29 Ekim 2012 Pazartesi

TUNALI HİLMİ BEY KISA BİR ÖMÜRDE BÜYÜK BİR DAVA ADAMI


TUNALI HİLMİ BEY
(1871-1928)

KISA BİR ÖMÜRDE BÜYÜK BİR DAVA ADAMI
 

           Tunalı Hilmi; bu isim Ankara’yı bilenler için sadece bir cadde isminden ibarettir. Hatta yolu düşenler için Kdz. Ereğli’de bugün Yenimahalle’nin olduğu bölge de Tunalı Hilmi Sokak yazılı mavi bir levha gözünüze çarpabilir. Şimdi gelin hayatı mücadelelerle geçmiş, görüşleriyle döneminin çok çok ilerisinde olan bu dava ve fikir adamını beraber tanıyalım.
1871'de Bulgaristan’ın Eskicuma ( Tırgovişte ) kentinde doğan Tunalı Hilmi Bey 1877 Rus savaşı nedeniyle ailesiyle birlikte İstanbul'a göç etti. (1)
Fatih Askeri Rüşdiyesi'ni bitirdi. Kuleli Askeri İdadisi öğrencisiyken “Teşvik” adlı gizli bir haftalık dergi çıkardığı için tutuklandı. Daha sonra girdiği Askeri Tıbbiye Mektebinde "Gizli Mektepliler" adlı bir örgüt kurdu. Ekim 1895'te, son sınıf öğrencisiyken Avrupa'ya kaçarak Cenevre'ye yerleşti.
Avrupa'da ilk yıllarını Jön Türk hareketinin kuruluş çalışmalarıyla geçirdi.“Meşveret” ve “Mizan” gazetelerinde yazılar yazdı. Hutbe adını verdiği küçük broşürlerde Jön Türklerin düşüncelerini dile getiren propaganda yazıları kalem aldı. Mücadele çizgisini ılımlı bulduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde Osmanlı İhtilal Fırkasını kurdu. ( Ocak 1896 )  (2)
           Bir süre İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin genel sekreterliğini de yürüten Tunalı Hilmi 1897'de Cenevre’de İshak Sükuti ve Abdullah Cevdet'le Osmanlı gazetesini çıkardı. 1898'de İttihat ve Terakki Cemiyeti müfettişi olarak Mısır' a gitti ve cemiyetin Kahire şubesini örgütledi. Jön Türkler' in 1899'da sarayla uzlaşmasından sonra Madrid elçiliği Baş Kâtipliğine atandı. ( 1900 )
           1904 yılında Mısır'a tekrar gitti; Muhtelit Mahkeme'de çalıştı, “Kanun-ı Esasi” ve “Hak” gazetelerine yazdı. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul' a döndü ve başta “İnkılâp” olmak üzere çeşitli yayın organlarında yazıları yayımlandı.(3)
             1910- 1916 yılları arasında Kdz. Ereğli, Silivri, Bayburt, Ordu, Beykoz ve Gemlik'te
Kaymakamlık yaptı. İşte Tunalı Hilmi beyin Kdz. Ereğli kent tarihi açısından önemi burada karşımıza çıkıyor. Osmanlı yurdu içinde onun ilk memuriyetlik yeri Kdz. Ereğli olmuştur. (4)
31 Mart Vakası ve hayatını tahtan indirmeye adadığı II. Abdülhamid'in saltanattan uzaklaştırılması üzerine, Tunalı Hilmi, 14 yıl süren bir ayrılıktan sonra, 38 yaşındayken İstanbul’a dönmüş ve kısa bir süre sonra, 14 Eylül 1909 tarihinde Karadeniz Ereğli kaymakamlığı ile yurt içindeki ilk memuriyetine başlamıştır. Buradaki görevi süresince yaptığı olumlu icraat, daha sonraki yıllarda Kdz. Ereğli'nin bağlı olduğu Bolu'dan mebusluğa getirilmesini sağlamıştır. Yazar Enver KONUKÇU' nun belirttiğine göre, “ Bu sırada İstanbul gazetelerinde aleyhinde çıkan bir havadise yine Karadeniz Ereğlisi ileri gelenleri, başta müftü ve Maarif reisi ve Belediye reisi olmak üzere cevap vermişlerdir.”
  Tunalı Hilmi Kdz. Ereğli kaymakamlığı sırasında, halkın diline vurulmuş mengene olarak nitelediği dilekçeyi kaldırmış ve halkın sorunlarını doğrudan gelip kendisine anlatması usulünü getirmiştir. Yine bu görevi sırasında halkın devlet dairelerine gelemediğini fark eden Tunalı Hilmi üç, dört yerde konferanslar vererek halkı hükümete gelmeye teşvik etmiştir. (5)
            Tunalı Hilmi Bey, kadın erkek eşitliği konusunda net bir tutum içerisinde olmuştur. Daha 1902 yılında hazırladığı anayasa taslağında “Erkek aslan aslandır da, dişi aslan aslan değil midir?” sözlerini kullanmaktadır. Yine 42. Madde de de “Kadın erkeğe eşittir ve özgürdür” tanımını ortaya koymaktadır.
  1908 Meşrutiyet devriminden sonra kadın haklarının kazanılması için çalışmalar yaptı. Bunun bir parçası olarak 10 Ocak 1910 tarihinde Karadeniz Ereğli'sinde "Karadeniz Ereğli Evlendiriciler Cemiyeti”ni kurdu. Kuruluş amacı yoksul ya da kimsesiz olanlara ev, tarla, sermaye yahut çiftçilik aletleri tedarik etmek Kızların 15, erkeklerin 18 yaşından önce evlenmesine engel olmak, külfetli düğünler yapmamak, başlık parasını ortadan kaldırmak ve bunun gibi kadın haklarını savunan hükümler taşıyan cemiyet tüzüğünü hazırladı.  Şehrin ileri gelenlerini bu cemiyet etrafında topladı. (6) 
            Derneğin kurucuların hepsi erkekti. Cemiyete girenler yılda en az 5 kuruş vereceklerdi. Cemiyet her köyde bir şube açacaktı. (7)
Bir diğer ilginç konu ise yine Kdz. Ereğli de kurulan“Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”dir. Bu cemiyet Tunalı Hilmi Bey’in vasıtasıyla Kdz. Ereğli’de kaymakam olduğu sırada yine onun destek ve teşvikiyle kurulmuş, ilk toplantısını ise 8 Aralık 1909 tarihinde yapmıştır. İkisi Hıristiyan, beşi hiç içki kullanmamış olan toplam 69 kişilik bir heyetle çalışmalarına başlayan cemiyet, teşkilata ait nizamnameyi Haziran 1910 tarihinde Sırat-ı Müstakim Dergisi’nde neşrederek, kuruluş saiki ve felsefesini kamuoyuna duyurmaya çalışmıştır. Nizamnamenin 7. Maddesinde cemiyetin hükümet ve kanunlar tarafından tanındığı bildirilmekle beraber belgenin resmi makamlardaki tekemmülü hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Buna rağmen cemiyetin kuruluş tarihiyle nizamnamenin yayımlandığı tarih arasındaki altı aylık fark, cemiyetin ameli sahada herhangi bir varlık göstermese de nazari sahada var olduğunu düşündürmektedir.
Hilal-i Ahdar’dan (Yeşilay) on bir yıl önce tesis edilmesi hasebiyle madde bağımlılığıyla mücadeleyi hedef ittihaz eden ilk teşkilat olan “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti” sadece zamanlama açısından değil, kuruluş fikri ve felsefesi açısından da kendisinden önceki teşebbüsler arasında müstesna bir yere sahip olmuştur.
Bu cemiyet kuruluş amaçları konusunda ise nizamnamesinin ilk maddesinde şu ifadelere yer vermiştir: “Müslümanların peygamberi (s.a) bir mel’ûn (lanetlenmiş) canavar için “habisliklerin (fesatlıkların, kötülüklerin) anası” buyurmuştur; oda: içkidir. Bugün hele Frenkleri (Avrupalıları), huyca, sağlıkça, kemire kemire zehirliyor, öldürüyor. Osmanlılar arasına yayıldıkça yayılıyor. Katresini (damlasını) haram bildikleri halde Müslümanların bile birçoğu kendilerini bu azılı düşmandan koruyamıyorlar. Böyle bir düşmanla çarpışmak üzere Ereğli hemşehrileri “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti” adıyla bir sancak açtılar, bunun altına toplanıyorlar…” (Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti Nizamnamesi, 1326: 195)
İçkiyle birlikte tütün, afyon, kahve ve hatta çay gibi bağımlılık yaratan maddelerle top
yekûn bir mücadeleyi kendisine şiar olarak kabul eden “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki
Düşmanları Cemiyeti” hedef kitle olarak çocukları seçmiş, bilhassa mektep çocuklarının bu
melun canavarın eline düşmemesi için gerekli tedbirleri almayı uygun görmüştür. Bu amaçla
neşredeceği gazete ve dağıtacağı risaleciklerle de halkı bilinçlendirmeyi içkiye karşı onlar da
bir nefret duygusu uyandırmayı amaçlamıştır (Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cemiyeti Nizamnamesi, 1326: 195)  (8)
           Tunalı Hilmi Bey 1920'de Bolu mebusu olarak Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’na girdi. İstanbul'un işgali ve meclisin çalışamaz duruma düşüp dağılması üzerine Ankara'ya geçti ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde gene Bolu'yu temsil etti. Haziran 1920'de Kdz. Ereğli’yi işgal etmek isteyen Fransız birliğine karşı direnişi örgütledi. Buradaki askeri başarılarından dolayı 21 Nisan 1924 tarihinde 1731 sıra nolu İstiklal Madalyası ile onurlandırılmıştır. (9)
  Kdz. Ereğli’deki Fransız işgali ve buna karşı direniş ile ilgili Tunalı Hilmi Bey TBMM’de 1920 yılının Eylül ayında 72.toplantıda şu tespitlerde bulunmuştur:
“Fransızlar Ereğli’yi işgale teşebbüs ettiler. Oraya vardığımın ertesi günü bir takım hilelerle karaya çıktılar. Dördüncü günü 70 kadar kahraman Kuvva-i Milliyeci bunların 300 kadar siperler içinde bulunan kuvvetleri üzerine ateş açtılar. Ve kendilerine 36 neferle, Halil (EKREN) Ağanın ilk kurşunu ile bir subay maktul verdirdiler. (10 Haziran 1920)
Arkadaşlar buradaki hastanede gördüğümüz manzara karşısında GLADISTON’un (İngiliz Başbakanı)  bir sözünü hatırladım. Melun diyordu ki “ İnsan neslinden olmaktan utanıyorum, çünkü Türkler de insan neslindendir...” Fransızların böyle yaptıklarını görünce insan yaratıldığıma bende utanıyorum.
  Sonra liman fenerini söndürmüşler geceleri yakmıyorlardı. Hastanede ne kadar ilaç şişesi,  vesaire kudurgan ayaklar altında çiğnenmişti. Hastanenin iki odasından ikisini de tamamen bizim askerlerimiz üzerine mitralyöz sıkmak için kullanmışlardır. Ve oradaki mitralyözlerden kalmış binlerce fişek kovanı bulunuyordu.” (10)
Tunalı Hilmi Bey 1921 Anayasası'nın hazırlık çalışmalarına katıldı ve TBMM'deki uzun ve ateşli konuşmalarından ötürü adından sık sık söz ettirdi.
II. ve III. Dönemlerde ( 1923-1927 ve 1927-1931 ) TBMM'de Zonguldak milletvekili olarak görev aldı.  Kömür havzasındaki işçilere yönelik çalışmalar yaparak TBMM’deki girişimleriyle 30 Mart 1923'de 25 yataklı Amele Hastanesinin kurulmasına ve Havza-i Fehmiye Kanununun çıkmasına öncülük etti. (11)
Tunalı Hilmi Bey 22 Kasım 1928'de İstanbul'da vefat etmiştir. İsmi, Ankara'nın Kavaklıdere semtindeki bizzat kendine ait olan ve hazineye bağışladığı alanda önemli bir caddeye verilmiştir. ( Tunalı Hilmi Caddesi )
Kaynakça:
1-  http://www.ata.boun.edu.tr/chronology/kim_kimdir/tunali_hilmi.htm
2-  http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=311
3-  http://www.ata.boun.edu.tr/chronology/kim_kimdir/tunali_hilmi.htm
4-  Aydın ESEN, BİLA VAKFI MAKALELER TUNALI HİLMİ BEY EYLÜL-EKİM 2007
5-  Sabri ATEŞ, TUNALI HİLMİ BEY OSMANLIDAN CUMHURİYETE BİR AYDIN
Sayfa 120-121
6- Meşrutiyetten Cumhuriyete Tunalı Hilmi Bey Sayfa 34 KOLEKSİYONCULAR DERNEĞİ YAYINI 2006
7-   Kim Kiminle Evlenmeli? Soner YALÇIN 29 Mart 2009 Hürriyet Gazetesi
8-Cem KARAKILIÇ, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Öğrencisi
AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ Sayı: 29 Mart – Nisan 2012 Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi ISSN:1694-528X İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası Kırgız – Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat – KIRGIZİSTAN
9-   Aydın ESEN, BİLA VAKFI MAKALELER TUNALI HİLMİ BEY, EYLÜL-EKİM 2007
10-   Tahsin AYGÜN KURTULUŞ SAVAŞINDA KARADENİZ EREĞLİSİ SAYFA 15,16
11- Aydın ESEN, BİLA VAKFI MAKALELER TUNALI HİLMİ BEY EYLÜL-EKİM 2007


 
            

 

 

                              





 

11 Ekim 2012 Perşembe

Türküsüz Kent’in Aynasından Geçenler


                 Türküsüz Kent’in Aynasından Geçenler

 
                                                   Hamit KALYONCU

 

Sen öldün, ölüm güzel demektir’ demiş / Şair-i âzam. / Güzel değildi ölümler.”

28 Mayıs 2006 günü sonsuzluğa göçen, 29 Mayıs günü de Ankara’da toprağa verilen İ.Behçet Kalaycı, Türküsüz Kent’teki bu dizesiyle açıklar ölüm konusundaki düşüncesini: “Güzel değildi ölümler.” Şair-i Âzam Abdülhak Hamit, çok sevdiği eşi Fâtıma Hanım’ın ölümü nedeniyle “Sen öldün, ölüm güzel demektir” diyerek kendini teselli etmeye çalışır ama,   “Çık Fâtıma lâhttan kıyâm et” diye de ölüme karşı isyanını dile getirir ‘Makber’ adlı ünlü şiirinde. Cahit Sıtkı ise “Kapımı çalıp durma ölüm / Ben ölecek adam değilim” diye  azraile meydan okur bir tavra girse de “Otuzbeş Yaş” adlı şiirinde “Neylersin ölüm herkesin başında / Kimbilir ne zaman nerede kaç yaşında…” diyerek ölüm gerçeğini kabullenir  sonunda. En iyisi biz Behçet Hoca ve sevgili ölülerimiz için  “o diyârın”,  Yahya Kemal’in  yazdığı gibi   “âsûde bir bahar ülkesi” olmasını dileyerek, ölüm düşüncesini kendi sonsuzluğu ve bilinmezliğine bırakalım.

Behçet Hoca, 1983 yılında yayımlar Türküsüz Kent adlı şiir kitabını. Bu ikinci kitabı   yayımlandığında 61 yaşındadır. O yılın Öğretmenler Günü’nde  kendisi de bir konuşma yapmış, sözlerini kitabının son şiiri ile bitirmişti. Hoca’nın ‘Zonguldak’a hüzünlü bir seslenişi’ diyebileceğimiz  şiirini o güzel ve etkili sesiyle yorumlayışı bütün salonu ayağa kaldırmış, Hoca ve şiiri dakikalarca alkışlanmıştı. Ben, Çaycuma ortaokulundan öğretmenim,  daha sonraki süreçte örnek alınacak değerli bir öğretmen arkadaşım, şair-yazar ağabeyim, dostum ve apartman komşum olan Behçet Hoca’yı, “o dönemin bir sakıncalı piyadesi” olarak salonun en gerisinde ellerim patlarcasına alkışlamış, övünç ve gurur duymuştum.

Türküsüz Kent kitabını Hocamız,  8.II.1983 tarihinde imzalamış adıma. O geceyi anımsıyorum. Eşi Suat Hanım’ın leziz kekleri ve çayları eşliğinde saatlerce söyleşmiş, ayrıca kitaptaki şiirleri kasetten kendi sesinden dinleme ayrıcalığını da yaşamıştık eşimle. Hoca’nın gürül gürül akan sesi adeta  ayağa kaldırıyordu kitaptaki dizeleri.  Bir bakıyorsunuz isyankar bir ruhun her şeyi önüne katıp sürükleyen  selleri arasındasınız, ama bir süre sonra da  serin suları yumuşacık pırıl pırıl akan bir derenin kenarında peri kızlarıyla söyleşiyorsunuz. Sonra Zonguldak tepelerine çıkarak bir zamanlar çeşitli yemişler, çiçekler ve defnelerle dolu çimenliklerde yıldızlara bakıp hayaller kuruyorsunuz, ardından yerin yüzlerce metre altına inerek ekmek kavgasını sürdüren işçilerle birlikte  omuz omuza kazma sallıyorsunuz.

Behçet Hoca’nın şiir kitabını okumaya başladığınızda; ‘Hele şu kısmı sonra okurum’ diyemiyorsunuz. Bırakmıyor sizi şiirler. Dalıp dizelerin arasına Zonguldak, Çaycuma, Devrek’i dolaşıyorsunuz. Kitaba tutsak oluşunuzun çok önemli bir nedeni de  anadilimizin bu kadar akıcı, yalın ve işlek kullanımı olsa gerektir. Sanki her şiir, kaynağından doğar doğmaz kendine hazır  bir yatak bulmuş ırmak gibi şırıl şırıl akıp gidiyor. Kullanılan hiçbir sözcük yerinden rahatsız değil. Sözcüklerde ve dizelerde bir zorlama yok. Hoca’nın diğer kitaplarında da var bu özellik: Duru, yalın, temiz bir dil, birikim yoğunluğu içinde akıcı, içtenlikli bir anlatım sizi hemen sarıveriyor.    

Türküsüz Kent’in çok önemli bir özelliği de  kişileri, olayları ve doğayı tüm renkleriyle, güzellikleriyle, canlılığıyla betimleyişidir.

Zonguldak dağlarında bahar / Çiçek tozlarıyla genzinizi yakar / Kestane ormanlarının gerisi / Yaban çilekleriyle dolu düzlüklere çıkar ./ Karatavuklar, ispinozlar, bülbüller / Sizin için öter./ Hodan yapraklarına topladığımız çilekleri / İnce ot saplarına dizerdik./ Az sonra kırmızı bir kolye boyunlarımızda / Denizi gören yerlere giderdik / Zonguldak tepelerinden deniz / Bir başka görünür, / Yükseklerden yeşil akar maviliklere./…

 Böyle doğayla sarmaş dolaş yeşillikler içinde akarken maviliklere, birden önünüze çıkar Of’lu Sakine Teyze:

İlk kocasından olma iki kızı / İki ineği ile çıkar karşınıza / El Greco yüzüyle./Hal hatır ederdik Sakine Teyzeyle / Midemizin boş yerlerini / Doldururken kocayemişlerle / Ardıç kuşları gibi söyleşirdi kızları / Defnelerin arasında /…   

Dağın yamacında doğayla iç içe kızları ve inekleriyle yaşarken / yaşamaya çalışırken Sakine Teyze,  düşüncelere salar sizi. Sosyal adalet kavramını sorgularsınız bir süre…

Zonguldak’ta ortaokul öğrencisi Behçet, büyük evlerde değil, kentin kenarında mezarlığın arkasında gecekondu tipi bir evde oturmaktadır. “Gururuna sarıp kişiliğini, hiç bir rüzgarın söndüremiyeceği  alev alev yanan umutlar” taşımaktadır. Evine giden  yolda Bekçi Nafiz’le her gün   karşılaşır:

İsli akşamlarında maden kentinin / Mezarlık yokuşuna tırmanırdım / Santral bekçisi Nafiz’i / Ta uzaklardan tanırdım./ Her akşam o, hep aynı yerde / Bilinmez ne düşünürdü / Onun yaktığı ışıklar / Dağların tepesinde / Yıldızlarla öpüşürdü./..

Bu yol üzerinde içli dışlı olduğu başka dostları da vardır Behçet’in. Onlarla selamlaşır, söyleşir, çekinmeden sofralarına oturur. Bunlardan biri de Çomranlı köyünden Koca Yusuf’tur:

Toprak anamızın karnında kırk yıl / Bir barsak kurdu gibi / Karanlıklarda geçmişti yaşamı / Koca Yusuf’un / Gün ışığından pek hoşlanmazdı / Derin mavi gökler korkuturdu onu/  Kör katırına dönmüştü ocakların / Kısık bakardı ışığa /  …  

Eskiden Çaycuma’dan Zonguldak’a oto yolu yoktu. Yaya yolu ise Yaka köyü-Güdüllü-Sapca-Kırat üzerinden koyver kendini yokuş aşağıya Dilaver–Asma yoluyla   Zonguldak’tasın. Tren Yolu ise 1937’de açılır törenlerle. Bugünkü teknoloji olmadığı için dağlar, kayalıklar el emeği ile murçlarla delinerek, tüneller açılarak.

Çaycuma ile Filyos arası / Sıfır rakım / Işıldayan raylarda / Gümüş benekli bir yılan gibi süzülür / Hasret kavuşturan / Düzköylü Makinist Mustan / Yanık bir düdük sesiyle Selamlar dağı taşı /…

Kitabın 16. sayfasında III nolu şiir başlar. Bu şiir, Sürmeneli Süleyman Kaptan ile karısının ve kızının, Kurtuluş Savaşımızda İstanbul’dan İnebolu’ya top, tüfek, mermi taşıyan ünlü gemilerimizden yiğit Gazal vapuru’nun şiirsel trajik öyküsüdür.  Şiiri okurken, her dize bir fotograf karesi  gibi  canlanır gözünüzün önünde. Behçet Hoca’nın usta anlatımıyla, bir Karadeniz akşamının, dünyanın çok  az  sahilinde görülebilen güzelliğini yudumlarken, birden, ustaca yazılmış ve sözcüklerle canlandırılmış bir trajedinin içinizi burkan acısıyla yanar yüreğiniz.

Limanın tozlu aynasında / Yıldızlar gibi yanar / Maden kentinin ışıkları /… Karanlıklarda bir vapur sesi / Çığlık çığlık / Kentin üstünden aşıp / Dağlara ulaşıp / Sarsarken / Gecenin kara örtüsünü / Anımsatıyor / Bir gurbet türküsünü / Selamlıyor Süleyman Kaptan / Saygıdeğer gemiyi / … Bir Yavuz’a duyardı / Gemiler içinde / Bir de Gazal’a / Bu derin saygıyı /…

Zonguldak sahilinde birden patlayan kudurgan Karadeniz dalgalarının Kaptanın karısını ve kızını yutuşu, bu olayı elinde tabancası ile izlemek durumunda kalan kaptanın gemisiyle birlikte karanlık dalgalarda kayboluşu dizelere yansır: “Dev bir üçleme / Patladı üç el silâh gibi / Kaptan köşkünde / Köşkle birlikte kaptan / Dalgaların köpüklü kanatlarından / Düştü katran renkli sulara / Daldı uyanılmaz uykulara /…”

Zonguldak, ilkçağda “Sandraca” adı ile anılan derenin açtığı vadinin iki yamacında kurulmuş. Topraklarında bulunan kömür madeninin işletilmesiyle, özellikle Cumhuriyet döneminde gelişen büyüyen bir kent. Kömür olmasaydı, küçük bir balıkçı köyü olarak kalacaktı kuşkusuz. Kömür, binlerce insana ekmek olmuştur, doğru. Ama herkesi de doyuramadığı bir gerçektir :

           Kocası Gebeş Mahmut / Damızlık boğa gibi / Haybeden yaşar./ Vurup sırtına torbayı / Selime / Öğleden sonraları / Tanrının günü / Çarşıya koşar,/ Dolaşır lokantaları / Bitince işi / Tırmanıp yokuşu / Evin yolunu tutar / Torbasında  yemek artıkları / Ekmek kırıntıları./…

Zonguldak caddelerinde iz bırakan kişilerden biri de Nuri Bey’dir. Lise öğrenciliği yıllarımızda ben de tanımıştım Nuri Bey’i. Birbirine karışan saçı-sakalı, pejmürde giysileri ve sürekli kendi kendine konuşması ile çekmişti dikkatimizi. Deliydi besbelli, ama o Nuri Bey’di. Hakkında farklı şeyler söylenirdi. Galatalı Ahmet’in dükkanında karnını doyurur, İstanbul Pastanesinde kendisine yapılacak servisi beklerdi ciddiyetle.

Caddelerin gediklisi / Sevi delisi / Nuri Bey nerdeyse arz-ı endam eyler / Durmadan konuşur kendisiyle / Anlaşılmaz şeyler söyler / Onu tanıyan eskiler / Memurken Tekel’de / Sarışın bir dilbere / Karasevdalıydı derler / O yüzden kaçırmış keçileri / …

Behçet Hoca ile Tatlıcı Tahsin apartmanında altlı-üstlü otururken birbirimize gider gelirdik. Hoca içki kullanmazdı ama çay sohbetlerine de doyum olmazdı doğrusu. Ortak konularımızdan biri de  Çaycuma olurdu kuşkusuz. Eski Çaycuma’dan çıkarak yola, kişiler, olaylar, mekanlar, anılarla saatleri tüketirdik. Bana Türküsüz Kent’i çok sevdiren nedenlerden biri de VI nolu şiirdeki  Çaycuma betimlemeleridir: “Çatlayınca yeşil zırhı cevizlerin / Çaycuma’nın güz bahçelerindeyim./”   Sadece bu iki dizeyle bile eski Çaycuma’nın kıvrılıp giden yollarında, sokaklarında, kırlarında dolaşır, ilk gençlik  dönemlerimin anılarını yaşarım.

Günlerden Cuma ise eğer / Çayköylü İmam Serkisof / Erkenden yollara düşer / Doru kısrak bilir yolları / Osmanlı eğerinin üstünde / Tesbihi elinde / Sübhanallah çekerek / Varır Çaycuma’ya /…

Anıların diğer ayağı da Devrek’tir. Behçet Hoca benden önce, ben ondan yıllar sonra birer Devrekli kıza gönül düşürüp, baş-göz olmuşuz. Hoca ile  birer “Devrek damadı” urbası giymişiz. O nedenle ev sohbetlerinde arada bir Çaycumalılık-Devreklilik çekişmeleri de olurdu şakacıktan. Türküsüz Kent’te VII nolu şiir etkileyici bir Devrek betimlemesi ile başlar: Bir ilkyaz sabahı geçtik Devrek’ten / Sisler içinde akmaktaydı ırmak / Yeşil yeşil geriniyordu / Rüştü’yü yaratan toprak /… Eski Devrek’in ilginç kişilerinden biri de Bülüm’dür anlatılana göre:

Atarak her tasayı yürekten / Eşeleyip anıların soğuyan küllerini / Çağırırdım çocukluğumun / Mutlu günlerini / Erkenden yakardı köşebaşlarının / Lüks lambalarını Bülüm /…Ramazan aylarında iftar vaktinde “Ramazan topu”nu atma görevini yapan Bülüm, Sahur vakti de “Ramazan davulu” çalar: Geceyi sarsardı davuluyla Bülüm / Güm güm güm /… Vurarak davuluna / Güm güm güm / Maniler söylerdi Bülüm./

Şiirin bu kısmında Behçet Hoca, eşi Suat Hanım ile ilgili önemli bir itirafta / iltifatta da bulunur: Kutsal kitapların cennet betimleri / Anımsatırdı bu güzel yerleri / En iyi kızlarından birini  bana veren / O dost yüzlü beyaz evlerden / Çok azı kalmış bugün/…

Zonguldak limanı Behçet Hoca’ya göre “bir sihirli tastaki  su” olsa da limanın dışında gemileri nelerin beklediği bilinmez çoğu kez. Uyur-gezer Karadeniz dalgaları birden büyür yuvarlana yuvarlana. “Ya malını ya canını” der ya eşkıya, ama korkunç kükremelerle  büyüyen dalgalar  “ne can bırakır ne mal” insana, yer yutar ne var ne yoksa. Bu  tür bir felakete uğrayan gemilerden biri de Hisar şilebidir:

Tamamlayınca yükünü kalkardı / Şilepler içinde Hisar bir başkaydı / Yüksüzken daha da görkemliydi / Verip burnunu poyraza / Baş-kıç yapan gemilere inat / Yalpa yapardı./ Ak bir kule gibi dururdu denizin ortasında / Ambarları tıklım tıklım kömür dolu / Bir Şubat sabahı çıktı limandan /…

Hisar şilebi o gün Kefken açıklarında yakalanır karayel fırtınasına ve alabora olarak Karadeniz’in dibini boylar ne yazık ki...

Zonguldak kömür madeni ocaklarında bir zamanlar kırkbeş bin kadar işçi çalışırdı. Yöneticilerin “daha çok kömür” isteği  göçük, grizu gibi yeraltı kazaları ile sonuçlanmıştır çoğu kez. Şimdi limanda bulunan  “Zonguldak Havzası Maden Şehitleri Anıtı”nda  ise beş bine yakın maden şehidinin adı yazılıdır.  Anıttaki binlerce plakaya yazılı adlar, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, oradan da günümüze Yeni Türk Devleti’nin kurtuluş ve kalkınma savaşımı dönemlerinde ve devamında sadece  Zonguldaklılar’ın ödediği bir bedelin  rakamlarıdır.

Toprak altında yaşayan yalnız böcekler midir? / Tonya’lı Ali sekiz vardiyasında işçidir./ Tonya neresi Üzülmez neresi / Ağlamaklı eder insanı / Öykünün gerisi/ Tonya’lı Ali dipten deler dağları / Lağımcıdır./ Elinde tabancası / Birkaç papele yaşar / Tüm yaşantıların en namuslusunu / Ciğerlerinde kara tozlar/…

Karamusa’dan Kamil / Ve domuzdamcı yedi arkadaşı / Başlatmak için yerin altında / Sekiz saatlik bir savaşı / Kemerlerinden sarkan / Davi lambalarının ışığında / Girdiler Dağbaca’dan içeri / Arılar gibi çalışıyordu posta / Melemetçiler, kazmacılar, lağımcılar / Kara bir toz bulutunun içinde/…yüzleri gecelerce kara, içleri apak”

Tonyalı Ali ve Karamusa’dan Kamil, yurdun değişik bölgelerinden iş ve ekmek için Zonguldak’ta gelerek bir “güldeste” oluşturan insanların  simgesidir  Behçet Hoca’nın şiirinde, adsız–unvansız kahramanlarıdır güzel yurdumuzun..

Türküsüz Kent’in  aynasından geçenler öyle varlıklı, yaşamı rahat, sorunsuz yaşayan kişiler değildir. Onlar Zonguldak kentinin kayalık yamaçlarında ve köylerinde yaşama tutunmaya çalışan, ekmeklerini taştan çıkaran, afrası tafrası olmayan sıradan insanlardır. Deniz Kulübü’nün, Emirgân’ın adını bile bilmezler. Gazipaşa caddesi’nin  renkli vitrinlerine yanaşamazlar, iyi bir lokantada bir kerecik olsun felekten bir gece çalacak paraları olmamıştır. Ama dost, sıcak kanlı, hoşgörülü, yardımsever insanlardır. İşte  Behçet Hoca,  Zonguldak’ta merkezde oturanlardan kimsenin yaşadıklarının farkında olmadığı, kenar mahalle ve köy kökenli insanları anlatır şiirlerinde. Onların küçük yaşamlarının öykülerini  şiirleştirir kitabında. Ne gariptir ki, Zonguldak’ın bir çok sıfat taşıyan kişileri gibi, kendilerini şiirlerine konu edinen, yaşam sorunlarını işleyen Behçet Kalaycı’dan da haberleri olmamıştır onların.    

Türküsüz Kent’in sonlarına doğru birden Zonguldak’ın bir başka simgesi “defne”lerin    şiirsel  öyküsü ile karşılaşıyorsunuz. Bu şiirle Behçet Hoca’nın mitoloji bilgisinin de gücünü anlıyorsunuz.

Küçük bir çocukken daha / Gördüm tak-ı zaferleri süslerken seni / Yayılmıştı soylu kokun havaya / Rengin yeşillerin en güzeli /… Karadeniz kıyılarında soyunup mit’inden / Gerçek kimliğini bulmuşsun / Dağlardan denize doğru inen / Yeşil bir sel olmuşsun /…

Kitabın son şiiri, Behçet Hoca’nın yaşamının odak noktası Zonguldak’a içli, hüzünlü bir seslenişi gibidir. Onbir nolu bu şiir, kitabın müthiş bir final şiiridir. Şiirin son dizesinde “Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak.” der Hoca. Çünkü Zonguldak: yeraltı ve yerüstü yaşamıyla, tarif edilemez doğal güzelliğiyle, Behçet Hoca’nın anılarıyla, zehirli bir çiçek de olsa koklanır. Bu kentte yaşamak bile; emek temeli üzerinde yükselen değerleriyle, insanı kahreden acılarıyla, tadına doyulmaz  güzellikleriyle olsun “bir ömre bedel anlamlar” taşır her zaman. Şiirin son dörtlüğünde : “Rüştü, Muzaffer, Necatigil şair dostlar / Uzak baharların solgun gülleri /..” der Behçet Hoca. Ne ilginç yaşam çelişkisidir ki, şimdi o da “uzak baharlar ülkesinde solgun bir gül”dür artık .  Anılar Geçidi-1962, Türküsüz Kent-1983, Kıvırcık-Genç Bir Maden İşçisinin Öyküsü-1992 adlı kitapları Zonguldak’a ve Türk Edebiyatına kazandırdığı için ona içten teşekkürler ediyorum. Işıklar içinde yatsın… 

 
http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=747&Itemid=79
 

10 Ekim 2012 Çarşamba

Rüştü ile Mediha... Kavuşamayınca öldüler...

           Rüştü ile Mediha... Kavuşamayınca öldüler...

 
 
Araştırmacı Yazar Erol Çatma hazin bir aşkın hikayesini yazdı...

Rüştü ile Mediha
 
Aşkın birçok tarifi yapılır, “ölesiye sevmek”, “uğrunda ölmek”, “onsuz yaşayamamak” gibi.
Anadolu’da, “Tahir ile Zühre”, “Kerem ile Aslı”, “Ferhat ile Şirin”, “Leyla ile Mecnun”, “Yusuf ile Züleyha”, “Memo-Zin”, ilk akla gelen aşk destanlarıdır.
Gerçektir, değildir bilinmez, ama aşk, bizim aşkımız olur, kahramanları da yine bizler oluruz. Yani aşk her şeyi ile bizimdir, bizi anlatır.
Aşkı anlatan en güzel şiirlerden “Tahir ile Zühre”yi severek okurum. 
Aşkın tarifi konusunda iki söylemi çok tutarım. Birincisi; “Hiçbir karşılık beklemeden sürekli vermek”tir. İkincisini ise, kızımın kitabına yapıştırdığı etikette okudum.“Aşk, asla pişman olmamaktır” diye yazıyordu, etiketin üzerinde. “İşte benim inandığım aşkın tarifi bu” diyerek, çok sahiplenirim, aşk için asla pişman olmamayı. Aşkta sınır yoktur. Aşk, ne din, ne ırk, ne fakir, ne zengin, ne de ölüm dinler. İnsanın yaşamı boyunca bir kere âşık olma şansı vardır, âşık olmuşsan, kavuşmak için ölümüne mücadele eder, her şeyi göze alırsın. “Kavuşamazsam, ölürüm” dersin Rüştü gibi. Ama kavuşamadın mı, ne yapsan çaresi yoktur, belki yaşarsın, ama nefes alan bir ölü gibi yaşarsın.
Aşkın kırsal söylemi, karşımıza genellikle sevda olarak çıkar. Aşk ile sevda arasındaki ince çizgiyi, yine başka bir ince söylem anlatır bizlere, “Aşk söyletir, sevda ağlatırmış” derler.
Kavuşamayan âşıkların son noktası için kullanılan bir söz vardır ki, memleketimizde,“kara sevda” olarak ifade edilir. Sonu ölümle biten sevdaları imgeler, sevdası için ölenleri, ölebilenleri ve sevdanın büyüklüğünü anlatabilmek için kullanılır, “kara sevda” söylemi. Tek anlamı budur, kara sevdanın. Zaten kara, olumsuzluğun en kötüsü, ölümün rengi değil midir?
Kentimizden kısa ömürlü süren ve halan daha izleri kalan iki kısa evlilik yaşanmıştır. İlki Oktay Rıfat’ın Türkan’la olan evliliğidir. İkinci Dünya Savaşı’nın bedeli olan stres ve yokluk içindeki günlerin bir eseridir, Türkan’ın ölmesine neden olan verem hastalığı.
Çok merak etmişimdir Türkan’ı, arayıp buldum fotoğrafını. “Yazık ki, ne yazık”diyesi geliyor insanın içinden, Türkan’ın güzelliğini görünce.
Sonra bir gün, Türkan’ın mezarını bulmam gerektiğini düşündüm, yıllarca aradım mezarı “Asri Mezarlık kazan, ben kepçe.” Sadece ben mi, benden evvelde çok aranmış mezar.
“İş edinip kendine, uzun uzun aradı Türkan Hanım’ın mezarını şair arkadaşım Doğan Şadıllıoğlu, ama bulamadı. Ne zaman açılsa konu, ‘Bakmadığım mezar kalmadı Üzülmez Mezarlığı’nda’ diyordu, üzülüyordu. Kim bilir, Türkan Hanım’ın kendisini bulmuştur o karanlıklar ülkesinde belki de!” diye yazıyor İrfan Yalçın, “İçimdeki Zonguldak” isimli çalışmasında.
Doğan Ağabey bulamamış, ama ben buldum Türkan’ın mezarını, bir avukat arkadaşım sayesinde. İrfan Ağabey haklı çıkmıştı, Doğan Ağabeyin mezarı ile kapı komşu sayılır Türkan’ın mezarı, birbirine o kadar yakınlar.
Aynı yıllarda, ayrı imkânlar içinde, iki ölüm ve bir aşk daha çok üzer insanları Zonguldak’ta. Ama bunlar farklıdır, ilk aşk hikâyesinin kahramanlarından. İkisi de hastalıklı, ikisi de fakir, ikisi de devletin imkânlarından mahrum, ikisi de birbirine ve ölüme, pamuk ipliği ile bağlı. Pamuk ipliği, ölüm ve aşk “Rüştü ile Mediha” olup çıkıyor karşılarına, yaşamlarının son günlerinde.
Rüştü, belki kurtarabilirdi kendisini, Mediha’nın ölümünden sonra, ama yorgundur, umutsuzdur, “Biz hastayız, bakılmak lazım. Hani para, hani sanatoryum, hani şefkat? Altı aydır sıra bekliyorum” diyerek hayıflanmıştır Salah Birsel’e yazdığı mektupta.
1941 yılının başında hastalığı yeniden şiddetlenmiştir. Üç ay Zonguldak’ta hastanede kalır. Daha sonra sanatoryumda yatma sırası gelir. 1941 yılın sonuyla 1942 yılının başında Heybeliada Sanatoryumu’nda kalır. 1942 yılının Mart ayında sanatoryumdan çıktığı vakit yedi kilo almış, hastalığı yenmiştir.
1942 yılının ortalarında yine hastalanır. Duygularını şöyle ifade eder Rüştü:
“Bugün çok sevdiğim dünyaya doyamayacağım gibi geliyor bana. Daha koklamadığım çiçekler var, tadamadığım meyveler, havasını teneffüs edemediğim, insanlarıyla omuz omuza gezemediğim şehirler. Ve nihayet yazamadığım şiirler. Ben ölecek adam değilim Salah. Fakat bilinmez ki mukadderat.”
(5 Haziran 1942 tarihli mektuptan-Rüştü Onur. Hazırlayan: Salah Birsel, Karşı Yayınlar. İkinci Basım: Aralık 1992: Ankara)
Bu defa hastanede tifo tedavisi görmekte olan Mediha Sessiz adlı bir kızla tanışır. Kıza yıldırım hızıyla âşık olur ve yine aynı hızla nişanlanır. 7 Ağustos 1942 tarihinde Zonguldak Halkevi’nde sade bir törenle nişanlanırlar. Bir gün sonra da kız ve ailesi Anafarta Vapuru ile İstanbul’a dönerler.
Nişanlanmasını, “Cevabımın birkaç gün gecikmesinin sebebi şudur: Nişanlandım. Sana şimdi ne söylemem lazım geldiğini maalesef bilmiyorum. İnsan, fevkalade anlarda, fevkalade bir şeyler söyleyemiyor. Sana yalnız hudutsuz memnuniyetimi söyleyebilirim. Bugün hayatımdan biraz daha memnunum. Yarın da memnun olabileceğimi sanıyorum. Kolay değil azizim. Âşık oldum piyade. Darısı dostların başına” ([1]) sözleriyle aktarır Salah Birsel’e.
Mutludur Rüştü. Üstelik bu bir aşk mutluluğudur, Mediha’ya âşık olmuştur, bir umut ışığı ısıtmıştır kalbini. Zonguldak kentini de sevmiştir, bir kentin nasıl sevilmesi gerektiğini en kısa olarak, “Sen aziz şehrim, / Ellerim, gözlerim kadar benimsin”dizeleriyle o anlatabilmiştir belki de. Bir şair, yaşama doyamamış, erken öleceğini bilen bir şair için, ellerin ve gözlerin önemi ne ise, Zonguldak sevgisi de, o kadar büyüktür Rüştü’de.
Mediha’ya da bir mektup yazar, “Ne tuhaf yastıkta başının yeri hala kaybolmamıştı” diye Mediha’ya olan sevgi ve hassasiyetini belirmiştir. Mediha’nın baş koyduğu yastığı bozmamıştır, bozamamıştır belki de, ikisinin de aynın yastığa baş koyma özlemidir bu satırları yazdıran.
Aynı mektupta Mediha’ya, “Meraktayım Mediha, hastalığın nedir? Bu kadar ateş niye? Öğrenmek istiyorum. Aklına şu gelmesin; ‘Rüştü benim hastalığımın fena olduğunu öğrenirse, benden kaçar’ deme. Allah göstermesin. En fena illete yakalansan da, benim karım olacaksın. Seni mezara kadar beklerim. Bak bende hastayım ne çıkar” cümlelerini yazar, ama biliyordur ne olacağını. Onun için ellerini çabuk tutmalıydılar.
Bir mektubunda da, Mediha’nın düğünleri için bir yıl bekleme önerisine; Rüştü, “Bir sene bekleme meselesine gelince, bende ona taraftarım. Ancak toparlanırız”şeklinde cevap yazmasına rağmen 15 Ekim 1942 tarihinde evlenirler. Rüştü’de artık İstanbul’da, Şair Leyla Sokağı’na yerleşmiştir.
Kemal Uluser, Muzaffer Tayyip’e yazdığı mektupta; Rüştü Onur’un, bu sokaktan, bu sokağın insanlarından memnun olduğunu belirtiyor.  Rüştü Onur, Şair Leyla Sokağı’nı şu dizelerle anlatıyor.
“Şair Leyla Sokağı/ Payıma düşen toprak parçası / Seninde payına düşer. / Ayrılık gayrilik yok / Ölüm nefesinde nasıl olsa. / Amma henüz vakit erken / Daha dün / Karşı apartmanın balkonunda / Dur bakalım hele / Ben salata satayım /Şair Leyla sokağında / Sen gene koş / Bez fabrikasındaki tezgâhının başına. / Ölüm içimde /Ölüm dışımda / Ölüm talihsiz aşımda / Ölüm kuru başımda / Teselli benim gözyaşımda.”
Çok uzun bir vakit geçmeden korkunç son yakalamıştır Mediha’yı. Kısacık süren mutlu evlilikleri bitmiştir. Evliliklerinin 27’nci gününde gittikçe güçsüzleşen bedeni dayanamamıştır, tifo hastalığına yenilmiştir Mediha.
Aşkının dramatik olarak son bulması, Mediha’nın kopup gitmesi, onu bir daha görememe, kavuşamama duygusu davetiye çıkartmıştır adeta, Mediha’nın peşi sıra gitsin diye, Rüştü’ye. Mediha öyle istememiş, kıyamamıştır ona, Rüştü’nün dünyadan koparak, ardı sıra kara topraklara girmesini, şiirden ve arkadaşlarından ayrılıp peşi sıra gelmesini. Rüştü kendisi gitmek istemiş arkasından belli ki. Ölmeden önce yazdığı, “Elveda” şiirinde:
“Elveda ey tanrım, artık elveda! / Elveda kırkı içindeki aşklarım!/ Elveda ey menekşe gözlü karım!/ Ki yaşamakta uzak bir adada.”
“Bu ölüm üzerine iyice sarsılan şair, kendini tümüyle içkiye verdi. Her akşam içmeye başlamıştır. Nihayet o da ciğerlerinden gelen fazla kandan, Mediha Hanım’dan 25 gün sonra, 2 Aralık 1942 tarihinde Beşiktaş’ta Şair Leyla Sokağı’nda boğularak ölür.”
(Tunay Karakök - Edebiyatta Zonguldak Bienali. Bildiriler Kitabı)
Muzaffer Soysal bir makalesinde:
“Rüştü’yü ölüm habersiz yakaladı. O tertemiz çocuk, o hastalıkları atlatmış, -şiirleri müstesna- romantiklikten uzaklaşmış, pırıl pırıl saçlı çocuk, bir haftalık gelin iken ölen karısının peşinden ölüverdi.
Rüştü’nün karısı esmer bir Beşiktaş kızı idi, kocası onu anlatırken ‘dal gibi’ derdi. Annesi şimdi, Beşiktaş’ta siyah başörtüsü ile marul satar, durur. Her görüşümde, kızını mı hatırlar, damadını mı bilmem, gözleri nemlenir. ‘Yaşadığımdan utanır gibi olurum’ diyerek anlatır anılarını.”
 (Rüştü Onur. Salah Birsel. Muzaffer Soysal. Yenilik, Sayı 36, Aralık 1955)
Kemal Uluser ise, sanki bugünleri düşünerek yazmıştır aşağıdaki satırları:
“Biz onu bir gün unutacağız, belki de unuttuk bile. İnsanoğlunun kaderi budur. Ama ara sırada olsa, bazen bir mısra, bazen bir nükte, bazen bir sevda hikâyesinin kahramanı halinde yanı başımızda bitiverecek. O vakit ‘aman’ diyeceğiz, ‘sen misin Rüştü?’ öldüğünü unutacağız.”
(Kemal Uluser’in, Muzaffer Tayyib’e Mektubundan)
Bir arkadaşım verdi bana Mediha ve ailesinin resimlerini, Muzaffer Soysal’ın tarifine tıpatıp uyuyor, “dal gibi, menekşe gözlü” bir genç kız. Anacığının başörtüsü de yazıldığı gibi. Kız kardeşi de tıpkı Mediha gibi.
Yazılanlardan bir tek farklı olan şey, Mediha’nın “Roman”a benzememesi. Hep Roman olarak düşünmüşümdür, Rüştü Onur’un ölesiye sevdiği ve arkasından gittiği Mediha’yı. Olsun be, ne fark eder, “Roman” diye yanlış yazdılarsa, olaya hep araştırmacı mantığıyla mı bakmak lazım. Dedik ya “aşkın dini, ırkı, fakiri, zengini olmaz” diye. Artık, “Rüştü’nün şiirleri kadar, aşkınında güzelliğini yazmak gerekir” diye düşünüyorum.
Uğrunda ölünebilecek “dal gibi, menekşe gözlü” aşklar olmasa, yaşamın ne tadı olur ki…




[1] Yazar Salah Birsel’in Notu: Bu mektup Haziran 1942’de yazılmıştır.
 
 
 
 
 
 

5 Ekim 2012 Cuma

ZONGULDAK GAZETESİ MUHABİRİ MEHMET EMİN BEYİN 1931 YILINDA KDZ.EREĞLİ İZLENİMLERİ

ZONGULDAK GAZETESİ MUHABİRİ MEHMET EMİN BEYİN 1931 YILINDA KDZ.EREĞLİ İZLENİMLERİ

4 Ekim 2012 Perşembe

ÇARKÇI MİRALAY VELİ BEY


ÇARKÇI MİRALAY VELİ BEY

(D…..?-Ö.1913)

 

Nihat YASA*

Özet

Miralay Veli  bugün Kurucaşile ilçesinin  o dönemlerde adı Turabi olan Çayaltı köyünde doğmuştur.Oğlu İhsan Atukeren’in ifadesiyle ilk tahsilini Ayvansaray’da yapmıştır.Bahriye mektebinin ilkçarkçı öğrencilerinden olan Veli 1868 yılında bu okula girmiş ve 1874 yılında çarkçı sınıfı bahriye subayı olarak donanmaya katılmıştır.

 
  Günümüz Tekkeönü’nün Vakıf’tan görünüşü
Kaynak:Nihat Yasa arşivi


1965-1970 arası Hisar Kalesinden Tekkeönü’nün görünüşü

Giriş

1461 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından alınan Amasra,Kurucaşile ve bölgesinin bağlı bulunduğu Viranşehir(Safranbolu) Sancağı’na tabi bir kaza merkezidir.1864 yılında yeniden yapılandırılan iller idaresi ile nahiye merkezi haline getirilmiş ve Bartın kazasına bağlanmıştır.Kurucaşile bölgesi’de Divan’lar biçiminde Kurucaşile’nin nahiye haline dönüştürüldüğü 1910 yılına kadar Amasra’ya bağlıdır.Konumuz olan Miralay Veli Tekkeönü divanında Turabi(Çayaltı)köyünde 1800’lü yılların ilk çeyreğinde doğmuştur.Daha sonra İstanbul’da Ayvansaray’da ikamet eden halasının nezdinde tahsil hayatına devam etmiştir.

Bugün Deniz Harp Okulu’nun temelini teşkil eden 1773 yılında III.Mustafa döneminde kurulan Tersane Hendesehanesi adını alan okul daha çok gemi kaptanlarının devam ettiği bir kurs niteliğindedir.

Karada açılan ilk deniz okulu; Hendesehane veya Hendesehane-i Bahri adıyla, Baron de Tott'un tavsiyesi ve Kaptan-ı Derya Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın gayretleriyle 1776 yılı Şubat ayında Kasımpaşa'da Tersane-i Amire'nin "Darağacı" denilen semtinde kurulmuştur.

1782-1783 yıllarında tersanedeki hendesehanenin küçük olması ve ihtiyacı karşılamaması nedeniyle tersane sahasında yeni bir mühendishane binası yaptırılmıştır. Okul Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adı ile 1784 yılında  yeni binasında faaliyete geçmiştir. Okul 1795 yılında iki kısma ayrılmakta; birinci kısmında güverte subayı, ikinci kısmında ise gemi inşa subayı yetiştirilmekteydi.

Okul II.Mahmut döneminde Heybeliada’ya yaptırılan Kalyoncu Kışlası’na taşınmıştır.1839 yılında Tanzimat’la beraber Mekteb-i Bahriye adıyla anılmaya başlanan okul, Kasımpaşa'daki binasında 12 yıl kadar kalmış ve daha sonra son kez Heybeliada'ya nakledilmiş, 1850 yılında ise Heybeliada'daki eski Bahriye Kışlası'na taşınmasına karar verilmiştir. Okul binası 34 odalı olup, 150 öğrencisi bulunmaktadır. Ayrıca okulda 30 yataklı bir hastane, eczane, matbaa, mücellithane ve büyük bir kütüphane mevcuttur. Öğretim İngiliz sistemine göre yapılmakta olup, bazı dersler İngiliz Öğretmen tarafından okutulmaktadır.

Bu dönemde okulun; Mekteb-i Bahriye-i Şahane, Mekteb-i Fünun-i Bahriye, Mekteb-i Fünun-i Bahriye-i Şahane gibi isimlerle anıldığı görülmektedir.

MİRALAY VELİ BEY;

İhsan Bey, kitabında Atukeren’ler ve babası Miralay Veli Bey’den uzun uzun  şöyle bahsediyor.

Bu civarda Tekkeönü divanında(Velioğulları)şimdiki soy adları ile (Atukerenler) bölgede şat ve naşat hatıralar bırakmış şayanı iftihar evlatlar yetiştirmiş bir ailedir.[1]

Bartın madenleri bahsinde ismi geçen Miralay Veli,işte bu ailenin büyüklerinden ve Tekkeönü Turabi köyünde Veli oğlu Hasan oğullarındandır.Veli,İstanbul’da halası nezdine giderek Haliç’te Ayvansaray’da ilk tahsilini yaparken parlak zekası ile nazarı dikkati celbediyor.Askerliğin sahabeti cenahında feyz alarak Bahriye mesleğine intisap ediyor.Birincilikle Mektebi Bahriye’yi ikmal eden Veli devlet hizmetinde vazife görürken aynı zamanda bilgisini yükseltmek hususunda mütemadi mesaiden,mütaleadan geri kalmıyor.Türkiye’de çarkçı sınıfının ilk erkanı harbi olan bu genç bahriyeli birçok memuriyetlerden sonra Londra’ya birkaç defa gidiyor ve uzun zamanlar berayi vazife kaldığı bu şehirde muhtelif branşlarda ihtisas yapıyor.Uzun zaman Bahriye Mektebinde ders nazırlığı ve müteaddit hocalığı vardır.Kara günler içinde yetişmiş,ilmi kudreti sayesinde yaşamış,kimseye boyun eğmemiş olan Veli sayısız başarıları ile o devirde mesleğinde şöhret almış bir fen adamıdır.Menfalarda ömür geçiren bu Türk’ün bilhassa kömür havzamıza olan hizmeti büyüktür.Ve hakiki kıymeti ne yazık ki ölümünden sonra,bilhassa Cumhuriyet devrinde anlaşılmıştır. 4 Birinciteşrin 1329(1913) da İstanbul’da ölmüştür.demektedir.

ZONGULDAK MADEN HAVZASI VE MİRALAY VELİ BEY;

Zonguldak maden havzası 1865–1908 tarihleri arasında Bahriye İdaresi tarafından yönetilmiştir. Havzada Kozlu,Zonguldak,İnağzı ve Kilimli gibi kıyılarda ulaşım tamamen  denizyolu ile sağlanmakta ve Bahriye’ye ait yükleme iskeleleri bulunmaktadır.; Kozlu, Zonguldak, İnağzı ve Kilimli gibi tüm ağız ve koylarda Bahriye’ye ait yükleme iskeleleri bulunmaktadır.

Zonguldak maden havzasının her tarafına yayılan kömür damarlarını bulan ve işletmecilik yapması uygun görüken kişiye  ve Fen Komisyonunca ruhsatname verilirdi. Bu ruhsatı alan madenciye kömür çıkarmak için gerekli malzeme Maden İdaresinden verilirdi.Veli Bey,maden havzasında Fen Komisyonu başkanlığı yapmıştır.

Zonguldak’ın görünüşü

Ahmet Naim “Zonguldak Havzası Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar” adlı eserinde Miralay Veli Bey’den saygıyla bahsetmektedir.Veli Bey’in maden havzasına çok büyük emeğinin geçtiğini belirtirken,bunu kitabında şu ifadelerle dile getirmektedir.

”Zonguldak bölgesinde taş kömürü havzası; Dilaver Paşa’nın nizamnamesi ile idari bir teşkilatlanmaya gitmiştir.Ereğli havzası Alaplı’dan Kurucaşile’nin Kapısuyu köyüne kadar bölgedeki ormanlar madenlere tahsis edilmiştir.[2]Ereğli havzası Alaplı ile Akçakoca arasındaki Taş suyu”ndan başlıyarak “Kurucaşile’nin Kapısuyu’na kadar sahilden uzanan bir hudut tayin olundu.Rastgele açılan maden ocakları için ruhsatname alınması şart koşuldu”.

Bu dönemde Tekkeönülü Miralay Veli Bey’de maden havzasının yeniden yapılandırılmasında önemli görevler almıştır. Ahmet Naim:

“Zonguldak Havzası,Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar” adlı kitabında şöyle demektedir.”Zonguldak’a mücaver Tekkeönü köyünden oduncu oğulları ailesinin çocuğu olan bu sanatkar zabitimizin eserinden hükümet ve havza çok büyük istifadeler görmüştür.Havzada mevcut kömür damarlarını,kaşiflerinin isimlerine izafetle ad vererek tasnif eden yine Veli Bey olmuştur.Bugün artık fani hayata gözlerini yummuş olan bu kıymetli adamın hatırasını burada hürmetle anmağı bir vazife bilirim.”demektedir.”[3]

 Ahmet Naim’in “Zonguldak Havzası Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar” adlı eserinden Miralay Veli Bey’in maden havzasında önemli hizmetleri olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.

Durmuş Kanış’ın[4] 1997 yılında Celal Bayar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirme tezi olarak hazırladığı ”Zonguldak Kömür Havzası Tarihi”adlı tezinde,Ahmet Naim’in 1934 yılında Hüsnütabiat Maatbası’nda basımı yapılan “Zonguldak Havzası Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar”adlı kitabından ve Sadrettin Enver’in 1941 yılında Etibank yayınlarından çıkan “Zonguldak Kömür Havzamız”adlı kitaplarından alıntı yaparak;

“1896 yılına geldiğinde ise Maden Nazırı Gramer Hasan Paşa’nın muavini ve Fen Komisyonu Reisi Veli Bey tarafından,o güne kadar istifade edilmeyen toz kömürden faydalanmak amacıyla”Kok ve Briket Fabrikaları”inşa edilmiştir.Yine bu tarihte “1882 Teamülnamesi”nin ruhuna uygun olarak istifade edilmeye başlanan toz kömürünün % 90’nının serbest satışına izin verilmiş ve geriye kalan % 10’luk toz kömürünün miri fiattan Bahriye İdaresine satılması zorunlu tutulmuştur.[5]

Türkiye’de Kuvarsit Madeni alanları

BAŞBAKANLIK DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ  OSMANLI ARŞİV KAYITLARINDA MİRALAY VELİ BEY İLE İLGİLİ BELGELER

Konu ile ilgili olarak arşiv araştırması yaparken Miralay Veli Bey ile ilgili olarak ; Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün Osmanlı Arşivinde de birkaç belgeye ulaşılabilmektedir. Osmanlı Arşiv katoloğunda bulduğum bu belgeleri aktararak,ülkemize ve bölgemize  bir çok hizmetleri geçmiş aslen Tekkeönü’nden olan Miralay Veli Bey ‘i tanıtmış oluyoruz.

Tekkeönülü değerli Miralay Veli Bey ile ilgili Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi bölümündeki 19.08.1890 tarihli bir belgede;

”Ereğli’nin Kozlu[6] mevkiinde Korcu kumpanyası’nın maden kömürü ocağında baş gösteren olayın tahkiki için Bahriye Mektebi Muallimlarınden(öğretmen) Veli Bey’in görevlendirildiği.[7]

Burada Kozlu’da meydana gelen bir olayın araştırılması için Veli Bey’in görevlendirildiğini öğreniyoruz.

Veli Bey,Ereğli kömürleri işletmesinde nazır yardımcılığı yaparken 05.06.1892 tarihinde iftihar madalyası ile ödüllendirilmiştir.Osmanlı Arşiv kataloğunda şöyle  ifade edilmektedir.

”Tersane-i Amire’de ateş tuğlası üreten Ereğli Madeni Nazır Muavini Kaymakam Veli Bey’e Bahriye Nezaretince İftihar Madalyası verilmesi.”[8]istenmiştir.

Bir başka belgede ise 09.07.1893 tarihinde, Veli Bey’in Ereğli Madenleri işletmesinde görev aldığı dönemde başarılı çalışmalarıyla idarece terfilendirildiği belirtilmektedir.Bu terfileri şöyle ifade edilmektedir.

”Ereğli Madeni Nezareti Muavini Kaymakam Veli Bey'’in rütbesinin Bahriye Nezareti’nin tezkiresi üzerine bir derece terfii.[9]   

Birkaç yazarımız dışında Zonguldak tarihi ve maden havzası ile ilgili kitap ve dergilerde  Miralay Veli Bey’den bahsedildiğini görmedim.Zonguldak ve taşkömürü havzası tarihini yazanların Miralay Veli Bey’i de araştırma konularına almaları gereklidir.Miralay Veli Bey’siz Zonguldak taşkömürü tarihinin anlatımı eksik kalır.

İhsan Atukeren’in kendi anlatımıyla,“Cumhuriyetin XVI. Yılında Bartın Çevresi ve Orta Okulu”adlı kitabında  Bartın bölgesinin eğitim durumunu,emniyet ve asayiş durumunu,bölgemizdeki maden durumunu ve halk evi çalışmalarını anlatmaktadır.

MADENLER

“Bartın’ın en mühim madeni Kapısuyu[10]-Arıt havzasında bulunan  ve dahile doğru yürüyen kömür sahasıdır.Kalori itibariyle Zonguldak havzası kömüründen daha yüksek ve miktar itibariyle de daha zengin olan bu madenin arz sathına çok yakın oluşu yüzünden çıkarma masrafının azlığı ve dahile doğru gidişi seçkin evsafını katmerleştirmektedir.

Bu kömür ilk defa 1312 yılında Bahriye Erkan-ı Harp Çarkçı Miralaylarından Veli Bey tarafından bulunmuş ve fenni tetkike tabi tutulmuştur.Veli Bey o dönemde Bahriye idaresi tarafından idare edilmekte olan Ereğli havzası maden nazır muavini ve fen komisyonu reisi bulunuyordu.Veli Bey yurdumuzda yetişen ilk maden ve makine mühendisidir.[11]

Kurucaşile ilçemizin yetiştirdiği  Miralay Veli Bey  ve Öğretmen İhsan Atukeren ile ilgili olarak;Kurucaşile ve Tekkeönü bölgesinde dikkate değer bir  bilgi ve belge  bulunmamaktadır.Bölgemizde yeterince bir bilgi ve belgenin olmaması geçmiş dönemlerde başarılı ve örnek çalışmalar yapmış değerli hemşehrilerimizi tanıma açısından bir takım zorluklar çıkarmaktadır.

Zonguldak Limanı’nın 1892 yılında ilk mendireğinin temel atma töreninde Miralay Veli Bey[12]( Ereğli Maden Nazırı Bahriye Mirlivası Gramer Hasan Paşa(ortadaki )’nın sağ tarafındaki Miralay Veli Bey’dir.)

 

1960’lı yıllarda Tekkeönü

Bu bağlamda; Kurucaşile Kaymakamlığına, Kurucaşile Belediye Başkanlığına,Milli Eğitim Müdürlüğüne,Halk Eğitim Müdürlüğüne, Okullarımıza ve Muhtarlıklarımıza görevler düşmektedir.

Burada Kurucaşilemizin yerel yöneticilerini,Bartın ve Zonguldaklı  yöneticileri de göreve çağırıyorum.

1-Miralay Veli Bey’in Zonguldak’ta görev yapması nedeniyle Zonguldak şehir merkezinde bir caddeye veya bir parka adının verilmesi,

2-Miralay Veli Bey’in memleketi olan Tekkeönü ve Kurucaşile’nin birer caddesine adının verilmesi,

3-Miralay Veli Bey’in oğlu,Bartın Ortaokulu’nun ilk müdürü olan İhsan Atukeren’in de yaptığı hizmetlerden dolayı;Bartın’da bir okula,caddeye ve bir parka isminin verilemesi ,

4-Miralay Veli Bey ve Öğretmen İhsan Atukeren’in anılarını yaşatacak nitelikte bir çalışma yapılması,yörenin tarihsel zenginliğini ortaya koyacağı gibi,kadirşinaslık örneği olacaktır.

KAYNAKÇA

1-İhsan Atukeren Cumhuriyetin XVI.yılında Bartın Çevresi ve Ortaokulu Ülkü Bas.1939 İst.

2-Necdet Sakaoğlu’nun Çeşm-i Cihan Amasra

3-Necdet Sakaoğlu’nun Amasra’nın üç Bin Yılı

4-Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA)

5-Viranşehir Mütesellimi Haydutoğlu Mehmet Bey,Türk Dünyası Dergisinde yayınlanmıştır.

6-Türk Tarih Kurumu Basımevi  Bartın Halk Kültürü adlı eser

7-Bartın Gazetesinde Necati Özener’in 21.09.1990 yılında 2946 sayısının 2.sayfasında yayınlanan “Lise Tahsili İçin İstanbul’a Götürdüğüm Çocuklar” adlı makalesi

8-Ahmet Naim,Zonguldak Havzası-Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar,Hüsnütabiat Mat.st.1934

9-Enver Sadreddin,Zonguldak Kömür Havzamız,Etibank Yay.Ankara,1941

10-Durmuş Kanış,Celal Bayar Ünüversitesi,Fen Edebiyat Fakültesi,Tarih Bölümü, Bitirme Tezi,Zonguldak Kömür Havzası Tarihi,Manisa-1997

11-Erkan Aşçıoğlu,Bartın ve Kökleri



* Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü
[1]Atukeren İhsan,Cumhuriyetin XVI.yüzyılında Bartın Çevresi ve Ortaokulu,s.46
[2] Naim Ahmet,Zonguldak Havzası,Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar.s.33
[3] Naim Ahmet,Zonguldak Havzası,Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar.s.35
[4] Ankara Çankaya Rıdvan Ege Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı
[5] Durmuş Kanış ,Celal Bayar Üniversitesi,Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü,Bitirme Tezi,”Zonguldak Kömür Havzası Tarihi”,1997,s.86
[6] Kozlu bugün Zonguldak ilinin bir bucak merkezidir.
[7] BOA,Fon Kodu:DH.MKT. Dosya no:1752Gömlek no:105,
[8] BOA,Fon Kodu:İ..DH... Dosya no:1295/-6,Gömlek no:102471,
[9] BOA,Fon Kodu:İ..TAL.Dosya no:21,Gömlek no:1310/Za-084
[10] Kurucaşile’nin doğu yönünde bir dönem ahşap tekne yapımı ile ünlü bir kıyı köyüdür.
[11]Atukeren İhsan,Cumhuriyetin XVI.yüzyılında Bartın Çevresi ve Ortaokulu,s.41
[12] Tekkeönü’nde  Suat Atukeren tarafından fotoğrafın bir örneği verilmiştir.