30 Kasım 2012 Cuma

1 ARALIK 1965 KİREÇLİK MADEN OCAĞI GRİZU OLAYI

HABER:MURAT KARA


1 ARALIK 1965 KİREÇLİK MADEN OCAĞI GRİZU OLAYI

Olay 1 Aralık 1965 Çarşamba günü gündüz vardiyasında Armutçuk Müessesesine bağlı Kireçlik Kömür Ocağında meydana gelmiştir. Olayda 9 maden işçisi vefat etmiş, 9’u da ağır yaralanmıştır.

Vefat edenler:

Şaban ERDOĞAN, Şerafettin AKBULUT, Mustafa BALCI, Selahattin AKER, Hasan ATALAY, Ali ÖZCAN, Bayram YİĞİT, Nazım CİVELEK ve Mehmet ARSLAN.

Yaralananlar:
Eyüp AKER, Hasan AKSOY, Ahmet EFE, Süleyman AKBULUT, Tahsin TURAN, Hasan CEBECİ, İsmail  ERASLAN, Esat GÜNGÖR ve Mustafa AKSOY.

Yaralılardan Eyüp AKER, 47 yıl sonra olayın meydana gelişiyle ilgili şu önemli bilgileri vermiştir.

            “Salı ben izinliydim. Ali benim yerime Kirenlik tarafına gitmiş. İsa kazmacı orda grizu var dikkat edin dedi. Benim ustam var ben gideceğim dedim. Ana yoldan giderken Tahsin lambayı söndürttü. Grizu yok dedi. Kuyu dibinde yaktım, gittim tekrar söndü. Bu sefer dışarı çıktım. Tekrar içeri girince mühendise rast geldim. Turan beydi. İki lamba vardı bende. Vardım Şaban Çavuş milleti anayola çekmiş, ayaktalar. O arada tarama çökmüş, nefeslik kapanmış. Şef, biraz sonra açılacak o zaman burası havalanacak dedi. Tam o sırada bir sıcaklık hissetim. Gölgeden güneşe çıkar gibi. O kadar. Şaban çavuş ve diğer arkadaşlarla beraber oradaydık. Ben arabanın yanında kaldım. Beni arabayla beraber grizu yıktı. Suya düşmüşüm. Ali Acın beni sudan çıkardı.”

            Eyüp Aker olayın sebebi olarak, “Temiz hava açılınca tahminim Ahmet’in kazmasından patladı. Yol temizliyordu. Onun kazmasından kıvılcım çıkmış olabilir.”

            Eyüp Aker, 1934 Cemaller Köyü doğumlu. İlkokul mezunu olup 1951 yılında madene girdi. 1962 yılında Kozlu İncirharmanı Ocağında çalışırken de göcükte kalmış ve yaralı olarak kurtulmuştur. Daha sonra ise Kireçlik Ocağına geçmiştir.

Madene “KARAELMAS”a hayatını adamış ve aramızdan ayrılmış tüm madencilerimizi rahmetle anarken başta Sayın Aker olmak üzere hayatta olan tüm madencilerimize  bundan sonraki hayatlarında sağlık ve mutluluklar diliyoruz.

 
                                 GRİZU'DAN YARALI OLARAK KURTULAN EYÜP AKER
                                   TARİHÇİ YAZAR MURAT KARA 'YA YAŞADIKLARINI ANLATTI


 
 OLAY İLE İLGİLİ GAZETE MANŞETLERİ
 
video

28 Kasım 2012 Çarşamba

3 genç şairin 'Kömür Kara' hikayesi

3 genç şairin 'Kömür Kara' hikayesi

 

 

Usta gazeteci Hikmet Bila’nın, henüz 20’li yaşlarında veremden vefat eden genç şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşamından esinlenerek kaleme aldığı, 2. Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak’ta geçen senaryosu 'Kömür Kara' kitaplaştı.

 
İSTANBUL - Geçtiğimiz yıl Ekim ayında hayatını kaybeden gazeteci-yazar Hikmet Bila’nın hayali vefatından sonra gerçekleşti. Bila’nın, 2007 yılında yazdığı “Kömür Kara” adını taşıyan senaryosu kitaplaştı.
Zonguldak’ta doğup büyüyen Hikmet Bila, bu kentte İkinci Dünya Savaşı yıllarında henüz 20’li yaşlarında veremden vefat eden genç şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşamından esinlenerek kaleme aldığı, üç genç şair ve mükellefiyet kararı nedeniyle okula gitmek isterken maden ocağında çalışmak zorunda olan bir genç kazmacı yamağının öyküsünü konu alan senaryosunu kitaplaştırmak istiyordu.
Bila'nın bu hayali ölümünden sonra gerçekleşti. 'Kömür Kara' Morpa Yayınları'ndan çıktı.
 
Bila'nın kitabı 'Kömür Kara'nın hikayesini oğlu Baran Bila anlatıyor:
“Kömür Kara”nın babam Hikmet Bila’nın kitapları arasında çok özel bir yeri vardır. Babam Zonguldak’ta doğmuş ve büyümüş biri olarak her zaman bu kente özlem duydu. Kömüre, maden işçisine, o kentte verilan ağır yaşam mücadelelerine ve her şeye reğmen bu küçük kentte yeşeren edebiyata, sanata, kültüre ve entellektüel birikime çok büyük ilgi duydu. Ağır yaşam koşullarından süzülerek gelen bu kentin şairlerine, edebiyatçılarına, kömür ocaklarında yitip giden hayatlara bazen büyük bir hüzün bazen büyük bir taktir ama her zaman büyük bir sevgiyle yaklaştı. Bu senaryo işte böyle bir sevginin ürünüdür.
Mezun olduğu Mehmet Çelikel Lisesi’nde 2.Dünya Savaşı yıllarında Behçet Necatigil’in öğrencisi olan ancak verem nedeniyle vefat eden Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un yaşam öyküsünden esinlenerek 3 genç şairin ve bir kazmacı çırağının öyküsünü yazdı. Bu çalışmayı yürütürken doğduğu mahalledeki arkadaşlarıyla sık sık biraraya geldi. Bu genç şairleri birlikte araştırdılar. Zonguldak’taki Rat Mahallesi’nden arkadaşı Erol Çakma başta olmak üzere Çelikel Lisesi mezunu arkadaşlarıyla bu senaryoyu 2007 yılında tamamladı.
3 genç düşünün ki henüz lise çağlarında Türk edebiyat tarihinin en önemli akımlarını eleştirebilecek, hatta rafa kaldırılmaları gerektiğini önerecek kadar cesurlar. 3 genç düşünün ki afiş bastıracak paraları dahi yokken savaş yıllarında bir şiir kitabı çıkarmayı tasarlayacak kadar kendilerine güveniyorlar... 3 genç düşünün ki amansız bir hastalığa, vereme rağmen amaçlarından, ideallarinden, şiire ve hayata olan tutkularından asla vazgeçmiyorlar.
“Kömür Kara”da bu genç şairlerin dostluğuna ve şiire olan tutkularına tanık oluyoruz. Ve tabii aşklarına... Engin, Kerem ve Cemil, İstanbul’dan gelen vapuru sabırsızlıkla bekler. Fırtınalı havalarda içlerinde büyük bir endişe belirir: “Ya gemi gelmezse...” Çünkü bu gemiden gazeteler gelir. Okurlar, tartışırlar... İstanbul’a açılan kapıdır bu gemiler. Kitap çıkarmak isterler ama afiş bile çıkarırken zorlanırlar. Savaş yıllarıdır, para bulmak, kitap çıkartmak, dağıtmak çok zordur. Ciddi geçim sıkıntısı çekerler. Buna rağmen “Kömür Kara”da bu 3 gencin 3 kuruş birleştirip sofralarındaki keyifli sohbetlerine şiir, edebiyat tartıştıkları masalara konuk olmak bir zevktir. Zaman zaman kendilerine bir kişi daha katılır. Mehmet Çelikel Lisesi’ndeki genç bir edebiyat öğretmenleri olan Behçet Necatigil’dir bu adam. Edebiyat dünyasının önde gelen isimleriyle de mektup arkadaşlığı yaparlar hatta tanışırlar. Yahya Kemal, Salah Birsel, Abidin Dino bu isimlerden bazılarıdır. Kerem, Engin ve Cemil ısrarla vezin ve kafiyenin bir külfet olduğunu savunurlar. Kendilerini Yeni Şiir’in, Garip Akımı’nın temsilcileri olarak görürler, hatta bu akımı Orhan Veli’den önce başlatamadıkları için hayıflanırlar.
Kerem, çingene mahallesindeki bir kıza aşıktır. Birbirlerini deli gibi severler. Öyle ki Aysel, Kerem olmadan yaşamın bir anlamı olmayacağını düşünür. Kerem, Aysel’in yanına geldiğinde sanki tüm sıkıntılar, tüm dertler yok olur...
Zonguldak’ı severler ama bu güzel şehir onlara dar gelir. Aşağı, yukarı gezindikleri, şiir tartıştıklanı ana caddenin 844 adım olduğunu ölçerler. Çok sevdikleri İstanbul’a giderler ama onlar için pek de güzel günler geçmez orda.
'ŞİİRLERİMİZDE HEP SARIŞIN KADINLAR VAR'
Aslında hikayelerini en iyi kendileri özetler. Kerem şöyle der: Şiirlerimizde hep sarışın kadınlar var. Oysa sevdiğimiz kadınlar esmer. Şiirlerde hep mavi gözlü kadınlara tutkunuz. Oysa sevdiklerimizin gözleri kara. Şiirlerimizde hep İstanbul’dan dem vuruyoruz. Oysa dönüş dolaştığımız yer, şu kara kömür, şu Zonguldak. Şiirlerimizde hep yaşam var ama biz ölümle vuruşuyoruz“
“Kömür Kara”da bu 3 şair ile birlikte madenci bir babanın oğlu olan Ali’nin hikayesi de anlatılıyor. Ali’nin hayalinde Ankara’da okumak vardır. Ali çok başarılı bir öğrencidir. Öğretmenleri onunla gurur duyar. Ali de genç şairler gibi İstanbul vapurunu bekler. Gazete, dergi okumak için... Ali’nin en büyük isteklerinden biri sadece bir masadır. Daha rahat ders çalışabilmek için... Ancak hayat Ali’nin önüne başka bin sınav çıkartır. “Mükellefiyet” yüzünden maden ocaklarında kömür çıkartmak zorundadır. Zayıf, çelimsiz vücuduyla kömür çıkarma mücadelesine girmek zorunda kalır. Oysa ki hayatı maden ocaklarında geçmiş babası Ramazan, oğlunun başka bir hayatı olmasını ister. İster ki onun elleri kazma kürek değil kalem tutsun. Ama baba-oğul her sabah maden ocağının yolunu tutmak zorunda kalırlar. Eserde yer altındaki bu dünya da çarpıcı bir şekilde tasvir ediliyor. Ali ve babası Ramazan ile birlikte binlerce madencinin üzerinde çok büyük bir yük vardır. “Mükellefiyet” yüzünden hızla, çok yüklü miktarlarda kömür çıkartılması gerekir. Seferberlik ilan eden devletin her şeyden önce kömüre ihtiyacı vardır. Trenler, vapurlar kömürle çalışmakta, asker, silah, cephane sevkiyatı trelerle, vapurlarla yapılmaktadır. Üretim gün gün, saat saat denetlenmektedir. Mükellefiyetten kaçmak cepheden kaçmakla aynı anlama gelmektedir. Bu zorunluluk 16 yaşındaki çocuklara kadar inmiştir. Dolayısıyla yer altında acımasız, fiziksel koşulların zorlandığı, karanlık bir dünya vardır. Ve bu dünyada zamana karşı bir yarış vardır. Ali’nin bu karanlık dünyadaki mücadelesinde onu güç veren bir de aşkı, Hülya vardır...
Kitapta Ali’nin bu mücadelesi ile birlikte ailesinin yaşadıkları da anlatılıyor. Zonguldaklı pek çok ailenin bu zor yıllardaki yaşam koşulları hatırlatılıyor. Ramazan Usta’nın ailesini geçindirmek için nasıl da kendisini parçaladığına, karısı Ayşe’nin nasıl bu dar imkanlarla çocuklarını büyütmeye çalıştığına, küçük Nevzat’ın yaramazlık yaparken yakalanışına, genç bir kız olan Sümme’nin evden kaçışına tanık olacaksınız.
Genç şairlerin, Ali’nin hayalleri vardır. Ama hayat onların önüne sert engeller çıkartır. Genç şair Engin, kapıyı çalar. Onu karşılayan Oktay Rıfat’tır. Necati Cumalı, Salah Birsel, Melih Cevdet oradadır. Beraber sohbet ederler... Ödüllerden bahsederler. Ancak bu Engin’in hayalidir.
Ali, Ankara Gazi Lisesi’nde diğer öğrenciler ile birlikte sınıftadır. Şık okul üniforması giymiştir. Saçları uzun ve düzgün taranmıştır. Erdal İnönü sıra arkadaşıdır. Birbirlerine bakıp tebessüm ederler. Çankaya Köşkü’nde Erdal İnönü, Ali’yi babasıyla tanıştırır. Ali İsmet Paşa’nın elini öper, o da yanaklarını. Ali mutludur... Ali trendedir, tatil için evine dönmektedir. Ali, karşıdan koşarak gelen kıza kollarını açar. Bu bembeyaz giyisiler içindeki Hülya’dır. Kucaklaşırlar. Bu da Ali’nin rüyasıdır... “Kömür Kara”da karakterlerin bu hayallee kavuşabilmek için azimleri vaar ancak hayatın da onların bu hayallerin karşısına çıkardığı büyük engeller var.
“Kömür Kara”da karakterlerin hikayeleri ile paralel olarak 2. Dünya Savaşı yıllarındaki Türkiye ve Zonguldak da anlatılıyor. Karartma günleri, karne ile dağıtılan ekmekler, stokçuluk öyküde karşımıza çıkıyor. Eserde o günlerdeki kahvelere konuk oluyoruz. Çaylara atacak şeker bulunamayan kahvelere... Savaşın gidişatı radyodan takip edilirken insanların konuştuğu konular Hitler ile Stalin’in güç mücadelesi, İsmet İnönü’nün Mussolini’ye karşı verdiği yanıtlardır. Çatışmalar o kadar yakındır ki Zonguldak sahillerinde Yahudileri taşıyan bir gemiye bir Alman uçağı saldırır. Türk uçaksavarları uçağı kaçırtır... Savaşın soğuk nefesi ensede hissedilir. Bütün bu sıkıntılı günler arasında hiçbir şeyi umursamayan tek bir karakter vardır, o da kahvenin delisi Cabbar...
Bu zor şartlar ile birlikte maddi koşullar ve hayat standartları oldukça düşer. Buna rağmen bu güç koşulları fırsat bilen bazı çevreler rüşvet ve dolandırıcılıkla büyük paralar kazanmaya başlamıştır.
Çarpıcı olaylarla birlikte etkileyici karakterlerin anlatıldığı bir öykü Kömür Kara. Hikmet Bila, Zonguldak’ın havasını solumuş, insalarıyla birlikte büyümüş biri. O yüzden bir Zonguldak öyküsünü Hikmet Bila’dan okumak bir ayrıcalık olacaktır. ''
ntvmsnbc
Güncelleme: 11:17 TSİ 12 Eylül. 2012 Çarşamba
 

21 Kasım 2012 Çarşamba

FOLKLOR ARAŞTIRMACISI VE TÜRK HALK MÜZİĞİ UZMANI SADİ YAVER ATAMAN


FOLKLOR ARAŞTIRMACISI VE TÜRK HALK MÜZİĞİ UZMANI

SADİ YAVER ATAMAN

(1906-1994)
 
İlgili çalışma tekrar düzenlenecektir.

 
 

           
         
 
 

                          

                                                

 

 

 

 

 

 
 

17 Kasım 2012 Cumartesi

CLARE SHERIDAN’IN GÖZÜNDEN 1925 YILINDA ZONGULDAK


CLARE SHERIDAN’IN GÖZÜNDEN 1925 YILINDA ZONGULDAK
 
                                                         
                                                              Clare SHERIDAN 1925

           
1924-1925 döneminde Türkiye'de bulunan Clare SHERIDAN, daha önce Osmanlı Devleti topraklarında farklı amaçlarla bulunan oryantalist ve de ajan olarak görevler üstlenen Gertrude BELL ve Freya STARK gibi bu topraklarda cirit atmış çağına göre aykırı bir isimdir.

Zamanını yalnız İstanbul Tarabya'daki yalısında geçirmekle yetinmeyerek, Bursa, Ankara ve tüm Karadeniz kıyısındaki limanları da gezmiş ve izlenimlerini A Turkish Kaleidoscope (Sade Türk Kahvesi), adlı kitabında yayınlamıştır. Onun gözünden Şirket-i Hayriye grevini (1925), grev yapan işçilerin tamamı işten çıkartılarak iki saniyede sona erdirilişini, İstanbul’dan geçen Rus göçmenlerin, Ermeni ve Rumların, fakirlikten harap durumdaki mübadele insanlarının tasvirlerini öğreniriz.

 Bu kitap sadece gezi veya anı kitabı olarak değil, gayet sivri bir dille, yer yer insafsız bir alaycılıkla yapılmış bir eleştiri olarak tanımlanabilir.

            Nitekim aşağıda Zonguldak ile ilgili bölümü okuduğunuzda 1925 yılında yazılmış olmasına rağmen, kitaptaki kimi sosyolojik ve politik saptamaların bugün hala geçerliliğini koruduğunu görecek, Türk toplumunun yabancıların gözündeki imajının 87 yıldır aynı kalmış olmasına şaşıracaksınız.

            Clare SHERIDAN ya da evlilik öncesi adıyla Clare Counselo FREUEN 9 Eylül 1885’te Londra’da doğdu. Ünlü kişilerin büstlerini yapan ve dünya seyahatlerini anlattığı gezi günlüklerinin yazarı olarak tanınan İngiliz heykeltıraş ve yazarıdır.  Ayrıca Winston CHURCHILL’in kuzenidir. Fakat 1920’lerde Rusya da ki Ekim Devrimini desteklemesi yüzünden CHURCHILL ile politik olarak yolları ayrılmıştır.
 
 
                                             CHARLIE CHAPLIN BÜSTÜ ÇALIŞMASI

            Clare 1910 yılında William Frederick SHERIDAN ile evlendi.3 çocukları oldu. William SHERIDAN 1915 yılında Loo Savaşını yönetirken ölünce genç yaşta dul kaldı.1914’te İkinci çocuğu, Elizabeth’in ölümünden sonra; Clare SHERIDAN kederini biraz olsun azaltmak için Ağlayan Melek heykelini yonttu. Bu çalışma ile heykeltıraşlık yeteneğini keşfetti ve kocasının ölümünden 1 yıl sonra John TWEED ve Profesör Edouard LANTERI’nin öğrencisi olarak çalışmak üzere Fransa’dan Londra’ya taşındı.

 
           Clare Sheridan, çocukları Margaret ve Dick ile  1919
Amerika ziyareti esnasında SHERIDAN meşhur Charlie CHAPLIN ile gönül ilişkisi yaşadı. Dünyayı dolaşmaya başladı.
            1920 yazında, bir Sovyet Ticari Delegesi Londra ziyaretinde Clare SHERIDAN’ı Rusya’ya ünlü devrimcilerin büstünü yapmak üzere davet etti. Sonbaharda, Vladimir LENİN, Leon TROSTSKY, Edmundovich DZERZHINSKY ve Lev KAMENEV’in büstünü yapmak üzere, Moskova’ya gitti. Rusya’dayken birden çok kişiyle ilişkisi sebebiyle skandallara yol açtı. Lev KAMENEV ile ilişkisi yüzünden, KAMENEV’in ilk karısı Olga KAMENAVA’dan ayrıldığı söylenmektedir.  Yazar Robert SERVICE, 2009 yılında yazdığı kitabında, SHERIDAN ve THROTSKY arasında bir ilişki olduğunu iddia etti. SHERIDAN’ın Sovyet memurlarıyla yakınlığı onun anti İngiliz propagandacısı bir ajan olduğuna inanan İngiliz Güvenlik Servis’inde şüphelere yol açtı.1920’de LENİN, TROTSKY ve ZINOVIEV’in heykelini yapmak üzere Moskova’ya davet edildikten sonra İngiliz Güvenlik Servisi onu izlemeye başladı. Tehlikeli bir propagandacı olarak yaftalandığı bir M15 dosyasına girmesine neden oldu. Servis; onun hakkında tutarlı olarak anti İngiliz tavırları benimseyerek, çeşitli yabancı ülkelerde sadakatsiz tavırlarıyla kendini gösterdi diye not düştü. 1925 yılının sonlarında SHERIDAN Cezayir ’e taşındı, M15 dosyasındaki notlara göre; bu dönemde maddi olarak son derece iyi durumdaydı.  10 yıl süresince ilk kez borçsuz bir yaşam sürüyordu.

            II. Savaşından sonra; İtalya’yı ziyaret ederek Roma’da Katolikliğe geri döndü. Bu dönemde öznelerin (kişilerin) ve dini önemi olan ikonların heykellerini yapmaya devam etti. 31 Mayıs 1970 tarihinde 84 yaşındayken iki çocuğunu geride bırakarak hayata gözlerini yumdu.
 
                                          
CLARE SHERIDAN DİNİ ESERLERE AĞIRLIK VERDİĞİ DÖNEM


ESERLERİ

            Russian Portraits (1921),Mayfair to Moscow: Clare Sheridan's Diary (1921),My American Diary (New York, Boni and Liveright) (1922),In Many Places (1923),West to East (1923), Across Europe with Satanella (1925), A Turkish Kaleidoscope (1926), Nuda Veritas (1927), Arab Interlude (1936), Without End (1939), To the Four Winds (1957)
 

             A Turkish Kaleidoscope adlı kitabı nedense Sade Türk Kahvesi adı ile yayınlanmış



                                             KARADENİZ SAHİLİ ZONGULDAK

Konstantinopol'den Rusya sınırına kadar, Karadeniz kıyısındaki bütün limanlar, her şeyden çok, ülkenin ne kadar fakir, halkınınsa ne kadar zengin olduğunu ortaya koyması bakımından önemli.

Türkiye'nin ticari hayatında hayati bir yere sahip olan (İzmir limanı yandığından beri) bu limanlar, rüzgârın ve hava şartlarının insafına terk edilmiş dutumda. Zonguldak hariç hiçbirinde, bir demiryolu hattı ve gemilerin sığınabileceği bir yer yapılmamış. Bazen, gemiler kıyı ile bir iletişim kuramadan bir hafta boyu açıkta demirledikleri olur. Sonunda, bu gemiler zayıf düşmüş bir halkın bu verimli topraklarda kendilerine yetecek kadar yetiştiremediği, onlar için çok kıymetli olan erzakı boşaltamadan uzaklaşmak durumunda kalır. Gemi, dönüş yolunda bu limana yeniden uğradığı zaman, hava koşullarının yük boşaltılmasına elverişli olması için Allah'ın merhametine ve şanslarına güvenirler.

            Eğer ta başından beri "modernleşme" vs. gibi Türk sloganlarına kanmamışsanız, iş hayatının bu ilkel koşullarda yürütülüyor olmasına da pek şaşırmazsınız.

Devletin hiç parası olmadığı, hatta muhtemelen gelecekte de olmayacağı bir gerçek; öte yandan, Hükümetin ısrarla yabancı sermayeyi ülkeye davet etmesine rağmen, burada ticaret yapabilecek kadar maceraperest olan kimi yabancı firmaların çok elverişsiz koşullar altında çalışmak zorunda kaldıkları da bir gerçek. Türkler, işin kolayına kaçarak, geçmişte kendi durumlarını düzeltememiş olmalarının sebebi olarak Yabancı Güçleri ve özellikle de o nefret ettikleri “Kapitülasyonları” gösteriyor iseler de, aslında kendi kendilerini ve yapmakta oldukları şeyleri de yargılamaları doğru olacak.

            Savaştan önce Zonguldak kömür madenleri Fransız Heraclee Şirketi tarafından, (geliri kendilerine kalmak üzere) işletiliyordu. Halen bile, bu küçük kasabanın modernizm adına övünebileceği ne varsa, hepsini bu şirketin savaştan önce yaptığı yatırımlara borçlu.

            Ana caddeden geçerek tepedeki maden ocaklarıyla iskeleyi birbirine bağlayan demiryolu ile dalgakıran Fransızlar tarafından inşa edilmiş.

Her tarafta çiçeklerle dolu beyaz duvarlı bahçeleri olan, bembeyaz villalar ve bunları birbirine bağlayan taş döşeli yürüyüş yolları görülüyor. Bu villalar, Fransız kolonisinin evleri.

Türk yetkililer şirketin çok fazla Fransız teknisyenini işe aldığından yakınıyorlar. İyi ama bu ülkede Türk teknisyen öylesine az ki!

            Yeterince vasıfsız işçi bulunamadığı için madenler büyütülemiyor. Bu konuda Türkler sayıca az oldukları gibi, yabancıların çalışmasına da izin verilmiyor.

Başmühendis, beni madenin üst tarafına götürmek için "hususi" bir tren çağırttı! Gidilecek mesafe yalnızca üç kilometreydi. "Hususi" tren, pencerelerinde cam yerine demir parmaklıklar olan, ahşap sıralarında ve zemininde parlak renkli kilimler serili bir vagondan ve bir lokomotiften ibaretti. Yolun ortasında, işçinin biri, “hususi” trenimizi durdurup içine atlayıverdi. Fransız'ın öfkeden köpürüp hiçbir şey yapamaması çok komikti. Çünkü yetkililerin işçiler üzerinde bir idari yaptırım gücü yok. Bizim trenin makinisti de Türk olduğundan, doğal olarak, Türk kardeşinin ricasını kıramazdı, treni durdurmakta bir sakınca görmemişti.

Yolun sonunda kendimizi yemyeşil ağaçlarla kaplı bir tepede bulduk; görünürde, yakınlarda bir maden ocağı olduğunu gösteren hiçbir iz yoktu. Komşu tepedeki madenin kömürleri, kocaman kovalara dolduruluyor ve havadan kaydırmalı bir sistemle bu noktaya getirilip, burada, paçavra bohçalarını andıran sarıklı ve sakallı madenciler tarafından boşaltılıyordu.

            Rehberim, madencilerin sırf kendileri için yaptırılmış olan banyolardan istifade etmemesinden şikâyetçiydi; oysa açıkça görülüyordu ki, madenciler bu paçavraları üzerlerinden bir kere çıkarttılar mı bir daha giyebilmelerinin imkânı yoktu.

            Bu işçiler mısır unundan yapılmış bir tür kek (malay kastedilmiş) yerler. Bu keki az bir suyla ıslatıp, kısık ateş üzerinde ısıtır, sonra da iki taş arasında yassılaştırırlar. Nadir olarak, bu kekle beraber yemek için bir tane soğan satın alırlar. Kendileri için bir lüks olarak gördükleri bu soğanın, tepesindeki küçük yeşil saptan, cücüğüne kadar tamamını bitirirler. Bazıları çiftlikten bir çuval un getirir; böylece madende geçirecekleri üç ay boyunca yiyecek almak için bir kuruş harcamamayı başarırlar.

            Gürcistan-Türkiye sınırından gelen ve farklı bir ırk olan Lazlar, daha yüksek bir hayat standardına sahiptir, bu nedenle daha kuvvetli ve dayanıklıdırlar.

            Anadolu insanını üç aydan daha uzun bir süre madende kalmaya ikna edemezsiniz. Bu sürenin sonunda ve yemek için hemen hemen hiç para harcamadan, günde bir lira kazanmış olarak çiftliklerine dönerler ve kalan dokuz ayı bu üç ay zarfında kazandıkları parayı yiyerek geçirirler. Kendisinin çiftlikte olmadığı süre boyunca, madencinin birkaç karısı ve bütün çocukları çalışır ve çiftliği çekip çevirirler. Birden fazla kadınla evli olmak, öyle sanıldığı gibi masraflı bir şey değildir; tam tersine, her kadın, çiftlikte bedavaya çalışarak evde tutulmalarının hakkını verir.

            Maden şirketi bu geçici işçilere kalacak yer temin eder. Bu yer, üzerlerine yan yana altı erkeğin yatmak zorunda olduğu geniş tahta yatakların durduğu bir takım ahşap barakalardan ibarettir. Adamlar çarşafsız, yastıksız, battaniyesiz, üstlerini değişmeden öylece yatıverirler.

            Bir defasında, bu yataklardan birinin üzerinde, beline kadar soyunmuş bir adam görmüştüm. Oturmuş, üzerindeki paçavraların üzerinden böcek ayıklıyordu. Anlaşılan, koşullar, insanların durumlarından rahatsızlık duyacakları kadar kötüye gidince, kıyafetler çıkartılıp savaş başlatılıyordu; ama hiçbir cana kıyılmayan bir savaş. İşçi, böcekleri nazikçe başparmağıyla işaret parmağı arasına alıyor ve yandaki rafın üzerine bırakıyordu.

Yaz gelip de barakaların içi havasız olmaya başlayınca, ikide bir açıp kapatma zahmetine katlanmaktansa, adamlar camlan ve kapıları kırıyorlarmış. Şirket her sonbaharda barakalara yeni kapı ve cam taktırmak zorunda kalıyormuş.

            Hıristiyanlıkla ilgili pek çok şeyin harabeye çevrildiği bir ülkede, bir manastır okulunu görmek beni çok şaşırtmıştı. Şirket, çalışanların çocuklarını yollayabilmesi için okula parasal destek sağlıyordu; ama yarı-özel bir okul olmasına rağmen yine de resmi denetime tabi olmak zorundaydı. Müdürün özel odası hariç, hiçbir yerde haç, çarmıh figürü, dinsel içerikli bir resim veya herhangi bir Hıristiyanlık sembolünün asılmasına izin verilmiyordu. Dini okulların ancak ve ancak bu koşullar altında eğitim vermesine müsaade ediliyordu. Ama Hıristiyanlık sembollerinden böylesine uzak durmak isteyen Türkler, dini okulların sunduğu eğitimden faydalanmak konusunda oldukça atak davranıyorlardı.

            Bursa gibi, nispeten gerici şehirlerin valileri bile kızlarını rahibeler tarafından eğitilmek üzere bu okullara yollamıştı. Ayrıca, bu tür okulların olmadığı yerlerde veya manastırların veya Hıristiyanlık eğitimi veren okulların kapatıldığı şehirlerdeki elit Türkler bu durumun çocukları için büyük bir kayıp olduğunu söyleyip, dövünüyorlardı.

            Zonguldak'ta ayrıca, maden işçilerinin ve yöneticilerinin faydalanması için rahibelerin işlettiği bir hastane vardı. Türk doktorlar bile hastanenin böyle pırıl pırıl olmasından etkileniyorlardı. Okuldaki koşulların aynısı burası için de geçerliydi. Duvarlara bir tane bile dini amblem asılamıyordu. Görüp görebileceğiniz tek sembol, bembeyaz kıyafetler giyen bu Fransiskan kilisesi rahibelerinin göğüslerine iliştirilmiş haçlardı.

            Rahibelerden biri öylesine genç ve güzeldi ki; sanki mucize'den fırlamış gibi gözüküyordu. İş kazası geçirenlerin koğuşunda çalışıyordu. Bu koğuşta, hayatlarında ilk kez beyaz çarşaflar üzerine uzanmış, yüzlerinden mutlu oldukları anlaşılan, beş altı tane Anadolulu madenci yatıyordu; aralarında dolaşan genç rahibe ise beyaz bir zambağı andırıyordu.

            Işık geçirmeyen simsiyah çarşafların arkasına saklanmış Türk kadınları ile beyaz örtüleriyle ne kadar özverili oldukları yüzlerinden okunan bu rahibeler arasında tam bir tezat vardı. Hıristiyanlık propagandası bundan daha incelikli yapılamazdı.

            Kostantinopol'den gelirken ilk liman olan Zonguldak'ın zihnimdeki yansıması şu oldu: Medeniyetin küçük ve gözlerden uzak kalmış ileri karakolu.

                                
20.yüzyılın başında Zonguldak
 
                       
                            
FRANSIZ MAHALLESİ (YAYLA) 1918
 
 
KOZLU'DAKİ KİLİSE 19.YÜZYIL SONU FRANSIZ CEMAATİ İÇİN YAPILDIĞI SANILIYOR.

NOT: CLARE SHERIDAN'IN BİYOGRAFİSİNİ İNGİLİZCE METİNDEN ÇEVİREN DEĞERLİ ARKADAŞIM EMEL ÇALKAM HANIMEFENDİYE TEŞEKKÜRÜ BİR BORÇ BİLİRİM.....

16 Kasım 2012 Cuma

ZONGULDAK'TA GÖRDÜKLERİM (ESAT MAHMUT KARAKURT)

                                                      ESAT MAHMUT KARAKURT
                                                                             1902-1977


BEYAZIT KÜTÜPHANESİNDE TAHİR AKIN KARAUĞUZ'UN ÇIKARDIĞI ZONGULDAK GAZETESİ'NİN KOLEKSİYONUNU TARARKEN BU GEZİ YAZISI DİKKATİMİ ÇEKTİ SİZİNLE PAYLAŞIYORUM....

 ZONGULDAK’TA GÖRDÜKLERİM
BU GARİP ŞEHİR MİLLİ TASARURUN CANLI BİR MİSALİDİR
 
Zonguldak…  Burası o kadar şirin, o kadar cazip ki. Boğaz'da, Adada ve yahut İstanbul'un başka bir yerinde böyle güzel bir toprak parçasına tesadüf etmedim ki onu misal göstererek size bu küçük şehrin güzelliği hakkında bir fikir verebileyim.
Dağ yamaçlarında beyaz Fransız villaları, kayaların üstlerinde sıçraya sıçraya dağların eteklerine kadar gelen sular, yeşillikler, dereler, ormanlar...
Zonguldak, küçük bir limanın eteğinde kurulmuş ve dağın tepesine doğru uzanmıştır.
Şehir daimi bir faaliyet içindedir. Gemiler gelir,  trenler işler, fabrikalar çalışır, düdükler öter ve bu hayhuy içinde şehir öğleye doğru fabrika bacalarından tüten dumanlarla esmer bir örtü altına girer.  Güneşin kara bir bulut altına girişi gibi tatlı bir esmerlik.
Denizden karaya ayak basar basmaz büyük ve kırmızı bir levha ile göz göze gelirsiniz. İri yazılarla o levhada bu kelimeleri okursunuz:
“Güzel lavanta sürünmüş, ince ipekler içinde Türk kızlarının cılız ve ciğeri çürümüş bir hale gelmesine muvafakat etmeyeceğiz”
İkinci bir levhada:
“Ecnebi malı ile süslenmekte şeref yoktur”
Büyük bir caddenin başında diğer bir üçüncü levha:
“Aile bütçesi yapmayanlar sıkıntıdan kurtulamazlar. Hesapsız milletler dümensiz gemiye benzerler”
İkinci derecedeki sokak başlarında da gene bunlara benzeyen bir takım levhalara tesadüf edersiniz. Mesela: “Sakla samanı, gelir zamanı. Sattım samanı yaptırdım bu hanı” gibi doğrudan doğruya köylüye hitap eden ve köylünün anlayabileceği bir lisanla izah edilen faydalı nasihatlerle karşılaşırsınız.
Zonguldak’ın uzun bir çarşı, güzel bir sineması, kütüphanesi, ocağı, hastanesi, matbaası ve müteaddit mektepleri vardır. Anlattıklarına göre şehirde işsiz dolaşan bir ferde tesadüf edilmez. Bütün erkekler ocaklarda, kadınlarda tarlalarda çalışıyorlarmış. Kadınlar burada, mesai itibarı ile erkeklerden farksızdırlar.
Zonguldak caddelerinde ayakkabılarınızı boyatacak genç ve esmer lostra boyacı kızlara, erzakınızı temin edecek bakkal kadınlara tesadüf edebilirsiniz. Eğer dedikleri doğru ise daha içerlerde kamyon ve otomobil kullanan şoför kızlar da varmış. Kuvvetle iddia ettiler: bundan bir kaç ay evvel genç kadınlardan mürekkep bir grup bazı maden ocağı sahiplerine müracaat ederek maden kuyularında erkekler gibi çalışmalarına müsaade istemişler ve 100-150 metre derinliklerde, günde 10 saat çalışmak, şartıyla erkeklerin aldıkları 150 kuruş yevmiye ye mukabil 100 kuruşa işe girmeğe hazır olduklarını bildirmişler. Bu şehir zengin kömür madenleri ve bu madenlerin etrafında kurulan fabrikaları ile yalnız bura ahalisinin değil civar, vilayetler halkının da bir çalışma sahası halini almıştır. Hülasa, tamamıyla mesut ve müreffeh bir şehir…
 
( AKŞAM )
ESAT MAHMUT ( KARAKURT )
ZONGULDAK MEMLEKET GAZETESİ
3 AĞUSTOS 1930
 NO: 275   SAYFA:2