23 Şubat 2012 Perşembe

EREĞLİ MADEN MÜDÜRÜ HÜSEYİN FEHMİ İMER

EREĞLİ MADEN MÜDÜRÜ

HÜSEYİN FEHMİ İMER

1871-1960

                                       

                                                                     İSTİKLAL MADALYALI FOTOĞRAFI 1926

                                                        Hüseyin Fehmi İMER 30 Mart 1871 tarihinde bugün Bulgaristan sınırları içinde olan Vidin'de doğdu. Dedesi Vidin’in bir kazası olan Rava şehrinin ayanı Mustafa Ağa’dır. Babası Osman Bey ise Vidin ve Silistre eyaletleri Zaptiye Alay Kumandanlığı Zaptiye Binbaşısıdır. Osman Bey daha sonra 1865 yılından itibaren Leskofça ve İvraniye kazalarında kaymakamlık yapmış 1873 yılında bir araba kazası sonucu yaralanarak memuriyetten ayrılmıştır. Osman Bey tedavisi için Vidin şehrine gitmiş burada halkın sevgisini kazanarak Meclis İdare Azası olmuştur.1884 yılında verem hastalığından büyük bir borç yükü ile vefat etmiştir. Hüseyin Fehmi İMER’in annesi Hüsniye Hanım bir Çerkes kabilesine mensup olup babasının üçüncü eşidir. Osman beyin daha önceki iki eşi vefat etmiştir. Hüseyin Fehmi’nin Hasan Tahsin adında bir kardeşi dünyaya gelmiş fakat 18 yaşında iken oda veremden vefat etmiştir. Hüseyin Fehmi önce sübyan mektebine gitti, o sıralarda Osmanlı-Rus harbi devam ediyordu. (1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı) daha sonra rüştiyede okudu. Babası onu Fransa’ya tahsile göndermek istiyordu. Buradan 4.sınıfta ayrılarak Fransızca öğrenebilmesi için "Alyans İzrealit" adlı Yahudi mektebine verildi. Burada Fransızca ve Bulgarca eğitimi aldı. Babasının ölümü üzerine eğitimi yarıda kesildi. Annesi ve kardeşi ile İstanbul'da bulunan babası sayesinde yetişen ve askeri müteahhit olan Çivicizade Mustafa Zeki Efendinin yanına taşındılar. Hüseyin Fehmi Bey 15 Eylül 1885 tarihinde Orman ve Maadin Mektebi'ne girdi.

                                       

                                                   RÜTBE-İ SANİYE KIYAFETİ İLE 1898

Okulu bitirdikten sonra Ankara Orman Sermüfettiş Muavinliği'ne atandı 18 Mart 1888 tarihinde henüz 19 yaşında iken 600 kuruş maaşla işe başladı. 1 Mart 1889 tarihinde Kastamonu Orman Sermüfettiş Muavinliği'ne naklen tayin edildi. Burada memuriyeti sırasında Dode Paşa adlı bir Arnavut asilzadeden 3 yıl boyunca Fransızca dersi alarak bu dili Türkçe kadar mükemmel konuşmaya yazmaya başladı. 3 ay boyunca ormanlarda yatıp kalkarak Kastamonu ve Bolu ormanlarının haritasını tanzim etti. Bu sırada ilginç bir gelişme meydana geldi bu göreve başladığında babası gibi oda verem hastası idi. Temiz orman havası ağır çalışma temposuna rağmen onu adeta tedavi etmişti. Kastamonu valisi meşhur Abdurrahman Paşa’nın isteği ile Kastamonu İdadisinde (Lise) Coğrafya öğretmenliği de yaptı. Daha sonra sırası ile Antalya (1892), Sinop (1893), Adana (1893), Konya (1894) illerinde Sermüfettiş olarak çalıştı.27 Nisan 1897 tarihinde tekrar Adana Orman Sermüfettişliğine tayin oldu. Müfettişliğin merkezini Mersin’e taşıdı.

Mezun olduktan sonra geçirdiği 11 yıllık süre görevlerinden dolayı aldığı takdirler ve taltiflerle geçmişti. Bu süre zarfında orman gelirlerini arttırmış, ormanların korunmasında ve resmi işlemlerde gösterdiği titizlikten dolayı göz doldurmuştu.

Ama Mersin’de Jöntürk Cemiyeti kurduğu ve yasak gazete ve risaleler dağıtma faaliyetinde bulunduğu iddiası ile hakkında verilen jurnaller hayatında kara bulutların belirmesine sebep oldu. Bunun üzerine İstanbul’a bir vapurla hareket etti. Vapurdan inişte polisler onu tutukladılar. İstanbul da 16 gün tutuklu kaldı. Sonuçta kefaletle serbest bırakıldı.

Hüseyin Fehmi İMER İstanbul’da 2 yıl 4 aylık bir süreyi işsiz geçirmek zorunda kaldı çünkü bir kez Jöntürk damgası yemişti. Nihayet 22 Şubat 1903 tarihinde Hazine-i Hassa Mefruşatı Hümayun Dairesi Kâtipliği görevine getirildi. Memuriyetinde gösterdiği başarılı çalışmalarından dolayı 14 Nisan 1906 tarihinde bir berat ile dördüncü rütbeden Mecidi Nişanı ile ödüllendirildi.

23 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyet ilan edilince bu sefer kara bulutların yerini hayatında yeni aydınlık bir dönem aldı. Orman Heyeti Fenniye Reisi görevine getirilen Hoca Ali Rıza Efendi 13 Eylül 1908 tarihinde 2000 kuruş maaş ile onu Orman Heyeti Fenniyesi azalığına getirdi. Bu görev 7 Haziran 1909 tarihine kadar devam etti. Hoca Ali Rıza Efendi Bahçeköy’de bir Orman Mektebi açılmasını sağlamıştır. Yeni okul Fransa’da Nantes şehrinde bulunan benzerine uygun bir tarzda tasarlandı. Ders programı, talimatnamesi, bütçe ve ödenek cetvelleri dilimize Hüseyin Fehmi İMER tarafından çevrilmiştir.

Ayrıca Hüseyin Fehmi İMER Osmanlı Devletinin Rumi 1325 yani 1909 yılına ait bütçesi hazırlanırken İttihat ve Terakkinin meşhur Maliye Nazırı Cavit Bey’e Orman ve Maadin ve Ziraat Heyeti Fenniye’lerinin bütçelerinin hazırlanmasında bir nevi danışmanlık görevinde bulunmuştur. Hüseyin Fehmi İMER bu çalışmalarından sonra Orman Müfettişi Umumisi görevine başladı. Bu görevi uzun ömürlü olmadı.16 Mayıs 1910 tarihinde ayrıldı. Kader rotası onu büyük izler bırakacağı ve uzun yıllar yaşacağı Zonguldak’a yönlendirdi.23 Mayıs 1910 tarihinde Ereğli Kömür Madeni Müdüriyeti'ne tayin oldu.

Havzaya tayini çok ilginç ve hızlı bir şekilde gerçekleşmiş kendisinin bundan son anda haberi olmuştur. Meşrutiyet öncesinde 50 yıllık bir Orman ve Maadin ve Ziraat Nezareti bulunması ve buna bağlı Maden Müdüriyeti bulunmasına rağmen Ereğli Kömür Madenleri Bahriye Nezareti yani günümüzdeki anlamı ile Deniz Kuvvetlerinin bağlı olduğu bakanlıktı.

Madenciler bu durumdan ve askeri idarenin sertliğinden şikâyetçi idiler. Meşrutiyet ilan edilince yeni yapılanmada sivil bir memurun müdür olarak atanması için Zonguldak, Kozlu ve İstanbul’da bulunan madenciler harekete geçtiler. Başkenti telgraf yağmuruna tuttular. Bu gelişme karşısında Nazırlık harekete geçerek bu işe uygun şahıs aramaya başlamış ve aranan isim bulunmuştur. Nazır Mavrokordato Efendi Hüseyin Fehmi İMER’i makamına çağırarak bu göreve layık gördüklerini söyledi.

                                            

                             EREĞLİ KÖMÜR HAVZASI MÜDÜRÜ OLDUĞU DÖNEMDEKİ FOTOĞRAFI  1910

3500 kuruş aylık maaş ile göreve başladı. Ereğli Maden Müdürü sıfatı ile havzaya tayini çıkan Hüseyin Fehmi İMER'in anılarında o günlerden ayrıntılı olarak söz etmektedir:
“Herkes gibi bende memuriyet mahallemin Ereğli kasabası olduğunu zannediyordum. O tarihlerde Gürcü Vapurları diye Akdeniz’de ve Karadeniz’de Türk Sancağı ile vapur işleten Gürcü Pano Efendi de vapurlarına kömür tedariki için Ereğli Havzası’nda bir maden ocağı işletiyormuş. Tayinimi haber alınca, Bebek’teki evime kadar bir memur göndererek “Patronumuz bizim vapurla memuriyet yerine gitmenizi rica ediyor.” demesiyle ben de bu nazik daveti kabul ettim. Bir iki gün sonra ailemi İstanbul’da bırakarak, bu vapurlardan birisi ile memuriyet yerime gittim. Yorgunluktan vapurda uyuyup kalmışım. Kamarot “geldik” diyerek uyandırdı. Giyindim, dışarı çıktım, sahile baktım görünen beş on bina idi. “Burası mı Ereğli?” diye hayret ettim. “Efendim Ereğli’ye erken uğradık. Burası Kozlu’dur. Bizim vapurlar buraya uğramaz, çünkü burası ehemmiyetsiz bir iskeledir. Fakat maden müdüriyeti Ereğli’den buraya nakledildi. Tabi siz buraya ineceksiniz. Müstesna olarak sizin için uğradık. Sizi çıkardıktan sonra Zonguldak’a uğrayacağız” demesi üzerine daha ziyade hayret ettim. Vapurun hazırladığı sandalla karaya çıktım.

“Kozlu’ya hiç yolcu vapuru uğramadığı için, içinden kim çıkacak diye merak dolayısıyla kalabalık bir halk kütlesi sahile dolmuştu. Yalnız ben çıktım. Herkes kim olduğumu birbirine soruyordu. Nihayet ben de oradakilerden birine “Burada maden memurlarından kimse yok mu?” diye sorunca, Kozlu iskelesi maden memuru Naim Bey’e gittiler, “Maden memuru soruyor” dediler. Yanıma gelen Naim Bey’e: “Lütfen şu iki parça eşyayı bir hamala veriniz. Beraberce Müdüriyet’e kadar gidelim.” dedim. Bu ifadeden herkes bir mana çıkardı. Söylenen sözleri kulağımla işitiyordum. Kimse müdür olduğuma hükmetmiyordu. Çünkü ben kırk yaşında idim. Fakat gayet genç görünüyordum. Nihayet dairenin müdürü olduğum anlaşıldı. Bir hayli memur ve madenci “Hoş geldiniz, tebrik ederiz, Allah muvaffak etsin.” dediler. Akşam oldu, selefim Eşref Bey’in evi boş bulunduğundan muvakkaten oraya karyola falan getirdiler ve bir gece de benimle yatmak için memur verdiler. Fakat üzüntümden sabaha kadar talihsizliğime ağladım, uyuyamadım.

Gece bana arkadaşlık için yanıma verilen Salim Efendi zeki ve usul bilen bir memur olduğundan ondan aldığım bilgilere göre benden önceki müdür Eşref Bey Zonguldak kaymakamı ile ve bütün kaza memurları ile ve Ereğli Şirketi Osmanisi adındaki Fransız Şirketi ile kısaca Zonguldak’taki herkesle arası açıkmış. Çünkü o kendisini dev aynasında gören kibirli, azametli bir zat imiş.

Bundan dolayı selefim Eşref beyin kibir ve azameti yüzünden temas edip kaynaşmadığı kaza memurlarının ve ileri gelenlerin hepsi ile münasebet kurmak ve samimiyet oluşturmak için Salim Efendi’ye “Bana kâğıt kalem getir !” dedim. Derhal Zonguldak mevki maden memuruna “Yarın saat dokuz buçukta kaymakam beyin, saat onda Ereğli şirketi müdürünün, on buçukta Fransız, on bir de İtalyan konsolosluklarının ziyaretine geleceğim. Daha sonrada Zonguldak madencilerini ziyaret edeceğim. Hepsine hemen haber veriniz” diye bir telgraf yazdım. Salim Efendiyi yanıma alarak ertesi gün hemen erkenden deniz yoluyla Zonguldak’a gittim. Ziyaretlerimi yaptım. Her taraftan hüsnü kabul ve büyük hürmet gördüm. Fransızca konuştuğum için ancak Fransız Şirketi ve konsoloslarından müstesna muamele gördüm. Madencilerle de görüşüp akşam Kozlu’ya döndüm.

Gece Fransız ve İtalyan Konsolosları’ndan ve Fransız Şirketi’nden teller aldım. Ertesi gün her biri saat tayin ederek iadeyi ziyaret edeceklerini bildiriyorlar idi. Başta kaymakam olduğu halde birçok kaza memurları, Fransız ve İtalyan Konsolosları, bütün Zonguldak madencileri ve ileri gelen tüccarları Kozlu’ya geldiler, iadeyi ziyaret ve temenni muvaffakiyet eylediler. Bilhassa kaymakam beyle, Ereğli Şirketi direktörü tekrar, tekrar “en küçük emrinizi yerine getirmekle öğünürüz” yolunda sözlerle benim kendilerine ibraz ettiğim hürmete, nezakete mukabele ettiler. Benim bu jestim. Hakikaten başarımın sermayesi oldu. Ayrıca Ereğli kaymakamını, Belediyeyi, tesisleri de ziyaret ettim.”

Hüseyin Fehmi İMER Kozlu’da göreve başladıktan bir hafta sonra tüm gözlemlerini ve önerilerini bir raporla Nezarete sundu. Bu konu ile ilgili olarak merkeze çağrıldı. Bizzat kendi ağzından önerilerini anlatmak imkânı buldu. Ayrıca İstanbul’da ondan bir rapor daha istendi. Kendisine Nazır Mavrokordato tarafından 18 Haziran 1910 tarihini taşıyan “tam yetki” veren bir emirname verildi.

Bundan bir süre önce 23 Haziran 1910’da İstanbul’dan dönen Hüseyin Fehmi İMER, kısa sürede Maden Müdüriyeti binası ve ona bağlı çalışan diğer bürolar ile bu büroların memurları Kozlu’dan Zonguldak’a nakletti.

Hüseyin Fehmi İMER öncesinde Eşref Bey; yine İMER’in belirttiğine göre memur kadrolarını şişirmiş, Bahriye İdaresi’nden kalan memurların hiç birine dokunmadığı gibi, bunların görevlerini diğer memurlara da dağıttığından birçok büro personeli hiç iş yapmadığı halde maaş alır duruma gelmişti. Buna karşılık koca kömür havzasında İSTASİNAPOLOS adındaki Yunanlıdan başka maden mühendisi yoktu. Hüseyin Fehmi Bey’in göreve başlamasından hemen sonra bu Yunanlı maden mühendisi de istifa ederek İstanbul’a döndü.

Havzanın büyüklüğüne göre artan iş kazaları ve maden patronlarının arasında meydana gelen sınır ihlâllerinin önüne geçebilmek için gerekli teknik personele ihtiyaç vardı.

Hüseyin Fehmi İMER harekete geçti. Gerekli işlemlerden sonra ve Nezaret yolu ile Alman Maden Mühendisi ŞTRONUZ’a ayda 30 altın lira maaş karşılığı anlaşma sağlandı. ŞTRONUZ’un ardından 4 maden mühendisi daha kömür havzasına getirildi. Bunlardan Wilhelm HUHNER başmühendis, ŞTRONUZ da başmühendis muavini sıfatıyla görev yaptılar. Yerleri “Müdüriyet”teydi. Yeni gelen mühendislerden Emin Bey Ereğli, Çamlı ve Kandillide; Sadi Bey Kozlu’da, Kenan Bey de Kilimlide görevlendirildi. Setrak Bey (Ermeni) ise Zonguldak Kontrol mühendisi sıfatıyla çalışmaya başladı. Böylece maden ocaklarının hükümet adına kontrolü daha farklı bir çizgiye oturmuş oldu.

1912 yılında Balkan Savaşı patlayınca savaşta lazım olan kömürün havzadan çıkarılması ve İstanbul’a taşınması gerekli idi. Kilimli ve Kozlu demiryollarının havzada çıkarılan kömürün taşınmasına yetmemesi üzerine bu demiryollarını birer metre genişliğinde, vagonlarında demirden olarak 8 ton mamul alacak büyüklükte yaptırılması işine girişildi. Bu iki hat böylece inşa ve tamir edildi. Kilimli şimendifer hattı mevcut durumundan 3 metre kadar aşağıya düşürülerek İnağzı ocağına sahilden demiryolu ile bağlantı sağlanmıştır. Bu hatta 2 adet lokomotif ve 6 tonluk vagonlar çalışmaya başlamıştır. Kozlu şimendifer hattı ise 1,5 metre kadar yükseltilmiştir.

Kozlu iskelesi demirden Kilimli iskelesi ise ağaçtan daha geniş olarak inşa edildi. Böylece savaşta ihtiyaç duyulan kömür havzadan istenilen yerlere gönderilmiş oldu. Bu hizmetinden dolayı Hüseyin Fehmi Bey’e Dördüncü rütbeden Mecidiye Nişanı verildi.

Hüseyin Fehmi İMER Osmanlı Devleti I.Dünya Savaşına girmeden birkaç gün önce Bahriye Nazırı Cemal Paşa tarafından İstanbul’a çağrıldı. Cemal Paşa ona büyük sırrı açtı: “Hükümetimizin dahi harbe girme ihtimali vardır. Böyle bir hal gerçekleştiğinde gerek donanmamıza gerekse trenlerimize yetecek kömürün teminine imkân var mıdır? Yoksa bu imkânı elde etmek için ne gibi tedbirler düşünüyorsunuz?” Gerekli olacak tahmini kömür miktarını da belirtti. Hüseyin Fehmi Bey o miktarın üstünde ihracat yapıldığını askerlik mükelleflerini madenlerde çalıştırmak suretiyle amele teminine eskisi gibi yetki verilirse bu miktarın daha da artacağını söyledi. Cemal Paşa durumdan memnun olup ve bu yetkinin irade- i seniye ( Padişahın emri) ile havzaya tebliğ edileceğini belirtti. Hüseyin Fehmi Bey derhal o gün Zonguldak’a dönme emri ile harekete geçer. İstanbul-Batum arasında işleyen bir Rus vapurunda yer bulur. Talihin cilvesi o yola çıktığında yani anılarında verdiği bilgilere göre tarihi tespit ediyoruz 27 Ekim 1914 günü Alman Amiral SOUCHON'un komutasında Goeben, Breslau ve dokuz Osmanlı savaş gemisinden oluşan bir donanma Karadeniz'e açıldı.
Donanma 29 Ekim 1914 sabahı Rus liman ve gemileriyle temas kurdu. Odessa, Sivastopol, Novorossisky ve Tedosya limanlarını bombalandı. Bir mayın ve onbeş askeri nakliye gemisi batırıldı, bir torpidoya ağır hasar verildi. Bir kömür gemisi 3'ü subay 75 personeliyle esir alındı. Novorossisky'de buğday silolarıyla elli petrol deposu tahrip edildi. Bu gelişmeler bir dönüm noktası oldu ve 2 Kasım'da Rusya 5 Kasım'da İngiltere sırasıyla Osmanlı İmparatorluğuna karşı savaş ilan ettiler.
Diğer ilginç bir durum ise Hüseyin Fehmi İMER’in bindiği gemi onu Zonguldak’a bıraktıktan sonra İnebolu’ya yaklaştığı sırada bir telsiz emri alarak yolcuları orada ve diğer iskelelerde indirmeyip Sivastopol’a çıkarmış yolcular Sibirya’ya gönderilmiştir. Hüseyin Fehmi İMER hatıralarında şöyle der: “Talihim beni yarım saat önce Zonguldak’a çıkarmasaydı bende Sibirya’da kalacaktım”
Rusya Osmanlıya savaş açınca bir Rus kruvazörü Zonguldak önlerine gelip şehri top ateşine tutmuştur. Hüseyin Fehmi Bey halkın bombardımandan zarar görmemesi için Zonguldak demiryolunun özelliğinden yararlanarak dağların içindeki güvenli bölgelere “turuka” denilen maden direği vagonlarına insanları yüklemiş madenlerin içine sevk etmiştir. Bu usul savaş boyunca uygulanmış ve kimsenin kılına zarar gelmemiştir.
Ayrıca limandaki kömür taşıyan vagonları da emniyet altına almıştır. Bu işi büyük cesaretle bombardıman sürerken lokomotife binerek bizzat kendi organize etmiş vagonlar çekilerek istasyona getirilmiştir. Aynı durum kömür taşıyan mavnalar içinde geçerli idi. Biri dışında hiç biri zarar görmemiştir. Bütün bunlar olurken Zonguldak Kaymakamı bir Rus çıkartmasından korkarak polis komiseri ve jandarma komutanı ile beraber 6 saatlik mesafedeki Çaycuma’ya gitmişti. Bu şahıslar daha sonra divan-ı harbe verildiler. 21 Kasım 1914 tarihinde Hüseyin Fehmi İMER Cemal Paşa tarafından Dördüncü rütbeden Nişan-i Osmanî ile ödüllendirildi.
Rus bombardımanı sonrası Gelik maden ocağından işçilerden oluşan birkaç yüz kişilik silahlı grup Fransız şirketinin memurlarını öldürmek eşyalarını yağmalamak için harekete geçer. Hüseyin Fehmi Bey bu anarşiyi engellemek için Cemal Paşa ile haberleşir ve Jandarma Komutanı Emin Bey’in duruma el koyması kararlaştırılır. Ayaklanma alınan önlemlerle engellenerek havzadaki Fransız ve İtalyanların can güvenliği emniyet altına alınır.
I.Dünya savaşı boyunca donanmanın kömür ihtiyacını sağlanması için gayretlerinden dolayı Hüseyin Fehmi Bey’e müttefik Almanya tarafından İkinci rütbeden Demir Haç madalyası verilir. Bizzat Alman Amiral SOUCHON tarafından 18 Haziran 1918 tarihinde madalya Zonguldak limanında Yavuz zırhlısında takılır.
Hüseyin Fehmi Bey Milli Mücadele döneminde de Zonguldak Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'nin kuruluşunda yer aldı. Sadrazam Ferit Paşanın Fransız işgali öncesi Zonguldak’a yolladığı kaymakamı Zonguldak deresinin karşısına geçirtmeyerek ona Kuvva-i Milliye adına gözdağı verdi. Fransız güçlerinin Bolu’da çıkan Kuvva-i Milliye aleyhtarı isyana asker desteği vermesini engelledi.
Hüseyin Fehmi Bey TBMM'nin kuruluşu ardından, o zamanın kömür kumpanyalarından "limandan yükledikleri maden kömürünün yıkanmışından üç, yıkanmamışından iki lira maden resmi alınmasını" öngören 28 Ağustos 1920 tarihli 11 numaralı kanunun çıkarılmasını sağladı.
Ayrıca yine o dönemde maden sahiplerinden amele ücretinin % 1’inin kesilerek bir yardım sandığına aktarılmasını öngören 151 sayılı yasanın hazırlık sürecide yine TBMM’nin kurulmasından üç ay sonra Mustafa Kemal’in direktifleriyle başlamıştır. İktisat Vekili Celal Bey 16 Ağustos 1336 ( 1920 ) tarihinde Ereğli Havza-i Fahmiyye Müdürü Hüseyin Fehmi Bey’e işçi-işveren ilişkileri hakkında bilgi verilmesi için “Dakika tehiri gayri caizdir” kaydıyla bir telgraf çekti. Hüseyin Fehmi Bey, gerekli bilgileri dosyalayıp, 14 Eylül 1339 (1920) tarihinde “gayet müstaceldir” kaydıyla çektiği telgrafında, malumatın postada olduğunu bildirdi.
151 sayılı yasa tasarısı 2 Mayıs 1921’de hükümet teklifi biçiminde gündeme geldi. Çıkarılacak yasanın “sadece Zonguldak Havzası’nda çalışan maden amelesini mi, Osmanlı ülkesinde bulunan bilumum ameleyi mi!” kapsayacağı uzun uzadıya tartışıldı. 4 Aralık 1922 tarihinde Yüksek Temyiz Mahkemesi yasanın sadece Zonguldak maden işçilerini kapsadığını kesin hükme bağladı.
151 sayılı yasanın 4. Maddesi Amelebirliği’nin kuruluşunu öngörür. Türkiye tarihinde işçi ve emekçilerin az da olsa bir sosyal güvenceye sahip olması için işverenlere yasal yükümlülük getiren 4. maddenin içeriği şöyledir: “Umum madenciler, nizamnameye uyularak amele tarafından teşkil olunacak yardım sandıklarına her ay içinde, çalıştırılacakları amelenin ücretlerinin % 1’inden düşük olmamak üzere para yardımında bulunmaya mecburdurlar.” Amele birliği ihtiyat ve Teavün Sandıkları, iki yıllık gecikmeyle 1923 yılının Aralık ayında havzada fiili hizmete başladı.
Hüseyin Fehmi İMER 11 Mayıs 1921 tarihinde 11 yıl hizmeti sonucunda Ereğli Maden Müdürlüğünden emekli oldu. Sonra özel kömür şirketlerinde çalıştı. Zonguldak Liva ve Vilayet Meclisi İdare azalığı, Umumi Meclis Azalığı, CHP İl Başkanlığı, Zonguldak Belediye Başkanlığı (1925 ve 1927), Zonguldak TSO Başkanlığı görevlerinde bulundu. Belediye başkanlığı döneminde Zonguldak'a elektrik getirilmesini sağladı. Bu hizmetlerinden ötürü TBMM kendisini İstiklal madalyası ile ödüllendirdi (1925). Halkevi yöneticiliği de yapan Hüseyin Fehmi İMER, Zonguldak'ta kömürün bulunması ve Uzun Mehmet konusunu ortaya atan öyküyü Tahir Akın KARAUĞUZ ve Ahmet Naim ÇILADIR ile birlikte kaleme aldı. Onların 1932 yılında hazırlamış oldukları bu öykü daha sonra ders kitapları ve ansiklopedilerde Zonguldak'ın var oluş destanı biçiminde yansıdı ve yer aldı.
Hüseyin Fehmi İMER Yüksek Maadin ve Sanayi Mühendis Mektebi yani Zonguldak Yüksek Maden Mühendisi Mektebinin açılmasında da önemli hizmette bulunmuştur. Bu okul Türkiye Cumhuriyeti'nin madencilik alanında maden mühendisi yetiştiren ilk yüksekokulu olma özelliğini taşır. Türkiye’deki “Türk Maden Teknik Elemanı” miktarının yetersizliği dikkate alınarak, madenciliğin ihtiyaç duyduğu mühendisleri yetiştirmek üzere Ticaret Vekâleti’nin kararı ile kurulan okul 20 Ekim 1924 Pazartesi günü yapılan açılış töreninin ardından öğretime başlamıştır.
Okulun açıldığı ilk dönemlerde kullanılan binalar I. Dünya Savaşı sırasında havzadaki şirketlerden toplanan paralarla kışla olarak inşa edilmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın ardından bu binalar Hüseyin Fehmi İMER’in girişimi ve bölge komutanı Hayri Bey'in de yardımıyla Havza-i Fahmiye ( Zonguldak Kömür Bölgesi ) emrine bırakılmıştır.

                     

                         HÜSEYİN FEHMİ İMER'E İSTİKLAL MADALYASI TAKILIRKEN 1925

Hüseyin Fehmi İMER Kömür Havzası ve geçmişi ile ilgili çalışmalarda da bulunmuştur. Amacı topladığı dokümanlarla bir havza tarihi yazmaktı. Bunu başaramasa da kendi ifadesine göre “Bolu Salnamesi” ve “İş Dergisi”ne yazılar yazmıştır. Zonguldak Halkevi tarafından 1944 yılında “Ereğli Maden Kömürü Havzası Tarihçesi” adında 48 sayfalık küçük bir kitap hazırlamıştır. Ayrıca Cumhuriyetin 10.yıldönümünde Zonguldak Ticaret Odası’nın çıkardığı kitabında kendi eseri olduğunu ifade eder.
Hüseyin Fehmi İMER'in anıları, Kerim YUND tarafından yazarın sağlığında yayına hazırlandığı halde, ölümünden ancak 13 yıl sonra yayınlanmıştır. 1944 tarihli makale ile 1973 yılında basılan Hayatı-Hatıraları adlı kitap, çarpıcı vurgu farklılıklarıyla çok değerli bir karşılaştırma olanağı sağlar. Hatıralar, İMER'in maden müdürlüğü döneminde, yani Birinci Dünya Savaşı yılları ile bu savaşın öncesinde ve sonrasında kömür madenleri üzerine çok önemli bilgiler sunmaktadır, öte yandan, bu kitap sessiz kaldığı konular açısından daha da ilginçtir.
Araştırmacı Yazar Kadir TUNCER Havza tarihinde işçi hareketleri ve kent tarihi açısından Hüseyin Fehmi İMER ile ilgili şu bilgileri vermektedir:
“Ekim 1911: Gelik ocağında çalışan işçiler direnişe geçti. Daha önceki Temmuz 1910 direnişinde işçiler lehine rapor veren Havza Kömür Müdürü Hüseyin Fehmi İMER, bu defa üst makamlara işçi aleyhine, yani “işçiler haksızdır” diye rapor vermiştir.”
“26 Ocak 1913 tarihinde Ereğli ve Çatalağzı arasındaki 8 iskeleden, açıklarda bekleyen gemilere kömür taşıyan deniz amelesi topluca iş bıraktı. Bundan etkilenen 12 maden ocağı sahibi, bu direnişin bastırılması için Maden Müdürlüğü’ne topluca dilekçe verdi. Havza Maden Müdürü Hüseyin Fehmi İMER başkanlığındaki heyet, çalışmayan işçi ve kayıkçıların; çalışacak olan başka işçi ve kayıkçılara mani olamayacağı yolunda karar alarak direnişe son verdirdiler.”
“Meşrutiyet Mahallesi, Mithatpaşa Mahallesi, Terakki Mahallesi ve Ontemmuz Mahallesi gibi mahalle isimleri 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanı sonrası Zonguldak’a gelen, başta Havza Kömür Müdürü Hüseyin Fehmi İMER, Akın Tahir KARAUĞUZ ve diğer İttihatçı kadrolar tarafından 1920 öncesi verilmiştir.”

                                             

                                                                              70.YAŞ HATIRASI 1940

Hüseyin Fehmi İMER yine hatıralarında soyadının hikâyesini şöyle anlatır babası sıkça “ben zenginlerin zenginiyim” ifadesini kullanırmış. “Soyadı kanunu çıkınca zenginlerin zengini manasına gelen İMER kelimesini soyadı olarak aldım.”
Hüseyin Fehmi İMER’in evlilik hadisesi de ilginçtir. Kendisi verem geçirdiğinden evlilikten çekinirmiş Annesi ve diğer aile yakınlarının ısrarı ile Mersin’de memur iken Sadaret Müsteşarı Şekip Paşanın oğlu Memduh beyin kızı olan Zehra Mediha Hanım ile hiç birbirlerini görmeden nikâhları kıyılmıştır. Hüseyin Fehmi Bey vekil ve şahitlerini telgraf ile İstanbul’a bildirmiştir. Bu evlilikten 4 kızı dünyaya gelir isimleri; Fatma Vellade, Emine Süheylan, Ayşe Hümeyra ve Mehlika’dır.
Hüseyin Fehmi İMER yerleştiği İstanbul'da 14 Haziran 1960 tarihinde yaşamını yitirdi. Ereğli-Zonguldak Havza Tarihinde önemli bir motif olan Hüseyin Fehmi İMER’i saygı ve rahmetle yâd ediyorum.





                               EŞİ MEDİHA HANIM  VE KIZLARI MEHLİKA (SAĞDA) VE HÜMEYRA (SOLDA)


                     

                                                         BABA VE 4 KIZI 30.03.1950







EL YAZISI ÖRNEĞİ

                                                                                

KAYNAKLAR:
1-Kerim YUND, Seçkin Türk Ormancısı Hüseyin Fehmi İMER: Hayatı - Hatıraları (1871 – 1960 ) Baha Matbaası, İstanbul, 1973
2-http://haberzonguldak2.com/zonTarih/zonTarih/1910/1910_ZONGULDAKTA.htm
3-Yrd. Doç. Dr. Alaaddin ÇAKIR, Zonguldak’ın Madencilik Tarihi Ve Kültürü Ders Notları (Son Güncelleme: Kasım 2011)
4-http://tr.wikipedia.org/wiki/Goeben_ve_Breslau'nun_takibi
5-http://www.evrensel.net/v1/99/07/25/sendika.html
6-http://haberzonguldak2.com/anaSayfa/antoloji/huseyin_fehmi_imer.htm
7-Gürdal ÖZÇAKIR, “Zonguldak Maden Mühendis Mekteb-İ Âlisi” Bir Okulun Bir Hayalin Hikâyesi
8-Donald QUATAERT, Zonguldak Maden İşçilerinin Hayatı, 1870-1920
9-http://www.halkinsesi.com.tr/yazar/5917-kadir-tuncer-zonguldak-tarihinde-39ekim39-ayi-1911-1967.html
10-http://halkinsesi.com.tr/yazar/7467-kadir-tuncer-zonguldak-tarihinde-39ocak39-ayi.html
11-http://halkinsesi.com.tr/yazar/7684-kadir-tuncer-zonguldak39ta-kac-mahalle.html


                                               GÜRDAL ÖZÇAKIR
                                                  ŞUBAT 2012

8 Şubat 2012 Çarşamba

KEMAL ULUSER



                                                          

Erol ÇATMA

"Yaşantı" Sözcüğünü dilimize kazandıran vakitsiz ölmüş bir şair - yazar.

Yukarıda kullandığım cümle, Ekim 1999 tarihli "Toplumsal Tarih" dergisinde Kemal Uluser ile ilgili makalenin başlığıdır. Yanda fotoğrafı olan Kemal Uluser’in kim olduğunu merak edip yazıyı okuyunca Zonguldak tarihine meraklı bir kişi olarak canım oldukça sıkıldı. Ne değerlerimiz varmış da haberimiz yokmuş. Oysa aynı dönemde yaşamış, Kemal Uluser gibi veremden ölen iki şairimiz her yıl anılmaktadır.
Benim de tarih merakım olmasa tarihle ilgili dergiyi okumasam Kemal Uluser ile ilgili herhangi bir bilgi sahibi olacak değildim.
Kemal Uluser’i Zonguldaklı okurlara tanıtmak için araştırmayı yapan Osman Nuri Aydın’ın hoşgörüsüne sığınarak bir özet çıkarttım. Sağ olasın Osman Nuri Aydın, teşekkürler.
Kemal Uluser, 1914-1915 yıllarında Amasra’da dünyaya gelmişti. Babası Zonguldaklı Sepetcioğullarından Mustafa Efendi, annesi Amasralı Eyüceoğullarından Fatma Sabriye Hanım’dı.
Uluser için Doğu Dergisi’nde yayınlanan imzasız bir yazıda şunlar yazılıdır: Amasra’da yoksul bir ailenin çocuğudur. Anasını ve babasını küçük yaşta kaybetmiş, büyük anası melek kanatları üstüne germiş, bütün varlığını ona vermiştir. Kemal Uluser talihsiz bir babanın talihsiz bir oğluydu. Sepetcioğlu diye anılan babası, uzun yıllar maden arama peşinde bütün servetini, takatini tüketerek yoksulluk içinde gözlerini yumdu..
(Doğu , sayı 22-25, İlkteşrin - Sonteşrin 1944)
Rukiye Hanım ufak tefek, ama iradeli, onurlu, düşkünlüğünü asla belli etmeyen tipik bir Anadolu kadınıdır.
Necdet Sakaoğlu onu şöyle anlatıyor.
(Necdet Sakaoğlu ile görüşme.22.1.1988 ve 19.12.1998):
-Ben, Kemal Uluser’ in yaşam öyküsünü 1960’larda Amasra’da kısa anekdotlarla dinlemiş, anneannesi Eyüce Ürge’yi de yakından tanımıştım. Bu nine-torun ikilisi dramatik bir öykünün kahramanları olarak, çok onurlu bir yaşam savaşı vermişlerdir. Kemal bu savaşta henüz 29-30 yaşında iken, yoksulluğa, hastalıklara daha fazla direnç gösteremeyerek çekilmiş; Eyüce Ürge ise, seferberlik mağduru binlerce Anadolu kadınının sabrını, metanetini paylaşarak – galiba - 1968’de 90 yaşlarında ölmüştür...
Kemal Uluser’in otuz yıllık ömründe bir anlık gönenç (refah) olmadığı gibi, yanlış atılmış bir adım da galiba olmamıştır. Buna karşılık çaba, direniş, umut vardır. Belki tek mutluluğu Amasra Küçük Liman kıyısındaki harap evlerinin bahşettiği eşiz güzellikteki manzara olmuştur
İlkokulu Amasra’da bitiren Uluser, imkansızlık yüzünden bir süre öğrenimine devam edemez. Atatürk’e yazdığı bir mektupla, okumak istediğini belirtir ve kendisine yardımcı olunmasını ister. (Doğu, anılan sayı.) Büyük bir olasılıkla bu mektup üzerine Uluser yatılı olarak okula alınır. Yatılı olarak okuduğu Kastamonu Lisesi kayıtlarında Trabzon Lisesi’nden geldiği belirtilmekte ise de, Trabzon Lisesi kayıtlarında ismine rastlanmamıştır. O zamanki bir uygulamaya göre Trabzon Lisesi kontenjanından ortaokulu Zonguldak’ta bitirmiş olma olasılığı yüksektir. Hemşehrisi ve arkadaşı Agah Simberg de Uluser’in ortaokulu Zonguldak’ta okuduğunu anımsıyor.
(Agah Simberg’le - Osman Nuri Aydın’ın özel görüşmesi)
Uluser, Kastamonu Lisesi’nde 1935-1938 yılları arasında okumuş, 8.7.1938 tarihinde olgunluk sınavını vererek mezun olmuştur. Kastamonu Lisesi’nde Rüştü Onur, Sabahattin Batur ve Prof. Dr. Hüseyin Batuhan ile birlikte okur. Batuhan anlatıyor;
(2.1.1998 Batuhanla Özel görüşme)
Kemal’in okula geldiği günü çok iyi hatırlıyorum Bahçeye inen merdivenlerden bakıyordum. Kemal, ağırbaşlı bir şekilde geldi. Elbisesi düzensiz, yakaları kepekli, saçları dağınık. Dikkatimi çekecek kadar değişik bir tip. Sonra yakın arkadaş olduk. Edebiyata fevkalade meraklı idi. Okumasına yardımcı olan Cideli bir doktor vardı, ismini hatırlamıyorum, Kemal’e her ay beş lira gönderirdi, o da bu parayı olduğu gibi kitaba verirdi.
Uluser, M. Tayyip Uslu (1922-1946) ve Rüştü Onur’un (1920-1942) arkadaşlarıdır. Özellikle hemşehrisi olan Rüştü Onur’a daha yakındır ve onun sanatçı kişiliğinin oluşumuna önemli etkiler yapmıştır. (Rüştü Onur’ un mektupları, Salah Birsel, Rüştü Onur, Karşı Yayınları, 1992 içinde)
Liseyi bitirdikten sonra öğrenimine bir süre ara veren Uluser, Zonguldak Kömür İşletmeleri’nde çalışır, o tarihlerde Rüştü Onur da orda çalışmaktadır. Salah Birsel’e yazdığı mektuplarda sık sık Uluser’i anar Rüştü Onur.. Birsel şöyle yazıyor:
(Salah Birsel –Adı geçen eser.)
Mektuplarında kendisinden çok çevresindekilerden, arkadaşlarından laf açardı. "Kemal’le hemen hemen hergün beraberiz", "Kemal’den bugün mektup aldım", "İki sene evvel Kemal’e gönderdiğin bir şiirini hatırlıyorum", Kemal’e de yazdım", "Kemal de buna bir parça taraftar" Kemal arkadaşı, Kemal kardeşi, Kemal her şeyidir.
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’ndeki dosyasında bulunan bir belge, Uluser’in yoksulluk engelini aşarak okuma çabasını göstermektedir. Bu, Bartın Kazası İdare Heyeti’nce düzenlenmiş, 10 Kasım 1939 tarihli bir yoksulluk belgesidir.
Kemal Uluser’in fakir olduğu ihtiyar heyetinden tasdik kılınmış olmakla üniversite ücreti bulunan onyedi lirayı tediyeye hiçbir surette mali iktidarı olmadığı....
Sabahattin Batur, Hüseyin Batuhan gibi, Uluser de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe bölümüne girer, 1940 yılında. Üniversite hayatı, maddi sıkıntılar ve hastalıklar içinde geçer. Zaman zaman öğrenimine kısa aralıklar vererek Amasra’ya döner, birkaç kez de hastaneye yatar. Solunum yollarında eskiden gelen bir rahatsızlığı vardır, sık sık da kulak ağrıları çeker.
Torununu yalnız bırakmayan anneannesi Rukiye Hanım, İstanbul’da onun yanındadır.
Uluser, günlüğüne 23.1.1941 tarihinde şunları yazar: Sıkıntılı bir günüm, para yok, evde yiyecek ekmek yok, kimseden almak ihtimali de bulunmuyor. Kahvedeyim. Herkes havai, tavla, iskambil oynamada, ben bütün bu sıkıntıma rağmen, bunların arasında memleket meseleleri düşünmede, kalkınma çarelerini aramada yalnız gibiyim. Niçin herkes benim gibi değil?
Uluser’in Amasra’da Küçük Liman Mevkii’nde ufak evi Edhemağalar Konağı’nın karşısındadır. Bosna kökenli olan Edhemağalar ailesi o günlere göre varlıklı, saygın bir ailedir. Kızları Boşnak ırkının güzelliklerini taşır. Küçüklüğünden beri bu aile ile içli dışlı olan Uluser, Edhemağalar ailesinden S.’ye umutsuz bir aşk ile bağlanır. Bu aşkın izlerini Uluser’in günlüğünde ve evlenme teklifi için S.’ye yazıp gönderemediği 21.11.1941 tarihli mektubunda görürüz; (Yukarıdaki fotoğrafta Kemal Uluser Edhemağalar ailesi ile bir kayık gezintisinde.)
Seni bütün kalbim, ruhum, fikrim ve bütün varlığımla seviyorum. Yıllardan beri her an artan bu sevgi, öyle bir sevgi ki, bir yangın alevi gibi beni her an artan bir hararet, bir yakıcılıkla sarıyor. Bunu kelimelerle tarife imkan yoktur.
Uluser’in ölümünü Hüseyin Batuhan şöyle anlatıyor:
1944 yılı sonbaharında Kemal bir gün yanım geldi, çok hasta olduğunu, ağrıdan sabaha kadar uyuyamadığını söyledi. Doktora gittik, iki taraflı zatülcenp teşhisi kondu, çok iyi bakılması gerekiyordu. Validebağ sanatoryumuna yatırdık önce, arkadaşlarla, ancak orada gerekli ihtimamı göremedi. Bir hafta sonra Cerrahpaşa Hastanesine naklettik, ertesi gün gittiğimizde ise ölüm haberini aldık.
Batuhan, Uluser’i Cerrahpaşa Hastanesine yatırmak için götürdüklerinde, görevli doktorun ısrarla "hastanın ekmek karnesini" istediğini, bu konuda hayli zorluk yaşadıklarını savaş yıllarının hüzünlü bir anekdotu olarak anımsıyor.
Sabahattin Batur, "Kemal Uluser’in Ölümü Münasebetiyle" başlıklı yazısında şöyle diyordu: (Yaratış, Sayı 2, 8 Aralık 1944)
Kemal Uluser, dünyada biricik hakikat olan şey yaşamaktır, derdi. İnsanları hepimizden daha iyi bilir; dünyayı, yaşamayı hepimizden çok severdi. Hatta yaşama sevinci diye isimlendirdiği kendi dünya görüşüyle çok meseleleri halledeceğine inanırdı. Bazı konuşmalarımızda sanatı, Kemalizm’i bu yolla izah etmeyi denemiş, bizi inandırmaya çalışmıştı. Bir aralık iznini alıp çıkaramadığımız derginin bile ismini "Yaşamak" koymuştuk.
Üniversite Felsefe öğrencisi iken, 29 –30 yaşlarında ölen Kemal Uluser için, Nurullah Ataç şunları yazmıştı: Doğu, sayı 22-25, İlkteşrin - Sonteşrin 1944
(Dergi, Ataç’ın yazısını Ulus Gazetesinden alıntılamış)
Perşembe günü gazeteyi okurken yüreğim sızladı: Kemal Uluser ölmüş. Kendisini hiç görmemiştim, ancak yazıları ile tanırdım; iki de mektubunu almıştım. O çocuktan çok şeyler bekliyordum. Gençler arasında oldukça iyi şiir yazanlar var, Kemal Uluser gibi temiz, düzgün nesir yazanını bilmiyorum. Nesir yazmanın bir takım parlak, yahut bilgin ağzı sözleri sıralamak değil, bir düşünceyi anlatmak, düşünmek olduğunu anlamıştı.
Üniversite dosyasına düşülen kayda göre 3.11.1944 tarihinde vefat eden Kemal Uluser, arkadaşlarının ve bazı hocalarının katıldığı bir grup tarafından Merkezefendi’de toprağa verilir.
Kültürel Kimliği
Kemal Uluser, Kastamonu Lisesi’nde okurken, bu okulda değerli idareci ve öğretmenler görev yapmaktadır. Abdülbaki Gölpınarlı, Mithat İli gibi. Sabahattin Âli ile birlikte Almanya’ya gönderilmiş olan Osman Faruk Verimer de müdür yardımcısıdır. "Görüşler" isimli bir dergi yayınlamış olan Verimer, Milli Eğitim Bakanlığı’nda müsteşar olarak da görev yapmıştır.
Yine o yıllarda yayınlanan Kastamonu Lisesi dergisi, bugün için bile bir düzeyi ifade eden, güzel bir yayındır. Batuhan’ın ifadesine göre Uluser’in bu dergide birkaç şiiri yayınlanmıştır. Uluser Şair olarak Kemal Engin imzasını kullanır. Bu imza ile 6 şiiri ve bir mensur (Vezinsiz-kafiyesiz) şiiri "Gündüz Dergisi"nde yayınlanmıştır: "Akşam Oldu" – mensur şiir (sayı 5, Ağustos 1936), "Bir Diyar" (sayı 10, İkincikanun 1937), "N’olur" (sayı 12, Mart 1937), "Akşam Vaktinde" (sayı 15, Haziran 1937), "Geç Vakit" (sayı 20, Kasım 1937), "Bu Bahçelerde" (sayı 23, Şubat 1938).
Bunlar, olgun bir düzeye ulaşmış şiirler değildir. Zaten Sabahattin Batur’un deyişiyle ‘felsefi bir eleştirmen’ olmayı amaçlayan Uluser, sonradan şiir de yazmamıştır.
Kemal Uluser’in yayınlanmış üç düz yazısını görebildik:
"Muzaffer Tayyip’e Mektup", Karaelmas Dergisi, Sayı 6, Ocak 1943; "Edebiyatımız üzerine", Yaratılış Dergisi, Sayı 1, Kasım 1944; "Roman ve Romancı hakkında", Ülkü Dergisi, Sayı 58, Şubat 1944.
Rüştü Onur’un ölümü üzerine kaleme aldığı "Muzaffer Tayyip’e Mektup" başlıklı yazısının sonunda şöyle diyordu Uluser:
Öyle sanıyorum ki Muzaffer, onu bizden ziyade kenarın dilberleri arayacak. Biz onu bir gün unutacağız. Belki de unuttuk bile . İnsanoğlunun kaderi budur. Ama ara sıra da olsa, bazen bir mısra, bazen bir nükte, bazen bir sevda hikayesinin kahramanı halinde yanı başımızda beliriverecek. O vakit, "aman" diyeceğiz, "sen misin Rüştü?" Öldüğünü unutacağız.
(Not: Mektubun tamamının yayınlanmasına fayda gördüğüm için ek olarak alınmıştır.)
"Roman ve Romancı Hakkında" başlıklı yazısında da şunları yazıyor:
Romancıya büyük bir terkip ustasıdır diyenlere bakmayın. Romancı, birçoklarının sandığı gibi ne terkipçidir, ne de tahlilci. O sadece, insanoğlunun yaşam imkanlarını keşfe çalışır. Onları arar, bulur, daha da olmadı mı yaratır, ortaya koyar. Bunu yapabilmek için insanla, cemiyetle, tabiatla, içinde yaşadığımız eşya ile doğrudan doğruya temas halindedir. Romancının, her sanat adamı gibi kuvvet kaynağı yaşamak sevincidir. İçinde yaşamak sevincini, kaynayışını duymayan sanat adamının eseri de kuru olur, sevimsiz olur.
Nurullah Ataç, Kemal Uluser hakkındaki düşüncelerini şu satırlarla ifade eder:
(Doğu-Adı geçen sayı)
Kemal Uluser herkesten başka türlü olayım diye çırpınan insanlardan değildi, benim yazılarımı okuduğu için yazılarında benden de bir iz elbette bulunacaktı. Ama herkes gibi olmaya, seçtiği yazılara benzemeye çalışarak birdenbire, belki de farkına varmadan kendini bulacağı, kimsenin izini taşımayan, ancak kendi özünü gösteren yazılar vereceği belli idi. Kemal Uluser, benim yıllardan sonra belki de durup kalmak üzere vardığım yerden başlamıştı; ona, beni hemen aşacak, benim elimden gelmeyeni başarabilecek bir genç diye bakıyordum.
Nurullah Ataç’ın Uluser’e değindiği bir yazısı daha var: "Bir şair ölmüş" (Cumhuriyet, 11 Şubat 1943; yazı Rüştü Onur’un ölümü üzerine kaleme alınmıştır) Cahit Sıtkı Tarancı da "Teselli Tarafı" isimli şiirini "Kemal Uluser’in ruhuna" ithaf etmiştir.
Uluser’in, CHP Temsil yayınları arasında, 1944 yılında yayınlanmış 5 perdelik bir de piyesi vardır: Işık. Işık, cumhuriyetin ilanı döneminde bir köyde geçen olayları anlatan, o yılların ideolojik ortamına uygun, basit yapıda bir eserdir.
Kemal Uluser ile Rüştü Onur’un birlikte Şehir adlı bir dergi çıkartmak istediklerini, ancak bunda başarılı olamadıklarını Salah Birsel’e yazdığı mektuplardan anlıyoruz. (Salah Birsel Adı geçen eser)
Uluser’in kısa ömründe yeterince geliştiremediği yeteneklere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kartondan yaptığı iç aksamı da dahil olmak üzere, gerçeğini büyük ölçüde yansıtan gemi maketleri halen Amasra’da bazı evlerde bulunmaktadır.
(Prof.Dr. Semavi Eyice ile telefon görüşmesi.31.1998).
Yazı ve resimlerini tümüyle özgün olarak hazırladığı bir alfabe de Necdet Sakaoğlu’nun arşivindedir. "Türk çocuklarına sevimli Güzel Alfabe" adını verdiği bu eseri, estetik ve pedagojik yönden değerlendirmeye değer bir parçadır.
Uluserin dil beğenisi gelişmiştir. Türkçe’nin arınması ile ilgilidir. Örneğin, "Akşam Oldu" başlıklı mensur şiirinden alınan şu bölümde, "sükut" karşılığında "susunç" sözcüğünü kullanır.
Gündüz sayı: 5, 15.8.1936)

Anneciğim gelsene yukarıya.
Bak, ufkun kızartıları eridi.
Sesler, susuncun derinliklerinde uyumuş,
ne bir ürperti var, ne de bir kımıldanış...
Kuşlar yuvalarına döndüler, karıncalar
topraklar altına girdi,
her şey evine çekildi,
ortalığa çöküşen karanlık, serinlik yaymakta
Üniversite okuduğu yıllar, özellikle Alman ve bir kısım Türk hocalar öğrencileri ile uzun yürüyüşler yapar. Macit Gökberg’in Yakacık ve Kayışdağ yönüne yaptığı uzun yürüyüşler 30-35 km’ye ulaşır. Uluser’in fakülteden arkadaşı olan Prof. Dr. Bedia Akarsu şöyle anlatıyor:
“Gökberg’ in bu yürüyüşlerine Kemal’in de katıldığı olurdu. O sıralar felsefedeki erlebnis (Felsefede "kişinin oluşumuna katkıda bulunan yaşanmış deneylerin tümü") sözcüğüne Macit Gökberg karşılık aramaktaydı, yürüyüşlerimizden birinde Kemal Uluser yaşantı (Prof. Dr. Bedia Akarsu ile görüşme. 2.1.1998) sözcüğünü bulup, önerdi. Bu sözcüğü bulan Kemal, ilk olarak kullanan da Gökberg’tir.”
Kemal Uluser’ in ölümünden sonra kitaplarının bir bölümü Üniversitede satılır, bir bölümünü de anneannesi Amasra’da okumaya meraklı çocuklara dağıtır.
Kemal Uluser maden havzasının yetiştirdiği bir değerdir. İleriki tarihlerde Zonguldak’la ilgili geniş kapsamlı bir çalışma yapmanın hazırlığı içinde olduğumdan, şayet bu çalışmanın içinde Kemal Uluser’i unutarak veya hakkında bilgi sahibi olmadığım için yer vermemiş olsaydım çok üzülürdüm.
Her ne kadar tarihe meraklı olmamın yanında tarihin edebiyatla bütünleşmemesi halinde kuru ve zevksiz bir yazı yığını olacağına inandığım için bu konuda da yeterli bilgi birikimine ulaşmaya çalışmaktayım.
Başkasının çalışmasından özet çıkartmayı prensip olarak kabul etmesem de, Osman Nuri Aydın’ın hoşgörüsüne sığındığımı tekrar belirtirim.
Sanatın ve özellikle yazın sanatının "yazı tacirliği" ne dönüştüğü şu günlerde keşke Kemal Uluser gibi değerli birkaç şair için özet çıkartabilsem.
MUZAFFER TAYYİP’E MEKTUP
İstanbul 17.12.192
...Rüştü’yü nasıl tanıdığımı soruyorsun. İnsan yakınlarını öyle yakından tanıyabilir mi? Onları biz ölçmüş biçmiş de seçmiş değil, şöyle bir ısınıvermişizdir. Rüştü ile içli dışlı dost mu idik, bilmiyorum. Ama bulunduğum ahbap meclislerinde herhalde arardım. Onunla nasıl tanıştım. Kastamonu Lisesi’nde idik, o vakit iyi sanat dergileri getiriyor, sınıflara dağıtıyordum, 4-B’de 113 Rüştü bu dergilere en candan bir ilgi gösteriyor, ay başlarını iple çekiyordu. Günlerden bir gün Sabahattin Batur, elinde bir şiir çıkageldi. Bu, dedi, bizim Rüştü’nün, bir mecmuada neşrettirmek istiyor, ne dersin? Bu manzumecik henüz ilk adımlarını atıyordu. Bir dergide boy gösterecek kadar değildi. "Bana kalırsa, dedim, şimdilik neşretmesin" O, bu şiirini (şimdi ne olduğunu hatırlamıyorum) Gündüz’e gönderdi idi, bilmiyorum çıktı mı idi. O günden sonra onların mütalaasından geceleri Sabahattin, O, ben toplanır, en arka sıraların birinde şiirden, şairden konuşur, gece nöbetçisinin bilmem kaçıncı ihtarıyla ancak yerimizden kalkar, yatakhaneye giderdik.
Zonguldak’ta çalışırken daireden ondan önce çıkardım, iskelenin başında gözüm, “Ereğli Kömür İşletmesi”nin kapısında onu beklerdim. Eğer dergilerin gelme günü ise doğru Halkevi’ne gider, Nuri amcadan onları alır, okurduk. O gelen bu sanat dergi ve gazetelerine aç kurt gibi sarılır, doymayacak gibi okurdu. Posta olmadığı günler iskelede gezinir, hiç konuşmadan, belki de aynı şeyler üzerinde, dalar giderdik. Büyülü, sıcak yaz akşamlarına "Ahmet Hamdi Akşamları" adını koymuştuk. İskelede kaynaşan insanlara, bu ayak üstü, uyanık rüya görür vehmettiğimiz adamlara, hamallara, muçolara, Amasralı kayıkçılara "Sait Faik adamları" derdik. Bilmiyorum nedendir.(Sait Faik’i okuduğumuzdan mı, kim bilir) içimizde bu adamlara karşı bitmez, tükenmez bir sevgi, bir yaklaşma duyar, onların (belki hayalen) saadetiyle mesut olur, onların kederiyle üzülürdük.
Çingenelere bayılırdı. Onu ne vakit arasam Çingene mahallesinde bulurdum.
"Bilemezsin Kemal, derdi, bu insanlarda hayat bambaşka. Ben gerçek yaşamayı onlarda buldum."
Osman Kaygılı’nın Çingenelerine galiba bunun için tutkundu.
O sıralarda gene, "muhakkak bir şiir kitabı çıkarmalıyım" diye tutturdu. Günlerce çıkaracağı kitabın neşesiyle gezdi durdu.
Bir aralık bir sanat dergisi çıkarmayı düşündü. Bu işe beni de karıştırdı. Neye başlasa iştah ile, hararetle başlardı. Petek’in ilanları bu yüzden vakitsiz asıldı.
Burada, Beşiktaş’ın bir sokağında, Şair Leyla Sokağı’nda, çıkaracağı şiir kitabının hülyası içinde sessiz, sakin akşamları ederdi. Bir de (Şimdi ne oldu bilmem) Şair Leyla Sokağı diye bir şiir yazmıştı.
Bu sokaktan, bu sokağın insanlarından memnundu. Hasılı yaşamaktan memnundu.
"Ondan zarar gelmezdi, kovandaki arıya,yuvasındaki kuşa, kendi halinde yaşardı, şapkasının altında sebepsiz gülüşüyle caddelerde, memnuniyetinden, ve bu çılgınlık delicesine, içinden geliyordu. Dilsiz değildi, susamazdı, öyle ölüler gibi, bu güzel dünya ortasında."
Şiiri, taparcasına benimsemişti. Düşüncesiyle, eti ve kanıyle sanatın malı olduydu. En güzel şiirleri yazacağına kani idi.
Öyle sanıyorum ki, Muzaffer onu bizden ziyade "kenarın dilberleri" arayacak. Biz onu, bir gün unutacağız. Belki de unuttuk bile. İnsan oğlunun kaderi budur. Ama arasıra da olsa, bazan bir mısra, bazan bir nükte, bazan bir sevda hikayesinin kahramanı halinde yanıbaşımızda bitiverecek. O vakit "Aman, diyeceğiz, sen misin Rüştü" Öldüğünü unutacağız.
Gözlerinde öperim, Muzaffer.
Kemal Uluser
(Kara Elmas, sayı 6, 1.1.1943)

NOT: BU MAKALE 2 ARALIK 2009 TARİHİNDE HABERZONGULDAK2 SİTESİNDE YAYINLANMIŞTIR...

http://haberzonguldak2.com/yazarlar/Ecatma/zonguldakTarihi_CATMA13.htm