21 Aralık 2012 Cuma

BİR ZAMANLAR EKONOMALAR VARDI...

BİR ZAMANLAR EKONOMALAR VARDI...

Nadir AVŞAROĞLU
Maden Mühendisi




Ben 1990 yılında evlendim. Yaklaşık 22 yıl geçmiş. Eşim ve ben, o yıllarda çalışmakta olduğum Türkiye Demir-Çelik İşletmeleri’ne bağlı Divriği Madenlerinde ve daha sonra İskenderun Demir-Çelik Fabrikasında evliliğimizin ilk yıllarını yaşarken, birçok temel ihtiyacımızı EKONOMA adı verilen işletme marketlerinden sağlamıştık.
O yıllar; kredi kartının olmadığı, süpermarket türü alış-veriş merkezlerinin yaygınlaşmadığı, market ve giyim mağazalarından taksitle alış-veriş yapılmadığı ve dostların birbirlerine dolar ya da
mark’la borç verdiği yıllardı. Yeni evliyiz, cepte yok, cepkende yok.Her zaman imdadımıza ekonoma yetişirdi.Evimizin günlük iaşesini hem de çok ucuz maliyetlerle Ekonoma’dan sağlardık. Her türlü gıda maddesi maaşımdan 5 taksitle kesilirdi.
Giyim, tuhafiye malzemelerine 8 taksit yapılır, beyaz eşyada ise 12 aya kadar taksitlendirme yapılırdı. Benim Etibank’da yaptığım stajlardan bir aşinalığım var, ancak eşim bugün hala “ekonoma
olmasaydı, evliliğimizin ilk yıllarında zor geçinirdik” der. Bu kurumlar özellikle taşrada çalışan ve dışarıdan bu yerleşim bölgelerine gelen mühendis kesimi için çok önemli alışveriş mekanları idi. Ekonomalar benim için de önemliydi. Maddi olarak hayatımın en sıkıntılı döneminde birçok derdime deva oldu.
Ekonomalar, kaybolan devlet eliyle sanayileşme kültürünün en önemli parçalarından birisiydi.Birçok sanayi kuruluşunda işçinin, memurun, mühendisin her türlü ihtiyacını Ekonoma karşılamıştır. 1930’lardan kalma bir Etibank- Sümerbank geleneğidir. Demir-Çelik İşletmelerinde adı DEÇEMKO,
TKİ-ELİ’deki adı ELİMKO olsa da, benim gibi maden işletmelerinde çalışanların yeme-içme, giyim-kuşam ihtiyaçlarını karşılardı, Ekonoma. Ayrıca birçok sanayi kuruluşunda işçi ve memur yemekhanesi, sinema binası, okuma ve oturma yerleri, mühendis ve memur lokalleri, işçi pavyonu ve hatta lojmanlar, yaz kampları, dinlenme ve sosyal tesislerin işletmesini Ekonomalar yaparlardı.
Aslında çoğu insan Ekonomaları,Sovyetik kooperatif sistemin bir parçası olarak algılar. Ancak Ekonomalar; 1929 ekonomik bunalımından sonra özellikle ABD ve Avrupa’da ortaya çıkan ve truck-system olarak adlandırılan ücretleri mal olarak ödeme şeklinde adlandırabileceğimiz bir yapının ürünüdür. Bu yapı; kapitalist sistemin para darlığı yaşadığı dönemde iş kanununa göre işçilere vermek zorunda olduğu ücretleri ekonomalarda mal olarak ödenmesi ile işçilerin boğaz tokluğuna çalıştırması durumudur. Hatta bu yapı öyle bir hal almıştır ki, 1950’lerde Etibank’a bağlı birçok madencilik kuruluşunda çalışanlara ücret yerine sadece Ekonomalarda geçerli olan jetonlar verilmiştir. Yani devlet işçileri çalıştırmış, ücret ödemiş, daha sonra da o ücretleri ekonomalar aracılığı ile geri almıştır.
1942 yılı Etibank EKİ (şimdiki Zonguldak Taşkömürü Kurumu) Denetim Raporunda; “EKİ’de çalışan memur, müstahdem ve işçilerin gerekli giyim ve gıda maddelerini bedeli karşılığında, kar amacı olmaksızın sağlamaları için, havzanın çeşitli yerlerinde 13 adet Ekonoma (EKİ Kantini) açıldığı” bildirilmiştir. Ekonomalarda satılan malların fiyatı, maliyet bedeline sadece masrafların eklenmesiyle oluşmaktadır. Bu masrafların oranı, 1942 yılında % 10,3 iken, 1943 yılında % 5,6 gibi çok düşük bir düzeyde kalmıştır.Ülkemizin değişik yörelerinde bulunan sanayi kentlerinde yaşamak zordur. Büyük kentlerde yaşayan ve okuyan birçok mühendis ve memur eşleri ve çocukları ile birlikte
sanayi kentlerine yerleşir, burada çalışmaya ve yaşamaya başlarlar. Büyük kentlerde geride bıraktıkları birçok olanak ve lüksü bulamadıkları bu coğrafyalarda kalmaları ve huzur içinde olabilmeleri amacıyla, çalıştıkları işletmeler birçok olanak sağlamalıdır. Başta lojman, sinema, tiyatro,konserler, spor olanakları, havuz, lokaller, sağlık kuruluşları,dinlenme olanakları ve daha birçok şey. Sanayi tesisleri ve işletmeleri, çalışanlarına yönelik olarak geliştirdiği bu tür imkânlarla
Anadolu’nun geri kalmış yörelerinde birçok minyatür modern kentler yaratmışlardır.
Bu olanakların en başında ise, Ekonomalar. Daha 1940’larda ülkemize süpermarket ve şarküteri anlayışını dağ başlarındaki sanayi işletmelerine getiren, modaya uygun giysileri getirttiren, birçok gıda maddesini çuvalla evlere kadar bırakan, beyaz eşya, araba ve hatta 1980’lerin sonunda, 2000’e yakın çalışanı olan Divriği Demir-Çelik İşletmelerinde çalışırken et bulunmazdı. Birkaç kasap Sıvas Et-Balık Kurumu’nda buzluklarda bekletilmiş etleri getirttirir, çoğu kişi bu etleri tüketmek istemezdi. Bu durumda Divriği’deki Ekonoma, çalışanlardan sipariş alarak ve besicilerle anlaşarak Pazartesi ve
Perşembe kesim yapar, çalışanların et ihtiyacını karşılardı.O yıllarda Etibank’da, Ekonomada çalışan Sıtkı Usta anlatıyor;“Maden işletmesinin satış yeri vardı. “Ekonoma”... O zaman kooperatifti, bizden önceki müdürler maaş alırken fişler verirlermiş,alışveriş yapmak için. İşletmenin içinde de geçerliymiş bu fişler ve çiftlikler varmış inekler keçiler beslenirmiş, sütler yoğurtlar yapılırmış. Ekonoma vardı, kooperatifleşme vardı, çok güzeldi. Biz onu yaşamadık ama kooperatiften alışveriş yaptık, paran varmış yokmuş önemli değildi ve sene sonunda kooperatifteki kârlar da bize dağıtılırdı. Sandığımız vardı, hem işçi ve hem memurun,sıkışınca birer ikişer maaş sandıktan para alırdık, bir iki senede öderdik. O zamanki aldığımız maaşlar hem boğazımıza hem alışverişe, gezmeye yetmezdi. Senede bir kere oradan para alır evimizi düzenlerdik, hiç zorluk olmazdı. Maden işletmesi zaten her şeyimizi temin ederdi. Çamaşır makinesi çıktı, İşletme getirdi toptan, hepimize, isteyenlere verdi; düdüklü tencere çıktı, İşletme getirdi toptan hepimize verdi.”
Sıtkı Usta devam ediyor; “50’den sonra herkeste giyime karşı falan bir merak başladı, yani “giyime karşı merak” derken işte eskiden bayramdan bayrama giyerken, İşletmede hiçbir giyim eşyası satılmazken, gömlekmiş. kravatmış ayakkabıymış gibi şeyler 50’den sonra satılmaya başladı... Vezüv, Talişman gaz sobaları çıktı. 330 liraydı soba, taksitle satıyorduk. Kollu çamaşır makineleri vardı. Nur Elektrik diye, Hoover diye kollu çamaşır makineleri vardı. Dört-beş yüz lira civarında, taksitle satıyorduk ama öyle olmasına rağmen gene halkın alım gücü azdı o zamanlar.”
Eskiden devlet; sosyal devletti. İhtiyaçlar için üretim yapan, insanı odak noktasına koyan ve insanların gereksinimlerini gidermek için planlama yapan bir devlet. Küreselleşme, Globalizm, Neoliberalizm, adına ne derseniz deyin geldi, devlet bitti. Türkiye’de özelleştirmelerin başladığı ilk yıllarda, felsefesi “devletin üretimden çekilerek, asli görevi olan alanlara yoğunluk vermesi” olarak
gösterilmeye çalışılan sistem ile sanayi işletmeleri bitti/bitirildi. O işletmelerin yarattığı birçok güzel değerler gibi Ekonomalar da tarih sahnesinden kalktı.
Önce Ekonomalar sanayi işletmelerinde oluşturulan vakıflara devredildi. Ellerinde bulunan ekonomik ve sosyal tesisleri özel sektöre devretti, kapattı. Sonra sönümlenmeye bırakıldı ve sanayi işletmelerindeki en son Ekonoma 2003 yılında Zonguldak-Kandilli’de kapandı.
Ekonomalar, çalışanların ve sanayi işletmeleri bulunan coğrafyalarda çalışanların yaşamsal ve insani ihtiyaçlarını karşılarlardı. Sanayi işletmesini “pazar”, kendini “tüccar”, çalışanları “müşteri” olarak
görmezdi. Birçok sanayi işletmesinde devletin, sosyal devletin en önemli göstergesiydi.
Ekonomalar; Etibank ve Sümerbank’la bu ülkede hayat bulan yapılanmanın en önemli parçalarından biriydi. Ekonomalar; bu ülkedeki sanayileşme kültürünün en önemli parçalarından biriydi. Ekonomalar; sanayi işletmelerinin en önemli unsurlarından biriydi.
Benim evimde hala Ekonomalardan 10 taksitle alınan battaniyeler kullanılır. Ekonoma; market, alışveriş merkezlerinin olmadığı, kredi kartının bulunmadığı, birçok ihtiyacın ulaşılamadığı sanayi
işletmelerinde çalışanların nerede ise her türlü ihtiyacını karşılardı. Küreselleşme, globalizm bu ülkede birçok değer gibi Ekonomaları da yok etti.

 

Mühendislik Mimarlık Öyküleri-V
SAYFA 121-128


 
 

16 Aralık 2012 Pazar

KDZ.EREĞLİ TARİHİ (TARİHTE KARADENİZ EREĞLİ)

DERLEME :GÜRDAL ÖZÇAKIR
AĞUSTOS 2012


TARİHTE KARADENİZ EREĞLİ

DEMOGRAFİK YAPI
 

            Kdz. Ereğli, Zonguldak ilinin batısında, 41 derece 51 dakika kuzey enlemi ile 31 derece 25 dakika doğu boylamında yer almaktadır. İlçenin kuzey ve kuzeybatısında Karadeniz, doğusunda Zonguldak merkez ilçe ile Kozlu beldesi ve Devrek ilçesi, Güneyinde ise Zonguldak ilinin Alaplı ilçesi ile Bolu ilinin Akçakoca ve Yığılca ilçeleri bulunmaktadır.

             Kdz. Ereğli, 782 kilometrekarelik (73.008 hektar) yüzölçümü ile Zonguldak ilinin en büyük ilçesidir. Batı Karadeniz'in sahile dik yamaçlarla inen doğal yapısı, Ereğli'ye de hakimdir. Arazi yapısı olarak yükseklikleri 200-250 metre arasında değişen tepeler, ilçenin genel görüntüsü içinde öne çıkmaktadır. Kdz. Ereğli - Alaplı arasındaki kesintisiz tepeler Kdz. Ereğli’nin önemli bir özelliğidir. Genel olarak dağlık ve engebeli olan arazi, yer yer derin vadilerle kesilip Zonguldak’a doğru yükselmeye başlar. İl sınırları içindeki yükseltiler, 2000 metreyi geçmez. İlçede büyük ova ve yayla yoktur. Kdz. Ereğli, il genelinin aksine, %0-10 eğimi ile sanayi bakımından kentleşmeye çok elverişli bir konumdadır.

            Kdz. Ereğli, Karadeniz Bölgesinin Batı Karadeniz Bölümünde yer aldığından Ankara-İstanbul arasındaki D-100 karayolundan biraz içerde yer almaktadır. Kdz. Ereğli’nin Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerle bağlantısı, son yıllarda yapılan yol çalışmalarıyla daha da kolaylaşmıştır. Genel olarak Alaplı, Akçakoca, Düzce hattı ulaşım olarak kullanılır. Ancak ikinci bir alternatif daha vardır. O da Kdz. Ereğli-Zonguldak-Devrek-Mengen ve Yeniçağ’dır. Ancak İstanbul yönüne gidecekler için bu yol mesafesi biraz uzamaktadır.

            Kdz. Ereğli’ye demiryolu ve denizyolu ile ulaşım yoktur. Yakın zamanda hizmete açılan Zonguldak-Saltukova’daki havaalanı yurtiçi seferlerine başlamıştır.

       Kdz. Ereğli’nin çevresindeki dağlar, ilçeye doğru birbirinden ayrılan tepe ve tepecikler şeklindedir. En önemli yükselti, Aladağ kütlesidir. Buradan Çile Tepesi'nde ayrılan bir kol Kdz. Ereğli sınırında üçe bölünür. Batıya uzanan kol Kızıltepe (1.846 m.), Kantartepe ve Orhantepe   (920 m.) adlarını alır. İkinci kol denize ilerleyen merkez dağ silsilesidir. Burası ormanlarla kaplıdır ve dik yükseltileri vardır. Kente doğru alçalıp yayılarak denize varır.

       Ereğli'nin kuzeybatısında Keşiftepesi (Keştepe), Maltepe; kuzeyinde Herakleia Tepesi (Kaletepe) ; doğusunda Göztepe (Gözetleme Tepesi); güneydoğusunda Örencik Tepesi ile onların arasında Handeresi, Kemer Deresi, Tabakhane Deresi (Pences Deresi) ve Kabasakal Deresi bulunmaktadır.

        Kdz. Ereğli’nin %56'sı karışık ormanlarla kaplıdır. Ormanların yükseltisi 1.000 metreye kadar olan yerlerinde, ağırlıklı olarak meşe, köknar, gürgen ve ıhlamur ağaçları vardır. 100 metreden yükseklerde ise; kayın, köknar, çam gibi ağaçlar vardır. Ormanlık alanların alt örtüsü (orman altı örtüsü) hayli zengindir. Funda, ormangülü, çobanpüskülü, ayı üzümü, kocayemiş, kiraz, böğürtlen, pırnal meşesi ile çayır otları bunlar arasında sayılabilir.


Kdz. Ereğli, büyük bir akarsuya sahip değildir. Mevcut akarsular yaz mevsiminde cılızlaşır, baharda canlanırlar.  Akarsuların kaynakları, akarsuyu kıyılarından itibaren yükselen 25 - 30 metrelik sırtlardadır.

             İlçedeki mevcut akarsular: Gülüç Irmağı, uzunluğu 30 -35 kilometre civarındadır. Kaynağı, Devrek ilçesi sınırındaki Hörgüçtepe yakınlarındadır. Irmağın ana kaynakları; Hörgüç deresi, Kurtsuyu deresi, Kızlar deresi ve Aydınlar deresi'dir. Bu dereler güneybatı yönünde akar, Kdz. Ereğli yakınlarında vadisi genişler. Burada Kdz. Ereğli ovası yer alır. Kayıklar, yaklaşık olarak 2 kilometre kadar içerilere girebilirdi. İlçe merkezinin güneyinde denize dökülen ırmağın 67.000 hektar su toplama havzası vardır. Havzanın %55'i tarım arazisi, %30'u bozuk orman, %15'i maki, çalı, mera, dere yatağı ve iskân alanlarıdır. Gülüç Irmağı’nın debisi 1,8 metreküp/sn. (ortalama), arazi 199,8 metreküp/sn.dir. Lycus adıyla Yunan Mitolojisine, Kızlar deresi adıyla da Anadolu Efsanelerine konu olmuştur.

Kızılcıksu: Mitolojiye Lycus adıyla konu olan bu suyun kaynağı Karapınar bucağındadır. Kdz. Ereğli’de bunların dışında çok sayıda küçük akarsu vardır. Bunların başlıcaları şunlardır: Soğanlıdere, Gümüşsuyu, Ömerli deresi, Kazan deresi, Bez deresi, Kemer deresi, Han deresi, Alacaağzı deresi, Karlık deresi, Ağıllar deresi, Yapıyanı deresi, Neyren deresi (Çataldere) ve Değirmenağzı deresi.     

Plaj alanları dışında kalan kıyılar yüksek ve yalıyarlardır. İlçenin kuzeyinde 150 metrelik bazı yerlerde de 1 - 2 metrelik yalıyarlar bulunmaktadır. İlçenin kuzeydoğusunda, Köseağzı ile Değirmenağzı arasında karaya doğru, 10 - 12 derece eğimli, kalker tabakalardan oluşmuş 100 -150 metre yükseklikte yalıyarlar uzanır. Bunlar, "aktif yalıyarlar" arasında yer almaktadır.

            Kdz. Ereğli’nin kurulduğu kıyının doğal görünümü, denizin, Erdemir’in yapılması, karayolu ve demiryolu için doldurulmasıyla bugünkü halini almıştır. Göztepe eteklerinden Bababurnu'na kadar uzanan sahil yolu nedeniyle eskiden denizle temasta olan dik kıyı ve evler (eski yalılar) yaklaşık olarak 30 yılı aşkın süredir 50 - 60 metre kadar içerde kalmış veya içeriye itilmiştir.

            Göztepe'nin güneyinde Kepez Deresi ve Gülüç Irmağı'nın kıyı ovaları bulunmaktadır. Bunların sahilinde ise 1950'li yılların sonlarında bölgenin en büyük kumsalı (2,5 km.) olan Uzunkum kumsalı bulunuyordu. Bu plaj ve ovaların üzerine Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (Erdemir) inşa edilmiştir. Denize yapılan dolgular ile kıyının doğal yapısı çok farklılaşmıştır.

            İlçenin iklimi Karadeniz'e özgü ılıman iklim özelliği taşımaktadır. Yazları çok sıcak olmaz, kurak da değildir. Isı 35 dereceyi geçmez. Kış aylarında ısı ortalama 10 derecenin altına inmez. Yaz ile kış arasındaki ısı farkı 15 derece civarındadır.  Gündüz ve gece arasındaki ısı farkı da ortalama 5 derecedir. Yıllık ortalama nem oranı ise %75 dolayındadır.

            Ereğli bol yağış alan bir bölge içindedir. Yıllık ortalama yağış miktarı kilometrekareye 1.163 kilogram'dır, ortalama yağışlı gün sayısı 157 gündür.

            İlçenin kuzey kesiminin yüksek bir sırtla kaplı olması, sadece limanı değil; tüm olarak kenti de Yıldız ve Poyraz rüzgârlarından korumaktadır. Kdz. Ereğli’de yıllık ortalama ısı, 13,7 derecedir. Yılda 22 gün don olayı gözlenmektedir. Don olayının gözlendiği aylar, Ocak ve Şubat'tır. Yılın en soğuk ayları bu aylardır. En soğuk ay olan Ocak ayının ısı ortalaması 6 derecedir. Kar devamlı yağmaz. Kdz. Ereğli’nin yıllık ortalama karlı gün sayısı 6,5 gündür.

            İlçeye Ocak, Şubat ve Mart aylarında genellikle Kuzey rüzgârları hakimdir. İlçede ortalama rüzgâr hızı 8,8 m/sn.dir. Nisan ve Mayıs aylarında hava çok durgundur. Bu aylar en rüzgârsız aylardır. Sadece geceleri karadan denize Keşişleme denen hafif rüzgâr eser.

 Haziran, Temmuz ve Ağustos ayları ilçenin en sıcak aylarıdır. En sıcak ay olan Temmuz ayı ortalaması 21 derecedir. Bu aylar aynı zamanda ilçenin en kurak aylarıdır. Eylül ayında Karayel, Poyraz, Lodos gibi değişik rüzgârlar eser. Ekim-Kasım aylarında ilçeye Karayel ve Lodos hakim olur. Bu aylarda çok yağmur yağar. Batı rüzgârları; Karayel ve Lodos yağmur, Kuzey rüzgârları; Yıldız ve Poyraz kar getirir. Mart sonunda yağış biter.

            İlçede yılda ortalama açık gün sayısı 62, ortalama sisli gün sayısı 12, ortalama bulutlu gün sayısı 207, ortalama kapalı gün sayısı 95, ortalama dolulu gün sayısı 0,5, ortalama kırağılı gün sayısı 10,ortalama toprak sıcaklığı 16 derece, yerel ortalama yaygın basınç 1.015.4 MB. dolaylarındadır. [1]

            Kdz. Ereğli ilçesi, geçimi tarıma ve balıkçılığa dayalı şirin bir sahil kasabası iken, 1829 yılında kömürün bulunup 1848 yılında işletilmeye başlanması, kuruluş çalışmaları 1962 yılında başlayan Ereğli Demir ve Çelik Fabrikasının 1965 yılında faaliyete geçmesi ile önemli bir sanayi ve ticaret şehri olmuştur.
 
            İlçenin çalışma hayatına, Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ve ülkemizin tek yassı çelik mamul üretimini yapan Erdedir T.A.Ş. yön vermiştir. Bunlara bağlı yan sanayi kuruluşları her geçen gün artmış ve yeni iş kolları oluşmuştur. 2005 yılında kuruluşuna başlanılan yeni tersaneler bölgesi ve son aşamaya gelen OSB. Bunların en önemlileridir. Erdedir ürünlerinin deniz ve karayolu ile taşınması ilçeyi taşıma sektörü için de cazibe merkezi haline getirmiştir. Ancak, karayolu ve limanlarımız yeterli düzey ve kapasitede değildir. 1.OSB. faaliyete geçmeden 2.ye ihtiyaç duyulması ilçenin ne derece hızla geliştiğinin göstergesidir.

            Yüksek gelir düzeyi otomotiv sektörünü ilçeye çekmiş ve 20’ye yakın satış bayisiyle bölgenin pazarı durumuna getirmiştir. Bankacılık faaliyeti de aynı nedenle karlı bir sektör olarak büyümeye devam etmektedir. Gelir düzeyindeki bu yükseliş, sendika, dernek, vakıflar ile hemen her çeşit sivil toplum örgütünün kurulu olduğu ilçede sosyal yaşantıya da ivme kazandırmaktadır.

Ülkemizin Yassı Çelik İhtiyacının % 40’nı karşılayan 4 Km2 alana yerleşik 4.000.000 ton/yıl kapasiteli 7.300 çalışanı ile Erdemir, 244.620 ton/yıl üretimi ve 12200 çalışanı ile TTK. Armutçuk İşletmesi, 300.000 ton/yıl kapasiteli 704 çalışanı ile 2008 yılında 120.000 ton taşkömürü üretimi yapan Hema Endüstri A.Ş. Kandilli Taşkömürü İşletmesi, şu anda alt yapısı tamamlanarak 8 fabrika 320 çalışanı ile faaliyet veren, tamamı faaliyete geçtiğinde 50 sanayi kuruluşu ile 4000 kişi istihdam edilecek olan OSB yanında, iki küçük sanayi sitesindeki 1550 bağımsız bölüm ve TSO kayıtlı kapasite raporlu 116 sanayi ve imalatçı kuruluşu ekonomik hayatın temelini oluşturmakta,  bununla birlikte tarımsal faaliyet olarak 11.000 ton/yıl fındık, 400 ton/yıl çilek, yaklaşık olarak İlçede kayıtlı 19 adet trol-gırgır, 256 adet ağ, olta vb. (12 m altı) olmak üzere toplam 275 adet balıkçı teknesi ile balıkçılık yapılmaktadır.  İlçe sınırları içinde 1 balıkçı barınağı bulunmaktadır. 

            Köklü sanayi kuruluşları ilçenin ticaret hayatını geliştirdiği oranda sosyal yaşantısını da olumlu yönde etkilemiştir. 2 sendika şubesi, 9’u memur sendikası olmak üzere 11 sendika temsilciliği, aralarında uluslar arası kuruluşlarla irtibatlı sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı 5 vakıf, 212 dernekle birlikte birçok yerel gazete ve dergi, 3 radyo, 2 TV, 2 sinema, gerek spor kulüpleri ve gerekse okullarda Atletizm, Briç, Bisiklet, Basketbol, Badminton, Bilardo, Boks, Güreş, Futbol, Masa Tenisi, Tenis, Satranç, Taekwon-do, voleybol, Karate, Yelken ve Yüzme dalında yürütülen spor faaliyetleri, tiyatro, kurtuluş günü ve yılda iki kez yapılan festival etkinlikleri ilçenin sosyal yaşantısına katkı yapan faaliyetlerdir.

            İlçe Halk Kütüphanesi 24.515 kitap kapasitesiyle hizmet vermekte olup, İlçede 20 Kitapevi faaliyet göstermektedir.  50 Kapasiteli Kız Yetiştirme Yurdunda 13-18 yaş ve üstü kız çocuğuna,  55 Yatak Kapasiteli Huzurevinde ise yaşlılara hizmet verilmektedir.[2]

            Anadolu’nun Kuzey Batısı’nda Karadeniz kıyı yerleşmesi olan Karadeniz Ereğli, Anadolu’nun diğer bölgeleri gibi nedense tarihçi ve arkeologların yoğun ilgisini çekmemiştir.

            Karadeniz Ereğli’nin tarihi ile ilgili yayınlarda, Antikçağ tarihçi ve coğrafyacılarının efsanelerle karışmış anlatımlarının etkisi görülür. Günümüzde araştırmacı ve tarihçilerimiz Karadeniz Ereğli ile ilgili bilgiler verirlerken bu nedenlerden dolayı bilimsel izahlardan uzaklaşmışlardır. Antikçağ kaynaklarının efsanelerle ve Helen yayılma ideolojileriyle karışmış tarihsel değerlendirmeleri, Karadeniz Ereğli araştırmacılarını yanılgıya düşüren en büyük tuzak olmuştur.

            Karadeniz Ereğli’nin kuruluş tarihi tarihçiler tarafından antik kaynakların etkisiyle M.Ö. 550 yılı olarak söylenmişse de, 1930’lu  yıllarda Hitit  yazıtlarının okunması  sonucunda bu tarihlemenin  gerçeği   yansıtmadığı  ortaya  çıkmıştır.
 

            1990’lı yıllardan sonra Karadeniz Ereğli’de bulunan bazı tarihi eser parçaları Karadeniz Ereğli tarihinin  M.Ö. 550 yıllarından daha erken dönemlerde başladığını destekler niteliktedir. Ayrıca tarihçilerin sadece Karadeniz Ereğli kent merkezinden elde edilen veriler ışığında hareket etmesi, Karadeniz Ereğli tarihi hakkında net sonuçlara ulaşılmasına engel olmuştur. M.Ö. 550 yılından yaklaşık 2000 yıl geride, M.Ö. 2500’lü yıllarda Karadeniz Ereğli ve çevresinde yerleşmelerin olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte bilimsel araştırmaların artması sonucunda Karadeniz Ereğli, efsaneler ile karışmış tarihinden kurtulacaktır. Karadeniz Ereğli tarihini M.Ö. 2500’lü yıllardan başlatmak, araştırmacılar için bir ışık ve teşvik olacaktır.

TUNÇ ÇAĞI VE HİTİTLER DÖNEMİ (M.Ö. 2500 - 1200)

            Tarihi kayıtlarda ve eski çağ tarih yazarlarının ve gezginlerinin yazılarında, Karadeniz Ereğli’den Herakleia Pontike olarak bahsedilmektedir. Birçok tarihçi tarafından Herakleia Pontike’nin kuruluşu M.Ö. 550 yılı olarak belirtilse de günümüzde Yunanlı göçmenlerin kenti yerli halktan aldıkları kesinlik kazanmıştır. İlk yerleşmelerin hangi dönemde olduğu kesin olarak bilinmese de son gerçekleşen arkeolojik kazıda M.Ö. 2500’lü yıllarda Karadeniz Ereğli’de bazı kabilelerin bulunduğu ortaya çıkmıştır.

            Bu tarih Anadolu tarihi içinde Tunç Çağının ilk dönemine ve Hitit öncesi döneme rastlamaktadır. Yunanlı göçmenlerin ise Anadolu’ya girmeye başlamasına daha 1500 yıl vardır. Yazının henüz Anadolu da kullanılmadığı M.Ö. 2500’lü yıllarda tarihi buluş olarak çömlek icat edilmiş ve çömlek imalatına başlanılmıştır.

            1800’lü yıllarda Avrupalı araştırmacılar tarafından Anadolu’da bulunan Hitit kalıntıları hem dünya hem Anadolu tarihini önemli ölçüde etkilemiştir. Binlerce tabletten oluşan Hitit devlet arşivlerinin okunması ve tam anlamıyla çözümlenmesi 1930’lu yıllarda gerçekleşince, Anadolu’da yeni uygarlıklar ortaya çıktı. Hitit Tabletlerinde, Anadolu’nun kuzeybatısında Palaca konuşan Pala halklarından bahsedilmektedir. Bununla birlikte Hitit arşivlerinde kuzeyden gelerek, sürekli Hititler ile savaş içerisinde olan Kaşka adlı halklardan da bahsedilir 2000 yılında Karadeniz Ereğli’ye 24 kilometre uzaklıktaki Zoroğlu Köyü’ndeki Yassıkaya’da yapılan arkeolojik kazılarda; Karadeniz Ereğli tarihi ile birlikte Türkiye tarihini de önemli ölçüde etkileyecek birçok tarihi eser ortaya çıkarılmıştır. Karadeniz Ereğli’de faaliyet gösteren bir fotoğraf kulübü ekibi tarafından doğa gezisi sırasında bulunan mağaralarda kazı çalışmalarının yapılmasıyla Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 2500 - 2200 yıllarına kadar uzandığı belirlenmiştir. Zoroğlu Köyü Yassıkaya bölgesindeki mağaralarda toprağın yüzeyinde ve 1 - 2 metrelik derinliklerde çömlek parçaları, gaga burunlu testiler, öğütme taşları, çakmaktaşı yapımı keskiler, terazi ağırlıkları gibi birçok kalıntı elde edilmiştir.

            Kazı yönetimi, bulunan eserler üzerinde yaptığı değerlendirme sonucunda; parçaların bugüne kadar Batı Anadolu’da bulunan bulgulara benzemediğini belirtmiştir. 

            Prof. Dr. Turan EFE buluntular içerisindeki çanak çömleğin özgün bir yapısı olduğunu ve dolayısıyla bu kavmin Karadeniz Ereğli’ye göç yoluyla gelmiş olabileceğini belirtirken, M.Ö. 2000 yıl içlerine ulaşan bulguların Hitit metinlerinde adı geçen Kaşka kavmiyle ilgisi olabileceğini söyler. Kaşka kavmiyle bağlantının ortaya çıkmasının hem Anadolu tarihi için hem de Karadeniz Ereğli tarihi için çok önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Turan EFE, Yassıkaya bölgesinde ve Karadeniz Ereğli’de uzun süreli bilimsel araştırmalar ile önemli bulgulara ulaşabileceklerini de belirtir.

            Hitit metinlerinde Kaşka kabilelerinin kuzeyde yaşadıklarından bahsedilir. Hititler M.Ö.1600’lü yıllardan itibaren Kaşka (Kaşga) Kavimlerinden; barbar, doğulu, ilkel, dağlı ve saldırgan olarak bahsederler. Hitit İmparatorluğunun yıkılmasında en önemli etkenin Kaşka kabileleri olduğu belirtilmektedir. Hititler, Anadolu’ya girdikleri M.Ö. 2000’li yıllardan itibaren yüzyıllarca Kaşka Kavimleriyle uğraşmış Kaşkalar ile sürekli savaşmak zorunda kalmıştır. Hitit belgelerinde; Hititlerin Karadeniz’e çıkmalarını engelleyen etkenin Kaşka Kavimleri olduğu belirtilir.
 
                                  

            Antikçağ’ın Yunanlı anlatımcıları, Herakleia Pontike’den bahsederlerken yerli halk olarak Mariandin adlı bir halktan söz ederler. Bu halkın M.Ö. 1200’lü yıllarda Karadeniz Ereğli’de yaşadığını belirtirler. Helenler, Karadeniz Ereğli yerli halkından Mariandin olarak bahsederlerken bu kelimenin Helen dilinde herhangi bir anlamının bulunmadığı ve ekler yapılarak Helenleştirildiği görülür. Mariandin isminin Hitit uygarlığının içinde yer alan Luwi’lere ait Luwi dilindeki anlamına bakıldığında, “Yüce Ma’ya tapan halkın yurdu” olarak çevirisi yapılmaktadır. (Ma, ana tanrıça olarak kabul edilir.) Yine Karadeniz Ereğli’de Helenler tarafından kullanılan yer adlarının Helen dilinde bir anlamının bulunmaması ve Hititler tarafından kullanılan Luwi etkisinde oluşturulmuş adlar olması, Karadeniz Ereğli’de ve çevresinde Hititler dönemin de yerleşmeler olduğunu gündeme getirmektedir. Antik tarihçiler, Filyos (Tieion) Irmağı’ndan itibaren Kaukon denen ancak Homeros ve Strabon döneminde kimliğini kaybetmiş yerli halktan bahsederler. Dolayısıyla arkeolojik buluntuların ışığında değerlendirme yapıldığında, Karadeniz Ereğli’de ilk yerleşmenin M.Ö. 550 yılında başlamadığı, M.Ö. 2500 - 2200 yılları arasında bölgede yaşayan yerli halkların bulunduğu ortaya çıkar.[3]

Zonguldak kıyılarına ilk yerleşmelerin Milattan Önce (M.Ö) 2500 yıllarına rastladığı tahmin edilmektedir. Bu bölgeden söz eden en eski kaynak. Homeros’un “İlyada”sıdır. “İlyada”da, Paflagonya’lıların Parthenios olarak anılan Bartın çayı çevresinde kentler kurdukları belirtilmektedir. Destana göre, Troya savaşlarına (M.Ö. 1200)' ka­tılan gönüllü Anadolu askerleri, ya da Troya'lılarla ortak bir kavim oluşturan Paflagonya'lıların bir bölüğü, Amasra ve Bartın yöresine yerleşerek, burada Sesamos (Amasra), Kromna (Kurucaşile), Kytoros, vb. kentler kurmuşlardır.

Mitolojik devrenin tarihi-coğrafi bölüşümün de bugünkü Zonguldak topraklarının Paflagonya olarak anılmasının nedeni bu olsa gerektir. Aynı devre de, Filyos ve Alaplı çaylarından lzmit-Sakarya yöresine kadar uzanan topraklara da Bitinya (Bithnia) deniliyordu.

M.Ö. 2000-800 yıllan arasında Zonguldak bölgesi­ne, Doğu ve Batı'dan göçler olmuş, sadece kıyı kesimlerinde değil, Devrek-Safranbolu, Eflani, Ulus gibi iç kesimlerde de ilk yerleşmeler baş göstermiştir. Kanıtlanmayan bilgilere göre, bölgeye ilk yerleşen kavimler arasında Amazonlar, Gaşgalar, Kukonlar, vb. ile Maryandinler de bulunmaktadır. Tahsin AYGÜN'e göre, Maryandinler, Bitinya’da Sakarya ile Kukon ülkesi arasında yaşıyorlardı. [4]                                            

M.Ö.2400-2000 yıllarında, Troya yolu ile Sakarya yöresine devam eden sürekli göçler yüzünden, Troya'lılarla ortak bir kavim oldukları ileri sürülen Maryandinler Trakyalılardan ayrılarak Ereğli'ye yerleşmişler ve bu çevreye Maryandinya adını vermişlerdir. Bütün bu destansı bilgileri "tarihi gerçek" olarak kabul et­meyi göze alırsak. Ereğli’nin ilk ismi, buna göre Maryandinya'dır.

            Maryandinya, Zonguldak yöresindeki diğer yerleşim merkezlerine kıyasla, hızla gelişmiş, Batı Karadeniz'in en işlek limanı haline gelmiştir.

Tarihçiler bunu Ereğli'nin coğrafî özelliklerine bağlamaktadırlar. Gerçekten de doğal limanlar bakımından yoksul olan Batı Karadeniz kıyılarında, Ereğli, Alaca ve Baba burnunun oluşturduğu doğal dalgakıranlarla, yıldız ve poyraz rüzgârlarına kapalı eşsiz bir barınak durumundaydı.

“İlyada”da Sesamos olarak anılan Amasra'nın da hızla gelişmesinde bu coğrafi Özelliğin rol oynadığı ileri sürülebi­lir.

Tahsin AYGÜN, Maryandinler'in yaşayış ve kültür bakı­mından Friglere benzediğini ileri sürerek şöyle bir dip­not düşmektedir:

“Ereğli-Devrek şosesinin 17.kilometresindeki Keçhisar köprüsüne 500 metre mesafede bulunan Keşişhisar hakkında, civar köylüler; Bu hisarda altından yapılmış bir sabanla bir boyunduruk saklı olduğunu naklederler. Bu efsaneye Maryandinlerle Trako-Frikler arasında eski bir münasebe­tin bulunduğunu göstermesi bakımından mühimdir.” (Tahsin AYGÜN Karadeniz Ereğlisi Tarihi, sayfa l2-13)

            AYGÜN'ün Friglere atıfta bulunmasının nedeni şu olsa gerektir: Rivayetlere göre Maryandinler, Ticarete verdikleri önemin yanı sıra, Friglerden esinlenerek tarımla da uğraşmışlar ilk üzüm bağlarını Ereğli'de onlar yetiştirmişlerdir. Bu devrede, dokumacılığın da geliştiği ileri sürülmektedir.

Ama Frig etkisi, sadece Maryandinleri kucaklamamıştır. Zonguldak’ın iç kesimlerinde yerleşen kavimlerin de Friglerin etkisi altında oldukları kimi bulgulardan anlaşılmaktadır. Eflani, Ulus, Safranbolu, Devrek, Çaycuma, vb. kesimlerde yaşayan kavimler, Paflagonya'nın egemenliği altındaydı.

Bunlar, kıyı kesimlerde yerleşenlerin aksine, silahşörlüğe daha fazla önem veriyorlardı. Örneğin, M.Ö. 1200 yıllarında patlak veren destansı Troya savaşları sıra­sında bu yöredeki kavimler de cesaret ve kahramanlıkları ile ünlenmişlerdir. Aynı yörede hayvancılığın da hayli geliştiği, özellikle yük-binek hayvanı (katır) yetiştiriciliğinin yay­gınlaştığı belirtilmektedir.”İlyada”nın bir yerinde şöyle deniliyor:

            “Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlagonialılara, gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan, Kytoros'ta, Sesamos'ta (Amasra) otururlar, Parthenios ır­mağı (Bartın Çayı) çevresinde kurmuşlardır, saraylarını, şehirleri Kromna (Kurucaşile), Aigialos, yüksek Erythinoi’dir.” ( Azra ERHAT –A. KADİR Homeros-İlyada sayfa 104)

Şöyle özetlenebilir: Zonguldak'ın kıyı kesimlerine ilk yerleşenler ticarete, tarıma önem verirken, iç kesimlerde hayvancılık, savaş araç-gereci yapımı gelişmiştir. İç kesimlerde yaşayanlardan günümüze höyükler ve tümülüsler kalmıştır. Frik etkisi bunlardan da anlaşılmaktadır.

Destansı bilgilerden çıkan sonuçlara göre Maryandinya’nın hızla gelişmesi, Bitinya'nın ilgisini çekmiştir. Bitinya'lılar, Maryandinya'yı ele geçirmek için Paflagonya ve Galatya ile iyi ilişkiler kurmuş ve Maryandinya'ya karşı savaşlara girişmişlerdir. Bu savaşlar sonunda Maryandinya'nın belirsiz bir süre için çöküntüye uğradığı ileri sürülmekledir.

            Şunu unutmamak gerekir ki, bütün bu anlatılanlar, birer efsane olmaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Maryandinler döneminden günümüze kalan önemli tarihi bulgu olmadığı gibi, Ereğli'nin uzak tarihi M.Ö. 600 yılına kadar mitolojik açıklamalar açısından da hayli yoksuldur.[5]

ANTİK YUNAN DÖNEMİNDE KARADENİZ EREĞLİ

            Anadolu’ya M.Ö. 1000 yıllarında gelmeye başlayan Yunan boyları önce Marmara ve Egede koloniler kurarlarken bundan 500 yıl sonra, M.Ö. 550 yılında Karadeniz Ereğli’ye ulaşmışlardır. Bu nedenle M.Ö. 550 tarihi kentin kuruluş tarihi olarak kullanılmaya başlanmıştır. (Yunanlılar gittikleri bölgelerde toprak iddia etmek için kent ve yer isimlerini Helenleştirme ideolojisini uygulamışlardır.)

            Karadeniz Ereğli’nin bu tarihlerde Herakleia Pontike olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Yunanistan’dan, Çanakkale üzerinden gelen Megaralı ve Boitalı Dor göçmenler kentin güç kazanmasını sağlamışlardır.[6]

Rodoslu Apollonyus da Argonot seferlerine ilişkin “manzume”sinde; “Milattan 1200 sene evvel Ereğli'nin sakin­leri olan Maryandinler, Bitinya'lıların baskısından mitoloji kahramanı Herakles'in yardımı ile kurtulduklarından kasaba ya şükran ifadesi olarak Herakles adın vermişlerdir” demektedir.

 


Bu olay Charles TEXIER'nin “ASİE MİNEURE” ismindeki eserinde de anılmakta, Ereğli'nin Herkül (Herakles)'e izafeten "Herakleia" adını taşıdığı belirtilmektedir.

Ereğli çeşitli dillerdeki kaynaklarda Herakleia Pontica, Metropolis, İrakliye, Eribolum, İribolum, Eribolum, Benderereğli, L'Araclee, Punderekli, vb. isimlerle de anılmaktadır.

            Anlaşıldığı kadarıyla Ereğli ismi, Herakles'in zaman içinde Türkçe söyleniş ve yazılış bakımından dönüşüme uğ­raması sonucu onaya çıkmıştır. Nitekim Kâtip Çelebi'nin Cihannüma'sında, Ereğli “Benderereğli” şeklinde geçmektedir.

“Bender” iskele, liman anlamına gelmektedir. Buradan kalkılarak Benderereğli'nin Ereğli limanı yahut limanı olan Ereğli anlamında kullanıldığını düşünmek mümkündür.

Bazı kaynaklar göre, M.Ö. 800-600 yıllan arasında İonya'dan Anadolu'nun Kuzey kıyılarına göçler olmuştur. Yaklaşık olarak 200 yıl süren göçler, çeşitli mücadeleler­den sonra, farklı bölgelerin insanları kıyı kesimlerde kaynaş­mışlardır.

Bu göçler sırasında Ereğli'ye Megarlar ve Beotyalılar yerleşmiştir. Megar ve Beotyalıların Ereğli'ye yerleşmelerin­den sonra, Ereğli Herakles'in ismine izafeten Herakleia diye anılmaya başlanmıştır.

            Bu devrede Ereğli, diğer kıyı kentleri gibi, İon ( İyon ) kolonizasyonu içinde yer almıştır, çeşitli kaynaklarda bu dev­reye, “Eski Yunan Devri”de denilmektedir.

Örneğin, Tahsin AYGÜN Megarlar ile Beotyalıların Ereğli’yi Yunan Kolonisi haline getirdiklerini söylemektedir. Ancak anlaşıldığı kadarıyla Ereğli bu koloni içinde bağımsız bir site durumundaydı.

Megarlar döneminde Ereğli hızla gelişmiştir Agora, Akropol, rıhtım, ırmaklar vb. yapılmıştır Kent, Akropol'den itibaren bugünkü surların temelinde görülen eski surlar içine kurulmuştur. AYGÜN'e göre “Kale ve Hamam önü tarafları en mamur yerlerdi.” "Bu kısımda aristokrat sınıfın sarayları bulunuyordu. Halk arasında “Dökülü” diye anılan dalgakıran, Karadeniz'in becerikli gemicileri olan Megarlar dönemin de yapılmıştır Böylece Ereğli bir anlamda İki limana sahip olmuş, bu ise ticaretin gelişmesine Ereğli'nin çok işlek bir liman haline gelmesine yol açmıştır.

            AYGÜN, Megarlar döneminde Ereğli'nin bin "haneden" (konuttan) fazla olduğunu söylemektedir Ereğli bu devre de, Paflagonya, Bitinya ve Doğu Karadeniz yörelerinin başlıca ticaret merkezi ve uğrak yeri olmuştur. Kent çok zenginleşmiş ve bayındır hale gelmiştir.

Ereğli bu devrede eşsiz sanat eserlerine de sahipti. Tahsin AYGÜN'ün 1930’1u yılların sonlarında yaptığı sanat eserlerine ilişkin saptamalar, o tarihlerden bugünlere eski eserlerin nasıl yok edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir, AYGÜN, Megarlardan kalma sanat eserlerinin o zamanki durumunu şöyle anlatıyor:

“Surların temelinde Megar mimarisinin izlerine ve eski dalgakırana rastlanmaktadır Eski İyon ve Korint tarzında zarif sütun başlıkları ve Gebe Kilisede Artemis mabedinin izleri görülür. Harici tesiratla (dış etkilerle) şekli değiştiği için zamanını tayin edemediğimiz Nike’ye ve Poseidon'a ait figürler mevcutdur. Eski bir sunakta elinde mukaddes kap bulunan, Nike ve Poseidon oturmuş olduğu halde sağ elinde bir çatal tutmaktadır. Ereğli’de her devre ait pek çok sikkeler bulunmaktadır. Lisimahos’un gümüş sikkesi İskender’in mevcut resimlerinin en eskisidir. Kralı Amon ilahının oğlu olarak göstermektedir. Bundan dolayı alnının İki tarafında Amon boynuzları bulunmakladır”. (Aynı eser sayfa 21-22 )

            AYGÜN, Ereğli’lerin yaşamına ilişkin olarak da şunları söylüyor:

“ Ereğlililer, Zeus’tan sonra koruyucu Tanrı olarak Herkül’e çok kıymet verirlerdi. Herkül’ün heykeli Agora'da bulunuyordu. Üzüm Tanrısı Diyonisos'a deniz tanrısı Posedion ve zafer ilahesi Nike'ye ve diğer ilahlara, sevgisini kazanmak için kur­banlar keserlerdi. Danslar, güreşler ve eğlenceler tertip eder­lerdi.

            Herkül'ün uğradığı ve seyyah BORE tarafındım bulunan Apollon'a ait meşhur kehanetgah vardır. Bu mağara (Cavern d'Acheruse)'nın genişliği 3-4 metre ve uzunluğu 27 metre olarak kabul edilir. Herakleia’lılara göre cehennemin kapısı burada idi. Geçmişte birçok kimseler buraya müracaatta bulunarak istikballeri hakkında bilgi edinmişlerdir.

            Bunun için bu karanlık mağarada üç gün üç gece gök gürültüsünden korkmadan beklemek lazımdı. Üç gecelik bu hayata tahammül edildiği takdirde, üçüncü gece sabaha karsı haber verilirdi. Meşhur Pavsanyanus Bizans'ta öldürdüğü bir kızdan dolayı bu mağarada kalmış ve Ereğli kâhininin fikrini almıştır.

            Herakleia'lılar yünden ve ketenden yaptıktan geniş ve serbest elbiseler giyerlerdi. Bellerine kemer bağlayan kadınların işlemeli, büzgülü zengin elbiselerinden sarkan kolları ve mevzun ( biçimli ) vücutları, şirin bir tabiat dekorunun çekiciliği içinde yaşayan Ereğli’lere şiir duyguları ilham ederdi.

            Ev hayattan basitti. Sofralarında ekseriyetle et, zeytin, peynir ve şarap bulunurdu. Kadınlar evlerinde dikiş, nakış, dokuma işleri ile uğraşırlar ve çocuklarının eğitimine bakarlardı. Müzik ve spor başlıca meşgaleleri (uğraşları) idi.15 yaşından itibaren evlendirilen genç kızlar ve anneler için müzik öğrenmek bir zaruretti. (Aynı eser sayfa 22-23)

Eski Yunan ya da Megarlar döneminde yaratılan sanat eserleri Ereğli’nin Pontus ve Roma ile giriştiği savaşlar sırasında harap olmuştur. Şu var ki, bu dönemden kalma eski eserler bundan 30-40 yıl öncesine kadar yine de rastlanıyordu. Bu gün ise tek tük kalıntılara rastlanabilmektedir.

            İon’ların kıyılara egemen olduğu devrede Sesamos ( Amasra ) da hızla gelişmiştir Ancak, Filyos çayı yöresinde Tion kolonisi ile Parthenios (Bartın) aynı gelişmeyi gösterememiştir. M.Ö 1500 – 900 yılları arasında tam olarak açıklanamayan bir Fenike işgali yaşamış daha sonra ise kente Miletos’lu göçmenler gelmiştir. Yaklaşık olarak 500 yıl, yani M.Ö.700 yıllarına kadar Sesamos, tıpkı Herakleia ( Ereğli ) gibi bağımsız ya da kendi özel yasaları ile yönetilen ticari olanakları geniş bir kent olmuş bu devrede Herakleia ve Sesamos canlı hayvan, tahıl, salamura ihracatı ile köle ticaretinde ileri gitmişlerdir.

            İon’ların Batı Karadeniz kıyılarında kolonizasyon hareketini pekiştirdikleri sıralarda, M.Ö.700 yıllarında Kimmer akıncıları Batı Karadeniz’de göründüler. Kıyıları işgal ettiler. Ereğli ve Amasra ile birlikte iç kesimlerdeki Paflagonya beylikleri ( Safranbolu, Devrek, UIus, Eflani vb. ) işgalin ağır etkisini gördüler bir anlamda ezildiler.

            Bu karışık devrede, peş peşe Lidya ve Pers (İran) ege­menlikleri görülmüştür. Ancak, M.Ö. 400 yıllarında kendisini gösteren İon-Pers dostluğu sonucu Ereğli yeniden güçlenmiş ve Sesamos (Amasra) ile kıyı kolonilerini ele geçirmiştir. Aynı devrede iç kesimlerdeki küçük derebeyliklerinde bağımsızlık arzuları gerçekleşmiş, Plymen'lerin soyundan bir derebeyi Safranbolu ve yöresinden Ankara'ya kadar uzanan geniş bir bölgeye hükmetmeye başlamıştır.

            AYGÜN ise bu devrede Amasra, Filyos, Akçakoca, Düzce ve Bolu yöresindeki derebeyliklerle savaştığı, ancak bunları ele geçiremediğini ileri sürmekledir. ( Aynı eser, Sayfa l7 ). AYGÜN, bunun nedeni olarak da, efsanevi bozgun or­dusu Onbinler’in Ereğli'ye gelmelerini göstermektedir.[7]

            Karadeniz Ereğli’de M.Ö. 550’li yıllarda ilk Yunan yerleşmesi başladığında aynı zamanda Persler de Anadolu’ya girmiş ve Manisa’ya kadar olan bölgeyi topraklarına dahil etmişlerdir. Bu dönemde Herakleia Pontike önemli bir anfora üretim merkezi olur.

            Herakleia Pontike yöneticileri Perslerle iyi ilişkiler kurmayı başarmışlar ve zamanla ilişkilerini geliştirmişlerdir.

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan M.Ö. 530 yılında Herakleia Pontike’ye yapılan Tiran Başı Büstü’nün Pers etkisi taşıması, Perslerin Herakleia üzerindeki etkisinin en büyük göstergesi olarak kabul edilmektedir. (Ord. Prof. Dr. Ekrem AKURGAL M.Ö. 530 yılına ait Karadeniz Ereğli’de bulunmuş bu tiran başı büstünü Anadolu’daki Doğu Helen Portre sanatının ilk örneği olarak belirtmekte, dünyanın en önemli sanat tarihi eserlerinden biri olduğunu söylemektedir.)

Ksenophon liderliğindeki Yunan ordusunun (On Binler) yolculuklarının son döneminde gemilerle birlikte Herakleia Pontike’ye uğramaları ( M.Ö 400 ), Herakleia için bir dönüm noktası olmuştur. Gemilerden inip Herakleia halkından gıda yardımı isteyen On binler ordusu arasında anlaşmazlıklar çıkınca ordu 3’e bölünür. 1. bölüm denizden yolculuğuna devam eder, kalanlar ise karadan yolculuklarını sürdürmeye karar verirler.[8]

On binlerden yakayı sıyıran Ereğli'ler (Herakleia’lılar ) yeniden fetih hevesine düştüler. Bitinya üzerine sefer düzenlemek istediler. Ancak o sırada Herakleia 'da bir ayaklanma baş gösterdi. Yoksul halk, gemi ve toprak sahiplerine başkaldırdı. Herakleia 'da İç karışıklık büyümeye başladı.

            Bunun üzerine, karışıklığı oradan kaldırmak için çağrılan Platon'un öğrencilerinden Herakleia Pontike'li I. Klearchos isyan eden yoksullar ile işbirliği yaparak Herakleia’nın yönetimini ele geçirdi.

 I. Klearchos zenginlerin nüfuz ve İktidarını koruyan yasaları iptal etti, yoksulların haklarını koruyan yasalar çıkardı. Ve uzun süren iktidarını pekiştirdi. Bütün bu olaylar M.Ö. 400 yılının ortalarında oluyordu. I. Klearchos M. Ö 364 yılında Tiranlığını ilan etti.

            AYGÜN’e göre, bu devrede, devlet yönetiminde önemli değişiklikler olmuştur. Örneğin devlet yönetimine halkın katılması sağlanmış, buna karşı çıkan aristokratların mallarına,  topraklarına el konuşmuş, bunlar yoksullara dağıtılmış esirciliğe karşı mücadele edilmiştir.

            Anlaşıldığı kadarıyla, Herakleia yaklaşık olarak kırk yıl süren bu köklü değişiklikler döneminde yeniden zenginleşmiş ve güçlenmiştir.

            Ancak, bu kezde aristokratlar, I. Klearchos yönetimine karşı bir darbe girişiminde bulunmuyor ve I. Klearchos’u filozof Pontikos’a öldürtmüşlerdir. ( M.Ö. 352) [9]

Herakleia Pontike’de kent adına ilk sikkelerin M.Ö. 394 - 364 yılları arasında basımının gerçekleştiğini görüyoruz. 4.9 gramlık ilk gümüş para üzerinde, Herakles ve boğa figürleri kullanılmış olmasına rağmen bu paranın hangi tiranlar döneminde basıldığı bilgisine ulaşılamamıştır. Ancak sikkenin kentin kurucusu Herakles’e itafen basıldığı belirtilmektedir.[10]




            M.Ö. 400’lü yıllarda yaşayan Pontos'lu Herakleides dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söylemiştir. Eflatun'un öğrencisi olan Pontus'lu Herakleides, Eflatun'un ölümünden sonra Akademi'yi yönetmiş ve felsefe ile bilim konularında önemli eserler vermiştir. Hayatının ikinci yarısını Herakleia Pontice'de sürdüren Herakleides, dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söyleyen ilk bilim adamı unvanı ile yaşadığı dönemlerden sonra da önemini sürdürmüştür.

            I. Klearchos krallığı döneminde Anadolu'yu baştan sona etkileyen ve Anadolu'daki en güçlü Yunan krallarını yıkan Perslere karşı bağımsızlığını koruyabilen Herakleia, I. Klearchos'un ölümünden (M.Ö. 352) sonrada Karadeniz kıyılarındaki egemenliğini ve genişlemesini sürdürmüştür. I. Klearchos döneminde; şehirde büyük yapılanma başlamış ve Platon’un öğrencisi Klearchos ilk kütüphaneyi kurmuştur. M.Ö 400 - 300 yılları arasındaki dönem Herakleia Pontike için Büyük Yayılım Dönemi olarak kabul edilir.

Deniz ticaretinin ve tarımsal gelişmelerin ardından Herakleia siyasi gücünü artırmış ve koloniler kurmuştur. Herakleia bu dönemde Kallatis (Romanya’da Dobruca Bölgesinde kıyı kasabası) ve Khersonesos (Rusya’nın Kırım Bölgesi, Kırım Yarımadası) adlı kolonilere sahiptir.

Anadolu’da ise; şehrin doğu ve batı kıyıları boyunca genişlemiş, batıda; Cales (Kales - Alaplı), Diospolis (Akçakoca), Apollonia - Thynia (Kefken Adası) ve Karpeia (Kefken), doğuda; Sandareke (Zonguldak), Tieion (Filyos), Sesamos (Bartın - Amasra), Kromna (Bartın - Kurucaşile), Kytoron (Kastamonu - Cide) ve Sinope (Sinop) kadar ki bölgede etkili olmuştur. Bu gelişmede en önemli unsur Herakleia’nın sahip olduğu güçlü donanmasının etkisidir.

I. Klearchos’un ölümünün ardından yönetime Satyros adlı tiranın geçtiğini görüyoruz. (M.Ö 352 - 345) Daha sonra Herakleia yönetimine Dionysos ve Timoteos adlı tiranlar (M.Ö. 345 - 337) geçti. Siyasi başarıları nedeniyle Herakleia’yı hem Perslere karşı hemde Büyük İskender’e karşı korumayı bilmişlerdir.[11]

Dionysos tek başına kral olduğu dönemde (M.Ö. 337 - 305) Büyük İskender Anadolu’ya girmiş ve Perslerle savaşmaya başlamıştır.

İskender ilkten Bitinya topraklarına girmiş, daha sonra Herakleia üzerine kuvvet göndermiştir. Herakleia (Ereğli) tiranı Dionysos Bitinya kralı Jiputas’la birlikte İskender'e boyun eğmiştir.

            Bu bağlılık, İskender'in ölümüne ( M.Ö.323 ) kadar sürmüştür. Öte yandan, İskender Zonguldak’ın iç kesimlerini elinde tutan Paflagonya Plymen krallığına geniş bir imtiyaz tanımış, bu gururlu savaşçıların ülkesini istila etmediği gibi, yönetim biçimlerine de karışmamıştır.

 İskender’in M.Ö. 324 yılında Persleri yenmesi sonucu İskender, batı ve doğu kültürlerinin kaynaşması için etrafındakileri Pers kızları ile evlenmeye zorlamıştır. Bunun üzerine Herakleia Kralı Dionysos, Pers Kralı III. Darius’un kardeşinin kızı Amastris ile evlenerek (M.Ö 320) Anadolu ve Karadeniz Ereğli tarihini etkileyen bir sürecin başlamasına neden olmuştur.[12]                

Dionysos döneminde aristokratlara karşı daha yumuşak bir politika izlediği bir varsayım olarak ileri sürülebilir. Çünkü iç kargaşalar tamamen ortadan kalkmıştır ki, Ereğliler ezeli düşmanları Bitinya'lılara karşı yeniden savaş açmışlardır. Bu arada Sesamos ( Amasra ) dahil tüm kıyıları ellerine geçirmiş­lerdir.  

Dionysos’un M.Ö. 305 yılında ölümünün ardından tahta geçen Amastris, Trakya kralı Lysimachos’un saldırılarından kenti korumak için onunla evlenmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Herakleia ticari olarak zenginliğini artırmaya devam etmiştir.

Amastris Herakleia’nın zenginliğini ispatlarcasına kendi adını taşıyan Amastris (Amasra) şehrini kurar ve kendi adına ilk sikkeyi bastırarak Amasra’yı yönetmeye başlar. (M.Ö. 300 - 288) Bu arada Herakleia’da onun oğulları II. Klearchos ve Oxathres’in tiranlık dönemi (M.Ö. 305 - 286) başlamıştır.

Bir süre sonra annelerinin hareketlerini benimsemeyen oğulları II. Klearchos ve Oxathres, Amastris’i öldürürler. (M.Ö. 288) Bu yıllarda Herakleia’da yönetim karmaşası görünür. Amastris’in öldürüldüğünü duyan Amastris’in eski kocası Trakya Kralı Lysimachos Herakleia’ya gelerek şehrin başına geçer. (M.Ö. 286) Amastris’i öldüren çocuklarını M.Ö. 286 yılında idam ettirir. Şehrin hazinelerini talan eden Trakya kralı, idareyi halka bırakıp gider.

Ancak Trakya kralının ölmesinin (M.Ö. 281) ardından ayaklanan Herakleia halkı, kentte büyük bir yıkım olmasına neden olur. Bütün kent surları temellerine kadar yıkılır. Ayaklanmaların ardından Cumhuriyet rejimine geçen Herakleia halkı, Bitinya, Bergama ve Suriye İmparatorluğunun saldırılarına karşı topraklarını korumayı başarır.

Daha sonraki yıllarda Galatlara karşı Bitinyalıları destekleyen Herakleia’lılar I. Antiochos’un yönetimi altındaki (M.Ö 280 - 261) Galatların saldırılarına maruz kalmış ve kent yağmalanmıştır. Kentin yağmalanmasının ardından Galatya’ya karşı savaşlarda Mısırlılarla iyi ilişkiler kuran Herakleia halkı, Mısır Kralı II. Ptolemaios’un yardımlarıyla kenti yeniden inşa etmişler ve gönderilen Marmara Adası`ndan mermerler ile Herakles adına şehirde tapınak yapmışlardır.

Herakleia`nın önceki yıllardaki savaşlarda destek verdiği Bitinyalılar ile arası M.Ö. 200’lü yıllarda bozulmuş ve saldırılar sonucu Bitinya’ya topraklarını kaptırmıştır. Sakarya Irmağı, Bartın Çayı ve Filyos arasında kalan topraklar Amasra dahil, 200 yıllık Herakleia hâkimiyetinden sonra Bitinyalılar’a geçmiştir.[13]

M.Ö 266 yılında Ereğli’nin de içinde yer aldığı kıyı ve iç kesimlerdeki koloniler ile bağımsız ve yarı bağımsız prenslikler, Bitinya Krallığı ile ortak hareket eden Pontus Krallığının egemenliği altına girmiştir. Ereğli’yi de içeren Zonguldak kıyıları ile iç kesimleri, Pontus Krallığı ile Bitinya Krallığı arasında pay edilmiştir.

            Bu şekilde bölgedeki İon devri fiilen sona ermiş ve M.Ö. 70 yılına kadar sürecek olan Pontus Devri başlamıştır.[14]

                            ROMA DEVRİNDE KARADENİZ EREĞLİ

            Romalılar Anadolu'ya girmeye başladığında topraklarını geri alabilmek amacıyla M.Ö. 187 yılında Romalılarla anlaşma imzalayan Herakleia, Roma desteğine rağmen kaybettiği toprakları geri alamamıştır. Roma - Pontus Savaşlarında Roma'yı destekleyen Herakleia güçlü donanması nedeniyle Romalılar tarafından kullanıldığını anlayınca, Romalılardan kaçan Pontus Kralı Mithradates'i ve 4000 kişilik ordusunu Herakleia'nın kent surları içinde saklamıştır. Pontus Kralı da ordusunu Herakleia 'da bırakıp rahatça ülkesine dönmüştür.

            Romalılar ise Herakleia halkının yaptıklarına kızarak, M.Ö. 72 - 70. yıllarda 2 yıl süreyle kenti kuşatmışlar ancak kenti almayı başaramamışlardır. Fakat Herakleia 'da veba salgını başlayınca kente girmeyi başaran Romalılar, kenti baştan sona yağmalayıp, yakmışlardır. Kenti yağmalayan Romalı komutan Cotta, Karadeniz İmparatoru unvanını almasına rağmen Roma Meclisinde Herakleia'yı gereksiz yere yağmaladığı için yargılanmıştır. Romalılar kente özgürlüğünü geri vermişler ve Augustus döneminde kentin yeniden inşasına başlamışlardır. M.Ö. 63 yılında Amasya'da doğan Strabon ünlü coğrafya kitabını yazmaya M.Ö. 7 yılında başlar ve Karadeniz Ereğli gezisini de anlatır.

            Kentin limanlarının geliştiğini ve kolonileri ile birlikte değerli olduğunu anlatır. Strabon Herakleia 'da bıldırcın otu denen bir bitkinin yetiştiğini şehrin Kalkedon'dan (İstanbul) 1500 stadion (262 km.) Sangarios Irmağından (Sakarya) 500 stadion (88 km.) uzaklıkta bulunduğunu söyler. Romalıların bir eyaleti konumunda gelişimini sürdüren Herakleia 'da M.S. 100'den itibaren Hz. İsa'nın 12 havarisinden biri olan Aziz Andreas'ın girişimiyle Hıristiyanlık gelişmeye başlamıştır.

            Hıristiyanlığın gelişimi Galatya'lıların dikkatini çekmiş ve Herakleia'daki gelişimi engellemek için Hıristiyanlara yoğun baskı yapmışlar ve birçok insanı öldürmüşlerdir. Herakleia, baskılar arasında kentin gelişimini sürdürebilmiştir. Bu arada Roma İmparatorluğu'nun Anadolu'ya getirdiği barış ortamı, Karadeniz Ereğli'de özellikle M.S. 200 yıllarından itibaren kamu binalarının ve su kanallarının yeniden hızlı bir şekilde yapılmasını sağlar. Kente amfi tiyatro kurulur. Bu tiyatrodan günümüze ulaşan hiçbir kalıntının bulunmaması şehir tarihi için büyük talihsizliktir.

            Ayrıca dönemin sikkelerinde bu tiyatronun figürleri kullanılır. Karadeniz Ereğli'de yol kazıları sırasında bulunan bir anıt, M.S. 200 - 300 yılları arasında kentteki kültür ve gelişmişlik seviyesini göstermesi açısından son derece önemlidir. Dönemin ünlü Pandomim sanatçısı Krispos adına yapılmış bu mezar anıtı üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır: “Mezarlar insanların en son evleri ve en son duvarlarıdır. Onlar bedenlere evlerden daha sadıktırlar. Onlardan kalan akıtılan gözyaşları ve ölülerin sonsuza dek kalacak fani olmayan miraslarıdır. Ölüm uykusundan sonra artık vücudun güzelliği geri alınamaz. Burası bir sükûn şehridir.

            Çıplak olarak taşınıp içine gömülünen sağlam ebedi istirahatgah. Ebedi evdir. Bu nasıl bir mezardır ve burada yatan kimdir? Hayatta kazanılan zaferlerin nefrete layık abidesidir. Taş ve toprak olanın işaretleri. Ölülerin mezar taşları suskun harflerinizle öleni dile getiriniz. Vücudunuzu yitirip telef ettikten sonra hangi insan buraya ismini verdi? Ölü insan Krispos. Fariz ülkesinin (Mısır) ve başak taşıyan Nil Nehri'nin vatandaşı, bu anıtın altında yatmaktadır.[15]

                                      BİZANS DEVRİ'NDE KARADENİZ EREĞLİ

            Roma İmparatorluğu'nun M.S. 395 yılında Bizans ve Roma olarak ikiye ayrılmasıyla Bizans hâkimiyetinin başladığı Herakleia 'da, Bizans İmparatoru II. Theodosios (M.S. 408 - 450) döneminde Hıristiyanlar zafer kazanırlar. Bu tarihlerde kentin büyük bir deprem yaşadığı ve Bizans İmparatoru II. Theodosios'un kente gelerek yeniden inşası konusunda gerekli desteği verdiği bilinmektedir. M.S. 8. yüzyılda Arap akınları İznik'e ulaşmış ancak Herakleia, bu akınların dışında kalmıştır.

            Türklerin 1071 yılından itibaren Anadolu'ya girmesiyle Herakleia Türk kuşatmalarına sahne olmuş ancak Türkler başarılı olamamışlardır. Bu tarihlerde dini yapılaşmanın yoğun olduğu Herakleia, Bolu'nun (Klaudiopolis) Piskoposluk merkezi olmasıyla, İmparatorluk tarafından Bolu'ya bağlanmıştır.

Ancak Bolu'nun Türkler tarafından alınması sonucunda kent yeniden önem kazanmış tekrar Metropolis olmuştur. 1204 yılında Kommenos Hanedanından David'in Herakleia'yı hâkimiyeti altına aldığı görülür. Herakleia bu dönemde Trabzon İmparatorluğu'nun batı kalesi olarak kullanılmıştır.

1204 - 1205 yıllarında şehrin surları yenilenmiştir. Karadeniz Ereğli'de bulunmuş bir kitabede kentin yeniden yapılanması konusunda şunlar yazılır; “Kızıl yeşil Yunan meşalesini yakan Büyükbabası hükümdar Andronikos O ıslak temel üzerine yeni bir fener yaptı zamanın yıktığı şeyi yeniden yaptı muhteşem bir sanatla bütün Herakleia'yı yaptı 1206.” Kommenos Hanedanı'ndan David, Kommenos Devleti'nin Hükümdarı Andronikos'un küçük torunudur.

            David, Herakleia 'da yaptıklarının dedesine ithaf etmiş görünmektedir. İznik İmparatoru Theodoros 1214 yılında Herakleia 'ya saldırarak David'den kenti almış ve Sinop'a kadar olan tüm bölge İznik İmparatorluğu'nun hâkimiyetine girmiştir. 1261'de İznik İmparatorluğu İstanbul'u yeniden Latinlerden geri alınca, Herakleia tekrar Bizans İmparatorluğu sınırlarına dahil olmuştur. Gittikçe kan kaybeden Bizans İmparatorluğu, Karadeniz'deki hâkimiyetini korumak için Cenevizlilere bazı ticari avantajlar sağlamış, anlaşmalar imzalamıştır (1261). Bu dönemden sonra Herakleia, Cenevizlilerin kontrolü altına girer ve Ceneviz kolonisi olur. Selçukluların Anadolu üzerindeki baskısı Moğollar tarafından kırılmış ancak bu kez de 1269 yılında Herakleia'yı Moğollar kuşatmışlardır. Ne var ki Moğollar, tüm saldırılarına rağmen şehri ele geçirememişlerdir. Osmanlılar, Anadolu'da genişlemeye başlarken ve Türkler Anadolu'nun birçok kentine hakim olurlarken, Herakleia, kendini diğer Bizans kentlerine göre uzun bir süre Osmanlılara karşı koruyabilmiştir. [16]

                            TÜRKLER DÖNEMİNDE KARADENİZ EREĞLİ

            Karadeniz Ereğli’nin Türk hâkimiyetine geçmesi ile ilgili çelişkili bilgilere rastlanmaktadır. Bolu Salnamesinde Ereğli’nin ilk defa 1337 yılında Selçuklu sülalesinden Gazi Çelebi tarafından Türk hâkimiyetine girdiği doğrultusundadır.

             Ancak bu hâkimiyet kısa sürmüştür. Hammer Tarihi, Müneccimbaşı Tarihi ve Uzunçarşılı bu bölgede Gazi Çelebi’nin hâkimiyetinden bahsederler. Fakat tarihte yanlışlık olduğu kesindir zira Gazi Çelebi 1322 yılında vefat etmiştir.[17]

            Osmanlı Devleti’nin yükselişi ile birlikte, Bizans egemenliğindeki Herakleia 'nın da bağlı olduğu İznik kenti 1337 yılında Türk hâkimiyetine girmiştir. Ereğli’nin kısa bir Türk hâkimiyeti sonrasında Cenevizlilerin kontrolüne girdiğini sanıyoruz. Cenevizliler 70 yıla yakın bir süre kentin hâkimiyetini sürdürmeyi başarmışlardır.

Ereğli’nin Osmanlılar tarafından ele geçirilişi hakkında Kâtip Çelebinin Cihannüma adlı eserinde ve bazı kaynaklarda 1327 tarihi verilir. Şehri Orhan Gazinin fethettiği söylenir. Bu görüşler hiç şüphesiz Ereğli’de Orhan Gazi adına kiliseden camiye çevrilmiş bir kilisenin varlığına ve Orhan Gazi zamanına ait bazı arazi vakıflarının kayıt defterlerinin bulunmasına dayandırılmıştır.

            1404 yılında Herakleia 'ya gelen Clavijo adlı gezgin, şehrin Bizans İmparatoru II. Manuel tarafından 1393 yılında para karşılığı Yıldırım Beyazıt'a satıldığını ve padişahın burayı oğlu Süleyman Çelebi’ye verdiğini belirtir. Bu durum V.Cuinet’in “La Turquie’d’Asie” adlı eserinde de “Ereğli’nin 1393 yılında Yıldırım Beyazıt tarafından alındığı” görüşüne uygun düşmektedir.

            1402'deki Ankara Savaşı'nın ardından Karadeniz Ereğli, Süleyman Çelebi'nin kontrolüne geçmiştir.

            Fatih Sultan Mehmet döneminde inşa edilen Rumeli Hisarı için Ereğli kasabasından taş ve kireç sevk edilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde de kasaba hızla gelişmesine devam hızla etmiş, yeni Türk mahalleleri kurulmuş ve yeni eserler yapılmıştır.

            1654 yılında Don Kazakları Karadeniz kıyılarını yağmalamaya başlar. Karadeniz Ereğli de bundan nasibini alır. Kazakların yağmasına karşı koymak isteyen Osmanlı Devleti, Mahmut Paşa komutasındaki Yeniçerileri Üsküdar’dan kayıklarla Karadeniz Ereğli'ye gönderir. Ancak kent bu kez Yeniçeriler tarafından, Kazakları aratır şekilde yağmalanır.[18]

1701 tarihinde Fransız botanikçisi Joseph Pitton de TOURNEFORT Ereğli’ye gelir seyahatnamesinde şehirden şöyle söz eder: 29 Nisan, denizin çok süt liman olmasına karşın, kürek gücüyle 40 milden fazla yapamadık ve öğlene doğru Dkhilites'te kamp kurduk. Tayfalarımız soluk soluğa kaldığından, ertesi gün karadan 60 mil gittikten sonra küçük Anaplia* (Alaplı) ırmağının ağzından içeri girdik. 1 Mayısta Penderakhi’ye* (Ereğli) geldik.

Penderakhi eski Herakleia kentinin yıkıntıları üstünde kurulmuş küçük bir kenttir; yıkıntılara, özellikle de surlarda kullanmış ve hala deniz kıyısında durmakta olan iri dörtgen taşlara bakılacak olursa, Herakleia Doğunun en güzel kentlerinden biri olmalıydı. Yer yer kare biçimli kulelerle tahkim edilmiş kent surunun Bizans imparatorları döneminden kaldığı izlenimi uyanmaktadır. Kentin her yanında sütunlarla, baştabanlarla ve korunması konusunda hiçbir özen gösterilmemiş yazıtlarla karşılaşılmaktadır. Bu kent denize egemen yüksek bir yamaçta kurulmuştur ve bütün yöreye hükmetmek amacıyla yapıldığı kanısı uyandırmaktadır. Kara yanında, iri mermer parçalarıyla yapılmış çok yalın bir eski kapı bulunmaktadır. Daha ilerilerde, Antikçağ'a ait başka kalıntıların da bulunduğu söylendi, ama gecenin yaklaşması ve bu viranelerin yakınına kadınların çadırlarının kurulmuş olması oraları görme olanağı vermedi. Asla beklemediğimiz bir şanssızlık sonucunda hiç rehber bulamadık: Rumlar Paskalyalarını kutluyor ve o gün çok içmek ve çok dans etmek özgürlüğünü elde etmek için kadıya verdikleri paranın karşılığını almak istiyorlardı. Bu nedenle, Doğu yönünde, kentin yukarı kesiminde, görünüşe göre Lycus'un * (Burası Lycus değil çok daha güneyden akan günümüzdeki Kılıç’tır) durgun sularının kokuştuğu bataklığa kadar uzanan yöreyi rastgele dolaştık.

            Penderakhi'de tarihini araştıracak kadar uzun kalamadık, orada sadece geceledik;  2 Mayısta, güzel bir havada yola çıkarak, bu hava sayesinde rahatlıkla 80 mil yol aldık.[19]

18.yüzyıl Osmanlı tarihinde Karadeniz Ereğli açıklarında vuku bulan bir deniz kazası sebebiyle kasabanın adı geçer. Devlet ricali aleyhine atıp tutan din âlimlerinden Ebezade Abdullah Efendi ve Mehmet Ataullah Efendi görevlerinden azledilerek sürgüne gönderilmişlerdir. Ebezade Trabzon, Ataullah Efendi ise Sinop’a iki ayrı gemi ile 1713 yılında Kasım fırtınası esnasında yola çıkmışlardır. Gemiler Karadeniz Ereğlisi önünde büyük bir fırtınaya tutulmuşlar, Ebezade’nin bulunduğu gemi batmış, Ataullah Efendinin bulunduğu gemi sahile ulaşmayı başarmıştır. Bunun üzerine Ataullah Efendi, karayolu ile Ereğli’den Bolu’ya gitmiş ve durumu bildirdiğinde kendisine Bolu’da oturması emredilmiştir.

19. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nda gemi yapım merkezi olarak belirlenen şehirlerden biri de Karadeniz Ereğli’dir. Bu tarihten sonra Karadeniz Ereğli’de Fırkateyn ve Kalyon tipi gemiler inşa edilmeye başlandı. Şehre bu işi organize etmeleri için Kalyon İnşaat Nazırı adıyla görevliler atandı.

Yine 19.yüzyıl başına kadar ayanlıkla yönetilen Karadeniz Ereğli'ye; Safranbolu, Bartın ve Devrek şehirleri bağlanmıştır. 1839'da Safranbolu ve Bartın, Karadeniz Ereğli'den ayrılmıştır.[20]

Bu devrin ünlü siması ise Ali Molla’dır. Ali Molla Ereğli’ye Amasra’dan gelmiş zekâsı, atıcılığı ve eşkıyalığı ile ünlü bir denizcidir. II. Mahmut döneminde Mora İsyanının bastırılması için sefere katılmıştır. Tahsin AYGÜN’e göre 1827 yılında Navarin’de Rus, İngiliz ve Fransız donanmaları Osmanlı-Mısır donanmasını imha edince Ali Molla Ereğli’ye dönerek tek başına Ereğli’yi beş sene yönetmiştir. Fakat Sinan YAKAY’a ait arşiv destekli kitap çalışmasında Ali Molla’nın Ereğli de etkin olduğu yıllar 1810-1821 yılları arasıdır. Yani Mora isyanına müdahale etmiş olması imkânsız gibi gözüküyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan belgelere Ali Molla başlangıçta Ereğli’de görevli bir komutan ve merkezde hala saygınlığı olan bir yeniçeri’dir. Buna göre Ali Molla silahşor bir yeniçeri olarak 1810 yılından itibaren Ereğli iskelesi ve Baba limanı muhafızı ve Ereğli Ağasıdır. Ali Molla’nın bir eşkıya olarak 10 yıl kadar Ereğli ve civarında II. Mahmut’un çok istemesine ve bölgede büyük askeri harekâtlar düzenlemesine rağmen yakalanamamasının onun bölge halkı tarafından sevildiğini ve halktan destek aldığını göstermektedir.

Ali Molla 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşları sırasında Rus donanması saldırılarına karşı burada bulunmuş 1811 yılında Rus gemilerinin Ereğli limanına saldırısı öncesinde yaşanan olaylar nedeniyle Bolu ve Viranşehir sancakları mutasarrıfı Hüsrev ve Mehmet Paşa ve onun adamları olan Bolu kaymakamı Miri miran İbrahim Paşa ve Hüsrev Paşa’nın Viranşehir sancağındaki vekili Haydudoğlu ile arasının açıldığı tespit edilmiştir. Ayrıca bir belgede Ali Molla belli olmayan bir nedenle Ereğli’deki müftüyü ve çocuklarını öldürdüğü ve on sekiz kazayı ele geçirdiği ifade edilmektedir. Bu durumların Ali Molla’yı devletle karşı karşıya getirdiği ve eşkıya yaptığı anlaşılmaktadır. Bolu kaymakamı İbrahim Paşa ve Hüsrev Paşa’nın Viranşehir sancağındaki vekili Haydudoğlu’nun bölgede halktan haksız yere fazla vergi toplayarak suistimal ve zulüm yapmalarından Ali Molla rahatsız olmuştur. Hatta merkeze bir şikâyet yazısı bile yazmıştır. Bu belgede ilginç bir nokta bulunur. Ereğli’de 1811 yılında kıtlık ve kuraklık yaşandığı anlatılmaktadır. Hatta o kadar ki insanlar ölmemek için yabani otlarla, çimenlerle beslenecek duruma gelmişlerdir. Tam bu durum yaşanırken bir de üstüne İbrahim Paşa ve Haydudoğlu’nun askerleriyle yaptığı baskın ve zulümler yaşanmıştır. Hüsrev Paşa Ali Molla’yı ortadan kaldırmak için İstanbul’dan da destek istemiş Padişah 5 Ekim 1811 de denizden bizzat Kaptan-ı Derya Hafız Ali Paşa komutasında bir donanma ve karadan da Hüsrev Paşa emrinde bir ordu görevlendirmiştir. Ali Molla ve adamları bunun üzerine Ereğli’yi terk ederek kaçmışlardır. Ereğli’nin denetimi Hüsrev Paşa’ya geçmiştir. Ereğli resmi ayanlığına Çubukçuoğlu Emin Ağa getirilmiştir. Ali Molla hakkında tespit edilen son belge 1821 tarihlidir. Bolu ve Viranşehir’de yine ayaklanmalar çıkardığı hakkındadır.[21]

1829 yılında Karadeniz Ereğli'de yeni bir dönem başlayacaktır. Karadeniz Ereğli'nin Kestaneci Köyü'nden Uzun Mehmet adlı bir köylü gezinti yaptığı sırada taş kömürünü bulacak ve Osmanlı sarayını bu buluştan haberdar edecektir. Ancak 1848 yılında Abdülmecit zamanında kömür ocakları işletmeye açılır.

1838 yılında şehre gelen gezgin Eduard BORE, 3 gün Karadeniz Ereğli'de kalır ve Cehennem ağzı Mağaralarını bulur. Bunu 1840 yılında seyahat notlarını anlattığı kitabında dile getirir.

9 Mart 1841 tarihinde Ereğli'de bir isyan meydana gelir. Çıkan isyanın gerçek nedeninin Tanzimat'la getirilen yeni vergi düzenlemelerine tepki olduğu anlaşılmaktadır. Ereğli'de vergilerin ayaklanmadan önce de 6-7 aydır toplanamadığı belirlenmiştir. Özellikle vergilerin ikinci taksitinin toplanamadığı, aded-i ağnam (hayvan vergisi), öşür ve diğer başka vergilerin toplanmasında sorunlar çıktığı tespit edilmiştir. Ereğli'de toplanan vergilerin yine Ereğli Tersanesinde yapılmakta olan bir kalyonun inşaat masrafları için kullanıldığı bilinmektedir. Tersanede gemi inşaatından sorumlu kişi yani Kalyon Nazırı ve Ereğli'nin mali bakımdan bağlı bulunduğu Safranbolu'nun muhassılı da Ereğlili bir ağa olan Mustafa Ağa'ydı. Bu durum Mustafa Ağa'nın yeni siyasi koşullara adapte olmadaki yeteneklerini ve yeni kurumlar içinde eski düzeni devam ettirmeye çalıştığını göstermektedir.

Ereğli'deki isyanda elebaşları olan kimseler ağa veya tersane çalışanıydılar. İsyanı çıkarmakla suçlanan ağalar isyandan önce Ereğli'de fazla vergi toplandığını iddia ederek yanlarında topladıkları kişilerle beraber Bolu meclisine gelip şikâyette bulunmuşlardı. Şikâyette bulunanlar serbest bırakılmış, Bolu ve Viranşehir (Bolu-Gerede-Örencik köyü) feriki Davut Paşa şikâyet konusunun araştırılması için Bolu ve Safranbolu’dan memurlar görevlendirmiş, ama bunların çalışmaları sonucunda Ereğli'de fazladan vergi toplanmadığı ortaya çıkmıştır. Vergilere karşı çıkan ağaların talepleri dikkate alınmayınca Ereğli'de 9 Mart 1841 isyan çıkmıştır. İsyancılar Ereğli'deki tüm halkı isyana dahil etmeye çalışmışlar bu nedenle Ereğli Tersane-sindeki tersane işçilerini de isyana katmaya çalışmışlardır. Zaten isyanı çıkaran elebaşlarının ağalar ve tersane çalışanları oldukları bilinmektedir. Bu durumun da muhassıl-nazır ağa ve yandaşı ağalarla, isyancı ağalar arasındaki rekabeti ortayı koyduğu iddia edilebilir. İsyanın sebep olduğu gergin durumda güvenliğin ortadan kalkması, gemi inşaatının toplanan vergilerle karşılanıyor olması ve belki de işçilerin isyana katılmaları nedeniyle Ereğli Tersanesinde inşaatı süren kalyon tipi donanma gemisinin inşaatı da durmuştur.

İsyancılar Ereğli'ye iki saat mesafedeki "Kızılca Pınar" adı verilen yerde bir araya gelerek Safranbolu meclisi üyelerini çağırmışlardır. Ancak Kızılca Pınar'daki isyancılar meclis başkanı efendinin (Osman Nazif Efendi) adamları yoluyla dağıtılmış ve isyancı elebaşları olarak bazı zanlılar yakalanmışlardır.  Burada isyanın elebaşları olarak tespit edilen on yedi kişi; Ereğli'nin bağlı olduğu Safranbolu muhassıllığının meclis başkam Osman Nazif Efendi emriyle, Ereğli'deki iki muhassıl vekili ve naibleri tarafından tutuklanarak Safranbolu'ya gönderilmişlerdir.

Daha sonra Osman Nazif Efendi, olayların sürmesini engellemek için Hacı Ahmet Ağa'yı görevlendirmiştir. Hacı Ahmet Ağa, Ereğli'de "Bey Çayırı" denilen yerde Osman Efendi'nin emirlerini okutarak, vergilerde on kuruştan yüz elli kuruşa kadar indirim yapıldığını Ereğli halkına defterleri tek tek incelettirerek kabul ettirmiştir.  Bu durumdan Hacı Ahmet Ağa ve Osman Nazif kadar indirime gidilmesinin de amacı zaten isyanın gerekçelerini ortadan kaldırmaktır ayrıca bu durum isyancı ağaların kendi çıkarlarını değil toplumsal çıkarları dikkate alarak isyanı çıkarttıklarını da göstermektedir.

Ereğli'de ayaklanmanın bastırılmasına yardım eden iki kişinin Hacı Ahmet Ağa ve Osman Nazif Efendi'nin isimleri bilinmektedir. Bunların ayaklanmanın bastırılmasına yardım etmekle Muhassıl Nazır Mustafa Ağa ve devletten ne gibi çıkarlar elde ettikleri ise bilinmemektedir. Ancak kazanan tarafta olmanın Efendinin Muhassıl-Nazır Mustafa Ağa'nın adamları olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun Mustafa Ağa çevresinde toplanan bir ağa koalisyonunun olduğunu göstermektedir. Yakalanan on yedi kişinin içerisinde de Ereğlili ağalar olması Mustafa Ağaya karşı bir ağa koalisyonunun da varlığını ispatlamaktadır. Hacı Ahmet Ağa ve Osman Nazif Efendi'nin; isyan bastırılmış, isyancılar dağıtılmış ve zanlılar yakalanmış olmasına rağmen halka vergi kayıtlarını inceletmeleri de ilginçtir. Vergilerde yüz elli kuruşa ettikleri ise bilinmemektedir. Ancak kazanan tarafta olmanın getirilerinin olacağı muhakkaktır.

Zanlıların; Safranbolu muhassıl meclisi tarafından ilk sorgulamaları yapılmıştır. Burada isyancı elebaşları ilk ifadelerinde kendi hallerinde suçsuz maden kömürü işçileri olduklarını söylemişlerdir. Ancak araştırmalardan sonra isyana neden olanların aslında Ereğli'de ağalardan ve tersane çalışanlarından oldukları belirlenmiştir. İsyanı çıkartanlar arasında ağalar dışında tersane çalışanlarının da olması yine Kalyon Nazırı Mustafa Ağa'ya karşı bir işçi hareketinin varlığını gösterdiği iddia edilebilir.

Safranbolu Muhassıllık Meclisi tarafından zanlılardan beşinin serbest bırakılmasına on ikisinin ise tutukluluk hallerinin ve davalarının devamına karar verilmiştir. İhtilâl ve sonrası tutuklamalar Bolu ve Viranşehir feriki Davut Paşa'ya Safranbolu Meclisi tarafından haber verilmiştir. Bir süre sonra zanlılar, şahitler, muhassıl vekilleri, onların naibi ile davanın Bolu üzerinden İstanbul'a Meclis-i Ahkâm-ı Adliye'ye sevk edilmesine karar verilmiştir. Fakat bir süre sonra İstanbul yönetimi davanın mahallinde görülmesini emredip zanlıları geri göndermiştir. Ahkâm-ı Adliye Meclisi, o dönemde Bolu sancağının bağlı olduğu Hüdavendigar  (Bursa merkez) eyaleti müşiri paşayı davanın adaletle yapılmasını sağlamakla da görevlendirmiştir. Mart 1841'de Hüdavendigar (Bursa merkez) eyaleti müşirinin Mehmet Dilaver Paşa olduğu bilinmektedir. Dava sonucu yapılan araştırmalarda bulunamamıştır. Ancak bu olaydan sonra Ereğli'de bir daha olay çıktığına dair bir belgede tespit edilememiştir.[22]

1853 yılında Kırım Savaşı sırasında kömür işletme hakkı İngiliz ve Fransızlara devredilir. Kömür işletmelerinin çalışmaları nedeniyle bölgeye insan göçü başlar.

Bölgede sadece Tük nüfusu değil aşırı bir şekilde, Balkanlardan gelen ve madencilikte usta olan Hırvat, Sırp ve Karadağlı işçiler ile Tüccar olarak gelen Rum ve Ermeni nüfusu artışı gözlenir.

Kırım Savaşının başlamasından sonra havzaya gelen İngiliz Amiral Thomas Abel Brimage SPRATT bize şu bilgileri veriyor; “1854 yılı Mart ayının sonlarına doğru, İngiltere ve Fransa donanmasının Karadeniz’e girmesinden sonra Türk hükümetinin güney sahilinden Ereğli yakınlarında  ( Antik Herakleia’da ) kömür elde ettiğinin bilinmesi üzerine savaş gemilerinde kullanmak için, kalitesini araştırıp rapor etmem için oraya gitmem emredildi…

Benim idaremde 27 Mart akşamı Kraliyet gemisi “ Spitfire ” ile İstanbul’dan ayrılarak Ereğli’ye ertesi günü sabaha geçip, hava şartlarının uygunluğundan istifade edip Ereğli’nin 30 km doğusunda Türk Hükümetinin İngiliz Mühendisi Mr. John Barkley’in direktifleri ile işlettiği Kozlu körfez ve vadisine devam edildi…

Kozlu körfezin kıyısındaki birkaç evden oluşmuş ve bu bölgeden üretilen kömürün Ereğli’ye nakli için çok güvenli bir yerdir. Şu anda, Mayıs ayının ortalarında veya sonunda İstanbul’a yapılacak nakliyat için yaklaşık 9.000 ton kömür hazır olarak beklemektedir…

Kumsaldan yaklaşık 2 mil uzunluğundaki vadiye çıkan o zaman çalışan madenlere de giden bir tramvay gördüm…

1838 veya 1840’larda bu kömür yataklarının varlığı dikkat çektiyse de benim ziyaretimden 5–6 yıl kadar önce Hırvatlar kıyının yanındaki gelişmiş ve kolay çıkarılabilen damarları işlemelerine rağmen Türk hükümeti tarafından bu kömür yatakları sistemli olarak işletilmiyordu…

Çevrede kömür bulunan yerleri görmek arzusuyla 30 Mart sabahı Mr. Barkley ile Kozlu-Ereğli arasındaki bölgeye hareket ettik. Gemime beni Ereğli’de beklemesini söyledim…

Geçtiğimiz vadide de kömür damarları görmüştük ama onlar denize daha yakın bulunuyorlardı. Kardiç’in batısına doğru, kıyıya ulaştırılan, içlerinde kömür bulunan birçok vadiden geçtik Bunlardan biriside Aligazi köyü yakınında Hırvatlar tarafından çalıştırılan, birisi göz kararı 70 derece iki kömür damarı bulunuyordu…

Bu paralel tepelerin üzerinden yolculuğumuzun sona erdiği yer güneydeki manzara ormanı eski çağlardan kalmış gibi balta girmemiş, Ereğli’ye gözün alabildiği kadar sık çınar ve meyve ağaçlarıyla bir okyanusun dalgaları gibi kaplıydı.” [23]

Ereğli’de kömürün işletilmeye başlanması sosyo-ekonomik yapıda büyük bir değişim sağlar. Ekonomik hayat canlanır yeni bir iş sahası açılır. Ereğli bölgenin idari ve ticaret merkezi olur.

Ereğli’nin kaymakamlık yapılmasını emreden 27 Mayıs 1866 (Muharrem 1283) tarih ve 23844 sayılı Meclis-i Vala (Bakanlar Kurulu) iradesinde, Kaptan-ı Derya Ahmet Vesim Paşa tarafından,  “Havza Maden Müdürlüğü” yerine yeni kurulan Ereğli Maadin Nazırlığına ( Ereğli Madenleri Müdürlüğüne), aynı zamanda Ereğli Kaymakamı Bahriye Kaymakamı unvanıyla birlikte  Kaymakam Dilaver’in atandığı belirtilir.1880 yılına gelindiğinde ise Belediye Teşkilatı kurulur.

Bazı aileler madenlerle ilgili işler yaparak zenginleşir. Bu işler; Ocak sahipliği, maden direği imalatı, taşıma, yükleme ve boşaltma vb. faaliyetlerdir. Bu arada şehrin nüfusu da artar.1870 Kastamonu Vilayeti Salnamesinde 15 bin olan nüfus 1878 Kastamonu Vilayeti Salnamesine göre 24 bine ulaşır.1892 Kastamonu Vilayeti Salnamesinde ise artık nüfus 40 bine ulaşmıştır. Ereğli merkez nüfusu ise 1860’larda 4000 iken 1910’larda 6000 civarına ulaşmıştır.1860-1890 yılları arasında Ereğli’de Rum ve Ermeni nüfusu artar. Bilhassa Kayseri ve Konya taraflarından gelen Rum ve Ermeniler ticarette önemli bir güce ulaşır.[24]

1914 yılında I. Dünya savaşının başlaması ile birlikte kömür ocaklarının işletim hakkı Almanlara verilir. Buna kızan Ruslar, 2 yıl süreyle Karadeniz Ereğli kıyılarını sık aralıklarla bombardımana tutarlar.

1914 yılının Kasım ayında Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın Sarıkamış cephesine kışlık üniforma ve erzak göndermek için 3 yük gemisi hazırlatır.

Enver Paşa’nın planına göre içlerinde 3 bin asker, 3 keşif uçağı, Kafkasya’daki Türkleri örgütleyerek Rusya’ya karşı isyan çıkarmak amacıyla eğitilmiş ajanlar, cephedeki askere dağıtılacak kışlık kıyafet ve erzak bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer, Mithat Paşa isimli 3 dev yük gemisi İstanbul’dan yola çıkarak Karadeniz üzerinden Trabzon Limanı’na ulaşacaktı. Söz konusu 3 gemi, Zonguldak açıklarına geldiklerinde karşılarında Rus Savaş gemilerini buldular. Ruslar, Zonguldak’taki kömür madenlerini bombalamış, üslerine dönmekteydiler. Rus gemileri Ereğli açıklarında savunmasız bu gemilere ateş açtılar. 7 Kasım 1914 tarihinde 3 yük gemisi Sarıkamış’a götürülen malzemelerle birlikte çok kısa süre içinde denize gömüldü. Sadece 167 kişi kurtulabildi onlarda Sibirya’ya sürgüne gönderildiler.

Dünya savaşının ardından Anadolu'nun, Avrupalı devletler tarafından işgal edilip paylaşılmasıyla Fransızlar Karadeniz Ereğli'ye gelirler ancak Karadeniz Ereğli'yi işgal etmeyi başaramazlar. Kurtuluş Savaşı sırasında işgal altındaki İstanbul'dan vatanseverler tarafından kaçırılan Alemdar isimli küçük bir savaş gemisi, Zonguldak'a ve Karadeniz'e hakim olan Fransızlar tarafından ele geçirilmek istenmiştir.

1920 - 1923 yılları arası Kurtuluş Savaşı'na katkılar sağlayan Karadeniz Ereğli'de, 1923 yılından itibaren büyük değişimler başlar.

1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadele anlaşması gereği Karadeniz Ereğli'deki Rum ve Ermeniler bölgeyi terk etmek zorunda kalırlar.[25]

MİLLİ MÜCADELEDE  KDZ. EREĞLİ

Kurtuluş savaşı dönemi anlatılırken Zonguldak ve civarındaki mücadeleler ve bu bölgeden özellikle batı cephesine yapılan lojistik destek maalesef tarih ders kitaplarında ya da dönemi anlatan çalışmalarda layıkıyla yer almamıştır.

Bu çalışmamızın amacı yerel tarih bağlamında özellikle Kdz. Ereğli’yi ve çevresini konu merkezi yapıp Kurtuluş Savaşımızı ve bölgedeki etkilerini incelemektir.

Bir barınak limanı olan Kdz. Ereğli’nin Kurtuluş Savaşı yıllarında önemi daha da çok artmıştır. İstanbul’dan Kocaeli ve Marmara bölgesi yoluyla, Anadolu’ya yapılan yardıma paralel olarak, İstanbul, Ereğli ve Akçakoca yolundan Anadolu’ya, Batı cephemize asker, silah, cephane ve kömür taşınması gerekiyordu. Bu yardımın bu yoldan yapılması zorunlu idi. Bu nedenle Ereğli’de Liman Başkanlığından başka Deniz Taşıt Komutanlığı ve gözetleme istasyonu da kuruldu.[26]

30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanması ile Karadeniz bir anlamda İngiliz, Fransız, Yunan ve Amerikan gemilerinin gölü haline gelmişti. İtilaf devletlerinin amacı Kömür havzasında egemenlik kurmak Doğu Karadeniz’den Kuvva-i Milliye’ye gelecek yardımı kesmekti. Bu amaçla Fransızlar 8 Mart 1920 tarihinde Zonguldak ‘a bir tabur asker çıkardılar.

Kuvva-i Milliye güçlerine takviye için İstanbul’dan yüklenen motorlar ve vapurlar özellikle Kdz. Ereğli, İnebolu, Karasu gibi limanlara gelmekteydi. Batı Karadeniz’in İğne adadan Sinop ’a kadar tek doğal limanı Kdz. Ereğli limanıdır. Kuvva-i Milliye güçleri kömür ihtiyaçlarını buradan temin etmiştir.

Kdz. Ereğli’nin merkezi Düzce olan iç ayaklanmalar ile karadan, İtilaf Devletlerinin savaş gemileri yüzündende denizden bir ateş çemberi içinde olması dışarı ile özellikle Akara ile bağlantısını kesiyordu. Ayrıca Yaylıoğlu Eftim Rumları kışkırtmakta, Kürt Ali ve Kanlı Ali eşkıyaları Ereğli ve çevresinde soygunlar yapmaktadır.[27]

Tüm bu olumsuz şartlar karşısında Rüştiye Öğretmeni Vezirköprülü Nimet Efendi, erdemli ve seçkin kişiliğiyle Kdz. Ereğli’lerin saygınlığını kazanan bu yurtsever öğretmen Kdz. Ereğli’nin uğrayacağı tehlike karşısında suskun kalmadı.

            Bilginleri, denizcileri ve öğrencilerini Kuvva-i Milliye ruhu etrafında birleştirmeyi ve vicdanının sesini “Kutsal Yemin” ile formüle etmeyi başardı.

            Mondros Ateşkes Antlaşması ve Zonguldak'ın işgaliyle, Ereğli'de bir uyanma ve ayaklanma Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919 parolası ile Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti hazırlıkları başladı.

            Belediye Başkanı Akmanoğlu Raşit, Nimet Efendi'yi ziyaret ederek, Fransız tehlikesinin Ereğli'ye yaklaştığını anlatmış ve Hocam:

“Sizin inandığınız davaya bizde inanıyoruz. Arkadaşlarla birlikte çalışacağız. Yarın akşam bizde toplanarak bir karara varmak zorundayız.” dedi.

“Memnuniyetle Akmanoğlu, zaten böyle bir teklifi bekliyordum. Alacağımız karar inşallah memleket için hayırlı olur.”

“Hiç şüpheniz olmasın hocam !”

            Ertesi günü akşamı, Akmanoğlu'nun evinde Cöbekoğlu Hakkı, Evvel Zamanların Hakkı, Hüseyin Ustaoğlu Nazif, Hacı Eyüp, Hacı Eşref, Cıbıroğlu Hacı Musa, Halil Ağa, Sarmısakçıoğlu Nazif, Halil oğlu Ali Rıza, Karamahmutoğlu Mehmet toplanırlar. Hoca Nimet Efendi Amasya genelgesinden söz ederek, Amasya'da Hoca Kamil Efendi'nin Sultan Beyazıt Camiinde yaptığı konuşmayı okumaya başlar:

“Milletin haysiyeti, şerefi, hürriyeti, istiklâli gerçekten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak gerekirse, vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun, isim ve unvanı ne olursa olsun, hiçbir şahıs ve makamın hikmeti mevcudiyeti kalmamıştır. Yegâne kurtuluş çaresi, halkın doğrudan doğruya egemenliğini eline alması ve iradesini kullanmasıdır.

“Bizim burada alacağım karar, Mustafa Kemal'in “Ya istiklâl, Ya Ölüm” direktifi ve yakında gerçekleşecek olan ulusal iradenin egemenliği istikametinde ve Mustafa Kemal'in yolunda olacaktır.”

Hocanın bu konuşması çok güzel sözleriyle tasvip edildi. Nimet Hoca konuşmasına devamla :“Bunun için Müdafaayı Hukuk Cemiyetinin kurulması ve “Kutsal Yemin” ile bu işe başlamamız gerekmektedir.”

Konuklar abdestlerini aldılar. Masa etrafında toplanarak Kur'an-ı Kerim ve tabanca üzerine ellerini koyarak, şöyle yemin ettiler:

“Vatan ve milletimizin kurtuluşu için sonuna kadar çalışacağımıza, başka siyasi düşünce ve emellerin etkisi altında kalmayacağımıza Vallahi... Billahi.”

Sonra Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kuruluş programını hazırladılar:

            1- Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin kurulduğu M. Kemal’e telle bildirilecektir.

            2- Kdz. Ereğli, bir işgal hareketini silahla karşılayacaktır.

            3-Askerlik yapmış ve savaşmış olan gönüllülerden Kuvva-i Milliye oluşturulacaktır.

            4- Rumların taşkınlıklarına son verilecektir.

            5-Kdz. Ereğli köylüleri bir cuma günü şehre davet edilerek bir miting yapılacak, memleketin içinde bulunduğu durum onlara da anlatılacaktır.

Akman oğlu Raşit Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanlığına, Cıbır oğlu Musa Veznedarlığa seçildiler. Diğer üyeler Kuvva-i Milliye’nin silah, cephane giyim ve kuşam ihtiyaçlarını karşılayacaklar, miting için köylerde hazırlık yapacaklar, Kuvva-i Milliye saflarında yer alacaklardı.

            Mustafa Kemal 21 Nisan 1920 tarihinde Kastamonu bölgesi komutanı Albay Osman Beye Sina kahramanlarından Yüzbaşı Cevat Rıfat Beyi son derece önem kazanan bu bölgenin önemli noktalarında görevlendirilmesini emretmişti. Beypazarlı Emekli Yüzbaşı İzzet Dura bu sıralarda Ereğli'ye gönderilmiştir.

Albay Osman Beyin gönderdiği Yüzbaşı Cevat Rıfat Bey, kısa zamanda Bartın’dan başlayarak Ereğli'ye kadar Kuvva-i Milliye'nin egemenliğini sağlamış ve Fransızların mızraklı atlıları ile Ankara yolunu tutmalarına ve iç ayaklanmalarla işbirliği yapmalarına set çekmişti.

Ereğli'de Kuvva-i Milliye'yi örgütlendirme hazırlıkları yapılırken, Ereğli kıyılarında Fransız savaş gemilerinin sık sık dolaştığı görülüyordu.

            Bu durum karşısında, Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından cuma günü yapılacak toplantı için, Kaptaş, Cuma, Alaplı ve Yalı köylerine haber gönderildi.

Cuma günü sabahın erken saatlerinde Ereğli'ler, Yalı Caddesi, mezarlık sırtlarına dökülmüş bir bekleyiş içinde idiler.

Bugün Sultan Orhan ile yedi cami minarelerinden yükselen tekbirler bugüne başka bir anlam kazandırıyor, bütün kalpler bu ilahi seslere yöneliyordu. Evvela önde Türk Bayrağı bir atlı grupla Kaptaş’tan gelenler, arkadan Cuma'lılar ilerliyordu. Hep bir ağızdan: “Dört yüz aslandan bu vatan kaldı bize yadigâr.” marşını söylüyorlardı. Bu marş kurtuluş yolunda çığ gibi büyüyen, halkın tarihi hatıralarını dile getiriyor, gönüllere ümit serpiyor ve gözleri sevinçle dolduruyordu.

Alaplı, Gülüç ve Yalı köyleri, mekik kayıklarla denize açılmışlar, allı ve yeşilli elbiselerle Ereğli'nin kurtuluşunu denize işlercesine filo filo ilerliyor, söyledikleri : .

“Karadeniz akar gider. Etrafını yıkar gider” marşı uğultular halinde sahili yalıyor, ruhlarda yankılar yaratıyor. Ümitsizliğin yüzlerdeki çizgilerini siliyor, ruhlar kadar yüzlerde gülümsüyordu.

Minarelerden yükselen ezan sesleri namaz vaktini haber veriyor, abdestini alanlar Sultan Orhan camiine koşuyordu. Tekbirlerle namaz başlıyor, minberden irad edilen nutuk ve mihrapta okunan Fetih ve Saf sureleri, cemaatin safları arasına yayılıyor. Ereğli halkına ve gençlerine kurtuluş yollarını ilham ediyordu.

Namaz bitiyor, siyaha boyanan nazlı bayrak çekiliyor, halk saf saf Uzun Mehmet Parkına doğru yürüyüşe geçiyordu. Tekbirler kesiliyor “İzmir Türk'ündür. Bu vatan Türk kalacaktır. Yaşasın Türk Milleti!” coşkusuyla ilerleyen alay Uzun Mehmet Parkında yerini alıyor.

Ereğli'nin ünlü hocası Nimet Efendi kürsüye çıkıyor ve şu konuşmayı yapıyor:

“Sayın dinleyiciler, Çanakkale ve Kafkas Gazileri!

Bugün ulusça mübarek vatanımızın parçalanması, namus ve haysiyetimizin ayaklar altına alınması tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. Her karış toprağı şehitler kanı ile yoğrulan kutsal vatanımıza el uzatılıyor. İzmirliler ve Batı Anadolu halkı silahlarıyla dağa çıktılar düşmanı Akdeniz'in çukurluklarında kahredeceklerdir.

Aziz Hemşerilerim!

Bizler de görkemli tarihimize ve atalarımıza lâyık olduğumuzu kanıtlayacağız. Sınav günümüz gelmiştir. Bu uğurda sizlerle birlikte canımı vermekten çekinmeyeceğim.

            Hoca çok heyecanlıdır. Tozpembesi yanaklarından akan gözyaşlarını tutmağa çalışmaktadır.

Genç yavrularım!

Sizleri bugün için yetiştirdik. Düşmana Bedir'in Malazgirt'in, Fetih'in aslanları gibi kurşundan kenetlenmiş saflarınızla saldıracaksınız. Onları yok edeceksiniz. Şehit ve Gazi olacaksınız. Bu ulus, bu vatan, bu tarih, bu şeref size emanet olacaktır.

Gaziler ve Kahramanlar!

Dinimize göre esir bir hükümdara itaat caiz değildir. İtaat eden Peygamberimizin istediği ümmet değildir.

Büyük tehlikeyi önlemek Kuvva-i Milliye ruhuna sadık kalmakla kabil olacaktır. Çanakkale ve İzmir-de akan kanlarla, Batı Anadolu'nun tarihi sınırı çiziliyor. Biz de akıtacağımız kanlarla bu sınırı tamamlayacağız. Karadeniz sahilini kanımızla yalazlayacağız. “Misakımız” bu olacaktır.

Pek yakında bu toprakta yükselen kurtarıcının, Mustafa Kemal'in emrinde 1200 yılından beri uğrunda mücadele ettiğimiz İslam Dininin bugün içimizde yanıp tutuşan meşalesi bizi gazamızda kutsal savaşımızda muvaffak ve muzaffer kılacaktır. Çünkü hak uğrunda, vatan uğrunda, din uğrunda, millet uğrunda savaşıyoruz Cenabı Hak bizimle beraberdir.”

Derslerinde “Kuvva-i Milliyeci olalım” konuşmalarını yapan Hamidiye Medresesi Müderrislerinden Müftü Mehmet (ÇİMENOĞLU)'nun veciz duası ile ve Amin... Amin... Sesleri ile toplantı sona eriyor.

1920 yılı Haziran ayı başlarında Ereğli limanına gelen Fransız filosu bir subayını yanındaki tercümanla beraber karaya çıkararak kaymakamlık binasına gidip korsanlık ve haydutluk olayları karşısında menfaatlerini korumak için Herakleia Tepesine asker çıkarıp kamp kuracaklarını, dirlik ve düzeni korumak için Osmanlı devletine yardımcı olacaklarını bildirir.

            Fransızlar bu istekleri ile Mondros Ateşkes Antlaşmasının 7.Maddesini uygulamak istiyorlardı. Amaçları kömür ocaklarına ve limana egemen olmak, Ereğli ve Akçakoca’dan, Batı cephesine yapılacak yardımı önlemek TBMM’ye karşı çıkan iç ayaklanmalarla işbirliği yaparak, Yunan ilerleyişini desteklemekti.

Bu durum karşısında Ereğli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bir heyet kurarak “Ereğli’de dirlik düzensizlik olmadığı, bir işgal karşısında yurtlarını ve kutsal haklarını koruyacaklarını, doğacak olaylardan sorumlu olmayacaklarını” bildirmek üzere Amiral gemisine gönderdi. [28]

            Fransız Amiral gemisine Liman Reisi Nazmi Bey, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi Nimet Hoca, Belediye Reisi Akmanoğlu Raşit Efendi (AKMAN), Aza Eşref Efendi ve Hacı Musa’dan Kurulu bu heyet sandalla ulaştı. Sandala liman dairesi görevlilerinden İhsan (AKMAN) Efendi de binmişti. Nimet Hocanın tercümanlığında konuşma başladı. Fransız kumandanı şehri işgal edeceklerini bildirince Nimet Hoca burada top tüfek olmadığını ancak karaya çıktıkları takdirde onlarla ölünceye kadar savaşabileceklerini söyledi. Ereğli temsilcileri kumanya almak üzere karaya ve çarşıya gelecek Fransız denizcilerine kolaylık gösterebileceklerini söylediler. İki saat boyunca süren konuşmalardan olumlu bir sonuç alınamadı. Gemiden ayrılan heyet işgalin ne zaman başlayacağını aralarında kestirmeye çalışıyordu. Fransızların işgale kararlı olduklarını anlayan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanı Akman oğlu Raşit Bey ve Cöbek oğlu Hakkı Efendi (CÖBEK) Postane’ye koşarak makine başında durumu Ankara’ya Mustafa Kemal’e bildirdiler. [29]

Mustafa Kemal bu telgrafa aynı gün cevap verdi. Mustafa Kemal’in verdiği karşılık emirde “Vatanımızı kurtarmak için yediden yetmişe kadar savaşmak zorundayız. 5000 kişilik yardım kuvveti gönderiyorum.” özetinde idi.

İlk önlem olarak emekli subay ve Ereğli Kuvva-i Milliye Komutanı İzzet Bey (DURA) milislerini Keşiftepe sırtlarına yerleştirerek üç karakol halinde siperlere girip kaleyi koruma yolunu tutmuşlardı. Fransızların yapacağı saldırı karşısında halk köylere taşınmış hükümet ve memurları ateş alanı dışında kalan Viran Köyüne çekilmişlerdi.

Nihayet beklenen uğursuz gün geldi. Fransızlar 08 Haziran 1920 günü Baba burnuna 2 gambot yaklaştırarak 3 makineli tüfekli bir piyade bölüğünü çıkardılar. Keşiftepe ve Kestanelik sırtlarından hastane üzerinden şehri işgale başladılar. Savaş gemileri ile Ereğli’yi ve limanı topa tuttular. Burada bulunan Kuvva-i Milliyecilerimiz ilk savaşını vererek çekilmek zorunda kaldılar. [30]

Fransızlar Ereğli’yi işgal ederken Zonguldak’ta olduğu gibi Ereğli halkından bir tepki gelmeyeceğini umuyorlardı. Fakat halk ve çevredeki Kuvva-i Milliye güçleri Fransız işgaline karşı direnmekte kararlıydı. Nitekim Fransızların Ereğli’ye asker çıkaracakları haberi üzerine Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti önderliğinde direnme kuvveti kurulmuştu. Bu kuvvet Mevki Kumandanı Binbaşı İzzet (DURA) ve Kazım Beylerle arkadaşlarının Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti azalarıyla birleşip, Millet bahçesinde genel bir toplantı yapmaları sonucu oluşturulmuştu. Müfrezeye gönüllü olarak askerlik yapmış, savaşmış olanlardan 200 kişi alınmıştı.[31]

Bu arada Mustafa Kemal Paşa’nın talimatına rağmen, Ereğli Kaymakamı Sabri Bey İstanbul Hükümeti taraftarı tutum ve davranışlar sergilemiştir. Ereğli Kaymakamı Sabri Bey, Damat Ferit Paşa’nın Zonguldak’a Mutasarrıf Vekili olarak gönderdiği Kadri Bey ile ilk önce işbirliği yapmıştır.

Ayrıca Sabri Bey Fransızların 8 Haziran 1920 tarihinde Ereğli’yi işgal etmelerine tepki göstermediği gibi, ilgili makamları işgalden altı saat sonra haberdar etmiştir. Fransız işgalinin ilk gününde Ereğli’ye gelen Bolu Milletvekili Tunalı Hilmi Bey’i dahi durumdan haberdar etmemiştir. Aynı zamanda Sabri Bey, Ereğli Hürriyet ve İtilaf mensupları ile işbirliğinde bulunmaktan da kaçınmamıştır.

Sabri Bey, belirtilen tutum ve davranışları, özellikle Fransızların Ereğli’yi işgalleri karşısında takındığı davranışı sebebiyle Tunalı Hilmi Bey’in şikâyeti üzerine görevinden alınmıştır. [32]

             Kuvva-i Milliye komutanı İzzet (DURA) Bey Fransızların durumunu saptamak için Liman Dairesi görevlilerinden İhsan (AKMAN) Beyi gönüllü olarak görevlendirdi. İhsan Çavuş Pazar dönüşü sırtında küfesi ile Han deresi yolundan Keşiftepe’ye gönderildi. Keşiftepe ve Kemer köyü muhtarı ile temasa geçerek Kuvva-i Milliye komutanlığına Fransızların kuvvetleri ve hareketleri hakkında her gün bilgi iletmeyi sağlayacaktı. Çok tehlikeli olmasına rağmen bu vatansever adam milli casusluğu seve seve yaptı.[33]

            İhsan Çavuş (AKMAN) Fransızların siperlerini ve kuvvetlerini öğrendi. Ortalıkta başıboş dolaşan köylülere gerekli izahat ve emirleri verdikten sonra Ereğli’ye geri döndü. Fransızlar onun casus olabileceğinden şüphelenmediler bile.

            Aynı zamanda Kastamonu Mıntıka Komutanı Albay Osman Bey hemen Devrek milis komutanı Muharrem’e telgraf gönderip Ereğli’ye yardım’a gitmesi emrini vermişti. Bu talimat üzerine Devrekli Muharrem 32 kişilik kuvveti ile Ereğli’ye gelerek Akropol Kadı Tarlası tepelerinden Kestaneci köyüne kadar olan kısma savaşçılarını yerleştirdi.

            Diğer taraftan aynı gün Ankara hükümetince Kefken’de bulunan İpsiz Recep’e de aynı mahiyette emir verildi. İpsiz Recep bu emir üzerine kuvvetlerini toplayarak Ereğli’ye geldi. Bu kuvvetler Göztepe’den Gülüç Çayına kadar olan alanı tuttular.

Kuvva-i Milliye’nin aldığı tedbirleri etkisiz hale getirmek için Fransızlar

09 Haziran 1920 günü üç koldan saldırıya geçtiler. Ancak Kuvva-ı Milliye’nin çok sıkı ateşi ile karşılaştılar. Kaleden yapılan ağır ateş baskısı altında bazı siperlerde düşman ile süngü savaşı dahi yapıldı. Ereğli Kuvva-i Milliyesi ile İpsiz Recep ve Devrekli Muharrem Kuvvetlerinin bu müşterek saldırıları sonunda Fransızlar bozguna uğrayarak tel örgülerin arkasına çekildiler.

10 Haziran 1920 sabahı Fransız kuvvetleri Keşiftepe ve Kestanelik sırtları ile Hastane yönünden Kuvva-i Milliye siperlerine yeniden saldırdılar. Ancak şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Yapılan göğüs göğse çarpışmalar sırasında Fransız kuvvetleri 1 subay ve 36 er kaybettiler direniş müfrezesinden de yaralananlar oldu. [34]

            Ereğli’deki Fransız işgali ve buna karşı direniş ile ilgili Tunalı Hilmi Bey TBMM’de 1920 yılının Eylül ayında 72.toplantıda şu tespitlerde bulunmuştur:

“Fransızlar Ereğli’yi işgale teşebbüs ettiler. Oraya vardığımın ertesi günü bir takım hilelerle karaya çıktılar. Dördüncü günü 70 kadar kahraman Kuvva-i Milliyeci bunların 300 kadar siperler içinde bulunan kuvvetleri üzerine ateş açtılar. Ve kendilerine 36 neferle, Halil ( EKREN ) Ağanın ilk kurşunu ile bir subay maktul verdirdiler. (10 Haziran 1920)

Arkadaşlar buradaki hastanede gördüğümüz manzara karşısında GLADISTON’un (İngiliz Başbakanı) bir sözünü hatırladım. Melun diyordu ki “İnsan neslinden olmaktan utanıyorum, çünkü Türkler de insan neslindendir...” Fransızların böyle yaptıklarını görünce insan yaratıldığıma bende utanıyorum.

Sonra liman fenerini söndürmüşler geceleri yakmıyorlardı. Hastanede ne kadar ilaç şişesi,  vesaire kudurgan ayaklar altında çiğnenmişti. Hastanenin iki odasından ikisini de tamamen bizim askerlerimiz üzerine mitralyöz sıkmak için kullanmışlardır. Ve oradaki mitralyözlerden kalmış binlerce fişek kovanı bulunuyordu. (Tarih kaydetsin)”

Bu saldırıda Fransızlar birçok ölü vermelerine rağmen sökülüp atılamadılar. Makineli tüfeklerle Yenimahalle’yi sürekli olarak taradılar. İşgal bölgesi olarak, Ereğli kalesinden deniz kıyısına kadar tel örgü çekerek Yenimahalle’ye egemen oldular. Ve Fransız bayrağı çektiler.[35]

            Fransızlar ummadıkları bir direnişle karşılaşınca Ereğli’yi dize getirmek için tekrar harekete geçtiler. Fransız donanması şehri bombardıman etti. Fransızlar ayrıca kuvvetlerini takviye etmek için Ereğli’ye bir kruvazör ve 2 gambot desteğinde bir bölükten fazla bir Senegal kuvvetiyle bir makineli tüfek bölüğü ve 2 top daha çıkardılar.

Takviye edilen Fransız kuvvetleri 11 Haziran sabahı tekrar saldırıya geçti. Ereğli Kuvva-i Milliyesi Mustafa Kemal Paşanın talimatı gereğince karşı koydu. İki kuvvet arasında şiddetli çarpışmalar oldu. 15 Haziran tarihinde Fransızlar tekrar Ereğli’deki kuvvetleri takviye ettiler. Bolu’daki Mürettep Fırka (Tümen) Kumandanı Nazım Bey “Erkânı Harbiye Umumi Riyasetine” (Genel Kurmay Başkanlığına) gönderdiği telgrafında Fransızların Ereğli’de 37 yaralısı ve 1 Zabit (Subay) ile 55 neferinin (Asker) maktul düştüğünü  (öldüğünü)  bildirdi.

Fransızlar her taraftan Ereğli’ye kuvvetler gelmekte olduğunu uçaklarla gözledikten sonra Ereğli’den çekilme hazırlıklarına başladılar. Fransızlar kaledeki askeri silah, cephane ve mühimmatı sahile taşıyarak gemilere yüklemek için gayret sarf ettiler. 18 Haziran 1920 sabahı ezan okunurken Ereğli Kuvva-i Milliyesi Fransızlara karşı saldırıya geçti. Fransızlar bu ani saldırı karşısında silah ve cephanelerini bırakarak Ramazan Bayramı sabahı çekilmeye başladılar.

            Ereğli Kuvva-i Milliyesi çevreden gelen milli kuvvetlerin yardımıyla Fransız kuvvetlerini Ereğli’den atmayı başarmıştı. Bu müfrezenin emrinde Fransızlara karşı savaşanlardan bazıları şunlardır: Karamahmutzade Mehmet (KARAMAHMUT), Saraç Tahsin, Tevfik (METE), Mazlumcu zade İsmail, Mazlumcu zade Galip, Cafer oğlu Hasan (CANVER) Halil Ağa ve Gümrükçü Abdülkadir Bey’lerdi. Bunlardan başka Kolsuz Ahmet Ağa da arkadaşlarıyla kahramanca savaşmıştı. Ereğli’de Fransız askerlerine karşı ilk kurşunu Halil Ağa (EKREN) atmıştır.

             TBMM Hükümeti Ereğli’nin Fransız işgalinden kurtarılması için faaliyete geçmişti. Bolu üzerinden bu yöreye sevk edilen kuvvetler Ereğli’ye girdikleri saatlerde Fransızlar da şehri tamamen tahliye etmişlerdi. Şehir merkezinde hiçbir Fransız kalmamıştı.

Bunu 11.Tümen Komutanı Arif Bey şu telgrafıyla bildirdi:

          Ankara’da Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine

1-Şimdi Alaplı mıntıka Müdüriyetinden alınan malumata nazaran Ereğli tamamen tahliye edilmiş ve hiçbir Fransız kalmamıştı.

2-Büyük Millet Meclisi Riyaseti celilesine, Ali Fuat Paşa Hazretlerine, Nazım Bey’e arz olunmuştur. 

                                                                                                     18 Haziran 1336

                                                                                                  11.Tümen Komutanı

                                                                                                             Arif            [36]                                                                                                                       


KURTULUŞ SAVAŞINDA ALEMDAR GEMİSİ OLAYI

Alemdar, işgal yıllarında, İstanbul Limanı’na bağlı bir kurtarma gemisi olarak çalışmaktadır. Geminin normal personeli 28 kişidir. 1921 yılında İstanbul işgal altında olmasına rağmen Anadolu ulusal bir şahlanışa sahne olmaktadır. Alemdar’ın çarkçısı Osman Efendi, Kuvva-i Milliye taraftarıdır. Alemdar ile birlikte bir geminin kurtarılması için gittikleri Samsun’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri ile görüşmüş ve Kuvva-i Milliye’nin Alemdar gibi sağlam ve süratli bir tekneye çok ihtiyacının olduğunu öğrenmiştir.

Alemdar, İstanbul Kuruçeşme’ye dönünce, Çarkçı Osman Efendi, gemiyi kaçırmaya karar veriri. Bu kararını gemideki en yakın arkadaşlarına açıklar. Onlarda bu düşünceye katılırlar. 5 Şubat 1921 gecesi, gemide bulunan 8 kişi; ikinci çarkçı Üsküdarlı Osman Efendi, üçüncü çarkçı makine lostromosu Trabzonlu Hikmet Efendi, güverte lostromosu Üsküdarlı Ali Reis, serdümen Trabzonlu Rıfat Reis, güverte tayfası iken kaçış sırasında serdümenlik ve kaptanlık yapan Recep Kâhya, ateşçi Göreleli Yusuf, kamarot Erzincanlı Salih ve kamarot İstanbullu Avram, gemiyi kaçırırlar. Ertesi sabah Karadeniz Ereğli Limanı’nın önüne gelerek kıyıya yanaşırlar. Alemdar’ın hürriyeti seçmesi, Karadeniz Ereğli’de adeta bir bayram havası yaşatır. Başta Karadeniz Ereğli Liman Reisi Yüzbaşı Nazmi Bey olmak üzere kentin ileri gelenleri, Alemdar’ı kaçıranları coşku ile karşılarlar. Şu var ki Alemdar tehlikededir. Çünkü Batı Karadeniz kıyıları Fransız savaş gemileri tarafından kontrol edilmektedir. Alemdar’ın Karadeniz Ereğli’de barınması mümkün değildir. Bu nedenle Alemdar’ın İstanbul’dan Karadeniz Ereğli’ye kaçışı, Karadeniz Ereğli Kaymakamı Necati Bey tarafından Zonguldak Mutasarrıfı Nusret Bey’e şifreli yıldırım telgrafla bildirilir.

 Nusret Bey de yine şifreli bir telgrafla Kastamonu ve Bolu Havalisi kumandanı Muhittin Paşa’ya durumu açıklar. Alemdar’ın ne yapılması gerektiğini sorar. Benzeri bir telgrafı da ertesi gün Karadeniz Ereğli Askeri Polis Teşkilatı Müdürü Şükrü Bey, aynı kumandanlığa gönderir. Muhittin Paşa, Alemdar’ın durumunu Ankara’ya bildirerek talimat ister. Gelen talimat üzerine de Zonguldak Mutasarrıflığı’na bir telgraf göndererek Alemdar’ı Bartın ve Sinop Limanlarına kaçırmasını ve orada beklemesini belirtir. Bunu üzerine Alemdar yeni personelle takviye edilerek yola çıkarılır.

Alemdar 8 Şubat’ı 9 Şubat’a bağlayan gece Karadeniz Ereğli Limanı’ndan ayrılır. Bir akşam önce Liman Reisi Nazmi Bey’in de katılımıyla yapılan toplantıda alınan karara göre Alemdar, işgal altındaki Zonguldak’ın açıklarından gizlice geçerek Amasra Limanı’na sığınacak ve gemi burada kireçle boyanıp bazı uydurma donanımlar eklenerek kamufle edilecek, daha sonra da Kerempe-İnceburun rotasıyla Sinop Limanı’na girecektir. Daha sonraki durak ise Trabzon’dur. Bu arada Alemdar’ın kaçırılması, işgal kuvvetleri tarafından büyük bir öfke ile Karşılanmış, Karadeniz’deki Fransız Donanması’na emir verilerek Alemdar’ın yakalanması, karşı koyması halinde batırılması bildirilmiştir. Doğaldır ki Alemdar’ın Karadeniz Ereğli Limanı’na geldiği işgal kuvvetleri tarafından kısa süre içinde öğrenilmiştir.

 Nurettin PEKER, Öl Esir Olma adlı eserinde Alemdar’ın Karadeniz Ereğli’de bulunduğu Kandilli ve Karadeniz Ereğli’deki Rum casusların haber verdiğini belirtmektedir. Nitekim Alemdar, Karadeniz Ereğli’den ayrılışından kısa bir süre sonra Zonguldak yönündeki sekizinci milde Fransızlara ait bir G-27 Gambotu tarafından görülmüştür. Gambot hızla Alemdar’a yaklaşmış ve önünü keserek kendisini izlemesini istemiştir. Bu arada Alemdar’a silahlı askerler de çıkarılmıştır. Alemdar aynı gün Gambotun denetiminde Zonguldak Limanı’na girmiş ve işgal kuvvetleri tarafından tepeden tırnağa aranmış; aşçının bıçaklarına kadar personelin silahlarına el konulmuştur. Alemdar’ın kontrolünü Fransız Deniz Yüzbaşılarından Tilli almış ve gemiyi İstanbul’a doğru yola çıkarmıştır. Alemdar’ın esir düşmesi Kuvva-i Milliye taraftarları arasında üzüntü yaratmıştır. Olay Zonguldak Liman Reisi Mehmet tarafından Muhittin Paşa’ya telgrafla duyurulmuştur.

 Zonguldak Mutasarrıfı Nusret Bey de ayrı bir telgraf çekerek Alemdar’ın İstanbul’a götürülmekte olduğunu Muhittin Paşa’ya haber vermiştir. Diğer yandan Zonguldak ve Akçakoca’daki Kuvva-i Milliyeciler, başlarında mevki kumandanı Yüzbaşı Remzi Bey olduğu halde Alemdar’a motorlarla yanaşarak gemiyi kurtarmak istediklerini Muhittin Paşa’ya bildirmişler ve emir beklediklerini belirtmişlerdir. Bütün bu gelişmeler sürerken, Alemdar’ın esir personeli de kendi aralarında benzeri bir karar varmışlardır. Gemide bulunan Fransız askerlerini etkisiz hale getirecek ve kendilerini izleyen gambottan kaçmaya çalışacaklardır. Bunu başaramazlarsa gemiyi kayalıklara oturtarak işe yaramaz hale getireceklerdir. Esir Alemdar’ın yiğit mürettebatı, Karadeniz Ereğli açıklarına gelindiği sırada planlarını uygulamışlar ve gemide bulunan Fransız yüzbaşısı Tilli ile diğer askerleri etkisiz hale getirip, Alemdar’ı yeniden özgürlüğüne kavuşturmuşlardır.  Alemdar’ı izleyen G-27 Gambotu durumu anlayarak hızla yaklaşmış ve iki gemi arasında çarpışma başlamıştır. Alemdar, personelinin hafif silahlarına rağmen Gambotun saldırılarını püskürtmüş, ama ne yazık ki bu arada serdümen Recep Kâhya şehit düşmüştür. Bunun dışında Ketenciler köyünden Tahir göğsünden, Ortacı köyünden Şaban başından ve Karadeniz Ereğli’nin merkezinden İstanbullu Ömer üç yerinden ağır biçimde yaralanmışlardır. Karadeniz Ereğli önünde süre giden çarpışmaya; karadan İpsiz Recep komutasındaki milisler ile denizden İhsan (AKMAN) Bey komutasındaki Karadeniz Ereğlili gençler de katılmışlardır. Fransız gambotu hem liman içine girilmesi ve hem de top ve ağır makineli tüfeklere karşı tabanca ve mavzerle karşı koyan Karadeniz Ereğli halkının kahramanlığından ürkmüş ve liman dışına çıkmıştır. Bu arada gemideki esir Fransızlar iç kesimlere nakledilerek bir pazarlık aracı olarak koruma altına alınmıştır.

Bu olay Kurtuluş Savaşı’ndaki tek deniz çarpışmasıdır ve çarpışma sırasında hayatını kaybeden Recep Kâhya da, yine Kurtuluş Savaşı’ndaki tek deniz şehidimizdir.

Alemdar'ın>< ><yiğitliği ><üzerine>< ><hemen ><ertesi ><günü ><Ereğli ><önüne ><gelerek ><esirlerinin ><teslimini ><yoksa ><kasaba><><bombardıman ><edeceğini ><bildiren ><Amiral ><Dumenil'in>< ><ültimatomuna ><rağmen ><bu ><davranışlarına ><aldırış>< ><etmeyen ><Türk ><direnmesi ><karşısında ><Fransızlar ><Türk ><hükümetinin ><şartlarını ><kabul ><etmişlerdi. Esirlerin ><geri ><verilmesi ><ve ><Alemdar'ın ><Ereğli'de ><hareketsiz ><kalması ><şartı ><ile ><karasularımızın ><10 ><mil ><açıklarına ><kadar ><gemilerimize ><dokunmamayı ><taahhüt ><etm><el><e><ri: ><m><üttef><i><kil><er ><arasında>< ><güçlü ><bir ><devlet ><olan>< ><Fransa'nın ><Ankara ><hükümetinin ><varlığını ><ve ><gücünü ><kabul ><etmeleri ><anlamına>< ><geliyordu. Böylece ><İtilaf>< ><devletleri ><içinde ><Ankara ><hükümetinin ><ilk>< ><anlaşma>< ><yaptığı ><devlet ><Fransa ><olmuştur. Tartışmalı görüşmelerden sonra ilk anlayışı gösteren Fransızlar siyasi ve milli varlığımızı ilk tanıyan devlet olması bakımından Ankara hükümetinin sempatisini kazanmıştır. Bu antlaşma daha sonra Ankara Antlaşmasına yol açmış, Mudanya ve Lozan’a destek sağlamıştır. Bu mücadele aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi karasularında serbest dolaşım hakkını beraberinde getirmesi açısından ilk Kabotaj sayılır.   

Sonuç olarak Karadeniz Ereğli'den ><30 ><kilometre içeride ><esir ><tutulan>< ><Fransız ><Deniz ><Yüzbaşısı ><Tilli ><ve ><yanındaki ><dört ><askerin ><bir ><hafta><lık ><esaretine ><son ><verildi. Aynı ><gün ><Ereğli'ye ><getirildiler ><ve ><Liman ><Dairesinde ><misafir ><oldular. Halkın ><morali ><sarsılmasın ><diye ><esirler ><çarşıda ><serbest ><gezdirilmemiş ><güneş ><batarken ><iskelede ><hazır ><duran ><Fransız ><torpidosuna ><teslim ><ed><ilmişlerdir.  [37] 

 
KAYNAKÇA

1-Karadeniz EREĞLİ ’98 Kdz. Ereğli Belediyesi Kültür Yayını 1998, s.18-22.

2- T.C Kdz.Ereğli Kaymakamlığı Sitesi


3- ERGÜN Tekin, Karadeniz Ereğli Herakleia Pontike, Kdz. Ereğli Belediyesi Yayını, 2002, s. 10-13.

4- ÇILADIR Sina, Kdz. Ereğli’nin Tarihi ,1993 s.1.

5- ÇILADIR Sina ,Age, s. 2-4.

6- ERGÜN Tekin, Age , s. 14.

7- ÇILADIR Sina ,Age,s. 5-8.

8- ERGÜN Tekin, Age, s. 14.

9- ÇILADIR Sina ,Age,1993 s. 10.

10- ERGÜN Tekin, Age, s. 14.

11- ERGÜN Tekin, Age, s. 16.

12- ÇILADIR Sina ,Age, s. 10.

13- ERGÜN Tekin, Age, s. 18.

14- Karadeniz EREĞLİ ’98, Age,s.8.

15- ERGÜN Tekin, Age, s. 20-22.

16- ERGÜN Tekin, Age, s. 24-26.

17- Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Herakleia Pontike (Karadeniz Ereğlisi)’nin Tarihi Gelişimi ve Eski Eserleri, Troya Yayıncılık, İstanbul 1994, s.22.

18- Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.22-23.

19- Joseph Pitton de TOURNEFORT Seyahatnamesi, Kitap Yayınevi, İstanbul ,Haziran 2005, s.110-111.

20- Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.24

21- YAKAY Sinan, Kdz. Ereğli’de Tersaneciliğin Tarihi ve Tersane Ağaları, Kdz. Ereğli TSO Yayınları, Temmuz 2004,  Kdz. Ereğli, s. 92-110.

22- YAKAY Sinan, Karadeniz Ereğli'deki Bir isyan Üzerinden Osmanlı Taşrasında Sosyal Düzeni Çözümleme Denemesi (19. yy), Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı 10 (YAZ 2006), s.55-62.

23- ÇATMA Erol, Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Birinci Kitap ( 1840-1865 ),Sistem Ofset Yayıncılık, Ankara 2006, s. 122 -126.

24- Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.26.

25- ERGÜN Tekin, Age, s. 28-31.

26- AYGÜN Tahsin, Kurtuluş Savaşında Karadeniz Ereğlisi, Tekışık Matbaası, Ulus-Ankara, s. 5-6.

27- AYGÜN Tahsin, Age, s. 7.

28- AYGÜN Tahsin, Age, s. 8-14.

29- CANVER Can, Kurtuluş Savaşında Batı Karadeniz, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001,s. 148.

30- AYGÜN Tahsin, Age, s.15.

31- CANVER Can, Age, s.148.

32- Prof. Dr. SARIKOYUNCU Ali, Zonguldak ve Havalisinde Milli Mücadeleye Zarar Verici Faaliyetler Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 23, Cilt: VIII, Mart 1992

33- AYGÜN Tahsin, Age, s.16.

34- CANVER Can, Age s. 150-153.

35- AYGÜN Tahsin, Age, s.16.

36- CANVER Can, Age s.157-159.

37- Gürdal ÖZÇAKIR ‘ın  'Karadeniz'de Bir Destan Gazi Alemdar Gemisi', 2008 adlı kitabından özetlenmiştir.

 

 






[1] Karadeniz EREĞLİ ’98 Kdz. Ereğli Belediyesi Kültür Yayını 1998, s.18-22.
[3] ERGÜN Tekin, Karadeniz Ereğli Herakleia Pontike, Kdz. Ereğli Belediyesi Yayını, 2002, s. 10-13.
[4]    ÇILADIR Sina, Kdz. Ereğli’nin Tarihi ,1993 s.1.
[5] ÇILADIR Sina ,Age, s. 2-4.
[6] ERGÜN Tekin, Age , s. 14.
[7] ÇILADIR Sina ,Age,s. 5-8
[8] ERGÜN Tekin, Age, s. 14.
[9] ÇILADIR Sina ,Age,1993 s. 10.
[10] ERGÜN Tekin, Age, s. 14.
[11] ERGÜN Tekin, Age, s. 16.
[12] ÇILADIR Sina ,Age, s. 10.
[13] ERGÜN Tekin, Age, s. 18.
[14] Karadeniz EREĞLİ ’98, Age,s.8.
[15] ERGÜN Tekin, Age, s. 20-22.
[16] ERGÜN Tekin, Age, s. 24-26.
[17] Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Herakleia Pontike (Karadeniz Ereğlisi)’nin Tarihi Gelişimi ve Eski Eserleri, Troya Yayıncılık, İstanbul 1994, s.22.
[18] Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.22-23.
[19] Joseph Pitton de TOURNEFORT Seyahatnamesi, Kitap Yayınevi, İstanbul ,Haziran 2005, s.110-111.
[20] Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.24
[21] YAKAY Sinan, Kdz. Ereğli’de Tersaneciliğin Tarihi ve Tersane Ağaları, Kdz. Ereğli TSO Yayınları, Temmuz 2004,  Kdz. Ereğli, s. 92-110.
[22] YAKAY Sinan, Karadeniz Ereğli'deki Bir isyan Üzerinden Osmanlı Taşrasında Sosyal Düzeni Çözümleme Denemesi (19. yy), Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı 10 (YAZ 2006), s.55-62. 
[23] ÇATMA Erol, Zonguldak Taşkömürü Havzası Tarihi Birinci Kitap ( 1840-1865 ),Sistem Ofset Yayıncılık, Ankara 2006, s. 122 -126.
[24] Yrd. Doç.Dr.AKKAYA Tayfun, Age, s.26.
[25] ERGÜN Tekin, Age, s. 28-31.
[26] AYGÜN Tahsin, Kurtuluş Savaşında Karadeniz Ereğlisi, Tekışık Matbaası, Ulus-Ankara, s. 5-6.
[27] AYGÜN Tahsin, Age, s. 7.
[28] AYGÜN Tahsin, Age, s. 8-14.
[29] CANVER Can, Kurtuluş Savaşında Batı Karadeniz, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 2001,s. 148.
[30]  AYGÜN Tahsin, Age, s.15.
[31] CANVER Can, Age, s.148.
[32] Prof. Dr. SARIKOYUNCU Ali, Zonguldak ve Havalisinde Milli Mücadeleye Zarar Verici Faaliyetler Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 23, Cilt: VIII, Mart 1992
[33] AYGÜN Tahsin, Age, s.16.
[34] CANVER Can, Age s. 150-153.
[35] AYGÜN Tahsin, Age, s.16.
[36] CANVER Can, Age s.157-159.
[37] Gürdal ÖZÇAKIR ‘ın  'Karadeniz'de Bir Destan Gazi Alemdar Gemisi', (2008)  adlı kitabından özetlenmiştir.