23 Mayıs 2012 Çarşamba

MADDE BAĞIMLILIĞIYLA MÜCADELE TARİHİMİZE AİT İLK TEŞKİLÂT “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”


MADDE BAĞIMLILIĞIYLA MÜCADELE TARİHİMİZE AİT İLK TEŞKİLÂT

“Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”





Cem KARAKILIÇ
Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Doktora Öğrencisi,
 cemkarakilic@hotmail.com
AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ
Sayı: 29 Mart – Nisan 2012
Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi
ISSN:1694-528X İktisat ve Girişimcilik Üniversitesi, Türk Dünyası
Kırgız – Türk Sosyal Bilimler Enstitüsü, Celalabat – KIRGIZİSTAN
http://www.akademikbakis.org

ÖZET
Muhtelif milletler tarafından çok eski zamanlardan beri kullanılmakta olan alkol, tarih
boyunca bir afet ve musibet sebebi olmuştur. Bu musibetle mücadele etmek için hemen her
millette birçok kişi, bilhassa devlet adamları büyük bir gayret sarf etmiş, kanunlar
neşrederek, kitaplar yazarak, hükûmet memurları tarafından takibatta bulunularak, bu zararlı
alışkanlık engellenmeye çalışılmıştır.
Bu makale 1909 yılında kurulan ve madde bağımlılığıyla mücadele tarihimize ait ilk
teşkilat olan “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti” ile cemiyetin zararlı
alışkanlıklarla mücadele yöntemlerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu çalışma aynı
zamanda madde bağımlılığıyla mücadele tarihimize ait ilk teşkilatın bilinenin aksine “Hilal_ı
Ahdar” olmadığı, “Hilal- Ahdar”dan 11 yıl önce (1909) bir grup gayretkeş vatandaş
tarafından kurulan “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti” nin bu sahada
gerçekleştirilmiş olan ilk teşebbüs olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Alkol, Alkolle Mücadele, Osmanlı Devleti.
THE FIRST ORGANIZATION OF OUR HISTORY OF FIGHTING AGAINST
SUBSTANCE ADDICTION
“Karadeniz Ereğlisi Ottoman Organization of Enemies of Alcohol”
ABSTRACT
Having been used by various peoples from the ancient times on, alcohol has always
been a cause for a disaster or a trouble. In order to fight against this trouble a lot of people
almost in every society, in particular statesmen have paid more effort, enacted laws, written
books, and officials have practiced them and tried to prevent this harmful habit.
The current study was conducted to set forth “Karadeniz Ereğlisi Ottoman
Organization of Enemies of Alcohol”, which as the founded in 1909 and the first to deal with
substance addiction in our history and the methods of dealing with the harmful habits by the
organization. The purpose of the study was also to try to prove that the first organization in

Our history to deal with substance addiction was not, unlike what is commonly known, “Hilalı Ahdar” but the first attempt achieved by “Karadeniz Ereğlisi Ottoman Organization of
Enemies of Alcohol” that was founded by a group of devoted citizens 11 years before “Hilal-ı
Ahdar” (1909) in this field.
Keywords: Substance Addiction, Alcohol, Fight against Alcohol, Ottoman State

 GİRİŞ:

İnsanoğlunun doğanın nimetlerinden yararlanmayı öğrendiği andan itibaren muhtelif
maddelerden yararlanarak üretmeye çalıştığı alkollü içecekler, tarih boyunca içenler için
zehirleyici bir belâ, içenin ailesi ve yakın çevresi için bir felâket, cemiyet-i beşeriyye için ise;
bir afet ve musîbet sebebi olmuştur (Beylerbeyli İbrahim, 1325: 231-232).
Kurun-u ûladan (ilk çağdan) beri Mısırlılardan Yunanlılara; Romalılardan Türklere
kadar sâir toplumlar tarafından kullanılan alkollü içecekler zamanla bazı milletler için millî
bir sembol, bazıları için ise kutsal bir anlamı ifade eder hâle gelmiştir. Ruslar ‘votkayı’,
Almanlar ‘birayı’, Türkler ise ‘kısrak sütünden yapılan kımızı’ millîleştirirken, Hıristiyanlar
şarapla kutsanmayı dinî bir vecibe olarak telakkî etmişlerdir.
Müskiratın (Alkollü içeceklerin) bugün milletler tarafından ve çok eski zamanlardan
beri kullanılmakta olduğu bilinmekle beraber müskiratla mücadele tarihinin de bir hayli eski
olduğu aşikardır. Hemen her millette birçok kişi, bilhassa devlet adamları içki ile mücadele
etmiş, kanunlar neşrederek, kitaplar yazarak, hükûmet memurları tarafından takibatta
bulunularak, bu zararlı alışkanlık engellenmeye çalışılmıştır. İçkiyi men hususunda gayret
gösterenlerin kaffesini ise hiç şüphesiz Müslüman toplumlar oluşturmuştur (Karabekir, 1951:
1-3).
Hz. Muhammet, gelişinin gerçek nedenini övgü değer, güzel huyların öğretilmesi,
üretilmesi, geliştirilmesi ve yerleştirilmesi olduğunu bildiğinden düzeni bozan, dostlukları
yıkıp adaveti alevlendiren, insanoğlunu Allahın yolunda yürümekten alıkoyan ve kulların
arınma ve yücelme aracı olan ibadetten uzaklaştıran müskirata karşı savaş açarak
Müslümanları yavaş yavaş içkiden uzaklaştırma yolunu seçmiştir. Nihayet alkollü içeceklerin
haram olduğuna dair inen müteaddit âyetlerle birlikte müskirat kat’i olarak yasaklanmış, Hz.
Muhammet de birçok hadis-i şerîfinde içkiyi lanetleyerek mü’mînlere haram kılındığını
defaâtla vurgulamıştır (Atabek, 1982: 224-227). Ancak İslamiyet’in ilk devirlerinden itibaren,
birkaç yüz sene İslam dinini emirlerine riayet ederek müskirat denilen musîbetin şerrinden,
mazarratından kurtulan Müslümanlar sonraki yüzyıllarda işret ile tekrar haşır neşir olmaya
başlamış böylece bu eski hastalık yeniden Müslümanlar arasında icrayı habasete başlamıştır
(Bilgisel, 1974: 6).
Osmanlı Devleti zamanında ise alkollü içeceklerin seyri inişli çıkışlı bir durum arz
etmiştir. Padişahların kişisel yaşamlarının etkisiyle kimi zaman yasaklanan içki kimi zaman
da görmezden gelinerek serbest bırakılmıştır. Kanunî Sultan Süleyman, III. Murat, III.
Mehmet, IV. Murat ve III. Selim gibi padişahlar zamanında alkollü içecekler kat’i surette
yasaklanırken; II. Selim, III. Ahmet, Abdülmecid ve V. Murat’ın devri saltanatında içki
kullanımı artmıştır (Yalçın, 2007: 8). Bugün tarihi, bir kavga ve hesaplaşma aracı olarak
gören bazı kişilerce padişahların bir kısmının sarhoşluk derecesinde alkol kullandığı iddia
edilse de hakikatte İslam’a gönül vermiş, canını, malını ve mesâîsini bu uğurda harcamış
Osmanlı yöneticileri dinî inançları gereği haram olan içkiyle mücadeleyi kendileri için daima
bir vazife olarak görmüş ve bu mücadeleyi asırlar boyunca biteviye devam ettirmiştir
(Ayvazoğlu, 2007: 14).
İçkiyle mücadele hususunda devlet adamlarının pişdarlığında (liderliğinde) yapılan
mücadeleler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte de devam etmiş, Trabzon
Mebusu Ali Şükrü Bey1 tarafından yapılan ilk yasa teklifinde dinimizce tahrim edilmiş olan
sarhoş edici içkilerin halkımız arasındaki kullanımının yaygınlaşmasından dolayı fenalıkların
arttığı gerekçe gösterilip müskiratın yasaklanması istenmiştir (Hacıfettahoğlu, 2003: 81-87).
Meclisin muhafazakâr kesimi arasında büyük bir taraftar toplayan bu fikir 15 Eylül 1920 tarih
ve 22 sayılı yasa ile “Men-i Müskirat Kanunu” olarak kabul edilmiştir (Sülker, 1985: 151-
155) Bu kanunla birlikte Osmanlı sınırları içerisinde her nevî müskiratın imâl, ithâl, füruht
(satış) ve istimali (kullanımı) yasaklanmış, müskirat imâl, ithâl ve füruht edenlerin çeşitli para
cezalarına mahkum edileceği ısrarla vurgulanmıştır. Sonraki yıllar ise içkinin seyri yine
hükûmet politikalarına bağlı olarak inişli çıkışlı bir durum arz etmiştir (Gençosman, 1981: 27-
28).
Osmanlı Devleti ve Millî mücadele safhasında devlet adamlarının nezdinde girişilen
bu mücadeleler 5 Mart 1920 ile birlikte bir halk hareketine tahvil etmiş, bugüne kadar devlet
adamlarının gayretleriyle gerçekleştirilen faaliyetler yerini öncülüğünü vatandaşların yaptığı
bir sivil toplum hareketine bırakmıştır. Millî mücadele yıllarında milletin istiklâl mücadelesi
için gösterdiği azim ve kararlılığı yok etmek isteyen işgal kuvvetleri-bilhassa İngilizler- Türk
gençlerini içki vasıtasıyla gaflet ve betaete sevk etmek için birtakım teşebbüslere
başvurmuşlardır. İngilizlerin gemilerle getirdiği içki ve uyuşturucuları Anadolu halkına tevzi
etmeye çalışması, “Fahrettin Kerim Gökay, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Hamdullah Suphi
Tanrıöver, Velid Ebuzziya ve Eşref Edip” gibi bir avuç Türk münevverini Hilâl-i Ahdar
(Yeşil Ay) adında bir cemiyet tesis etmeye sevk etmiştir (Çayır, 2007: 9). Böylece madde
bağımlılığıyla mücadele tarihimizin ilk halk hareketi bir çatı altında toplanmış, bu kutsal
vazifeyi ve bu büyük misyonu omuzları altına alarak çalışmalarına başlamıştır.
Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız bu bilgilere rağmen arşivlerde yaptığımız
çalışmalar esnasında karşımıza çıkan yeni belgeler madde bağımlılığıyla mücadele tarihimizin
evveliyatı hususunda ilginç bilgiler ihtiva etmektedir. Nitekim makalemizin müteaddit
satırlarında madde bağımlılığıyla mücadele hususunda öncülüğü devamlı surette devlet
adamlarının yaptığı, halkın ise; ilk kez Hiâl-i Ahdar ile birlikte bu mücadeleye iştirâk ettiğini
vurgulamıştık. Oysa Sırat-ı Müstakîm Dergisi’nin2 Haziran 1910 yılına ait nüshasında derc
edilen bir nizam-nâme madde bağımlılığıyla mücadele mefhumunun evveliyatı ve pişdarları
hakkında var olan bilgilerin eksik olduğunu ortaya koymaktadır.
Söz konusu nizam-nâme “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”
adıyla II. Meşrutiyetin başlarında (1909) Ereğli’de tesis edilen bir cemiyete aittir. Bu teşkilât
Tunalı Hilmi Bey’in3 bir konferans vasıtasıyla Ereğli’de olduğu günlerde yine onun destek ve
teşvikiyle kurulmuş, ilk toplantısını ise 8 Aralık 1909 tarihinde yapmıştır. İkisi Hıristiyan,
beşi hiç içki kullanmamış olan toplam 69 kişilik bir heyetle çalışmalarına başlayan cemiyet,
teşkilata ait nizam-nâmeyi Haziran 1910 tarihinde Sırat-ı Müstakîm Dergisi’nde neşrederek,
kuruluş saiki ve felsefesini kamuoyuna duyurmaya çalışmıştır. Nizam-nâmenin 7. maddesinde
cemiyetin hükûmet ve kanunlar tarafından tanındığı bildirilmekle beraber belgenin resmî
makamlardaki tekemmülü hakkında herhangi bir kayıt bulunmamaktadır. Buna rağmen
cemiyetin kuruluş tarihiyle nizam-nâmenin yayımlandığı tarih arasındaki altı aylık fark,
cemiyetin amelî sahada herhangi bir varlık göstermese de nazarî sahada var olduğunu
düşündürmektedir.
Hilâl-i Ahdar’dan on bir yıl önce tesis edilmesi hasebiyle madde bağımlılığıyla
mücadeleyi hedef ittihaz eden ilk teşkilat olan “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cemiyeti” sadece zamanlama açısından değil, kuruluş fikri ve felsefesi açısından da
kendisinden önceki teşebbüsler arasında müstesnâ bir yere sahip olmuştur. Zararlı maddelerle
mücadele mefhumunu devlet adamlarının inhisarından kurtarıp halka mal etmesi ve bu
mücadeleyi dinî ve bilhassa sıhhî saiklere dayandırması teşhis, tahlil ve tedavide müterakkî
bir anlayışı benimsemesi onu diğer teşebbüslerden tefrik eden fikrî ve felsefî özelliklerden
yalnızca birkaçı olmuştur. Mezkûr cemiyet kuruluş amaçları konusunda ise nizam-nâmesinin
ilk maddesinde şu ifadelere yer vermiştir: “Müslümanların peygamberi (s.a) bir mel’ûn
(lanetlenmiş) canavar için “habîsliklerin (fesatlıkların, kötülüklerin) anası” buyurmuştur; o
da: içkidir. Bugün hele Frenkleri (Avrupalıları), huyca, sağlıkça, kemire kemire zehirliyor,
öldürüyor. Osmanlılar arasına yayıldıkça yayılıyor. Katresini (damlasını) haram bildikleri
hâlde Müslümanların bile birçoğu kendilerini bu azılı düşmandan koruyamıyorlar. Böyle bir
düşmanla çarpışmak üzere Ereğli hemşehrileri “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cem’iyeti” adıyla bir sancak açtılar, bunun altına toplanıyorlar…” (Karadeniz Ereğlisi
Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti Nizamnâmesi, 1326: 195).
İçkiyle birlikte tütün, afyon, kahve ve hatta çay gibi bağımlılık yaratan maddelerle top
yekûn bir mücadeleyi kendisine şiar olarak kabul eden “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki
Düşmanları Cemiyeti” hedef kitle olarak çocukları seçmiş, bilhassa mektep çocuklarının bu
melun canavarın eline düşmemesi için gerekli tedbirleri almayı uygun görmüştür. Bu amaçla
neşredeceği gazete ve dağıtacağı risaleciklerle de halkı bilinçlendirmeyi içkiye karşı onlar da
bir nefret duygusu uyandırmayı amaçlamıştır (Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cemiyeti Nizamnâmesi, 1326: 195).
“Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cem’iyeti”nin dikkati celb eden
vasıflarından biri de madde bağımlılarına karşı tatbîk etmeyi kararlaştırdığı fikirleri olmuştur.
Nizam-nâmenin muhtelif maddelerinde bu husustaki görüşlerini: “Cem’iyete giren, içki
kullanıyorsa katresini ağzına en azından bir yıl koymamaya tövbe eder… Herkes tövbesini
kendi kendine eder, lâkin, tutamazsa cem’iyetin idâre meclisi huzûruna gelir: “Beni kurtarın”
dercesine i’tirâfta bulunur, cem’iyette tövbesini tutamamış olmakla beraber za’afını
bildirmekten çekinmemek, kurtulmayı dilemek, merdliğinde bulunan o kardeşini yine
cem’iyete alır, mutlaka kurtarmayı boynuna en büyük, en mübârek bir borç, bir arkadaşlık
bilir. Şu kadarki tövbesini bir yılda iki kere tutamayan, yahut saklıca içtiği cem’iyetçe sâbit
olan, cem’iyetten sayılmaz, sayılmamakla beraber cem’iyet onu ıslâh etmeyi elbette yine
vazîfe bilecektir.” (Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti Nizam-nâmesi,
1326: 195). satırlarıyla anlatan cemiyet, madde bağımlılarının nefret ve kinle değil, şefkat ve
merhametle tedavi edileceği fikrinden yola çıkarak, onları ikna yoluyla bu illetten kurtarmayı
hedef ittihaz etmiştir. Bununla birlikte madde bağımlılığından vazgeçmesine rağmen sözünde
duramayan müptelâlara ceza-i nakdiye uygulama kararı almış, tövbesini defâatla bozup işrete
dalanları dahi bu bataklıktan kurtarmayı boyunlarına mübârek bir borç, bir arkadaşlık görevi
olarak kabul etmiştir. Böylece; söz konusu cemiyet ikna, tövbe, para cezası gibi tedbirleri,
madde bağımlılığıyla mücadele hususunda kullanan ilk teşebbüs olmuş, bu özelliğiyle
kendisinden sonra kurulan cemiyetlere de örnek teşkil etmiştir. 4 (“Türkiye İçki Aleyhtarı
Gençler Cemiyeti” gibi)
Cemiyetin dikkate değer bir başka noktasını da azâ seçiminde göz önünde
bulunduracağı kriterler oluşturmuştur. Yedi azâlı bir idare meclisi ile yönetilecek olan,
“Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”, azâsından beşini mutlaka içki
kullanmış, hatta sarhoşluk âleminde epeyce yuvarlanmış, ikisini ise, eğer varsa, içki hiç
kullanmamış olanlardan teşkil etmiştir. (Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cemiyeti Nizam-nâmesi, 1326: 196). Bu sayede insanların fizikî bünyesine olduğu kadar,
sosyal bünyesinde de derin yaralar açan bu illetin zararlarını canlı örnekler vasıtasıyla
insanlara daha etkili bir biçimde anlatacağını tasavvur etmiştir.

SONUÇ:
Sonuç olarak; ortaya koyduğumuz bu belgeler bize, madde bağımlılığıyla mücadele
tarihimizde müskiratı insanlar ve insanların teşkil ettiği cemiyetler için büyük bir afet, büyük
bir musîbet ve büyük bir felâket olarak addedip beşeriyetin maddî ve manevî faidesi için işret
ile mücadele eden ilk sivil hareketin “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti”
olduğunu göstermektedir. Hilal-i Ahdar’dan on bir yıl evvel (1909) bir avuç gayretkeş
Karadenizli tarafından kurulan bu cemiyet, yalnızca ilk olmak hususunda değil zararlı
maddelere taalluk eden konularda uygulamaya koyduğu ilke ve yaklaşımlar zaviyesinden de
büyük bir öneme sahiptir. İşte bütün bu özellikler söz konusu cemiyetin tarihî önemini
artırmış, bu ulvî teşebbüsün tarihin tozlu sayfaları arasından çıkarılarak gelecek nesillere
aktarılmasını zorunlu kılmıştır.

KAYNAKÇA
AĞAOĞLU, Samet (1944), Kuvay-ı Milliye Ruhu, Ankara 1944.
ATABEK, Erdal (1982), Alkol ve İnsan, İstanbul.
AYVAZOĞLU, Beşir (2007), “Sû-i Misâl Emsâl Olmaz”, Zaman Gazetesi, 22 Kasım.
BEYLERBEYLİ İBRAHİM (1325), “İşret ve Müskiratın Vücûda Tesiri”, Sırat-ı Müstakîm,
Yıl: 3, Sayı: 67, s.231-232.
BİLGİSEL, Şevket (1974), İslamlık’ta İçki, İstanbul.
CEYHAN, Abdullah (1991), Sırat-ı Müstakîm ve Sebilü’r-reşâd Mecmuaları Fihristi,
Ankara.
ÇAYIR, Sefa (2007), “Hilâl-i Ahdar veya Yeşilay”, Tefekkür, Sayı:13.
ÇİLOĞLU, Fahrettin (1999), Kurtuluş Savaşı Sözlüğü, İstanbul 1999.
GENÇOSMAN, Kemal Zeki (1981), Devlet Kuran Meclis, İstanbul.
HACIFETTAHOĞLU, İsmail (2003), Ali Şükrü Bey, Ankara.
Hilâl-i Ahdar Cem’iyeti Nizâm-Nâmesi, Hilâl Matbaası, İstanbul 1336.
KARABEKİR, Ömer Cemal (1951), İçkinin Maddî, Manevî ve Sıhhî Mazarratları,
İstanbul 1951.
“Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları Cemiyeti Nizamnâmesi”, Sırat-ı Müstakîm,
Yıl:4, Sayı:95, Haziran 1326.
SÜLKER, Kemal (1985), Osmanlı’dan Günümüze İçki ve Toplum, İstanbul.
YALÇIN, Soner (2007), “Hangi Osmanlı Padişahları İçki İçerdi?”, Hürriyet Gazetesi, 18
Kasım.

KARADENİZ EREĞLİSİ OSMANLI İÇKİ DÜŞMANLARI CEM’İYETİ
NİZÂMNÂMESİ

BİRİNCİ MADDE- Müslümanların peygamberi (s.a) bir mel’ûn [lanetlenmiş]
canavar için “habîsliklerin [fesatlıkların, kötülüklerin] anası” buyurmuştur; o da: içkidir. Bu
gün hele Frenkleri [Avrupalıları], huyca, sağlıkça, kemire kemire zehirliyor, öldürüyor.
Osmanlılar arasına yayıldıkça yayılıyor. Katresini [damlasını] haram bildikleri halde
Müslümanların bile bir çoğu kendilerini bu azılı düşmandan koruyamıyorlar. Böyle bir
düşmanla çarpışmak üzere Ereğli hemşehrileri “Karadeniz Ereğlisi Osmanlı İçki Düşmanları
Cem’iyeti” adıyla bir sancak açtılar, bunun altına toplanıyorlar…

İKİNCİ MADDE- Cem’iyet, fikrini, emelini, mesleğini [çıkaracak aylık bir
gazeteden başkaca] bedava dağıtacağı risâleciklerle, vereceği konferanslarla, hele [terbiyenin
en temellisi, gönüllüsü ilk terbiyedir; ilk terbiyenin çekirdeği; özü çocuklardadır; Çocuklar, en
elverişli bir terbiye tarlasıdır; İmdi:] mekteplere her türlü vâsıtayı kullanarak sokulmakla,
hatta en ziyade sarhoşlar yanında, içki meclislerinde bulunmakla hafif, içimi pek latîf gelen
bira, o mel’ûn canavarın en kurnaz bir kılavuzu gibi öne düşerek, şu son senelerde, ağzı süt
kokan yavrularımızı bile kolayca aldatmakta olduğundan, içkiler içinde birayı en keskin, en
korkunç bir düşman gibi tanıyarak, bunun açmakta oldukları yolların, uçurumların ne iğrenç
olduğunu da anlatmakla bütün aleme içkiden nefret duygusunu saçmaya, elhâsıl [özetle],
içkiciler nefrete, kine değil şefkate, merhamete layık mazlûmlar olduklarından, onları
insanlığın bütün tatlılığıyla, fakat gözleri karşısına dâimâ birer içki netîcesi sergileri
kurarcasına içkinin zararlarını, iğrençliklerini, yaralarını göstermekle kurtarmaya, her fırsattan
istifâde ederek uğraşacaktır.
 [Şu kadar ki: insanları belki içkiden daha korkunç olarak kavramış olan tütünü de
unutmayacak, kuvvetini kullanabildiği yerde tütün düşmanı da kesilecek, afyon, esrar gibi
hatta kahve gibi, çay gibi zehirleri de diline dolamayarak, insanlar arasından çıkarıp atmak
yolunu hazırlayacaktır.]

ÜÇÜNCÜ MADDE- Cem’iyete giren: içki kullanıyorsa, katresini ağzına en azından
bir yıl koymamaya tövbe eder, yılda, cem’iyete en azdan kırk para verir, en azından bir kişiyi
cem’iyete girdirmeyi üzerine alır.
[Herkes tövbesini kendi kendine eder, lakin, tutamazsa cem’iyetin idâre meclisi
huzûruna gelir: beni kurtarın dercesine i’tirâfda bulunur, cem’iyette tövbesini tutamamış
olmakla beraber za’afını bildirmekten çekinmemek, kurtulmayı dilemek, merdliğinde bulunan
o kardeşini yine cem’iyete alır, mutlakâ kurtarmayı boynuna en büyük, en mübârek bir borç,
bir arkadaşlık bilir. Şu kadarki tövbesini bir yılda iki kere tutamayan yahut saklıca içtiği
cem’iyetçe sâbit olan, cem’iyetten sayılmaz (sayılmamakla beraber cem’iyet onu ıslâh etmeyi
elbette yine vazîfe bilecektir.]

DÖRDÜNCÜ MADDE- Cem’iyetin, temel a’zâsından, ömründe içki kullanmamış
olanlar yemin ettikleri: biner yıl yaşasalar, evlerde, şurada burada saklı kapaklı, yani husûsî
olarak, içki kullanılır olsa bile, hiç olmazsa [Ereğli kasabasına değil] bütün Ereğli sınırları
içinde bir tek meyhane kalmayana kadar içki düşmanlığını kendilerine iş edineceklerdir.
[Bu mutluluğu görmeye ömürleri yetmezse çocuklarına etmiş oldukları yemini yerine
getirmeleri terbiyesini verdikten başkaca da vasiyetler edecekler, vasiyetnâmeler
bırakacaklardır.
Yaşasın o oğullar, kızlar… yaşasın o Ereğliler, yaşasın o Ereğli sınırları içinde, dışında
yaşayan hemşehriler, Osmanlılar… Hatta bütün yeryüzündeki insanlar ki: “Karadeniz Ereğlisi
Osmanlı İçki Düşmanları Cem’iyeti”ne, yer yer meclisler kurarak, cem’iyetler açarak,
yardımcı olurlar. Cemiyette yeryüzündeki bütün bu gibi açılan, yahut açılmış olan
cemiyetlerle danışmaya, mektuplaşmaya girişerek, edilen tecrübelerden istifâdeyi en büyük
bir feyz, bir muvaffakiyet yolu bilir.]

BEŞİNCİ MADDE- Cem’iyet, eğer varsa, biri doktor olmak üzere, yedi a’zâlı bir
idare meclisi ile idâre olunur, azasından beşi mutlaka içki kullanmış, hatta sarhoşluk aleminde
epeyce yuvarlanmış, ikisi, eğer varsa, içki hiç kullanmamış olanlardan olur. İdâre meclisi en
azından, alel’âde iki haftada bir kere toplanır. Her altı ayda bir kere bir cem’iyet meclisi
kurulur. Buna cem’iyetin bütün a’zâsı da’vet edilir. İdâre meclis a’zâsı
ile bunlardan birini cem’iyet reîsi olarak bu meclis intihâb eder [seçer]. Cem’iyetin bir kâtib-i
sandûkkârı [veznedarı] bulunur. Bunları idâre meclisi kendi a’zâsından intihâb eyler.

ALTINCI MADDE- Cem’iyet, vazîfesini bitirmiş sayılınca umûm a’zânın üçte iki
reyi varsa, dağıtılabilir, dağılınca: malları, mülkleri, her şeyi “Karadeniz Ereğlisi Ma’ârif
Komisyonu” na hediye edilecektir.

YEDİNCİ MADDE- Cem’iyet, hükûmetçe, kanunca tanınmıştır.

TEMEL MECLİSİ
9 Muharrem 1328, 8 Kânûn-u Sânî 1325 [8 Aralık 1909]

DİPNOTLAR


1 Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İkinci grup olarak adlandırılan muhalefetin önderlerinden olan Ali
Şükrü Bey, 1884’de Trabzon’da doğdu. 12 Ocak 1920’de açılan son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Trabzon
mebusu olarak girdi. Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasından sonra Büyük Millet Meclisi’ne, Lazistan Mebusu
olarak katıldı. Mecliste yetkilerin bir kişide toplanmasına ve Mustafa Kemal’in izlediği siyasete karşı çıktı. 27
Mart 1923’de Topal Osman Ağa tarafından Ankara’da vurularak öldürüldü. Bkz. Fahrettin Çiloğlu, Kurtuluş
Savaşı Sözlüğü, İstanbul 1999, s.13.
2 Ebu’l-Ulâ Zeyn el Abidin ve Eşref Edîp tarafından, 14 Ağustos 1908’de yayım hayatına başlamıştır. II.
Meşrutiyet döneminde Mehmet Akif Ersoy’un başyazarlığında çıkan mecmua kurtuluş savaşı süresince çok
büyük hizmetler görmüştür. Haftalık olarak neşredilen mecmûada dinî, millî, edebî ve siyasî konular işlenmiştir.
183. sayıdan itibaren “Sebilü’r-reşâd” adıyla yayın hayatına devam etmiştir. Bkz. Abdullah Ceyhan, Sırat-ı
Müstakîm ve Sebilü’r-reşâd Mecmuaları Fihristi, Ankara 1991, s.VIII.
3 Bir siyaset adamı olan Tunalı Hilmi Bey, 1871’de Eskicuma’da doğmuştur. 1896’da Osmanlı İhtilâl Fırkası’nı
kurmuş, İshak Sukuti ve Abdullah Cevdet’le birlikte “Osmanlı Gazetesi”ni yayımlamıştır. Mütareke döneminde
Bolu Mebusu olarak Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına seçilmiş, Düzce Ayaklanmasının bastırılması ile Ereğli’yi
işgal etmeye çalışan Fransızlara karşı direniş örgütlenmesinde görev almıştır. 1923 ve 27 seçimlerinde
Zonguldak milletvekili olarak meclise giren Tunalı Hilmi Bey 1928’de İstanbul’da vefât etmiştir. Bkz. Samet
Ağaoğlu, Kuvay-ı Milliye Ruhu, Ankara 1944, s.219.
4 Bu konuda bkz. Hilâl-i Ahdar Cem’iyeti Nizâm-Nâmesi, Hilâl Matbaası, İstanbul 1336, s.1-8.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

AMASRA BAHRİ TAYYARE İSTASYONU KOMUTANI BİNBAŞI SAVMİ UÇAN


KURTULUŞ SAVAŞI KAHRAMANI
AMASRA BAHRİ TAYYARE İSTASYONU KOMUTANI
BİNBAŞI SAVMİ UÇAN
1885-1953


1885’te Trabzon’da doğan Savmi UÇAN ilk ve orta tahsilinden sonra Bahriye Mektebi’ne girer ve 1905’te kaptan olarak mezun olur. 1910’da Türk Donanması’ndaki İngiliz Talim Heyeti’nden “birinci sınıf topçuluk diploması” alır. Amerikan Curtiss firmasından alınan ilk deniz tayyaremiz 1913 Haziran’ı ortasında Florya’da uçurulduğu zaman, Amerikalı pilotun yanında Yüzbaşı Savmi Bey de vardır. Onun Havacılığa olan tutkusu hiç bitmez. Motor tamirhanesinde motorculuğu iyice öğrendikten sonra, Yeşilköy Tayyare Mektebi’ne girer ve 1914’te hava kuvvetlerimizin ilk pilotlarından olur.
Aynı yıl bir deniz tayyaresi ile Çanakkale cephesinde gönderilir. O tarihte pilot eğitimini yeni tamamlamış ve toplam uçuşu henüz 15 saat olan Savmi Bey 19 Ekim 1914 tarihinde iki kişilik Mahmut Şevket Paşa isimli Nieuport uçağıyla Çanakkale’ye hareket eder. Ancak uçak yolda arızalandığı için denize inmek zorunda kalır. Bu uçak, deniz üzerinde 24 saat kaldıktan sonra bir motorbotla çekilerek Çanakkale’ye götürülmüştür.
Savmi Bey kısa bir süre sonra Alman fabrikasına sipariş edilen deniz tayyarelerinin inşasında bulunmak üzere Almanya’ya hareket eder. Orada bulunma fırsatını iyi değerlendirir ve girdiği sınavı başarıyla tamamlayarak Alman tayyareci brövesinin de sahibi olur.
Savmi Bey aynı yıl dünyada bir ilki başarır. Deniz tayyarelerinin flöterlerini söker ve altına tekerlek takıp Macaristan’dan Bulgaristan’a gelir. Bu dünyanın ilk amfibi uçağıdır. Buradan da tayyaresini yine söküp trene yükleyerek İstanbul’a getirir. 1915 yılında tekrar Almanya’ya gider ve tecrübe komisyonu şefi olarak görev alır. 1916 yılında İzmir Deniz Tayyare Bölük Kumandanlığı’na getirilir.1917 yılında Almanya’ya gönderilen talebelerin başında yine Savmi Bey vardır. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgaline kadar orada görevlendirilir. İşgal üzerine hemen geri çağrılır.
Savmi Bey, İstanbul’un işgali üzerine, 1920 yılı Nisan ayının ikinci günü üç tayyareci subayı yanına alır ve yola çıkar. Üsküdar’dan yaya olarak Bilecik’e oradan da Ankara’ya ulaşır ve Kuvva-i Milliye’nin emrine girer. Ankara bu vefakâr, cesur Türk pilotlarını sevinçle karşılar, bağrına basar.
 Savmi Bey ve arkadaşları, bozuk tayyareleri faaliyete geçirmeleri için Konya’ya gönderilir. Fakat burada başına talihsiz bir kaza gelir. Tamir ettiği tayyarenin motor kontrolünü yapmak üzere pervaneyi çevirdiği sırada motor, makinist hatası yüzünden ani olarak çalışır ve dönen pervanenin vuruşu ile bir koluyla bir bacağı kırılır. Tedaviden sonra bir müddet uçamayacağından Trabzon’daki Deniz Komutanlığı emrine gönderilir. Ancak çalışkanlığıyla tanınan Savmi Bey boş duramaz ve Trabzon limanında bulunan Gazal Vapuru ile Rusların Tuaps limanına giderek buradan cephane ve altın getirir.
Savmi UÇAN’ın bu günlerini eşi Vedia UÇAN şöyle anlatmaktadır: “Trabzon’dan Kafkasya sahillerine giderek Anadolu cephesine cephane yetiştirecekti. Karadeniz düşman ablukası altında idi. Sık sık bombardımanlar da oluyordu. Kocam bu tehlikelerin hiçbirine ehemmiyet vermiyordu. Bu seferden dönülmeyebilirdi de. Bu düşünce ile ben de kendisiyle bu sefere iştirak etmek istedim. Eşim itiraz etti; bana bir şey olursa senin az da olsa bu vatanda kurtuluşa kadar yapacağın hizmetler vardır, dedi. Fakat ben ısrar ettim. Bugün bu macerayı anlatmak benim için imkânsızdır. Her an ölüm tehlikesi karşısındaydık. Yakalanmak, sorgusuz ölmek demekti. Bu korku içinde ne yemek yiyebiliyor ne de rahat nefes alabiliyorduk. Milli Mücadele günlerinde vatanın kurtuluşu için mücadeleye atılanlar, ne menfaat ne de şahsi istikballerini düşünüyorlardı. Tek arzuları vardı: Vatanı kurtarmak.”
O dönemle ilgili Savmi Bey’in de şöyle bir anısı vardır: Gazal vapuru ile getirilen sandıkların bir tanesinden bir altın düşer, tayfalardan biri altını bulup Savmi Bey’e getirir.
Savmi Bey, tayfanın omzunu okşar ve “ Evladım hangi sandıktan düşmüşse, hemen yerine koy. Biliyorsun bu paraları düşman çizmesi altında çiğnenen vatanı kurtarmak için cephede, aç, perişan dövüşen kardeşlerimize götürüyoruz. Vatan kurtulduktan sonra, hepimiz bu altınları avuç avuç kazanacağız. Vatan olmadıktan sonra altının ne kıymeti vardır.” der ve tayfa avucunun içinde tuttuğu altını götürüp yerine koyar.



Savmi Bey, 1921’de Amasra’da bir deniz tayyare istasyonu tesisine memur edilir. Çünkü o sırada Karadeniz’de yapılan nakliyat artmıştır, 1921’in sonlarından itibaren Amasra’nın küçük limanı önemli bir ikmal noktası haline gelir. Rusya’dan alınan veya İstanbulda’ki depolardan kaçırılan silahlarla, Anadolu’ya sevk edilen erzakların bir bölümü de burada boşaltılır.
Amasra’da Binbaşı Savmi Bey’in gayretleriyle bir deniz uçağı üssü kurulması girişimi başlatılır. Kasım 1921’de Bahriye Nezareti’ne ait üç deniz uçağının İstanbul’dan gizlice kaçırılmasına karar verilir.
Uçaklar İstanbul da ki gizli teşkilatlardan ‘Muavenet-i Bahriye Grubu’ tarafından depolardan alınarak İnebolu’ya götürülür. Savmi Bey’in büyük fedakârlıklarla, gece gündüz demeden monte ettiği bu tayyareler daha sonra büyük görevler üstleneceklerdir.
Savmi Bey’in çabalarıyla, Alman yapısı Gotha tipi üç deniz uçağının Amasra’ya naklinin ardından Milli Mücadele’deki ilk deniz uçağı üssü “Amasra Bahri Tayyare İstasyonu Komutanlığı” adıyla kurulur. Komutanlığa da Binbaşı Savmi Bey getirilir.
            1922 yılının Haziran ayına kadar, uçakların montajları yapılır ve bir uçak hangarı inşa edilir. 18 Haziran 1922 tarihinde, ilk Gotha tipi deniz uçağının onarımı tamamlanır ve deneme uçuşlarına başlanır.
            3 Temmuz 1922 tarihinde Amasra’dan keşfe çıkan bu deniz uçağı, Şile’nin Koprıca ağzında, Yunan donanmasının Panthir muhribini görerek hücuma geçer. Yüzbaşı Cemal’in attığı bombalardan biri Panthir muhribinin baş tarafına isabet eder.
            Uçak üssüne dönüp bomba ve yakıt ikmali yaptıktan sonra saldırıyı sürdürür. İkinci saldırısın da, altı bomba attıysa da havanın sisli olması nedeniyle, bombaların sonucunu gözleyemez. Muhripte öldürücü bir hasar oluşmaz ancak Panthir uzun bir süre savaş dışı kalacaktır.
Bu tek saldırı bile, Yunan donanmasının bölgedeki hareketini engellemek için önemli bir girişim olmuştur. 1922’nin Ağustos ayında, diğer iki uçak da daha etkin olarak görev almaya başlar. Ancak uçaklar çok eski ve yıpranmış durumdadırlar; sadece Batı Karadeniz bölgesinde keşif ve devriye uçuşları yapabilir.


            7 Eylül 1922 tarihinde ise, Amasra’daki uçakların Sapanca Gölü’ne nakli emredilir. Amaç, Anadolu’dan çekilmekte olan Yunan güçlerinin Gemlik, Bandırma ve Mudanya’da takip edilip sıkıştırılmasıdır.
            13 Eylül’de Yüzbaşı Nuri, Gotha’lardan biri ile Sapanca’ya doğru havalanır, ancak arızalana uçak Akçakoca kıyısına mecburi iniş yapar. 13 Ekim’de de Akçakoca’ya mayın götüren Şahin vapuru ile Amasra’ya geri getirilir.
            Yine 16 Eylül’de Yüzbaşı Cemal ve Teğmen Şerafettin Bey ikinci uçak ile Sapanca Gölü’ne inerler. 25 Eylül’de diğer Gotha, Binbaşı Savmi Bey idaresinde İzmit’e doğru uçar. Sakarya’nın ağzında motoru arızalanan uçak denize iner. Tamir edildikten sonra İzmit’e gönderilir. Bu arada, Kasım başında Haliç ambarlarından bulunan iki başka deniz uçağı da İzmit’e gönderilir. Böylece 18 Kasım’da İzmit’te, 2’si Amasra’dan 2’si de İstanbul’dan gelen 4 deniz uçağı bir araya getirilir. 2 Aralık 1922 de Binbaşı Savmi Bey, ‘İzmit Uçak İstasyonu Komutanlığı’ görevine atanır.
            13 Aralık 1922’de de Genelkurmay Başkanlığı’nın emriyle bu deniz uçağı üssü İzmit’ten İzmir’e nakledilir.
Savmi UÇAN, İzmir’in geri alınmasından sonra Konya Umur-ı Havaiye Müfettişliği Vekili ve ardından İzmir Tayyare Mektebi Müdürü olmuştur. Talebelerini bizzat uçurmak suretiyle yetiştirirdi. İlerleyen günlerde Almanya’ya sipariş edilen Rohrbach deniz bombardıman tayyarelerinin tecrübelerinde hazır bulunmak ve uçuşlarını tetkik etmek üzere Almanya’ya gönderilir. Oradaki görevini başarıyla tamamladıktan 5 ay sonra İstanbul’a döner.1926 yılı Ekim ayı başında ailesi ecnebi olanlar hak­kında çıkan kanun mucibince eşi Ermeni olduğundan binbaşı olarak ordudan emekli edilir.
Deniz tayyareciliğinin çekirdeğini kuran Savmi UÇAN 1926 yılında Binbaşı olarak emekli edildiğinde Türkiye adına sipariş edilen tayyareler henüz teslim edilmemiştir. Kendisini çağıran Mareşal Fevzi ÇAKMAK: “ Savmi Bey emekli oldunuz, şimdi ne olacak, uçakları kim getirecek ?” diye sorar.
            Kalbi vatan sevgisiyle dolup taşan Savmi UÇAN Mareşale şu karşılığı verir: “ Şu an hiçbir resmi sıfatım yoktur. Almanya’daki firma, bana çok parlak bir vazife teklif etti. Henüz onu da kabul etmedim. Ben yine memleketime hizmet etmek isterim. Bana istediğim tayyarecileri verirseniz, onları Almanya’ya götürür yetiştirim, satın alınan tayyareleri onlar memlekete getirirler ” der.
Hayatını hiçbir tehlikeden sakınmayan Savmi UÇAN’ın bu hizmeti kabul edilir ve sipariş edilen tayyareler Savmi Bey’in gururla yetiştirdiği başarılı pilotlar tarafından Almanya’dan Türkiye’ye getirilir.
Sonraki yıllarda yetiştirdiği pilotlar arasında bulunan Sabiha GÖKÇEN, ilk uçtuğu günü ve Savmi UÇAN’ın onu yüreklendirmesini unutamaz. 
Savmi UÇAN 75 yaşına geldiğinde hala uçuyordu. Sabiha GÖKÇEN’e bu durum sorulduğunda; “ Hocam Savmi zamanın en mükemmel tayyarecisiydi. Eşi, benzeri Türkiye’de değil Avrupa’da da yoktu. Hocam Savmi’nin tayyaresi olsaydı, göklerden yere inmek istemezdi. Onun için yaş bahis mevzuu değildi. Diyebilirim ki Hocam Savmi UÇAN, hayatında göklerin fatihi olmuştur. İşte onun kırdığı rekor, hala kendi üzerindedir. Savmi Hocamdan sonra da hiçbir tayyareci Kiel Köprüsünü geçemedi. O, bindiği tayyareyi evladı gibi sever, kendisi kadar ona güvenirdi.”
Sabiha GÖKÇEN’in bahsettiği rekor olayı şöyle gerçekleşmiştir:
1926 yılında, Genel Kurmay başkanının emri ile Almanya'ya sipariş edilen iki adet Rohrbach madeni ağır deniz bombardıman uçağının tecrübelerinde bulunmak üzere Savmi Bey görev alır. Çift motorlu 13 kişilik deniz tayyaresi ile Almanya’nın kuzeyinde, Schleswig-Holstein Eyaleti’nin başşehri Kiel’de bulunan Kiel Kanalı üzerindeki köprülerin altından uçarak geçer. Tüm Alman gazeteleri, haber ajansları, radyolar bu olayı yayınlamışlardır. Kendisi ile yapılan bir röportajda, Savmi Bey ; “ Biz Türkler bilgi ve cesaretle her şey yaparız. İstiklal ve hürriyetimizi de böyle kazandık” demiştir. Bu müthiş uçuş, dünyada henüz ikinci bir şahıs tarafından teşebbüs dahi edilemeyen bir başarı olarak tarihe geçer.
Burada şunu da belirtmek isterim ki, Savmi UÇAN’ın bir gözü de bulunmamaktadır. Geçirdiği bir kaza sonucunda, bir gözünü kaybetmiş, tüm pilotluk yaşamını kalan tek gözü ile sürdürmüştür. Hem de ileri yaşlara kadar.
Bütün Avrupa gazeteleri ve dünya radyoları Savmi UÇAN’ın başarısını överler. Kendisini görmek için Amerika’dan heyetler gelir.
Eşi Vedia UÇAN, Kiel Kanalı uçuşundan sonra Savmi Bey’in yaşadıklarını şöyle anlatır: “ Bir gün bir Amerikalı Savmi’ye geldi. Savmi’nin Kiel Köprüsü’nün altından tayyaresi ile geçtiği haberini radyodan dinlemiş, Almanya’ya kadar gelerek eşimi buldu ve bu uçuşa nasıl cesaret ettiğini sordu, bir daha uçup uçamayacağını merak ettiğini söyledi. Savmi yaptığı işin imkânsız bir şey olmadığını yapmak suretiyle ispat etmişti… Gazeteciye şöyle dedi: “Bir gün tayyareci arkadaşlarla sohbet ederken aklıma geldi. Kiel Köprüsü’nden tayyare ile geçilip geçilemeyeceğini sordum. Hiçbiri kabul etmediler, çünkü bir tayyareci ne kadar cesur olursa olsun, ne kadar tecrübeli ve bilgili bulunursa bulunsun böyle bir harekete cesaret edemez ve muvaffak olamaz, dediler. Hâlbuki ben karar vermiştim ve kararımı da tatbik ettim. İkinci defa tekrarlamaya her zaman hazırdım, hatta müracaat ettim fakat müsaade etmediler. Tayyaresine ve kendine hakim olan her tecrübeli tayyareci bunu yapabilir.”
Bu sözleri de gösteriyor ki, Savmi Bey cesur olduğu kadar da mütevazı bir kişiliğe sahipti.
O artık dünya havacılık tarihinde tanınmış bir simadır. Fakat daha birçok hizmetlere koşacak azmi ve kararlığı olduğu genç denecek bir yaşta birazda vefasızca emekli edilişi onu yurt dışına gitmeye zorlar.
Savmi UÇAN, o yıllarda Rochrbach fabrikasından gelen teklifini kabul eder. Tecrübe
Pilotu olarak üç buçuk sene Berlin’deki fabrika ile Kopenhag’daki fabrika şubesinde görev alır.
Bu dönemki olayları hayat arkadaşı Vedia Hanım yıllar sonra şöyle anlatır: “Ben çok üzülüyordum. Benim yüzümden genç yaşta emekli edilmişti. Kendisine söyledim, Savmi, de­dim, benim yüzümden gadre uğradın, ben buna razı olamam, mesleğini çok seviyorsun, beni bırak. ‘Sen deli misin?’ diyordu, ‘yoksa beni tanımadın mı? Ben seninle hayatımı birleştirdim. Bizi ancak ölüm ayırır. Meslekten ayrıldı isem, vatan hizmetini gene yapa­rım, nitekim yapıyorum.
Kocamın benimle evlenmesine ailesi de muhalifti. Bir gün tesir altında kalır yahut kanaatini değiştirir, beni bırakabilirdi. Ben de o zaman tekrar ailemin yanı­na dönecektim.  
Ailem de bu izdivaca razı olmamıştı. Terk edilmiş olarak ailemin yanına gidince elbet beni suçlayacaklar: ‘Bak gördün mü Müslüman olmayı, işte seni terk etti’ diyeceklerdi. Bu gün bütün bunların olması bahis konusu değildir. Artık kanaatim gelmiştir ki, kocamla ölünceye kadar evli kalacağım, beni bırakmayacak. Her hususta anlaşmış bulunuyoruz ve yaşlarımızda kemale erdi. Onun için şimdi Müslüman olmaya ka­rar verdim, hatta bundan kocamın bile haberi yoktur. Hiç bir tesir altında kalmadan İslam dinini kabul edişime Müftü Efendi son derece memnun oldu, beni tebrik etti ve böylece Müslüman oldum. Kocam, buna son derece sevinmişti, fakat benim yüzümden talebeleri paşa rütbesi aldığı halde kendisi binbaşı rütbesi ile emekli oldu.”
Mütevazı ama bir o kadar da iddialı kişiliğiyle birbirinden önemli başarılara imza atan Savmi UÇAN, Nazi rejiminin Almanya’da taraftar bulmaya başlamasıyla 1930 yılında yurda dönmek mecburiyetinde kalır.


Savmi UÇAN 8 Kasım 1931 de Hava Kurumu’nda göreve başlar. Uluslararası Tayyare Kontrolörü, Türk Kuşu Şef­liği, Etimesgut Uçak Fabrikası Ticaret Servisi Şefliği yapar. Bu arada Atatürk'ün emri ile manevi kızı Sabiha GÖKÇEN'e Teorik Havacılık, Motor, Hava Yolculuğu dersleri verir. Ayrıca Yedek Subay okulunda da üç buçuk sene kadar Havacı­lık hocalığı yapar. 31 Ekim 1943 de rahatsızlığı sebep göstererek Hava Kurumundan kendi arzusuyla ayrılır.
              Hatıralarını anlatırken ayrılma sebebini:“Polonyalıların görevlerini kötüye kullanmalarını ve yolsuzluklarını önleyemediğimden 1943 senesinde kurumdan istifa ederek ayrıldım” diye açıklar.
          1948 yılı Mayıs ayı başında Türk Hava Kurumu Havacılık Dairesi (Türk Kuşu) eğitim–öğretim müdürlüğüne atanır. Ama bir vefasızlık daha görür. Demokrat Parti’de çalıştığı için genel müdürlük tarafından yapılan gizli şikâyet üzerine yaş sınırı bahanesiyle 3 Mart 1950 tarihli emirle 1950 yılı Haziran ayı sonunda görevine son verileceği bildirilir.
           Bu olay sonrasını şöyle dile getirir: “Benden daha yaşlı kimselerin kurumda görev yapmasına karşılık özellikle benim görevime son verilmesinde bir yanlışlık olduğuna dair vermiş olduğum dilekçe üzerine 3 Mart 1950 tarihinde yönetim kurulu toplantısında yalnız benim için alınmış olan kararı gizlemek amacı ile 3 Haziran 1950 tarihindeki toplantıda alınan bir kararla senelerden beri çalışmakta olan 65, 68 hatta 70 yaşını aşkın kimselerin de görevlerine son verilmiştir”
Savmi UÇAN, öğrencisi Sabiha GÖKÇEN’in dediği gibi Türkiye’nin değil, yaşadığı yıllarda dünyanın en ünlü tayyarecisi idi. Fakat Savmi UÇAN’ın üstün başarıları yalnız bu yönüyle değildir. O, aynı zamanda ilk deniz tayyarecisi idi. Bahriye topçusu idi, gemi kaptanı idi, şefti, müdürdü ve bütün bu ayrı, ayrı mesleklerde daima ve daima eşsizdi.
Değerli tecrübesiyle Türk Hava Kurumu’nda sayısız havacı yetiştiren Savmi UÇAN 1953 yılında hayata veda ederek bu kez sonsuzluğa doğru uçtu.
17 Mayıs 1953 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Abidin DAVER “İlk Deniz Tayyarecimiz” başlıklı yazısında merhum Savmi UÇAN’ın hayatını şöyle anlatıyor:
           “Mayısın 15’inci günü, memleketimizde şehit havacıları anma günüdür. Önceki gün Fatih’teki mütevazı kırık kanatlar anıtı önünde bu anma töreni yapılırken ilk Türk tayyarecilerinden emekli Binbaşı Savmi UÇAN’ın da Teşvikiye Camiinde namazı kılınıyor ve adı hürmet ve rahmetle anılıyordu. Öyle sanıyorum ki Savmi UÇAN ilk Türk tayyarecilerinden hayatta kalanların sonuncusu idi.
           …Merhum, Cumhuriyet devrinde deniz tayyareciliğinin nüvesini kurmuş, İzmir’de, Eskişehir’de bir hayli çalıştıktan sonra binbaşılıktan emekliye ayrılmıştır. Bundan sonra Hava Kurumu’nda görev alarak Kurum’un Havacılık Dairesi Eğitim–Öğrenim Müdürü olmuş ve İnönü’de açılan Türk Kuşu kampında da müdürlük yapmıştır. Tekrar askere alındığı zaman Harp Tarihi dairesinde çalışmış, terhis edilince tekrar sivil havacılıkla meşgul olmuştur. Son olarak Hamburg Başkonsolosluğumuzda görev yapıyordu. Çok iyi Almanca bilir ve Fransızca da anlardı. Pervane çarpması neticesinde yaralandığı bir kazada gözlerinden birini kaybetmişti. Çok çalışkan, babacan, şakacı, yardımsever, vatanperver, boylu boslu, erkek güzeli ve efendi bir adamdı.
            Tayyare şehitlerini anma gününde vatan toprağına tevdi edilmek gibi bir mazhariyete erişen bu emektar ve kahraman Türk hava subayını hürmetle anarım.”

GÜRDAL ÖZÇAKIR
KDZ.EREĞLİ MAYIS 2012


KAYNAKÇA

1-Niyazi Ahmet BANOĞLU, Unutulmaz Tayyareci Savmi UÇAN Hayatı-Hizmetleri- Başarıları, İstanbul 1965
2-Soner ORAN, Çanakkale Savaşında Türk Hava Harekâtı (Mart 1915-Ocak 1916), S.14 Yayınlanmış Yüksek Lisans Tezi Yayınlayan: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, Yayın Yeri: Ankara
3-Kansu ŞARMAN, Savmi Bey’in GOTHA’ları, POPÜLER TARİH DERGİSİ Sayı: 42 Şubat 2004 S.14-15
4- Türk Deniz Havacılık Tarihi
http://www.dzkk.tsk.tr/turkce/bunlaribiliyormuydunuz/dzhavauskligi/dzhvuskomweb.htm
(Son Erişim 30 Nisan 2012)
5-http://www.aktifbir.com/forum/f80/unutulmayanlar-10148/#ixzz1mMspcyp2
(Son Erişim 30 Nisan 2012)
6- Talip BÖLÜKBAŞI
İnanılmaz Bir Yaşam Öyküsü 4 Nisan 2007
http://blog.milliyet.com.tr/inanilmaz-bir-yasam-oykusu/Blog/?BlogNo=33931
(Son Erişim 30 Nisan 2012)


Sayın Kaptan Pilot Celal UZAR'a ve www.tayyareci.com'a  yardımları  için teşekkürlerimle.....