16 Ağustos 2012 Perşembe

ACIKLI BİR MÜBADELE ÖYKÜSÜ "MENDİL"

                                                                             
                                                                                   1930'LU YILLAR KDZ.EREĞLİ

MENDİL

Evdoksiya, hatıralarının mavnaya yüklenmesini dalgın bakışlarla seyrederken yaşadıklarını aklına getirdi. Bütün bu olup bitenlere bir anlam veremiyordu. Yüzlerce yıldır yaşadıkları bu topraklardan, bilmedikleri bir ülkeye, tanımadığı insanların arasına gideceklerdi. Genç kızlığı, erkeğiyle tanışması, bahçede yaptıkları düğünü ve kocasının ölümü aklına geldi birer, birer. Onlar gideceklerdi gitmesine de, evinin direği, dostu, sırdaşı, biricik oğlunun babası bu topraklarda uyuyacaktı yapayalnız. Mezarının üstünde biten yaban otlarını yolacak kimsesi olmayacaktı Kosta’ nın. Teselli bulduğu tek şey kocasının bu göç acısını yaşamayacak olmasıydı. Bir an kocasının ölümünü kıskanır gibi oldu. Hem niye kıskanmayacaktı ki! Ölseydi onu yerinden yurdundan hangi kuvvet ayırabilirdi? O an yumruklarını sıktı ve karanlığa doğru fısıldadı. ”- Hiçbir kuvvet.” dedi. 

 Sessizliği bozan hışırtıya doğru döndüğünde artık düşüncelerinden sıyrılmıştı.  Sesin, iskeleyi aydınlatan lüks lambasının, yağmur çiselerinin yumuşak dokunuşlarına çaresizce boyun eğen sıcak camından geldiğini anladığı anda babasının, annesinin ve oğlu Nikolas’ ın geldiğini gördü. Kendini toparladı ve işlerini ağırdan alan hamallara, üzülerek de olsa  “-Biraz daha gayretli olun kuzum !” diye seslendi. Berikiler utandılar ve tekrar gayrete geldiler. Sonra gelenlerin tarafına baktı. Baba Hristoforos ve anne Zoi’ nin ağızlarını bıçak açmıyordu. Sanki dudakları birer çizgiydi. Bir süre konuşmadılar. İşin doğrusu konuşamadılar. Hem neyi konuşacaklardı ki! Yaşayacakları göçün çöküntüsünü mü, şimdiden hüzün dolu ve zor olacağı belli olan yolculuklarını mı? Hangisini? Korkuyorlardı işte! Bilinmezlik korkusu ayrılığın hüznünü bile yaşatmıyordu onlara. Annenin her zaman olduğu gibi düğüne gider gibi giyinmiş olması Evdoksiya’ ya büyük mutluluk verdi. Annesinin bu özelliğine hep saygı duymuştu ama bu sefer onda cesareti buldu ve gözlerindeki parıltıyı hissetti. İşte bu iyiye işaretti. Anne yine güçlüydü.

Biricik oğlunun yanağını okşadı. Onun varlığı Evdoksiya’ya hep güven ve umut vermişti. “Konuştun mu?” diye sordu. Niko’ nun delikanlı yanaklarını ateş bastı, utandı. O Kasım soğuğunda çıra gibi yandı tutuştu. “-Konuştum, hem bak Şükriye Teyze bunu sana gönderdi “ dedi usulca. Evdoksiya Niko’ nun uzattığı mendili görünce ağlamaklı oldu. Yıllardır iç içe oldukları, sevinci, üzüntüyü paylaştıkları bu insanlardan ayrılacağını iyice anladı. Seyidefendilerin küçük kızları Fikriye ‘nin günlerce göz nuru döktüğü, üzeri işlemeli mendil şimdi elinde duruyordu. Onyedi yaşındaki Niko’ nun için için sevdiği Fikriye’ nin onları niye uğurlamadığını şimdi daha iyi anlamıştı. Bu mendil her şeyi, ama her şeyi gözlerden ve kelimelerden daha iyi anlatıyordu. Ürperdi. Çocukların kaderine üzüldü.

İskeledeki hareketlilik bitmişti. Görevliler tekneye binmelerini söylediklerinde hepsi birden gerilere doğru baktılar. İçlerinde, sanki birilerinin “-Gitmeyin, bu yaşananların hepsi rüyaydı! “ diyeceklermiş gibi bir duygu yer aldı. Ama sadece o kadar! Gidenler sessiz, uğurlayanlar sessiz. Dudaklar kısılı ve gözler yaşlı. Karanlık suları yara yara ilerleyen tekne, her saniye onları hatıralarından koparıp götürüyordu. Gecenin karanlığında, kendilerini yeni ülkelerine götürmek için açıkta bekleyen şilebe doğru yaklaşırlarken yaşayacakları zorlukları ve günleri düşündü Evdoksiya. 1924 yılının bir Kasım gecesinde başlayan bu gidişin dönüşü yoktu artık.

Tekne hedefe ulaştı. Şilebin sallanan merdivenlerini gemicilerin yardımıyla tırmanan yolcular kamaralarına yerleştiler.

Evdoksiya kamaranın bir köşesinde soğuktan büzülmüş bir vaziyette duran anne ve babasının hallerine bakınca dudaklarını ısırdı, kendini sıktı ama ağlamadı. Artık ağlamayacaktı. Ama sözünü tutamadı. Şilep, demir aldığında ve uskurların dönüşüyle sarsıldığında küpeşteden Ereğli’ nin cılız ışıklarına doğru bakan Niko’ nun “- Bir zaman sonra buraya dönecek miyiz anne?” sorusuna onun istediği, onun umduğu, kendisinin ise asla inanmadığı cevabı verdi. “- Birkaç yıl sonra döneriz oğlum!” dedi ve sonra gözyaşlarına engel olamadı. “-Elveda Ereğli, Kosta’ mı bağrında iyi sakla! Elveda Kosta, elveda çilek kokulu memleketim, dostlarım elveda

1924 yılının olağanüstü şartlarında bu göç Seyidefendi ailesini de derinden sarstı. Yıllardır birlikte yaşadıkları komşularının Yunanistan’a gönderilmelerini, bilmedikleri bir yerde yaşamak zorunda bırakıldıklarını akılları almıyordu. Evin Ecesi Havva Kadın  “-Onlara orda bi somun bile vemezle! Vah Zoi! Vah Zoi, vah uşacuklarım! “ diye günlerce dizlerini dövdü, söylendi durdu. Dinleri de, dilleri de bir olsa bile, buradan gidenleri oralarda çetin ve meşakkatli günlerin beklediğini hepsi biliyordu. Akşamları aile bir araya geldiğinde, yaşadıkları olayları anlatarak, onlardan öğrendikleri Rumca şarkıları söyleyerek anar oldular onları. Birlikte yufka açtıkları, balık tuzladıkları taşlığa uğramaz oldular uzun zaman. Pazar günleri Tombaktis’lerin kilise dönüşünde onlara uğradıkları anları hatırladılar. Niko’ nun koşa koşa gelmesi, daha nefeslenmeden, “-Şükriye Teyze kabak gözlememi ver !” demesi ve daha annesigiller gelmeden acele acele yemeye çalışması,  birer birer gözlerinin önüne geldi. Birlikte çok güzel, mutlu günleri olmuştu.

Fikriye bu ayrılığın hemen sonrasında hastalandı, yemeden içmeden kesildi. Adeta bir ruh gibi oldu. Aile bunu üzüntüye bağladı. O kadar. Üstünde durmadılar. Ve hiçbir zaman kızın üstüne varmadılar. Zaman, yavaş yavaş yaraları sararken, hayatın akışı bütün hızıyla devam ediyordu. Evin oğlu Tevfik, arkadaşı Niko’ nun ve diğerlerinin gitmelerini kabullenemedi ama çaresiz bu duruma boyun eğmek zorunda kaldı Elden ne gelirdi ki!

Evdoksiya’ ların yeni yerleştikleri şehrin tek iyi yanı deniz kenarında olmasıydı. Kendileriyle birlikte Ereğli’den gelenlerin de orada olmaları onları ayrıca mutlu etmişti. O kadar mutlu olmuşlardı ki, eski sakinler tarafından dışlanmaları bile onlara çok dokunmadı. Nedense eskiler, yenileri bir türlü kabullenememişti. Bu nedenle onlar çareyi hep birlikte yaşamakta buldular. Yaşadıkları mahalleye “Heraklia” adını verdiler. Bir araya geldiklerinde Ereğli’den konuştular, orada bıraktıkları dostlarını andılar, Türkçe şarkılar, türküler söylediler. Bir çeşit ağıt yaktılar kendilerince. Göçcülerin yeni arkadaşlar edinmeleri uzun bir zaman aldı. Niko’nun da öyle. Niko Fikriye’ yi unutamıyordu bir türlü.

Oraya varlıklı olarak gidenler, diğerlerine yardım etmek zorunda kaldılar. Hayat şartları zordu. Kısa zamanda yokluk belası çoğunun başına çöktü. Öylesine ki, Ereğli’de varlıklı olarak bilinen bazı ailelerin fertleri öldüklerinde belediye tarafından gömüldü. Olağanüstü zamanlar yaşanıyordu. Kimi bildiği mesleği yapmaya başladı, kimisi de karın tokluğuna başkalarının yanında çalışmaya başladı. Niko gençti ve hırslıydı. Önceleri bir fırında çalışmaya başladı, daha sonra da bir sarrafın yanına girdi. Çalışkan ve dürüst bir çocuktu. Dede Hristoforos’ un 1930 yılında ölmesinden bir yıl sonra, büyükanne Zoi’ de bu çileli hayattan kurtuldu. Niko, anneannesinin cenazesi başında dururken, hep birlikte yaptıkları yolculuğu düşündü. Onların hüzünlerini yaşadı. Doğdukları yerde ölmediklerine üzüldü. Artık bir kendisi, bir de annesi vardı.

Evdoksiya, güçlü ve güzel bir kadın olduğu kadar becerikliydi de. Birçok isteyeni olduğu halde evlenmeye yanaşmadı. İşin kolayına kaçmadı. Yufka açtı, turşu kurdu sattı. Bir müddet sonra da küçük bir dükkân açtı. Niko ’yu yanına aldı. Birlikte işi büyüttüler. İşyerlerini lokantaya çevirdiler. Evdoksiya orada herkesin beğendiği Ereğli yemekleri yaptı. Havva Eycenin pek güzel yaptığı “malay”ı sevdirdi müşterilerine. Mısır unundan yapılan bu yemek için özel müşteriler geliyordu. Geçimlerini sağlamışlardı. Düzene girdiklerinde Evdoksiya kafasını meşgul eden düşüncesini Niko’ya söyledi. ”- Artık evlen be Niko, ölmeden bir torun seveyim “ dedi. Sonra  “-Bak artık kocadın! “ diye şaka yaptı. Yüreğinin yağı eridi, içini bir sızı kapladı Niko’nun. Gözlerini annesinden kaçırdı. Evdoksiya üstüne gitmedi, işine devam etti. Akşam eve geldiklerinde Evdoksiya oğluna Fikriye’nin işlemiş olduğu mendili sandıktan çıkarıp verdi ve evlilik konusunu bir daha hiç açmadı. O da Niko gibi Fikriye’nin güzel yüzünü canlandırdı hayalinde. Yorgun yüzü gevşedi. Nedense içine bir umut doldu. Sonra da “-Deli oğlan sen de!”  diye söylendi ve yatmaya gitti.

Yunanistan’a gönderilenlerin yerine Selanik‘ten, muhacirlerin geleceğini öğrendiklerinde Ereğli’de bir merak başladı. Acaba nasıl insanlardı? Onlarla bir arada yaşayabilecekler miydi? Nasılsa yakında bunu öğreneceklerdi. Muhacirler geldiler ve çoğu Neapolis’te (Yenimahalle) mübadelede gidenlerden boşalan evlere yerleştiler. Kısa zamanda onlar da mahalle sakinlerinin misafirperverliklerinden paylarını aldılar. Öyle ya onlar da gurbette sayılırlardı. Gelenleri gidenlerin yerlerine koydular. İyi insanlardı yeniler. Çalışkandılar. Görmüş geçirmiş kimselerdi. Çabuk kaynaştılar ve kısa bir zaman içerisinde, birbirlerine uyum sağladılar. Zaten aksi düşünülemezdi bile. Kararları başkaları veriyor, kendileride bu kararları kader olarak yaşıyorlardı işte.

Seyidefendilerin oniki odalı evleri mahallenin tam ortasındaydı. Geleni gideni boldu. Kısa zamanda mahalleye yeni gelenlerin de sıkça uğradıkları yer oldu. Fikriye’nin hayatı, onlar geldikten sonra gözle görülebilir şekilde değişti. Bir kere okumaya merak sardı. Selanikli Nef’i Beyin eşi Sıdıka Hanım, Fikriye’nin yaşamını baştan sona değiştirdi. Kitap okumayı da o sevdirmişti. Bu güzel yüzlü, güzel huylu kızın sıkıntısını biraz olsun hafifletmişti Sıdıka Hanım. Fikriye’ye kitaplar verdi. Ona piyano çalmayı öğretti. Bu yüzden Seyidefendiler İstanbul’ dan dan gemiyle bir piyano getirttiler. Eve neşe doldu, ışık doğdu adeta. Fikriye yaşamı tatmaya başladı. Ama Niko’yu hiç unutmadı. Evlenmedi de. Ailesi de onu bu konuda hiç zorlamadı. İçine kapanık Fikriye gitmiş, yerine neşeli, sözünü dinleten ve kendine güvenen bir insan gelmişti. Güzel giyinen, piyano çalan ve Fransızca konuşabilen bu güzel kızla evlenebilmek için kimler ne diller döktüler, ne diller. Kabul etmedi. Artık Niko’yu sevmesinin de ötesinde kendi kişilik kavgasına dönüşmüştü bu mesele. Gençlere müzik ve Fransızca dersleri vermeyi tercih etti. Elbise, şapka modelleri çizdi. Diktirdi ve giydi. Emsallerine göre farklı bir yapıya sahipti.

Alman Ordularının Polonya’ya girmesi öncelikle Avrupa’ da korkunç şeylerin olacağının habercisiydi. 1939 yılında Niko 32 yaşında iken askere alındı. Annesinden ayrıldı. Evdoksiya ağladı. O, oğlundan değil, zor günlerini paylaştığı yoldaşından ayrılmış gibiydi. Gerçi savaş onlardan uzaktaydı ama yine de içinde sızlayan bir yer ona kötü şeyler olacağını önceden haber veriyor gibiydi. Niko üç yıl boyunca eve dönemedi ama annesinden haber aldı. Avrupa’ da savaş başladığında Alman Ordusunun memleketlerine de girmesinin an meselesi olduğunu bilen Yunan Hükümeti, Almanlarla düzenli ordu yerine milis güçleriyle mücadele etmenin daha doğru olacağına karar verdiğinde, Niko bu güçlerin içinde yer almıştı bile. İki defa yaralandı ve daha sonra da esir düştü. Bu esaret savaşın bitimine kadar devam etti. Artık 39 yaşında yaşlı bir insandı. O kendini öyle görüyordu. Esaret yıllarında ölümle burun buruna gelmediği zamanlarda evini, annesini düşündü. Tuhaf olan şey Fikriye’nin yüzünü hatırlayamamasıydı. Niko, sonunda eve döndü. Evdoksiya’ nın oğlunu görünce dili tutuldu. Birazı heyecandan, çoğu da oğlunun halinden. Sanki bir kemik yığını yürüyordu. Sarıldı oğluna “Bebeğim !” dedi.“-Sana ne yaptılar?” Konuşamadı Niko! Ağladı, ağladı, ağladı......

Savaşın açtığı yaralar yavaş yavaş sarılmaya başlandı. Barış güzel şeydi, ama savaş olmayınca kıymeti anlaşılmıyordu. Niko’nun kendine gelmesi, toparlanması uzun zaman aldı. Sanki yeniden yemek yemeyi, konuşmayı öğrendi. Savaştan hiç söz etmedi. Soranlara           “-Geldi geçti!” dedi sadece. Ama gelip te geçmemişti işte. O bunların içinde yaşamıştı. Ne olursa zaten olacaktı. İnsan bir kere ölürdü.

Biricik oğlu Niko’ yu beklerken, biricik bebeğini, tek yoldaşını beklerken bin kere ölen Evdoksiya’nın kalbi bu üzüntülere dayanmadı. 1947 yılının bir Mayıs sabahında Niko’yu bıraktı gitti bu dünyadan. Niko çok ölüm görmüştü. Savaşırken de, esirken de ama bu ölüm onlara benzemiyordu. Bu sadece bir ölüm değildi, bu yanlızlıktı. “-Şimdi babama kavuştun anne !” dedi fısıldarcasına. O an, bir türlü hatırlayamadığı Fikriye’ nin yüzünü gördü.

Lokantayı açtığında içini bir ürperti kapladı. Annesinin terlik seslerini duyar gibi oldu. Kapatıp gitmek geldi içinden. Yardımcıları Pano geldiğinde o dönmek üzereydi. Onu görünce duraladı.. Sarıldılar birbirlerine. Evdoksiya onun da annesi gibiydi. Birlikte çıktılar lokantadan. İçmeye karar verdiler. Pano kız kardeşinin kocasının savaşta nasıl öldüğünden bahsetti içerlerken. Kız kardeşinin çocuğuyla birlikte yalnız kaldığından söz etti Niko’ya. Kafası iyice dumanlanınca da “ Niko be “ dedi. “ -Kız kardeşimi sen alsana “  diyerek sıkıntısını çıkardı adeta ağzından. Utanmıştı halinden. Niko onun omuzuna vurdu ve “-Alırım Pano” dedi. Düşünmeden söylemişti bu sözü. Böyle yapmakla sanki savaşın ayıbını örtecekti.

Evlendiler. Karısı Ortans ve kızı İrene ile birlikte bir zamanlar annesinin yaşadığı bu evde yaşayacaklardı artık. Mutluydu Niko. Kendi kendine “-Nihayet bir işe yardın Niko !“ diye söylendi. Artık karısı da onlarla birlikte lokantada çalışmaya başlamıştı. Geçmiş unutulmamıştı ama onlar yaşamak ve zorlukları aşmak zorundaydılar.

1960 yılının Haziran ayında Seyidefendilerin evlerinin kapı tokmağı alışılmışın dışında sert bir şekilde vurulduğunda ev halkı telaşa düştü.“-Hayırdır inşallah. !“ dediler. Kapıyı Tevfik Usta açtı. Tokmağa vuran ufak tefek bir bekçiydi.  “-Hayırdır Bekçi Efendi! “ dedi Tevfik Usta biraz çekinerek.  “-Hayır, beyim, hayır endişeye mahal yok !” dedi bekçi. Sonra eliyle aşağıyı işaret ederek bir kadın ve bir erkeği gösterdi.   “-Bunlar yunanlıdan gelmişler. Karakola bu evi tarif etmişler. Bende aldım getirdim, tanıyon mu sen bunları ?” Tevfik Usta aşağıya baktı ve gelenleri tanıyamadı. Tanımadı ama yine de buyur etmekten geri kalmadı.   “-Be Tevfik beni tanımadın? dedi aşağıdaki erkek bozuk türkçesiyle. Şaşırdı Tevfik Usta. “Ben Niko, Niko nasıl tanıman be kardaş ” diye gülerek sürdürdü konuşmasını beriki. Şaşkınlığın ve heyecanın hakim olduğu bir ruh haliyle eve girdiler. Bir zamanların o kalabalık evi artık tenhaydı. Yaşlılar yoktu artık. Oturdular Tevfik Usta ağlamaya başladı. Nasıl tanımazdı Niko’yu. Onları karısına, çocuklarına tanıştırdı. Anlatmaya başladılar olanları birer birer. Anlatacak çok şey vardı. Niko 1924 yılında ayrıldığı mahallesine 1960 yılında dönebilmişti. Tam 36 yıl sonra. Ağlaşma bittikten sonra, hep birlikte yemeğe oturdular. Pazar günü olduğu için her zamanki gibi ıspanaklı pide yediler. Pideden sonra Niko : “-Kabak gözlemesi var mı ?” diye sordu muzipçe. Sonra da niye öyle dediğini anlattı. Karısı Türkçe bilmiyordu ve Niko konuşulanları ayrıca karısına da Rumca olarak anlatıyordu. Uzun, uzun konuştular. Bir onlar anlattı, bir onlar. Ölümlerden bahsettiler. Büyüklerden konuştular. Niko bir şey sormak istedi, soramadı. Boğazında düğüm düğüm oldu kelimeler. En sonunda “-Fikriye ne zaman öldü ?” diye aniden soruverdi. Birden ortalığı ölüm sessizliği kapladı. “-Fikriye ölmedi ki” diye cevap verdi Tevfik Usta şaşkın bir tavırla. “- Arka bölümde odasında!”  dedi. Niko öylesine heyecanlandı ki, içinden “Herhalde ben doğduğum yerde öleceğim!”  diye geçirdi. Arkasından hemen “-Görebilir miyim? “ dedi. Kalbi yerinden oynayacakmış gibiydi Niko’ nun. Onca yıl geçtikten sonra, onca acılar çektikten sonra sanki daha dün ayrılmış gibi bir his doldu içine. Kalkmak isterken sendeledi. Karısı birden telaşlandı. Rumca bir şeyler söyledi Niko’ya. Niko, “-Yok bir şey “ dedi etrafındakilere. Karısına gülümsedi.

Arka bölüme geçilen koridor bitmek bilmedi bir türlü. Bölüme geçtiklerinde Tevfik ustayı da bir heyecan sardı. Bakalım birbirlerini tanıyabilecekler miydi? Odanın kapısına geldiklerinde “-Önce sen gir” dedi Niko’ya. Niko kapıya vurduğunda içeriden bir sesin “-Girin”  dediğini duydu sadece. Her zamanki gibi yine yüzü kızardı, içini ateş bastı. Kapıyı açtığında Fikriye’yi cam kenarında omuzlarında şalı kitap okurken gördü. Fikriye de ona baktı. “-Memleketine hoş geldin Niko !” dedi. Niko için dünya durmuştu. Hayatının aşkı karşısındaydı. Tevfik Usta şaşırmıştı kardeşinin Niko’yu hemen tanımasına. Nereden bilecekti ki hiç unutmadığını. Çocuklardan biri Tevfik Ustaya seslenince, onları odada yalnız bırakıp çıktı. Niko ile Fikriye tokalaştılar. Fikriye onun yüzüne, bir annenin çocuğuna baktığı gibi şefkatle, sevgiyle bakıyordu. “-Yaşlanmışsın !” dedi Niko’ya. “-Ben çok geç evlendim “ dedi Niko kendini affettirmek ister gibi. Fikriye de ona  “-Ben hiç evlenmedim”  diye cevap verdi. Sonra da  “-Artık benim mendilimi geri verebilirsin !“ dedi ve kitap okumaya devam etti. Bir daha hiç konuşmadı.  Niko mendili vermedi.

Fikriye, Niko Ereğli’den ayrıldıktan üç gün sonra, oturup kitap okuduğu köşesinde sessiz sedasız öldü. Beş yıl sonra tekrar Ereğli’ye gelen Niko, mendili Fikriye’nin mezarına bıraktı.

*Kdz. Ereğli Sanat Kurumu Derneği  tarafından 1998 yılında düzenlenen “Savaş Büke Öykü Yarışması”nda, Birincilik Ödülü. 


                              Haluk HANÇER  
                                                                                                           
                           Kdz. EREĞLİ

9 Ağustos 2012 Perşembe

Sarıkamış Deniz Şehitleri


SARIKAMIŞ HAREKATI VE 
SARIKAMIŞ 
DENİZ ŞEHİTLERİ



                 
GÜVEN İSLAMOĞLU 2007

Bu hafta 93 yıl önce Ruslar tarafından batırılan bugüne kadar arşivleri karanlık sayfalarında kalan bir hikayenini peşinden gidiyoruz.Donmak üzere olan Osmanlı askerlerine lojistik destek sağlamaya giderken Kdz Ereğlisi açıklarında batırılan 3 gemi ve 3000 bin askerin anısına, ilk kez gemileri battığı yerde tören düzenlenecek..Törene Sarıkamış Harekatı’nı kamuoyunun gündemine sokan,bu konuda önemli araştırmaları bulunan,dedelerini “Sarıkamış Faciasında yitirmiş olan, Kalp Cerrahı Prof.Dr Bingür Sönmez’de katılıyor.Bingür hocanın yanında önemli bir konuk var.Bu kişi batırılan Bezm-i Alem gemisinin 4’üncü kaptanı Mehmet İhya Kaptan’ın oğlu, emekli plastik cerrah Dr.Bedrettin Görgün.
İşte bu programda bu 3 geminin Türk tarihi açısından önemini ve bu faciadan kurtulan 167 kişiden biri olan,7 yıl Sibirya da esir tutulan İhya kaptanın öyküsünü anlatacağız.

Ruslara karşı Doğu Anadolu'da mücadele veren Osmanlı askerler 21 aralık 1914 tarihinde Sarıkamışa doğru saldırıya geçti.Ancak yoğun kış şartları, yeterli giyim, barınma, gıda gibi imkanlardan mahrum kaldıkları için donarak şehit olmuşlardı.Bu durum tarihe “Sarıkamış Faciası" olarak geçmişti. Bu facianın yaşanmasında, ihtirasına yenik düştüğü belirtilen Enver Paşa sorumlu tutulmuştu.Aslında baskın şeklinde gelişen,Rusları beklemedikler zamanda vurmayı hedefleyen başarılı bir harekattı.Problem harekatın zamanlamasındaydı.Çünkü lojistik destek gecikmişti.Askerlerin kışlık giysileri,yeterli gıda ve mühimmatı yoktu.Harekat sırasında başlayan kar fırtınası 90 bin askerin tek bir kurşun atmadan donarak ölümüne neden oldu.

LOJİSTİK DESTEK GELSEYDİ SAVAŞIN KADERİ DEĞİŞEBİLİRDİ

Bugün öğreniyoruz ki aslında lojistik destek ,Sarıkamış Harekatından 45 gün önce gönderilmiş. 6 kasım 1914 tarihinde İstanbul’dan, için de 3 bin asker,2 tayyare, askeri mühimmat,gıda ve kışlık giysi bulunan Bezm-i alem, Bahr-i Ahmer ve Mithat Paşa adlı 3 kuru yük gemisi Enver Paşanın emri ile hareket etmiş.Ancak ne ilginçtir bu kadar önemli bir kargo taşıyan gemiler refakatçi savaş gemisi verilmemiş..O sırada Türk ve alman donanmasının bir kısmı Trabzon limanını diğer bir kısmı ise İstanbulu koruyormuş.Savaşın kaderini değiştirebilecek kadar önemli kargo taşıyan bu 3 gemi Zonguldağı bombalayıp üslerine dönen Rus Donanmasına raslamış.Bu 3 yük gemisi 3 bin asker ve Sarıkamışa götürülen malzemelerle birlikte çok kısa sürede denize gömülmüş...

BATAN GEMİLER BULUNUYOR
Bu gemiler Prof.Dr Bingür Sönmezin ısrarlı takibi sonucu ortaya çıkarıldı.Gemiler Avustralyalıların Çanakkalede batırılan AE2 denizaltısını da bulan deniz araştırmalarıyla tanınan Selçuk Kolay tarafında bulundu..Hiçbir ücret talep etmeden bu işe gönüllü olan Kolay 2 günlük bir çalışma sonunda gemilerin yerlerini tespit etmiş..
**Selçuk Kolay /Deniz Araştırmacısı

Bu 3 gemi ile ilk tanışmam 80 lerin ortasında oldu. Bir alman deniz tarihi araştırmacısı Osmanlı dönemindeki buharlı gemilerin bir envanter çıkarmak için benden yardım rica etti..Bu 3 geminin Haydarpaşa’dan Sarıkamış’a mühimmat götürmek üzere kasım ayında eskortsuz yola çıkarıldığını, ertesi günü Kandilli önlerinde Ruslar tarafından batırılıdığını okumuştum..Ama bulmaya yönelik çalışma yapmadım..
Bingür hoca ile tanıştım bu gemilerle ilgilendiğini bulunduğu taktirde Sarıkamış açısından çok önemli bir eksiğini kapanacağı söyledi..Benden yardım istedi.
Sarıkamış tarihinde önemli yere sahip bu 3 gemi batmasaydı sarıkamış tarihi değişebilirdi.

Selçuk kolay yan taramalı sonarıyla 6 batık tespit etmiş.Batıklardan 4’ü yakın çağlara aitmiş. O döneme ait 2 gemi enkazı bulmuş.Sonar görüntüsü gemiler çok net gösteriyor.Selçuk Kolay bu 2 gemiden birinin, yine Ruslar tarafından aynı gün aynı yerde batırılan Nikea adlı gemi olduğunu düşünüyor. Buradan hareketle diğer geminin batan 3 gemiden biri olabileceğini ancak dip örtüsü çamurlu olduğu için net bir şey söylemekten kaçınıyor.Ancak Selçuk Kolay’ın gösterdiği sonar fotoğrafları ve görüntülerinden gemiler çok net görünüyor.Başüstünde ki ırgatlar bile net seçiliyor.
Rus Donanması kömür ikmalini kesmek için Zonguldak Limanı’nı bombalıyordu.3 Türk gemisi Ruslara yakalanmamak için karaya yakın seyrediyorlardı.Nikea adlı gemi o gün Zonguldak’tan kömür yükleyip İstanbul’a doğru hareket etmiş.Aynı saatlerde 3 türk gemisi Kdz Ereğlisini geçerek Kilimli açıklarına gelmiş.
**Selçuk Kolay / Deniz Araştırmacısı

Bölgenin Rus tehditi olduğu altında olduğunu biliyorlardı ,o yüzden açık gitmediklerini sanıyorum..Karadeniz sahilden gitmeye müsait .Deniz navigasyon açısından iyi bir yer..Bunlar buharlı gemi, duman çıkarırlar.Karaya yakın gitmeleri onları kamufule ediyordu.Zor durum karşısında kendilerini kurtarma şansı verir.

HASAN BASRİ BEYİN GÜNLÜĞÜ RUS DONANMASININ SALDIRI ANI

Selçuk Kolay % 100 emin olmadan konuşmak istemiyor.Ancak Dr.Bedrettin Görgün’ün elindeki kaynaklar Selçuk Kolay’ın anlattıkları ile örtüşüyor.Bu el yazması notlar Mithatpaşa gemisinin katibi Hasan Basri beye ait.Hasan Basri bey Bedrettin beyin babası İhya kaptanla birlikte kurtulan,Ruslara esir düşüp Sibirya ya gönderilen 167 kişiden biri.Bu notları Sibirya’dan kaçmayı başaran.İhya kaptana vermiş.
Hasan Basri bey notlarında olay sabahı çok sisli bir hava olduğunu,top sesleri duyduklarını ama kimler tarafından ateş edildiğini göremedikleri söylüyor..İşte tarihin karanlık sayfalarında kalan “Sarıkamış Deniz Faciası nın perde arkası..Bu anılar Türk ve Dünya medyasında ilk defa yayınlanıyor..

İŞTE OLAY GÜNÜ YAŞANANLAR..

Hava da oldukça sisi var,önümüzde giden önümüzde giden
Bahr-i Ahmer,Bezm-i alem arasıra sisi içinde kayboluyor.
Böylece bir saat geçti.Biz de Ereğli Zonguldak arasında bulunuyorduk.
Sahilde 5-6 parça teknenin dumanı göründü.Ama sisten fark edilmiyordu.
Bizim gemiler olmalıydı.Tam bu sırda bir top sesi işittik,ne idi anlayamadık,
Sisi mani idi.Nihayet bizim donanma rus donanması ile harp ediyor
Hükmünü verdik.Ne gaflet.İlk top alaturka üç var idi gittikçe top sesleri tezayud ediyor.
Bir aralık sis dağıldı.Bahr-i Ahmer vapuru ters dönmüş lakin makine kaportaları üstünde dehşetli alev ve yangın gözüküyor ve bezm-i Alem ise kamal-i şiddetle bombardıman ediliyor.

Basri bey her an Türk donanmasını gelip onları kurtaracağını sanmış.Durum ümitsizleşince karaya doğru yönelmişler.Ama rus donanması kaçamamışlar.Gemiyi terk etmek için hazırlık yapmışlar.

İlk mermi üstümüzde patladı.Gelen mermi sancak iskelesini parçalayarak birinci kamaradan içeri girdi.İkinci mermi ise sancak tarafındaki mataforayı parçalayarak vinççi Hüseyin’i yaraladı.Onun feryadı bütün ortalığa bir dehşet verdi,umum ne yapacağını şaşırdı.Süvarinin emri üzerine büyük beyaz bir masa örtüsü mendireğe çekildi ise de Ruslar ateşe devam ettiler,ne vahşet.Bir posta vapurunda top tüfek yok bununla berber teslim işareti veriyor.

Basri bey o an yaşanan kargaşayı çarpıcı bir şekilde anlatıyor.

Kamarot Madam Eleni gelmiş aman bey beni bırakma diye benden meded talep ediyor.O aralık Vehbi Efendi’yi gördüm belinde mantar yelek ile geldi kendisine Vehbi şu yeleği bağla dedim yüzüme bile bakmadı gemini kıçına koşarak gitti.Kamorot Hikmet gelip benim yeleği bağladı.Denize baktım.Ekseri gemiciler yüzmeye uğraşıyorlar.Elan mermşler devam ediyor.Ben asla yüzmek bilmem denize atlayıp ne yapmak ümidindeydim.Ailemi gözümün önüne getirdim,kendilerine kalben elveda ettim ne yapalım takdir-i Huda böyle imiş,diterek cenab-ı hakka rabt-ı kalb ile tövbe istiğraf edip son vazife-i diniyeyi icra ederk kendimi denize tevdi eyledim..

Ruslar bir müddet daha mermi yağdırdıktan sonra sağ kalanları toplayıp trenle Sibirya’yanın en doğusuna,Rusya’da güneşin doğduğu yer olarak bilinen Lauria şehrine götürmüşler.Yolculuk bir hafta sürmüş.Bir çok Türk esir yolda hayatını kaybetmiş...Lauria şehri genelde sürgün edilmiş Rusların,suçluların ve esirlerin toplandığı bir nevi açık cezaevi görevi gören bir şehirmiş.İhya kaptan ve Basri bey 7 yıl Sibirya da yaşamışlar.Bir kısmı burada hayatını kaybetmiş.İhya bey yorgan dikerek hayatını sürdürmüş.Kaçış için para biriktirmiş.

TARİHİ FOTOĞRAFLAR

Bu fotoğraf esaretinin birinci yılında Lauriya’dan gönderilmiş.Soldaki kişi ise Almanya’da gemi mühendisliği eğitimi görürken askere alanına aynı şekilde Ruslara esir düşen Orhan Türksavul bey miş.Kart Almanya üzerinden Türkiye’ye ulaşmış.
İşte o günleri anlatan bir başka ilginç fotoğraf..Türk esirler yerel halkla beraber.Fotoğrafda Rus askerler de var.
Bu fotoğrafta bulunanların bir kısmı Türkiye’ye dönmeyi başarmış.Bir kısmından ise hiç haber alınamamış.

TÜRKİYE YE DÖNÜŞ
İhya kaptan biriktirdiği paralarla yeni bir kimlik edinmiş 1920 yılında Bolşevik ihtilalinden yararlanarak,tatarların da yardımı ile Lauria’dan kaçmış.Sibirya’nın doğusunda ki Vladivostok Limanı’na varıp bir gemiye denizci olarak yazılmış.Japon Denizini,Hint Okyonusu’nu,Süveyş Kanalı’nı geçerek İtalya’ya varmış.Ordan da Viyana’ya geçmiş.
İhya bey emekli olana kadar Deniz Yollarında çalışmış.Denizden hiç kopmamış.Bedrettin bey her ne kadar tıbbı seçse de o da deniz aşığı biri.9 metrelik yelkenlisi ile babasının bıraktığı yerden yola devam ediyor.Şimdi tek arzusu bu olayı bir kitap haline getirerek “Sarıkamış Deniz Şehitlerine “ olan minnet borcunu bir birey olarak ödemek istiyor.Bizlerinde bir millet olarak bu borcu bir şekilde ödememiz gerekiyor.En azından tarih kitaplarında bile yer alması bu vatan için canlarını veren bu şehitleri onure edecektir.

GÜVEN İSLAMOĞLU 2007