20 Eylül 2012 Perşembe

93 HARBİ MUHACERETİ VE HAVZA-İ FAHMİYE’YE ETKİLERİ


93 HARBİ MUHACERETİ VE HAVZA-İ FAHMİYE’YE ETKİLERİ
                                                                                 
EROL ÇATMA


Tarihte 93 Harbi olarak yer alan 1876-1878 Osmanlı Rus Savaşı için bir çok kitaplar yazılmasına rağmen özellikle bu savaşın Havza-i Fahmiye’ye olan etkileri bilinmemektedir..
Maden ocaklarının bir kısmında asker çalıştıran Havza’nın, özellikle Karadeniz’in Kuzey kıyılarındaki savaştan hem asker sevki hem de göçler nedeniyle etkilenmesi oldukça büyük boyuttadır.
Yazışma tutanaklarında Havza’da çalışan askerlerin sık sık cephelere sevk edilmesinin yanında asker olmayan işçilerinde ücretlerinin ödenmemesi, firarlar ve buna bağlı üretimle birlikte nakliyatın aksaması da son derece dikkate değerdir.
Bütün bunlara bir de Havza’ya gelen göçler eklenince problemler  daha da artmıştır.
Bu çalışma, sadece “göçler nedeniyle” Havza’nın etkilenmesini açıklayacaktır.
Havza-i Fahmiye’ye en fazla etkisi söz konusu olan göçler 93 Harbinin doğurduğu göçlerdir. Konumuza açıklık getirebilmek için öncelikle 93 Harbi öncesindeki göçlere de değinmemiz gerekmektedir.
1858-1863 DÖNEMİ
Kafkasya bölgesinden kitleler halinde göç 1858 yılında başlamıştır. 1858-1859 yıllarında daha çok Batı Kafkasya’dan (Bilhassa Kuban Boylarında oturan Çerkez ve Nogaylardan) ve Dağıstan’dan gelenler olmuştur. Rusların, Doğu Kafkasya’daki savaş sona ermeden Kuban Nehrinin güneyindeki ovada ve dağlara kadar uzanan toprak şeridinde oturan kabileleri sıkıştırmaları ve onları (Bunlar, Bjeduglar, Makhoşlar, Kemirguveyler, Besleneyler ve Nogaylardır) bu nehrin sağ tarafındaki ovaya göç etmeye zorlamaları veyahut da başka bir ülkeye göç etmek zorunda bırakmaları göçlerin başlangıç nedenidir. Bu dönemde göç edenler, Çerkezlerin ve Nogayların özellikle Beşno ve Canboyluk kabilelerinden idiler. Deniz yoluyla İstanbul’a veya Karadeniz’deki limanlara geliyorlardı. Dağıstanlılar ise kara yolundan Erzurum Vilayetine ulaşıyorlardı.
Doğu Kafkasya’daki Rus saldırısı ilerledikçe Dağıstan’dan gelen göçmenlerin sayısı da artmıştır. Fakat yine bu bölgeden gelenlerin miktarının diğer kabilelere oranla pek fazla olmadığı anlaşılıyor. Gelenlerin büyük çoğunluğunu Çerkez ve Nogaylar  (Bir miktar da Abazalar) meydana getiriyordu.
Batı Kafkasya dan gelenler 18 Kasım 1858’den 28 Kasım 1859’a kadar geçen yaklaşık bir yıl içerisinde 17.003 kişiyi bulmuştur. Bunlardan 11.309’u Nogay olup iskan edilmek üzere Adana ve Dobruca’ya gönderilmişlerdir. 5694‘ü Çerkez ve Abaza idi. (Bunların 184’ü Besni (Besleney), 2088’i Hatukuay 696’sı Tam, l04’ü Halbuka (Haybiko) ve Hable, 360’ı Bzeduh (Bjeduğ), 1002’si Catmal (Zambal da yazıldığı görülmektedir.) idi. Bu sayı 27 Aralık 1859’da 26000 kişiye çıkmıştır. 1859’dan itibaren göçün temposu arttı. 2 Mayıs 1861’e kadar gelen Kafkasya göçmenlerinin mevcudu 150 bini bulmuştu.
1859’dan sonra savaşın ağırlığının Batı Kafkasya’ya kayması üzerine o taraftan gelen göçmen sayısında artma oldu. Daha Ruslar Batı Kafkasya’yı tamamıyla ele geçirmeden, savaşın sonucunun belli olması ve Rusların baskısı nedeniyle kabileler arasında göç hareketi hızlandı ve binlerce, on binlerce kişilik kafileler göçe başladılar.
Ekim-1863 de Trabzon’da 5000 kadar nüfus birikmiş ve Sinop ile Samsun limanlarında da kalabalık bir göçmen kitlesi yığılmıştı. Bir yıl boyunca gelenlerle birlikte iskan yerlerine sevkleri geciken ve bu yüzden iskelelerde yığılan göçmenlerin sayıları da problemleriyle birlikte gittikçe artacaktır.
1863-1864 DÖNEMİ, "BÜYÜK GÖÇ"
Rusların, Çerkez ve Abaza kabilelerini Kuban’ın Kuzeyine veya Osmanlı topraklarına göçe zorlamaları göçün hızını ve nüfus sayısını artırdı.
Daha başlangıçta Abzah kabilesinden 50.000 kişinin göç edeceği haber verilirken 1864 yazında göç edenlerin miktarı 300.000’i aşmıştır .

Gelen göçmenlerin başlıca çıkış iskeleleri Kerç, Taman, Anapa, Novorossiski, Tuapse ve Soçi idi. Varış iskeleleri ise Batum, Trabzon, sonra da Samsun, Sinop, İstanbul, Varna ve Köstence idi. Daha önceki yıllarda gelenler nispeten az olduğu için doğrudan doğruya İstanbul’a çıkartılıyorlar, orada bir müddet misafir edildikten  sonra kesin yerleşme yerlerine gönderiliyorlardı. Ancak göçmenlerin sayısının çok artmasının üzerine Karadeniz Kıyılarındaki iskele ve limanlara (bu arada yukarıdakilerden sonra gelmek üzere, Giresun, Akçaabat, Fatsa, İnebolu ve Ayancık gibi iskelelere dahi) da göçmenlerin çıkartılması gerekmiştir. Burada önemli olan onları karaya çıkartmak değil, hiç olmazsa bir mevsim geçene ve onlar için kesin iskan yerleri tespit edilene kadar, misafir etmek barındırmak, beslemek ve kışlık yakacaklarını temin etmek idi. Özellikle barınabilecek yerler bulmak büyük sayıda göçmenin geldiği dikkate alınınca zor idi. Bunun için iskelelerde veya kasaba ve şehirlerde boş durumdaki binalar, resmi dairelere ait binalar, kışlalar ve çadırlardan faydalanılıyordu. Bunlarda yetmeyince halkın evlerine birer, ikişer (Veya hane olarak) misafir olarak veriliyorlardı. En önemli varış iskelesi olan Trabzon’da artık onların barındırılması mümkün olmayınca, göçmenlerin süratle (1864’ün yaz aylarında) Varna ve Köstence limanlarına sevk edilmeye başlandılar. Oralardan İskan edilecekleri Tuna Nehrinin güneyindeki ve Kuzey Bulgaristan’daki araziye gönderilmişlerdir.
6-7 aylık bir süre (aşağı yukarı Ekim 1863’den Mayıs-1864’e kadar) içinde 300 binden fazla (bu miktar Osmanlı limanlarına ulaşabilenler ve belki de yalnız iskan edilebilenler veyahut deftere kayıt edilebilenlerdir. Bu dönemde topraklarından ayrılarak göçe başlayanların ve Kafkasya’daki iskelelere yığılanların bu miktardan çok fazla olduğu açıktır.) Göçmenin Kafkasya’nın sahillerine ve iskelelerine yığılması hem Rusya’nın hem de Osmanlı Devleti’nin beklemediği bir şeydi. Göçmenler Kafkasya’da aylarca gemi veya kendilerini Osmanlı sahillerine taşıyacak taşıt beklediler. Osmanlı Devleti’nin veya Rusya’nın tahsis ettiği gemiler çok yetersiz kalmışlardı. Ayrıca bir kısım insanlık için, bir kısmı ise para için, Karadeniz sahillerinden bir çok balıkçı ve denizci taka ve sandallarıyla bu nakliyat işine katıldılar. Ancak bu teknelerin çoğu küçük olduğu ve alabildiğinden fazla yolcu aldıkları için bir çoğu denizde battı. Bu nedenle de Osmanlı Hükümeti bu tip sandallarla göçmen taşınmasını yasaklamak gereğini duydu. Aslında Rus ve Osmanlı Vapurlarına da çok fazla göçmen bindiriliyordu. Bu nedenle de sıkışıklık, sağlık şartlarına uymamak gibi nedenlerle bulaşıcı hastalıklar da çıkıyordu. Bunlar zaten aylarca Kafkasya sahillerinde gemi bekledikleri sırada bütün yiyeceklerini bitirmiş durumdaydılar. Hatta üstleri başları dahi perişan durumdaydı. Ancak pek azı iyi durumdayken göç edebiliyordu. 
Rusya, Kafkasya limanlarında biriken göçmenleri bir an önce Osmanlı topraklarına nakil etmeye çalışırken, hem bu sorundan bir an önce kurtulmak istiyor ve hem de Osmanlı Devleti’ni bu sorunla karşı karşıya getirmek istiyor gibiydi.Gerçekten de Osmanlı İdaresi hiç beklemediği ve önceden doğru dürüst hazırlık yapmasına vakit kalmadan yüz yüze geldiği bu göçmen seli karşısında kaldı. Ülkenin mali ve ekonomik durumunun bozukluğuna rağmen büyük masraflar yaptı. Buna rağmen göçmenlerin nakli, ancak 1865 kışında tamamlanabildi. Kafkasya’da beklerken bir çoğu açlık, hastalık, soğuk ve düşmanlarının saldırırlarından dolayı hayatlarını kaybettiler.
Zamanın Trabzon Valisinin hazırlamış olduğu bir teskerede de, göçmen naklinde küçük deniz araçlarına çok fazla muhacir bindiği ve bunların bir kısmının denizde battığını ve muhacirlerden bir kısmının boğulduğunu belirtirken de Ereğli açıklarında batan bir gemiden 450 muhacirden 100’ünün boğulduğunu belirtmektedir.
Havzanın, bu dönemdeki muhacirlerle tanışması Ereğli ve Alaplı kıyılarına sürüklenen muhacir cesetleriyle olmuştur.
DOKSANÜÇ MUHACERETİ 1877-1878
Rus Çarı Aleksandr, Avusturya İmparatoru Franz Josef ile 1876 Temmuzunda anlaşarak kendi aralarında Sırp topraklarının Avusturya'ya, Doğuda ki Bulgar topraklarını da Rusya'ya bırakılmasını kararlaştırmışlardır. Bu planını uygulamak isteyen Rusya 24 Nisan 1877'de Osmanlı İmparatorluğuna Savaş açmıştır. Rusların Beserabya'ya girmesiyle başlayan bu harp, Kafkaslar ve Tuna olmak üzere iki cephede cereyan etmiştir. Tuna cephesinde bir yanda Türkiye, öbür yanda Rusya ile;Türkiye'nin tabileri oldukları halde isyan ederek Rusya tarafına geçen Romanya,  Sırbistan ve Karadağ arasında geçen bu savaş, Rumî 1293 yılına rastladığı için Türk tarihinde (93harbi) diye anılmıştır.
Kırım harbinde ezilmiş olan Rusya boğazları ele geçiremediği gibi, Balkanlardaki itibarı da sarsıldığından; bu savaşla hem boğazları açılmaya zorlamak, hem de Balkanları nüfusuna alıp Islav birliğini gerçekleştirmek istiyordu. Bu savaşta Kafkas cephesinde Ahmet Muhtar Paşa’nın,Tuna cephesinde de Gazi Osman Paşa’nın kahramanca savunma yapmalarına rağmen, Ruslar 1877 kasımında Kars'ı ele geçirerek Erzurum'a yönelmişler; Tuna cephesinde 1877 aralığında Plevne'nin düşmesini müteakip, ocak 1878 de Edirne'yi ele geçirerek, Çatalca önlerine kadar ilerlemişlerdir. Ruslara İstanbul yolunun açılmış olması şehir halkını olduğu kadar Avrupa devletlerini de endişelendirmiştir. Bu ilerleyişi durdurmak amacıyla, 3 Mart 1878 de Yeşilköy Antlaşması imzalanmıştır. Daha sonra bu antlaşmanın yerini,13 temmuz 1878'de imzalanan, Berlin antlaşması almıştır. Berlin Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu Romanya, Sırbistan ve Karadağ prensliklerine tam istiklal tanıyor ve bu devletçiklerin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmalarını kabul ediyordu.
Tuna ile Balkan dağları arasında; merkezi Sofya'da olmak üzere bir Ortodoks İslav Prensliği, Bulgaristan devletçiği kuruluyordu. İç işlerinde bağımsız olan bu prenslik, Türkiye'ye tabi olacak ve vergi verecekti.
Balkan Dağları'nın güneyinde ise Doğu Rumeli eyaleti teşekkül ediyordu. Merkezi Filibe'de olan bu eyalette de Bulgarlara geniş haklar tanınıyordu. Bu suretle;1909'da tam bağımsız olacak bir Bulgaristan'ın temelleri atılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğunun kaybı, toprak kaybından ibaret kalmamış, bir milyondan fazla göçmen, Bulgaristan'dan İstanbul'a akmıştır. Sadece 1877-1878 kışında yaklaşık 300.000 insan kitlesi İstanbul'a akın etmiştir. Harbin patlak vermesiyle, son 20 yıldır kışkırttıkları Hıristiyan Bulgarlarla birlikte Rus askerlerinin Balkanlardaki yerli Müslüman halka karşı işkence, toplu katliam, yağmalama ve ırza tecavüz biçiminde yoğunlaşan zulümleri, Müslüman halkı her şeyini geride bırakarak, Anadolu yönünde göçe zorlamıştır. Bulgaristan’da nüfusun yarısını teşkil eden Müslümanlar azınlık durumuna düşmüştür. Bundan sonra, Osmanlı İmparatorluğu beşyüz yıldır muhafaza ettiği Rumeli'den çekilmeye başlamıştır.
Göçlerle ilgili yazışmalara tarih sırasına göre göz attığımızda olayın vahametini açıkça görebiliriz.
13 Temmuz 1877: Kaçan bir Türk göçmen kafilesinin Hainboğazı'n da Bulgarlar tarafından imha edilmesi. Türklerin Tırnovo’yu boşaltmaları. Müslüman ahalinin Osman Pazarı yollarına dökülmüş olması. Razgrad ve Tırnova sancakları Türk göçmen kafilelerinin Bulgarlar tarafından katledilmesi. Balkan taraflarında Rus ve Bulgar zulümleri.
14 Temmuz 1877: Tuna Vilayetinde Kazakların yeni vahşetleri. Rusçuk taraflarında göçmenlerin imha edilmeleri. Varna’ya doğru kaçan bir Türk göçmen kafilesinin Rus süvarileri tarafından kılıçtan geçirilmesi. Tırnova - Ziştovi arasında yüzlerce insanın öldürülmesi.
15 Temmuz 1877: İstanbul'a çoğu yaralı 500 göçmenin gelmesi.
16 Temmuz 1877: İşgal edilen yerlerde Rus ve Bulgar zulümleri. Camilere sığınan halkın diri diri yakılması. 300 arabalık bir göçmen kafilesinin yok edilmesi.
21 Temmuz 1877: Hariciye Nazırı Arifi Paşanın İsviçre Konfederasyonu Başkanına çektiği bir telgraf, “Rus askerlerinin 1864 Cenevre Sözleşmesini ihlal etmeleri. Hastahanelerin bombalanması, Müslüman köylerin yakılması, masum halkın katledilmesi, bu arada 300 arabalık bir göçmen kafilesinin yok edilmesi. Harp kaidelerine ve insanlık prensiplerine aykırı olan bu davranışların, sözleşmeyi imzalayan devletlere duyurularak önlenmesi lüzumu.”
26 Temmuz 1877: Bulgarların Rumeli Türk köylerinin yağma etmeleri. Tırnova'dan kaçmakta olan 600 -700 kişilik bir kafilenin Kazaklar tarafından katliamdan geçirilmeleri.
6 Ağustos 1877: Edirne’ye binlerce yoksul göçmenin gelmesi. İstanbul’ a da göçmen akınlarının ardı arkası kesilmemesi.
7 Ağustos 1877: Kızanlık havalisindeki Müslüman halkı düşmandan kurtarmak için gönderilen zeybek süvarilerinin 10000 göçmenle Karapınar’a dönmeleri. Geride de 2000 Müslüman halkın kalması.
9 Ağustos 1877: Kızanlık Müslümanlarından 10000 kişinin kurtarılması ve arkada kalan 2000 Müslüman’ ın Bulgarlarca öldürülmesi, kadınlarla çocukların da Balkan’a götürülmüş olması.
13 Ağustos 1877: Edirne’de aç ve açıkta kalan 5000 göçmenin acil yardım bekleyişi.
16 Ağustos 1877: Keşif kollarının Eflihanli köyü Müslüman çocuklarıyla kadınların düşmandan  kurtarılıp Hainköy’e getirmeleri. Erkeklerin Bulgarlarca öldürülüp, kızların dağa kaldırıldığı.
Bu göçlerde Havza ile ilgili benim elime geçen yazışma belgeleri Havza-i Fahmiye’den Bahriye Nezaret Celilesine 7 Ağustosta çekilen bir telgrafla başlamaktadır. (Özel arşiv)
7 Ağustos'tan evvel Ereğli’ye gelen göçmenlerin muzdarip olduğu hastalık için gerekli ilaçların Maden Hümayun Eczanesi’nden tedarik edilerek Arif Efendi vasıtasıyla Ereğli’ye gönderilmesi istenmektedir. 
Bir sonraki telgrafta; Ereğli’ye gelen muhacirlerin sayısının 3000 kişi olduğunu okuyoruz. Bu sayı o zamanki şartlarda Ereğli gibi küçük bir kasabada oldukça fazla problem yaratmıştır. Problemlerin başında ise yiyecek, içecek ve iskan sıkıntısı gelmektedir. Ayrıca maden ocaklarından iskelelere olan kömür nakliyatı yük hayvanlarıyla olduğu için gelen muhacirlerin bir an evvel bir yerlere yerleşme kaygısıyla Ereğli’den ayrılmak istemeleri ve bunun için kömür nakleden hayvanları ve deniz araçlarını kiralamaları kömür üretimine ve nakliyesine de engel teşkil etmiştir.
20 Ağustos tarihinde çekilen telgrafta ise bu problemler teker teker anlatılmakta, üstelik 7000 kişiden oluşan Çerkez göçmen kafilesinin Ereğli’ye gelmek üzere olduğu bildirilmekte ve bunların ne tarafa nakil olacakları konusunda malumat istenmekte, bunların kömür nakleden hayvanları meşgul etmesini engellemek için Bolu Mutasarrıflığı’na çok kesin şekilde emir verilmesini istemektedir. Bununla birlikte; 21 Ağustosta çekilen telgrafta da gelecek muhacirlerin gıda sorunun halletmek için Marmara vapurunun nakli için Bartın’a gönderildiği belirtilmektedir.
24 Ağustosta Ereğli’den Bolu Mutasarrıflığı’na çekilen telgrafta muhacirlerin iskan bölgelerine nakledilmesi için gelen vapurun Ereğli’de bekletildiği ve bu bekletilmeden dolayı maden nakliyatının sekteye uğradığı konusunda ayrı bir şikayet dilekçesi yazılmıştır, burada bekleyen vapurun hareketiyle Ereğli’de muhacir kalmayacağı ve maden nakliyatının da düzene gireceği  belirtilmektedir.
4 Eylülde problemlerin bittiği düşünülürken, Ereğli Limanına 9000 muhacirin daha geleceğibildirilmiştir. Oluşacak problemler şikayet konusu olarak Bolu Mutasarrıflığı’na bildirilmiştir. Çözüm olarak gelecek muhacirlerin Ereğli Limanına uğratılmadan iskan mahallerine sevk edilmesi önerilmektedir.
Yazışma tutanaklarında bu önerinin ciddiye alınmadığı anlaşılmaktadır.
10 Eylül’de Ereğli’den Bolu Mutasarrıflığı’na yazılan bir telgrafta Ereğli’de bulunan 4000 kadar Abaza muhacirinin Bartın’a nakil olacağını anlatmaktadır. Muhacirlerde bulunan sıtma hastalığının tedavisi için Merkez Liva’dan tabip istenmektedir.
11 Eylül’de çekilen telgrafta ise muhacirler için şu öneri yapılmaktadır:

Ereğli'de bulunan 400 kadar Abaza muhacir Bartın'a nakil olacağından muhacirlerin bir an önce Ereğli’den sevk edilebilmesi için Maden Hümayunu’nun vapurlarına emir verilmesi ve Ereğli'den geceleyin sevk olunacak muhacirlerin maden nakliyatını engellememesi için hemen hareketle sabahleyin Bartın Boğazında bulunmalarını Boğazdan içeriye girilmeden, Boğazda beklemekte olan Bartın filikalarıyla tahliye edilmeleri istenmektedir.
11 Eylül 1877’de Bolu Mutasarrıflığı’ndan Maden Hümayun Müdürlüğüne çekilen bir telgrafa aynı gün verilen cevapta;
“Sivriler Divanı Muhtarı'nın Kozlu Mevkiinde bulunan muhacirini tamamen kaldırmadığından bir ay içinde tahliye edilmeleri muhtara celp olunmuş ise de Divanı Mezbur ahalisi Maden Hümayunu’nun Kılıç Ocakları için 4625 adet sütunu iki ay zarfında teslim etmeğe müteahhit bulunduğundan ve bir iki gün direk kesimi ve  naklinde çalışılacağından sütün nakli yoluna girinceye değin muhacirin celbinden sarf-ı nazar olunması ve bu işlerin hallolunmasından sonra muhacirinin Kozludan kaldırılacağı hakkında emri irade efendimindir.” şeklinde cevap verilerek muhacirlerin Kozlu’da birikmesinin ve nakledilememesinin nedenleri açıklanmaktadır.
20 Eylül tarihine yakın bir zamanda Ereğli’ye İngiliz vapuruyla 70 kadar muhacir gelmiştir. Bu muhacirlerin Maden Hümayunu vapuruyla İzmir’e nakledilmesi istenmişse de, Kastamonu Valiliğine çekilen telgrafta İzmir’in, Ereğli’ye 180 mil mesafede olduğu muhacirlerin nakledileceği geminin yakıt için kullanacağı kömürün buna kifayet etmeyeceği bildirilmiştir. Ekim ayının ortalarına doğru Ereğli’deki muhacir nakliyatı farklı bir seyir göstererek oldukça problemli bir duruma gelmiştir.
24 Ekim 1877 tarihinde Bahriye Nezaretine çekilen telgrafa göre; Sultaniye ve Mecidiye ve Rusok vapurlarıyla Ereğli Limanına gelen 2500 nüfuslu Abaza muhacirleri havaların muhalefeti nedeniyle icap eden iskelelere çıkarılamadığından uzun bir zaman vapurlarda kalmışlar, bunların beslenme ve diğer sorunları zaten küçük olan Ereğli de gıda karaborsası yaratmış, fiyatlar 3–4 misli artmıştır. Ayrıca uzun müddet vapurlarda kalmalarından dolayı hastalık salgını baş göstermiş, Maden İdaresi de hastalığın yayılmasını engelleyebilmek için her türlü sorumluluğu alarak vapurlardaki muhacirleri Ereğli ye çıkarmıştır. Ereğli'deki kahvehanelere hanlara ve müsait olan evlere muhacirleri yerleştirmişler, böylelikle  hastalığı kontrol altında tutmaya çalışmışlardır.
Havaların düzelmesiyle bu muhacirlerin Akçaşehir’e (Akçakoca) nakil olunması planlanmış, Bahriye Nezareti’nin tahsis ettiği vapurun genel Bahriye işleri gördüğü için Der-saadet’ e gittiğinden dolayı Eseri Cedit Vapurunun bu iş için daha uygun olacağı şeklinde bir istekte bulunulmuştur.
28 Ekim 1877 tarihinde Bahriye Nezareti’ne çekilen başka bir telgrafta da, 24 Ekim tarihli telgrafta sözü edilen muhacirlerin yarısının Eseri Cedid vapuruyla saat 6 raddelerinde Kefken’ e hareket ettiği, geri kalanının da ikinci seferde gönderileceği ve Eseri Cedid vapuruna gerekli kömür de verilerek Dersaadet’e gönderileceği bildirilmiştir.
21 Kasımda da başka 1500 kişilik bir göçmen kafilesi Taif isimli vapurla akşam saat 6 sıralarında Kefken'e hareket etmiş, Taif isimli vapurun göçmenleri Kefken’e bırakmasından sonra Der Saadet’e hareket edeceği bildirilmiştir.
Muhacirlerin Ereğli’ye gelip oradan başka mıntıkalara gitmeleri devam etmiş, 2 Nisan 1878 tarihinde de Bartın’da kurulan Muhacir Komisyonu Reisinden Muhacir nakliyatı için Bartın Sandığından 50 bin kuruş istenmiş, istenilen paranın Bartın’dan tedarik edilememesi halinde Bolu Mal sandığından karşılanması istenmiştir.
23 Nisan 1878 tarihli Bahriye Nezaretinden Ereğli Mutasarrıflığına çekilen telgraf gelen göçmenlerin havzada yerleştiği yerler konusunda açıklık getiren bir niteliktedir.
Bu telgrafta, Burgaz ahalisinden olan 3000 nüfuslu göçmen kafilesinin Devrek, Çarşamba, YılancaNahiyelerine iskanları 24 numaralı 22 Nisan 1294 tarihli teskere ile bildirildiği ve bu yerleştirme esnasında göçmen nakliyatının maden ameliyatına vereceği sekteyi ve zararı engellemek için de göçmenlerin maden çalışmayan bölgedeki iskelelere çıkartılması, bu iskan işinin acele ve güven içinde yapılması emredilmektedir.
14 Mayıs 1878 tarihli telgrafta da Ulus Nahiyesine nakledilen muhacirleri ve bunun madene nasıl zarar verdiği anlatılmaktadır. Kastamonu Vilayeti Celilesi Mutasarrıflığına: ”Bartın Cihetinin amale ve direkçisi madenlere taksim olmuştur, ocakların tatil olmasıyla görülen lüzum üzerine bizzat Bartın'a gelmiş direkçilerin 200 den fazla sayıdaki arabasına Abaza muhacirleri konularak Safranbolu dahilinde Abdi Paşa Oğlu Hanına kadar gönderilmiş ise de Ulus Müdürü muhacir kabulü için yedinde bir  emir olmadığı gerekçesiyle, muhacir nakleden Direkciyan arabalarını orada tutup direk nakil işine sekte vermiştir. Arabaların serbest bırakılması konusunda ferman efendimindir.” Denilmektedir.
16 Haziran 1878: Göl Pazarı Nahiyesi, Gözyakar, Carmud, Çiftlik, Kızılelma, Çorak ve Saz Divanları Muhtarlarına çekilen telgrafta; daha önce buralara yerleştirilmiş olan Abaza muhacirlerinin Çankırı’ya nakledilmesi gerektiği emri verilir ve bu konuyla ilgili Dersaadet’te bulunan Maden Nazırı Hasan Paşa’ya da gerekli emrin verildiği, bu yüzden telaş ve heyecana gerek olmadığı bu konudaki emrin hükümetten geldiği, bu nakilde Maden Umuru’nun da gerekli özen ve gayreti göstereceği bildirilmiştir.
Belgelerdeki yazışmalar şimdilik bu kadar çözülebilmiştir, belgeler tarandıkça şüphesiz daha geniş bilgilere ulaşılacaktır. Bu göçlerle ilgili Bilal N.Şimşir’ in iki ciltlik çalışması 1968 yılında yayınlanmıştır. Genel göçlerle ilgili bölüm de onun kitabından istifade edilmiştir. Bu göçlerle ilgili yayınlanmış bir çok kitap olmasına rağmen Zonguldak’a yerleşen 93 Göçmenleri ile ilgili herhangi bir çalışma yoktur.
Bu belgeler Zonguldak Havzasına gelen göçmenlerle ilgili açıklanan ilk belgelerdir.
1)Kaderin bir cilvesi olarak kabul ettiğim bir rastlantı da 93 Harbinin başladığı tarihte İmparatorluğun Sadrazamı Osmanlı’nın yetiştirdiği ilk Maden Mühendisi Ethem Paşadır. Ethem Paşa; 1827 yılında Maden Mühendisliği öğrenimi için yurt dışına gönderiliyor. Fransa’da INSTITUTION BARBET’ den diplomasını alarak Maden Mühendisi oluyor. Sarıyer Bakır, Gümüşhacıköy, Keban Simli kurşun, Ergani Bakır, baş mühendisliği ve müdürlüklerinde görev yapmıştır. 93 Harbi öncesinde ki şartlar onu sadrazam yapmıştır. Harbin bitiminde azledilmiş, 1893 yılında vefat etmiştir.


12 Eylül 2012 Çarşamba

ZONGULDAK (MEMLEKET GAZETESİ) MUHABİRİ M.EMİN BEYİN EREĞLİ ZİYARETİ VE İZLENİMLERİ

ZONGULDAK (MEMLEKET GAZETESİ) MUHABİRİ M.EMİN BEYİN 
EREĞLİ ZİYARETİ VE İZLENİMLERİ
28 TEMMUZ 1931


M.EMİN BEY (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)

Ereğli’yi iki yıllık hasretten sonra tekrar görmek üzere Bartın vapuruna bindim. Güzel bir tesadüf beni vapurda pek kıymetli aşinalarla karşılaştırdı. Ereğli–Filyos hattının geçiş yerlerini tespit eden heyetten İhsan Ali Bey Ereğli’ye mektep yerini keşfe giden heyet. Bu zevatla memleket mevzuları etrafında epeyce samimi hasbıhallerde bulunduk. Çok istifade ettim. İhsan Ali Bey Ereğli’nin çok yakın bir atide erişeceği yüksek saadetten bahsetti. Heyetten Güneş Bey Demiryolundan Bartın’a da bir kol verilmesi mütalaasında bulundu. Bu konuşmaya dalarak yolculuğumuzu duymuyorduk bile. Nihayet vapurumuz Ereğli limanına girdi. Ereğli Elektrik nurlarından mahrum olmakla beraber ay ışığı altında çok sevimli cazip bir manzara arz ediyordu. Bu defa vilayetimizi şereflendiren Muhterem Müşir Fevzi Paşa Hazretlerinin Ereğli’yi “Karadeniz’in ve yakın istikbalde bütün Türkiye’nin pırlantası” olarak tasvir buyurmuş olmaları ne kadar doğru!
Fakat bu kadar zengin ve cidden eşsiz bir istikbale sahip olan Ereğli bugün acınacak bir haldedir. O kadar bakımsızlık içindedir. İmrana çok ihtiyaç vardır. Sokaklar dar ve karanlıktır. Bugün kasabada görülen geriliklerin sebeplerini bugünkü belediyeye yüklemek bittabi doğru değildir. Eski ve yeni belediyeler vazifelerini layıkıyla ifa etmiş olsa kasaba karanlıktan kurtulur, dar ve biçimsiz sokaklar, harap evler düzeltilerek kasabaya iyi bir şekil ve manzara verilmiş olurdu.
Ereğli’nin bugünkü durgunluğu içinde; ümit nurları saçan bir hareket var: Gençlik… Burada bütün hızıyla ileri atılmak isteyen imanlı bir gençlik fışkırmaya başlamıştır. “Uyanış feyizleri içinde canla başla çalışan bu gençlik zümresi şüphesiz daima muvaffakiyete namzettir. Ereğli’de bu gençlerin teşebbüsü ile açılmış bir “memur mahfeli” vardır. Bu suretle memurların boş zamanlarını kahvelerde değil “Mahfel” de istifade ile geçirmeleri temin edilmiştir.
Yalnız “Mahfel”de göze çarpan bir cihet var: Oyun. Oyun yerine Edebi içtimai ve iktisadi musahabeler yapılsa, faydalı kitaplar ve gazeteler okunsa; elbette daha hoş olur.
Ereğli’de sporculuk, kuvvetle inkişaf etme yolundadır. Burada iki spor takımı vardır: İdmanyurdu ve Müttehit (Bu adı Türkçeleştirmelerini dilerim; mesela: Gençlerbirliği, Elele Gençlik gibi) Gençlik. Bu takımlar üç günde bir “Beyçayırı” sahasında birbirleri ile müsabakalar yapıyor. Bunların oyunları halkta pek büyük bir alaka hasıl etmiştir. Müsabakaları yüzlerce kişi memnuniyetle ve zevkle seyrediyor, bu suretle Ereğli’de sık sık neşeli bir hayat geçiyor. Bu takımlar, ara sıra, yakın kazalara ve vilayet merkezlerine giderek çok defa maharetli oyunlarla karşılarında bulunan takımları yenmişlerdir.
 (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)

İdmanyurdu futbol takımının kaptanı Şevki Bey Zonguldaklıların çok iyi tanıdığı bir gençtir. Bu takım, geçenlerde şehrimize gelerek eski futbolculardan bazı gençlerin teşkil ettiği bir takımla karşılaşıp onlara galebe etmiştir.

                                                                         (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)

İdmanyurdu üç ihtisas şubesine bölünmüştür. Musiki, Denizcilik, Avcılık. Musiki şubesinin reisliğini ifa eden konservatuardan mezun Sadi Yaver Bey adlı değerli bir gençtir. “Ereğli Mecmuasında” Halkiyat ve Anadolu türkülerimize dair istifadeli yazılar çıkıyor. Musiki şubesinin yakında büyük bir konser için hazırlanmakta olduğunu haber aldım.
Ereğli’de eski Türk Ocağı bahçesinde bir yazlık tiyatro sahnesi vücuda getirilmiştir. Ara sıra Ereğli’ye gelen tiyatro kumpanyaları burada oyunlar veriyor.
Ereğli’ye gideceklere tavsiye ederim. Hastaneyi mutlaka görsünler. Bu güzel sağlık ve şifa yurdu, şehrin en gönül alıcı bir mevkiindedir. Deniz üstünde yeşillere bürünen bir köşk gibidir. Hususi idare tarafından idare edilmekte olan bu müessese Ereğli’nin yüzünü güldüren bir varlıktır. Hastane hekimi Ali Yaver Bey bütün bir şefkatle hastaları için titreyen kıymettar ve hürmete layık bir zattır. Hastane onun yüksek himmeti ile intizam ve mükemmeliyet içinde, cazibeli bir sima taşıyor.



                                                                     HASTANE HEKİMİ ALİ YAVER BEY

Maksadım methetmek değil kalbimde yer tutan hisleri ifade eyledim. Bende intiba bırakan bir isim daha var. Sadeddin Bey bu zatın muhtaçlara yardım etmekte olduğunu ve hayırlı cemiyetlere maddi ve manevi epeyce hizmetlerini sebketmiş bulunduğunu işittim. Sadeddin Bey Macaristan’dan celbettiği kuluçka makineleri ile memlekette yeni bir iş ve kazanç yolunun açılmasına da rehberlik etmiştir.
SADEDDİN BEYİN KURDUĞU ŞİRKETİN İLK MAHSULÜ TAVUKLAR
30.08.1931
(SADUN DURAN ARŞİVİ)

Ereğli’de temizlik, asıldır. Zonguldak ta her gün değiştirdiğimiz yakalık, burada bir hafta gider. Bununla çarşı ve sokakların her gün süpürülüp temizlendiğini kastetmiyorum, bu ihmal her zaman için bakidir.
Ereğli Zonguldak’ın meyve ve sebze bahçesidir. Bu zengin servetten layıkıyla istifade edilememekte olmakla beraber ileride Ereğlileri ihya edecek kıymet alacağına şüphe yoktur. Müftüoğlu İsmail Efendinin yılmaz teşebbüsü ile vücut bulan ve az zamanda çok muvaffak olan konserve fabrikası bu atinin bir müjdecisidir.
İsmail Efendinin yeni getirdiği makinelerle makine ve konservecilik mütehassısları, katlandığı fedakârlıkların canlı bir ifadesidir.



                                                                  ZONGULDAK (MEMLEKET GAZETESİ)
                                                                                      30 MART 1930 
                                                                        (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)



                                                                   ZONGULDAK (MEMLEKET GAZETESİ)
                                                                                      30 MART 1930 
                                                                        (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)

Ereğli’de krep ve örme imalathaneleri ileri için epeyce ümitler verecek bir faaliyet içindedir.
Ereğli büyük ve tabii bir limanın kavsi üzerinde daima taze bir bahar revakıyla yüzü gülen bahtiyar bir kasabadır.
Ereğli’nin geceleri çok hoştur. Ay ışığının limanın şeffaf sinesine huzme huzme yayılışı ve sandalların ahenk ve safa içinde süzülüp akışına vecidi bir zevktir.
Asıl bizi teshir edecek Ereğli’nin istiklalidir. Limanı yapılıp Filyos hattına bağlandıktan sonra kavuşacağı büyük istikbal!

                                                                                           M.EMİN

 ZONGULDAK (MEMLEKET GAZETESİ)
28 TEMMUZ 1931
 (GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ)

Zonguldak’ta 1931 Yılında Meydana Gelen Fırtına



Zonguldak’ta 1931 Yılında Meydana Gelen Fırtına



Sadi Uyar


1931 yılı Ocak ayında Zonguldak’ta meydana gelen fırtına, etki sahası içinde büyük hasara neden olmuş; geniş çaplı bir yıkım gerçekleştirmiştir.  Oluşan hasar “Mühendis Tevfik” tarafından kaleme alınarak bir rapor halinde tespit edilmiştir. Okuyacağınız yazı, Mühendis Tevfik tarafından yazılan ve metnin aslına sadık kalınmak suretiyle yazarın üslubu korunarak hazırlanmış rapor metnidir.
Bizim dahi dönem dönem maruz kaldığımız fırtına, sel, vb tabii afetlerin geçmiş ve günümüz arasındaki bir karşılaştırması olarak da kabul edebileceğimiz bu tutanak; Zonguldak ve civarının bu ve benzeri doğa olayları sebebiyle yaşadığı yıkımın tarihi sürecinin açıklanmasına da katkı sağlayacağı ümidindeyiz. 




Son Fırtınanın Ereğli kömür havzasındaki tahribatı ve Filyos - Ereğli sahil hattı
 Yazan Mühendis: Tevfik
 19.1.1931 de başlayıp iki gün süren ve Ereğli kömür havzasının pek mühim zararlara duçar eden son mühim fırtına, bu güne kadar görülmemiş şekilde enteresan safahat İbraz ettiğinden karilerimize bir fikir verebilmek üzere havadis kılıklı bir kaç satır yazmağı münasip gördüm:
Bu fırtınaya takaddüm eden iki gün zarfında barometrenin mütezayit bir şekilde daima düştüğü ve hava ve denizde görülmemiş bir sükûnet göze çarpıyordu Fırtınanın koptuğu 18–19. Ocak 1931 gecesi barometre 732 ye kadar düşmüş bu anormal hal ve durgunluğun müthiş bir fırtına başlangıcı olduğu esasen görülüyordu
 18-19 Ocak 1931 gece yarısı rüzgâr (batı karayel) den esmeğe başlamış ve ertesi sabah deniz kabarmağa ve (1) numaralı resimde görüldüğü üzere Zonguldak feneri yamaçlarını tayfun halinde yalamağa başlamış ve burun önlerinde sabahleyin demir tarayan (Baron Katilen ) isimli bîr vapurun bir iki saat içinde bir parçası kalmamak suretiyle mahvı nabut eylemiştir.Bu esnada dalgalar, yine (1) numaralı resimde görüldüğü üzere bu burnu bir tünelle geçip diğer taraftan lavuar şistlerini döken demiryolu hattı üzerinde bulduğu bir lokomotif ve beş vagondan ibaret katarı bozarak lokomotifi kaldırıp toprağa saplamış ve vagonlarıda parça parça sağa sola dağıtmıştır ki bunlardan üçü öğleden sonra dalgaların şiddetli tazyikile takriben 20 metre tulündeki tünelden geçecek (yeni sürüklenerek) binanın içine (a) noktasına kadar gelmiştir. Deniz kabardıkça rüzgâr da şiddetini arttırdığından bu tahribat akşama doğru daha ziyade artmış ve öğleden evvel baş taraftan yarısı kopan belediye iskelesinin geri kalan parçası da kamilen kopmuş ve liman içinde bir panik başlamıştır. Liman mendireğinin himayesindeki; rıhtım duvarları ve demiryolları hurdahaş olmuş ve bu esnada liman içerisinde ( Hendi) ve (Hacı Zade) vapurları batmış bulunuyordu.
 Öğleyin saat 13 de çekilen  (2) numaralı resim dalgaların Zonguldak fenerinin de tepesine aştığını gösteriyor. Fenerin bulunduğu tepenin rakımı 40 metredir, dalgalar fener kulesinin de tepesine kadar aştığına göre bu noktada en az 50 metreye kadar yükselmiş oluyor ki bu güne kadar kaydedilmemiştir.
 Bu tahribat devam ederken mendireğin haricindeki muhafaza blokları da birer birer parçalanmış ve sürüklenmiş olduğundan akşama doğru dalgalar ( 3 numaralı resimde görüldüğü üzere ) serbestçe dalgakıranın üstünden aşıp liman Dabilinde tahribata devam etmiş ve liman vinçlerini parça parça etmiş ve demiryollarını sökmüş ve gece de liman fenerinin kopup gittiği ertesi sabah görülmüştür. İkinci günü dalgaların savleti yine arttığından limanın tamamıyla içinde bulunan sabit vinci de temelini oynatarak denize yuvarlamıştır.
 Bu fırtınada vasati olarak dalga irtifaı 6.00 metreyi bulmuştur. Karadeniz’de yapılacak bir liman tesisatında ve hattın sahil kısımlarında bu fevkalade ahvalin de nazarı dikkate alınması mucibi faide olacağı mülahazasıyla ve okuyucularımıza bir fikir verebilmek üzere şu noktaya da kaydetmek isterim ;
Fırtınayı müteakıp Filyos’ta yapılan tetkikatta Filyos istasyonu Zonguldak istikametinde ve Filyos balast ocağı önündeki sahilde mevcut kumlar kamilen süpürülmüş ve kumun altından esaslı ana toprak meydana çıkmış ve burada bir çok ölü kemikleri ve dalgaların sürükleyip götürdüğü mezar kapak taşlarının karada kalan enkazı görülmüştür, yani fırtına o kadar şiddetli olmuştur ki Romalılar devrinde en emin yer olarak mezarlık ittihaz edilen bu noktaya bile tahrip ve mezarları yıkıp sürüklemiştir ( çünkü bu sahilde kara mütezayit bir şekilde zamanla denize doğru uzanmaktadır)
 Bu yüzden Ereğli kömür havzasında kömür veren ve esasen iptidai olan vesait kamilen hurdahaş olmuştur. Zonguldak limanı elan kapalı olup bu mevsimde ne zaman açılabileceği de malum değildir, bir çok yerinden çatlayan mendireğin üzerinden alelade dalgalar ( bloklar sürüklendiğinden ve blok vaz’ına mahsus (pontonlik) battığından sühuletle limana girmektedir. İki tarak dubası onbeş gündür çalıştığı halde liman içinde mahpus kalan ( ikbal) vapurunu yüzdürüp Ereğli şirketi bile taahhüdatını olukla mavunalara doldurduğu kömürü liman haricinde küfelerle vapura yüklemeğe çalışmaktadır. Bir de maden idaresi emrinde ve kozlu mevkiindeki demir oluk en evvel tamir edilerek ahiren mavunalara kömür vermeğe başlamıştır. Bu aksak ve gayri muayyen tahmilat kömüre ihtiyacı olan müesseseleri İstanbul’da hariçten kömür celbine icbar etmiştir. Çünkü hiçbir vapur ertesi gün denizin sakin olacağını kestiremediğinden ve deniz sakin olmazsa Zonguldak ve Kozlu’dan da kömür alamayacağından gayri muayyen bir zaman ( deniz iyileşinceye kadar) Zonguldak önlerinde sallanıp durmağı göze alamazlar, bilhassa posta vapurları ihrakıyelerini bizzarur İstanbul’dan tedarike mecbur kalmaktadırlar. İdaremiz ve seyrüseferin gibi ba mukavele Zonguldak kömürü celbeden müessesatta bittabi üç bin tonluk bir vapurun Zonguldak ve Kozlu’dan doldurulması için havalar fena giderse haftalarca ve bazen aylarca bu kömürü İstanbul’a celp edememek zaruretinde kalmıştır.
Memlekette en zengin ve yüksek kıymette bir kömür havzamız olduğu halde her hangi bir fırtına ile eli böğründe kalarak ecnebi kömürlerine muhtaç olmak hele şu zamanda cidden çok acıdır.
Ayda en az 50.000 ton kömür veren Zonguldak limanı 19.01.1931—12.02.1931 zarfında 25 günde ancak 10.235 ton kömür verebilmiştir, bu müddetin yalnız 7 günü deniz bozuk olmuştur. Bu münasebetle Ereğli limanı ile maden ocaklarını yekdiğerine bağlayacak olan Ankara – Ereğli hattının sahil kısmının tercihen bir an evvel inşasına başlatılmasının pek musıp olacağı şüphesizdir.
Bundan başka Filyos-Irmak hattının bağlanması uzasa bile Filyos- Zonguldak = 23 ve Zonguldak- Ereğli = 47 kilometre ki ceman 70 kilometrelik sahil hattı yapıldığı takdirde ertesi gün ( havza hattı olarak) mühim varidat vermeğe başlayacak ve diğer kısmı gibi dökülen sermayeyi senelerce atıl bırakmayacağı gibi ayrıca memleketin kömür ihracatında ve binnetice memleketin iktisadiyatında pek hayırlı amil olacaktır. Bu yüzden havza harice en ucuz kömür satarak Türk pazarlarına ecnebi kömür ithalini ( ticari rekabetle) menedeceği gibi bir demiryolu ile emin bir limana sahip olan havzadan bütün Karadeniz’e işleyen yerli ve ecnebi vapurları kamilen ihrakiyelerini Ereğli’den almak zaruretinde kalarak iktisadiyatımız üzerinde mühim inkişaflar temin edecektir.
Filyos’tan  ileri 130 uncu kilometreye kadar olan kısım kesif orman mıntıkasından geçtiğinden bu parçada madenlerin kereste  ihtiyacını temin suretiyle yine bilvesile daima işleyecektir , çünkü bugünkü aksak vaziyette bile havza senesi takbiren bir buçuk milyon tuvönan yani bir milyon tan lave kömür ihraç ediyor, bir ton lave kömür için vasati 0.057 m3direk sarfedildiğine göre bu günkü havzanın direk ihtiyacı senede 57000 m3dır. Hattın ve limanın inşası takdirinde bu miktar kolayca iki üç misline çıkabilecektir. Bu müspet hesap farzımahal olarak Irmak hattının Filyos kısmının Çankırı kısmına bağlanması uzasa bile, bugün hali inşada olan kısmı (Filyos’tan km 132 ye kadar) yine havzanın kereste hattı olarak daima çalışacaktır ve doğrudan doğruya ormandan ocağa trenle nakledildiğinden bugünkü fiyattan çok ucuz direk elde eden madenciler bittabi kömürü de ucuzlatacaktır. Bu günkü direk sevkıyatının ne kadar ibtidai ve binnetice ne kadar pahalı olduğunu ayrıca izaha lüzum görmüyorum.
Çünkü bugün Zonguldak’ta demiryoluna limanı Ereğli şirketini diğer yerli sermaye ve madencilerde canlanacak ve havzada meşru bir rekabet husule gelecektir. Çünkü bugün Zonguldak’ta demiryolu limanı Ereğli şirketi elinde tutmaktadır. Binaenaleyh Zonguldak mıntıkasında kömür ihraç edip limandan geçirmeye mecbur olan şirketten gayri bir madenci rakip olan şirketten vagon isteyecek, yükleyip limana sevkettirecek. Limanda daima şirketin kendi tahmilatı mevat olduğundan ( nizamen sıraya tabi ise de) ekseriye diğer madencilerin vapurları küfe ile yüklenir, bittabi açıkta küfe ile yüklendiği halde madencinin vereceği tahmil parası, limanda vinçle yüklenen fiyatından bugünkü teamüle göre tonada 55 kuruş daha pahalıdır. (Mevcut nizamata göre, limandan vinçlerle doğrudan doğruya vapur ambarına teslim şartile : 40+10= 50 k.  verilirki 40 k. Liman ve vinç ve 10 k. Da ambarda istif ve tanzim ücretidir.- Limanda küfe ile verilirse 40+65 =105 k. Verilirki liman ve vinç ve 65 k. (amele derneğinde olduğu gibi yükleme ve istif ücretidir. Madenci liman haricinde ve küfe ilede malini verse yine limandan mürur ettiğinden aynı parayı vermekle mükelleftir)
 Hatta mühim bir teşekkül olan tesisatıyla Zonguldak mıntıkasında bir mevkii mühim alan iş bankası ocakları da bu rekabetten kurtulmayarak satış işlerinde Ereğli şirketiyle muayyen bir nispet dairesinde nirleşmeye mecbur kalmıştır. Yani bugün İşbankası kömürlerini kendi eliyle dilediğine satamaz oda antant icabı şirket eliyle satılmaktadır. İşte kısaca deştiğim bu yarada en evvel rekabetsizliğin doğurduğu bir acı vaziyetlere şahit olarak ne kadar pahalı kömür almak mecburiyetinde kaldığı netice olup yapılıp idaremizin eliyle işleyecek olan demiryolu ve liman sayesinde derhal her maden sahibi malını serbestçe ve herkes için bir olan bir tarife ile emin bir limana sevk ile satabileceğinden kömürün ucuzlamasında bu da mühim bir amil olacaktır.
 Birmünasebe kısaca arza çalıştığım bu hakikatler önünde bilhassa Zonguldak gibi ayda en az 50.000 ton kömür veren bir tesisatın da bu son fırtına yüzünden bugünkü atıl vaziyette bunun pek azim zararlar verebilmesi ve bunun temadi etmesi A-F. Hattının havza kısmının ne şekilde olursa olsun bir an evvel inşasına başlamak zaruretini daha açık  bir şekilde meydana koyduğundan memleketimizin iktisadiyatında mühim bir amil olacak olan bu parçanın da kısa bir zamanda yapılması zaruret ve ihtiyacı  zahirdir.

 Haber:Sadi Uyar




Kaynak
Demiryollar mecmuası yedinci cilt sayı 73- Mart 1931- sayfa 50-55



İLYOS–TİOS


İLYOS–TİOS



Prof. Dr. Sümer Atasoy
Tios Kazısı Başkanı

Zonguldak ilinin kuzeydoğusunda bir sahil beldesi olan Filyos, antik Tios kentinin üzerinde yer almaktadır.
Kentin tarihi hakkında bilgilerimiz azdır. Efsaneye göre kent, M.Ö.7. yüzyılda Tios adlı bir lider komutasında Miletos’dan gelenler tarafından kurulmuştur.
Tarihi boyunca değişik isimlerle ( Tios, Tieion, Tianon, Tium ) anılmıştır. Siyasi güç oluşturmayan ve Ereğli ile Amasra’ nın gölgesinde kalan kent, Roma döneminde, M.Ö.70. Yılında yakıldı ve yağma edildi. Daha sonra yeniden inşa edildi ve bir ticaret ve balıkçı kenti olarak yaşamını devam ettirdi. Yörede mısır ve üzüm yetiştiriliyor, bol miktarda torik ve palamut avlanıyordu. Bu ürünler gerek deniz ve gerekse Filyos çayı yoluyla gemilerle ihraç ediliyordu.
Kent, Bizans döneminde, M.S.5. yüzyılda önemli bir dini merkez oldu.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ise ( 14 – 15. yüzyıl) giderek önemini yitirdi ve küçük bir balıkçı köyüne dönüştü.
Bugün, Filyos beldesinin bulunduğu alanda eski kentten toprak üstü kalıntı olarak Roma, Bizans ve Ortaçağ dönemlerine tarihlenen kale, sahil surları, su kemeri, tonozlu galeri, tiyatro, savunma kulesi ve çeşitli mezarlar görülebilmektedir.
Kale Tepesi: İlk yerleşme yeri, kentin kuzeyindeki Kale Tepesi üzerindedir. Buradaki ortaçağ kalesine ait duvarlar. 2003 yılında restorasyonu yapılarak yenilenmiştir. 2007 yılında yapılan kazılarda bir tapınak platformu ile küçük kilise kalıntısı ortaya çıkarılmıştır.
Doğu Tepesi: Kale Tepesinin doğusunda, Elektronik – Radar Mevzi Komutanlığının yer aldığı tepe üzerinde, mermer sütun ve kaidesi, mermer yazıtlı levha, taş lahitler ve tuğla mezarlar yer almaktadır.
Eski Liman: Kale Tepesinin batısında yer alan eski limana ait rıhtım ve balık havuzu kalıntıları, denizin içinde 6 metre genişliğinde ve 100 metreden fazla uzunlukta iki mendirek kalıntısı bulunmaktadır.
Sahil Suru: Eski limanın başladığı noktadan itibaren kent içine doğru uzanan sahil suru bulunmaktadır. Çeşitli dönemlerde tamir edilerek kullanılan surun kalınlığı 1 metre, mevcut yüksekliği ise 5 metredir. Bugün surun ancak bir bölümü görülebilmektedir.
Su Kemeri ve Tonozlu Galeri: Ateş Tuğla Fabrikasının doğusunda, dört kemerli bir su kemeri kalıntısı ve tuğladan yapılmış tonozlu bir galeri bulunmaktadır. Burasının büyük bir yapının alt bölümü veya su deposu olduğu tahmin edilmektedir.
Ayrıca fabrikanın 1945–46 yıllarındaki ilk yapımı ve sonraki yıllarda yapılan ilave inşaatlarında ortaya çıkarılan pişmiş toprak küpler, mimarı parçalar, mermer kilise levhaları, mermer sütün kaideleri bugün fabrika bahçesinde koruma altındadır.
Tiyatro: Kentin güneyindeki yamaca yaslanmış tiyatro Roma dönemine aittir. Taş oturma sıralarının bir bölümü sökülerek, geç dönemlerde yapılan inşaatlarda kullanılmıştır.
Araştırma ve Kazılar: Tios kentinin bilimsel olarak araştırma ve kazıları, 2006 ve 2007 yıllarında Kdz. Ereğli Müzesi ve Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından başlatılmıştır.
2008 yılından itibaren ise Trakya Üniversitesi, Bakanlar Kurulu Kararı ile Prof. Dr. Sümer Atasoy başkanlığında kazılar devam etmektedir. Maddi katkı, Zonguldak Valiliği İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından karşılanmaktadır.
2009 yılı çalışmaları27 Temmuz tarihinde başladı. Prof. Dr. Sümer Atasoy’un başkanlığındaki kazı ekibinde 5 öğretim üyesi, 7 uzman-Arkeolog ve 12 arkeoloji-sanat tarihi öğrencisi bulunmaktadır.
2006 yılından beri yapılan çalışmalarda, kale içinde; arkaik devire ( M.Ö.7–6.yy) ait siyah ve kırmızı figürlü çanak- çömlek parçaları ile 30 değişik tipte, Ortaçağ’a ( M.S.12–14.yy) tarihlenen, sırlı çanak parçaları bulunda. Çanak-çömlek çeşidinin bol olması, yapılan ticaretin zenginliğini göstermektedir.
Sahil surunun güneyindeki tarlalarda ( bahçe) yapılan jeofizik-elektromanyetik ölçümlerde eski kentin yapıları tespit edildi. Buradaki sondajlarda, Helenistik devire tarihlenen sur duvarları, taş döşeli yollar, Roma-Bizans dönemine ait yapı kalıntıları ve iki hamam yapısı, Roma dönemi sikkeleri ve çanak-çömlek parçaları ortaya çıkarıldı.
Tiyatroda yapılan temizlik çalışmalarında; mermer iki heykel parçasına rastlandı.
Oturma sıralarının bir kısmı ile sahne binası ortaya çıkarıldı.
Tiyatro’nun güneyinden geçen yolun güneyindeki tepelerde yapılan araştırma çukurlarından birinde Roma dönemi kapalı su kanalı bulundu.
İki yazı-bilimci tarafından, bugüne kadar yörede bulunmuş ve Ereğli Müzesinde mevcut tüm Hellen ve Latince yazıtlar arşivlendi. Yazıtların değerlendirilmelerine başlandı.
Ayrıca yine bir uzman grubu tarafından, ortaya çıkan tüm küçük ve büyük buluntuların, yapı kalıntılarının çizimleri yapılmaktadır.
Kazı ekibi, Pazar günleri çevre gezileri düzenlemektedir. Bu geziler sırasında yörede eski yollar, kaya mezarları, Roma dönemi köprüler ve suyolları tesbit edilmiştir
Tios kentinin araştırılması ve kazılması, Karadeniz tarihi ve arkeolojisi için büyük önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında antik yerleşim kazısına tek örnektir. Başka örnek yoktur. Toprağın hemen altında yolları, meydanı, hamamı, dini yapıları, evleri, depoları, dükkanları, mezarlarıyla büyük bir kent ortaya çıkacaktır. Böylece tarihi boyunca önemsenmeyen bu kent, Karadeniz bölgesinin turizm açısından “ilk ve tek parıldayan yıldızı” olacaktır.


SONUÇ VE ÖNERİLER
FİLYOS beldesi, eski Tios kentinin hamam, tapınak, taş döşeli yolları, mahzenleri, balık depoları, mozaik döşeli villa kalıntıları üzerinde oturmaktadır.
Bu beldenin çağdaş yöneticileri ve kültürlü insanları, tarih bilincini ön planda tutarak, koruma amaçlı plan yaparak Tios kentini bakımlı bir ören yeri olarak yaşatmak zorundadır. Burada talana değil, geleceğe ve uygarlığa hizmet edecek bir örnek oluşturulmalıdır. Evler, sokaklar, meydancıklar, Pazar yeri, parklar, sosyal ve kültürel mekanlarıyla yeni bir yerleşme kurulamaz mı? Tarih ve çağdaş yaşam birlikte yaşayabilir.
Bir müze yapılarak, kazılardan çıkarılacak buluntuları Kdz. Ereğli Müzesine gitmesi önlenebilir. Böylece Türkiye’nin Karadeniz kıyısındaki tek antik kenti Filyos- Tios, bir tarih ve turizm merkezi olabilir.
Bölgenin “Kültür ve Turizm Bölgesi” ilan edilerek, doğayı ve tarihi koruyarak turizm ile buluşması sağlanabilir. Konut sayısına değil, çevreye öncelik veren dikkatli ve özenli bir planlama gerekir.
Filyos’ta politik düşünce ve kavgalar üstünde, ortak olarak sahip çıkılacak bir kültürel miras bilincinin oluşması gerekiyor.
Kültürel mirası koruma çabası, sosyal çağdaşlaşma olgusudur.
Koruma, bir yasa sorunu değildir. Bir kültürel tavırdır. Toprak yağmasına direnebilen bir kamuoyu yaratabilmektir.
Fiyos, kültür turizmi ile uzun süreli bir geçim kaynağı sağlayabilir. Bunun için kültürel değerlerini ve doğal alanlarını korumak zorundadır.
Filyos’un sahip olduğu Tios, özel bir yer ve yok olmaması gerek. Tios’un kazılması Filyos için bir kurtuluştur. Çok özel bir fırsattır.
Tios kazıları, sadece Filyos’un tarihini değil, Türkiye’nin Karadeniz bölgesinin ve dünya tarihçiliğini yönlendirecek, değiştirecek buluntularla doludur. Kazılar ilerledikçe sürprizlerle karşılaşacağız.