde[5], Ptolemaios’[6]dur. Fakat bugünkü durumu ile neresi olduğu konusunda yargıya varmak mümkün olmamaktadır.
CROMNA konusunda farklı farklı görüşler de bulunmaktadır.Bu görüşleri şu şekide ifade edebiliriz. CROMNA’nın Tekkeönü olduğu görüşünü Trabzonlu  P.Minas Bıjışkyan[7] ve Necdet Sakaoğlu[8] ileri sürmektedir.KURUCAŞİLE’nin CROMNA olduğunu  ise Dr.Richard Leonhard, Dr.Richard Kiepert[9], Valerius Maximus[10], W.Tomaschek[11], Pauly-Wissowa,Ahmet Gökoğlu[12] ileri sürmektedirler.

 


                             Harita:Dr.Richard Kiebert’in haritası

CROMNA’nın neresi olduğu konusunda yukarıda da belirtildiği üzere dünyaca tanınmış tarihçi ve coğrafyacılar bu günkü yer itibariyle iki farklı şekilde düşünmektedirler. Bölgemizle ilgili olarak bazı kaynaklarda da CROMNA’nın TEKKEÖNÜ KALESİ olduğu görüşü hakimdir.Yine bölgemizdeki resmi kurumlar sayfalarında CROMNA’nın bugün KURUCAŞİLE’nin HİSAR KÖYÜ’nde bulunan küçük bir kale’nin olduğunu ifade etmektedirler.Bu konularda araştırma yapanlar ile bölgemizin bilge kişileri DEMİRCİ KÖYÜ’ müzünün arka dağ sırasında bulunan “DEDE KAYASI”civarı olduğunu,bazen de KURUCAŞİLE’nin ÖMERLER MAHALLESİ hudutları içinde bulunan  “GÖK ÇUKUR”denilen bölgenin,bazen de KİRLİK MÜSLİM HOCA KÖYÜ sınırları içinde bulunan“DİNLENCE” adlı bölgeyi CROMNA olarak düşünmektedirler.
 
Bizim bu konudaki değerlendirmemiz ise; CROMNA’nın tek bir yerin adı olmadığı üzerinedir. Bize göre; CROMNA CUMALAZ (UĞURLU) KÖYÜ sırtlarından,Hacı Köyün hudutları içinde yer alan SARNIÇ adlı bölge ile birlikte KAPISUYU’na kadar uzanan büyük bir bölgenin adı olabileceğidir.Hatta buna bugün KURUCAŞİLE halkının plaj olarak kullandığı GÖKÇEKALE’yi de ekleyebiliriz.Ancak bu görüşümüz kesin bir yargıyı içermemekle beraber,kabul edilebilecek bir görüştür.
Bölge tarihi konusunda araştırmalardan birini yapan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji bölümü mezunu,daha sonra KASTAMONU MÜZESİ müdürlüğü de yapan ve tüm bölgeyi SİNOP’tan BOLU’ya kadar adım adım dolaşarak tarihi bilgi ve belgeleri toplayan AHMET GÖKOĞLU’dur.
Bu inceleme gezisinde KURUCAŞİLE’ye de uğrayan ve ilçemizle ilgili çalışmalarını PAPHLAGONİA (Paflagonya): GAYRİ MENKUL Eski Eserleri ve ARKEOLOJİSİ (Doğrusöz Matbaası Kastamonu 1952) adlı eserinde yer veren  AHMET GÖKOĞLU  bu eserinde KURUCAŞİLE  ile ilgili olarak  şöyle demektedir.
“Cromna’dan Homer’in bahsettiğine göre(M.Ö.8)inci yüzyılda iskan yeri olduğuna hükmetmek icabeder. Cromna şehrini (Pauly-Wissowa,Tomaschek I.C. ve Kiepert) Kurcişle’ye koyarlar. Coğrafi durumu itibariyle de burası olması lazımdır.
Burada Zeytin ve Sandal burnu arasında iki tane limancık vardır. Bunlardan doğudakine Kurcişle,batıdakine Diple limanı denilmektedir. Eski Cromna şehri bu iki liman arasındaki zeytin burnu üzerine kurulmuştur.Roma ve Bizans çağında genişlemiş,köyaltı mevkii ile Şile ve Ömerler mahallesinin bulunduğu sahaya doğru uzanmıştır.
Liman dairesi yapılırken buradan çıkan sütunlar Bartın hükümet konağına konulmuştur.Zeytin Burnu üzerinde eski kültürlerin izlerini taşıyan çanak çömlek kırıkları da bulunmaktadır.
CROMNA(M.Ö.3000) yıllarında Amastris şehri kurularak sekenesi oraya nakledilinceye kadar müstakil bir şehirdi.Aynı yıllarda paralar çıkarıyordu.Bazı sikkelerinde bir amazon başı görünmektedir.Buna istinaden şehrin bir Amazon tarafından kurulduğu rivayetleri de vardır.CROMNA sekenesi Amastris’e kaldırılmakla boş kalmadı.Mevkii coğrafiyesinin iyiliği hasebiyle orta çağa kadar meskun olduğu gibi bugün de yine Zonguldak’ın bir bucağıdır.6 kahve,35 dükkan,174 ev,1288 nüfusu vardır.Ta eski zamandan beri yapılan gemiler hala bugün de yapılmaktadır.
            Buradan Valerius F1 5 105,Plinius N.H.62.Arrianos P.P.E.20 Anon p.p.e.20.Marcianos,Per 9.Apollonios 2 942.Lykphron 522 Mela 1 19 Strabon 12 544,Ptolemaios 513,Sthanos Byz.Heskhios.Suidas ve tab.Peut 9 5.”
Elimizde bulunan  “Kuzey Küçük Asya’nın bir parçası yol haritasının birleştirilmesi,Dr.Richard LEONHARD Seyahat Edenlerin yolların birleştirilmesi Dr.Richard KİEPERT’in 1899 yılında  haritasını “KURUCAŞİLE YEREL TARİH”sayfasında yayınlamıştık.Yazımızın ön kısmında da yer verdiğimiz bu harita;incelendiği takdirde görülecektir ki;CROMNA tamamen KURUCAŞİLE olarak belirtilmektedir.

CROMNA’DA BASILAN SİKKELER
CROMNA’da para basıldığı bazı kaynaklarda belirtilmektedir.Aşağıda resmini gördüğünüz CROMNA parasının ön yüzünde Zeus,arka yüzünde ise bir bayan büstü bulunmaktadır.Bu paralardan örnekler bugün Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesinde ve Amasra Müzesinde sergilenmektedir.


 

Gümüş 3.56 gram / rachm / Ön yüzünde sola bakan zeus büstü Arka yüzünde sola bakan bayan büstü ΚΡΩΜΝΑ - AP yazısı bulunur

                  


Gümüş 3.13 gram / rachm / Ön yüzünde sola bakan zeus büstü / Arka yüzünde sola bakan bayan büstü bayan büstü

               

HOMEROS  İLYADA destanında belirtildiği üzere;

“Erkek yürekli Plaimenes komuta eder Pamphlagonia’lılara”

“Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan”

“Cytiros’ta, Sesamos’ta otururlar”

“Parthanios ırmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü saraylarını”

“Kentleri Cromna, Aigialos, yüksek Erythinoi’dur” demektedir. 

 Yine günümüzden 2060 yıl önce yaşamış olan Romalı ozan  GAİO VALERİO CATULLO(M.Ö.88-54), bir şiirinde GİDEROS, AMASRA, KARADENİZ ve şimşir ormanları ile GİDEROS’ta yapılan bir tekneyi  anlatıyor. 

Şu gördüğünüz tekne dostlarım, 

En hızlısı olduğu söylenir.

Küreklerle ya da yelkenle

Uçarcasına ilerleyen bu tekneyi

Aşıp geçmeyi kimseler başaramadı.

Derler ki; Hiçbiri onu yolundan alıkoyamadı.

Ne Adriyatik’in tehlikelerle dolu kıyıları,

Kiklades Adaları, asil Rodos,

Ne Trakya’nın vahşi Propontus’u, hırçın Karadeniz.

Bir tekneye dönüşmezden önce o,

Çalılıkların sıklıkla fısıldaştığı Gideros ormanlarında

Yaprağı bol ağaçlardan biriydi.

Karadeniz kıyısındaki Amasra,

Zengin şimşir ormanlarıyla Gideros

Onu biliyorlardı, onu çok iyi tanıyorlardı.

Derler ki; Bu tekne senin tepelerinde hayat buldu,

Kürekleri senin denizlerinde değdi suya ilk kez.

Tüm denizlerin hakimini o taşıdı uzaklardan, kasırgalar içinden

Kah bir doğudan bir batıdan esen fırtınaları atlatarak,

Kah Jüpiter’in üflediği rüzgarları yelkenine doldurarak.

Kumsalların sakin koynuna sığınmadı asla.

O, çok uzaklardaki denizlerden gelerek

Bu sakin göle ulaştı.

İşte böylece zaman akıp gitti: Şimdi, bu kuytu yerde yaşlandı

Ve kendini sana adadı.

Sana, Castor’a ve sana, Castor’un ikizi olan Polluce’ye,

Cevza burcunun öteki yıldızına

M. Ö. 3. yüzyılda yaşayan APOLLONİOS(ARGONAUTİKA II 936-945)da bölgemizden söz ediyor :
“Karanlığa kadar ara vermeden gittiler, Sesamos’u ve yüksek Erythinoi kayalıklarını geçerek, Krobilaos’u ve Kromna’yı ve sık Kytoros ormanlarını’’[13].
Buradaki SESAMOS;AMASRA’nın eski adıdır.AMASRA’dan doğuya doğru gidilirse gerçekten denize dik inen kayalıklar görülür. APOLLONİOS buraya Homeros gibi ERYTHİNOİ  diyor. ARGONAUTLAR daha sonra iki küçük yerleşme yeri daha geçiyorlar: KROBİLAOS ya da KOBİLAOS ile CROMNA.Her iki yerin de bugünkü KURUCAŞİLE ile CİDE arasında bir yerlerde bulunduğu, hatta CROMNA’nın bugünkü KURUCAŞİLE  olduğu düşünülmektedir. Ardından KYTOROS Ormanları geliyor. Bugün halen yerli yerinde duran ormanlar.
Bugün size tarihi CROMNA kenti üzerinde değişik kaynaklardan elde ettiğimiz bilgileri ve kendi görüşümüzü aktarmaya çalıştım.
Size yukarıda  ilçemizin antik çağlardaki adı olan CROMNA’yı elimizden geldiği ölçüde tanıtmaya çalıştım.Sözlerimi ZONGULDAK’ta yaşayan çevre sever, doğa seven, tarih seven,sanat seven,emeği seven,edebiyat seven hemşehrimiz olan Şair Gülden IŞIK’ın KURUCAŞİLE/CROMNA adlı şiiri ile noktalıyorum.

kuzeyde Karadeniz güneyinde Bartın var,
doğun Cide ye çıkar batında Amasra yar.

... Cromna adı ile tarihte anılırsın,
roma bizans dönemi izlerini taşırsın.
yirmiyedi köyünde muhtar mühüre basar
merkezde dört mahallen göze denizi asar.

sağın solun dik yamaç el vurgun yeşiline,
yollar besmele ister kıvrılır döne döne.


Zeytin'le Sandal burnu taç olmuş manzarana,
Kapısuyu plajın güzellik katmış sana.

kıyı mağarasına fok balığı saklanır,
tarlaya yerin yoktur ormanların dallanır.

ısbut,kabak,paklanın sofrada yeri olur,
telaşlı balıkçılar denizi gözler durur.

meşhurdur takaların, Tekkeönü yatların,
sanatın aşığıdır çektirme ustaların.

ellerin hünerlidir utandırmaz emeği,
kemane zille coşar kıskandırır zeybeği.

kendir kilim askıda keten bezi sandıkta,
çeyizde işli gömlek tel kırması en başta.

suya değen dağların ardında özlem büyür,
işte böyle ayrılan anılarında yürür.





* Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü
[1]Homeros- M.Ö. 8. yüzyılda İzmir'de veya Sakız Adası'nda yaşadığı sanılan Homeros, Yunan duygu ve düşüncesinin ilk ürünleri olan İlyada ve Odysseia adlı destanların derleyicisidir.
[2] Strabon M.Ö. 1. yüzyılda bugünkü Amasya'da yaşamış olan coğrafyacı. İyi bir eğitim almış olan Strabon, çok seyahat etmiş ve özellikle Anadolu ve çevresinde yapmış olduğu geziler sırasında bu bölgeyi çok iyi tanımıştır. Coğrafya adıyla tanınan onyedi bölümlük dev yapıtında, yalnızca gezdiği ve gördüğü yerleri anlatmakla yetinmemiş, buralarda cereyan eden tarihî olaylar hakkında da ayrıntılı bilgiler vermiştir.
[3] Apollonios  M.Ö. 3. yüzyılda yaşamış şair ve İskenderiye Kütüphanesi  yöneticisidir.  Argonautika  adlı ünlü yapıtında  İason  ve  Argonotların,  Altın Post’un ele geçirmek için yaptıkları efsanevi yolculuğunu anlatır.
[4] W.Hoepfner  Berlin Hür Üniversitesi'nde okudu ve de Berlin Teknik Üniversitesi Klasik Arkeoloji ve mimari. 1965 yılında konusunda doktorasını aldıHeraclea Pontica . Onun Dr.-Ing aldı. Tezi ile 's derecesi, Eine baugeschichtliche Untersuchung . O daha sonra asistanı oldu Heinrich Ernst . O başkanlığında, Alzey kazılarda katıldı Wilhelm Unverzagt içinde Kerameikos Atina (içinde Dieter Oly ve Gottfried GrubenPers), ( Heinz Luschey ), Bithynia ve Kommagene bölgesindeki ( Friedrich Karl Dörner ). 1966-1965 yılında bir yıl seyahat bursu oldu.Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün (DAI). DAI için 1966 yılında, o da Atina'da departmanı aktif oldu.  1973 yılında Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü merkez ve DAI ofis ikinci yönetmen Mimarlık yeni kurulan Dairesi başkanı oldu. 1975 yılında TU Berlin habilitasyon kazandı ve 1980 yılında orada bir profesör olarak atandı. 1988 yılında Free University Berlin, Antik Mimarlık Tarihi Profesörü olarak atandı.
[5] Gaius Plinius Secunde Anadolu Mektupları Plinius Minor (Genç Plinius) olarak tanınan Gaius Plinius Caecilius Secundus' un, döneminin kültürel, ekonomik, mimari, toplumsal ve dini hareketlerine ışık tutan bir yapıtı. Kitap Genç Plinius' un Roma İmparatoru Traianus' la birbirlerine yazdıkları mektuplardan oluşuyor. Anadolu toprakları üzerindeki mimari yapılanmanın, yeni bir dinin, genç Hıristiyanlığın nasıl karşılandığının, bir zamanlar Anadolu topraklarında yaşamış "başka" bir medeniyetin tanıklığına soyunuyor okur her mektupta. Halkın gereksinimlerinin, bu gereksinimler doğrultusunda hiçbir biçimde otorite boşluğuna izin vermeyen İmparator' un devlet harcamalarını nasıl yönlendirdiğinin... Tarihçiler için bir başvuru kaynağı niteliği taşıyan Anadolu Mektupları, bunun dışında da özellikle Türk okuru için üzerinde yaşadığı toprakların tarihiyle ilgili boşlukları dolduracak, insanlık tarihi üzerine ilginç ve yararlı bilgiler verecek klasik bir yapıt. 
[6] Ptolemaios (İS 2.yüzyıl), eskiçağların en ünlü astronomi, coğrafya ve matematik bilginlerinden biridir. Evren konusundaki kuramlarıyla Kopernik, Kepler ve Galileo'dan önceki çağlarda bilimsel ve dinsel düşünceye yön veren bu bilginin tam adı Klaudios Ptolemaios'tur. Araplar bu Yunanca adı Batlamyus olarak okumuş, yapıtlarını onlar aracılığıyla tanıdığımız için dilimize de bu biçimiyle yerleşmiştir. Yaşamı konusunda fazla bilgi olmayan Batlamyus'un Mısır'da, Nil Irmağı kıyısındaki Ptolemais Hermii kentinde doğduğu ve 78 yaşındayken öldüğü sanılır. Çalışmalanı da gene Mısır'da, İskenderiye kentinin yakınlarındaki bir tapınağın tepesinde kurulmuş olan bir gözlemevinde yürütmüş ve İS 127 ile 141 ya da 151 yılları arasında ününün doruğuna ulaşmıştır.
[7] P.Minas Bıjışkyan 1817 yılında Kadıköy’den yola çıkar. Patrik tarafından Viker olarak Karadeniz havzasını incelemekle görevlendirilmiştir. Bıjışkan bölgeyi adım adım gezer. Gittiği her yerin kültürü ve halklarıyla ilgili notlar tutar. İki yıl sonra yolculuğu İstanbul’un diğer yakasında bittiğinde, ortaya 19. Yüzyılın başlarındaki Karadeniz halklarının durumunu anlatan benzersiz bir seyahatname çıkar.
[8] Necdet Sakaoğlu  Tarihçi, öğretmen, yazar.Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951), Nuri Demirağ  ortaokulu (1954), İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırdığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957)  ve en son olarak da, İstanbul Çapa'daki kitabesinde adı "Dârül-Muallimat-ı Aliye" olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiştir.Tarih, folklor ve edebiyat alanlarında araştırmaları vardır.
[9] Dr.Richard Kiepert  Coğrafya ve Tarih okudu.  Afrika'nın Alman kaşifler tarafından topladığı verilerden haritalar hazırlamıştır. 1874 yılından itibaren 1878 yılına kadar derleme üzerinde çalıştı .Ferdinand von RichthofenÇin 'in atlas, ve 1875 1887 yılları coğrafi derginin editörü oldu.1902 1908 yılına kadar o çalıştı . 1899 yılında babasının ölümünden sonra, o yaşlı Kiepert klasiği çalışmalarına devam etti. Formae Orbis Antiqui  ödülüne 1908 yılında Kiepert layık görüldü Carl Ritter Berlin Coğrafya Derneği Madalyası ve 1913 yılında profesör unvanı verildi.
[10] Valerius Maximus Romalı yazar
[11] W.Tomaschek Avusturyalı Tarihçi ve Coğrafyacı
[12] Ahmet Gökoğ1u 902 yılında, Kastamonu’nun Araç İlçesi, Alınören köyünde doğdu. 1925-1930 yılları arasında bir  yandan Askerlik  Şubesi’nde yazıcılık yaparken diğer yandan Erkek Muallim Mektebi’nde öğrenim gördü. Okul bittiğinde  Daday Merkez İlkokulu’na öğretmen olarak atandı ve 1938 yılına kadar ilkokul öğretmenliği, başöğretmenlik ve maarif  memurluğu (İlçe Millî Eğitim Müdürlüğü) görevlerinde bulundu. Bu süreçte Kastamonu Lisesi’ni dışardan bitirdi ve ardından başvurduğu Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden 1945 yılında mezun oldu. Ankara Etnografya Müzesi’nde stajını tamamladıktan sonra Kastamonu Müzesi’ne asistan olarak atandı. 1 Ocak 1946 – 31  Mayıs 1946 tarihleri arasında yaptığı asistanlık görevi sonrasında Kastamonu Müzesi Müdürlüğü’ne getirildi.

 
[13] ARGONAUTİKA II 936-945