27 Ocak 2012 Cuma

MADENCİ EDEBİYATINDA SİMGE İSİM AHMET NAİM ÇILADIR (1904-1967)


MADENCİ EDEBİYATINDA SİMGE İSİM

AHMET NAİM ÇILADIR
(1904-1967)




Ahmet Naim ÇILADIR ismi ile tanışmam ilkokul sıralarındayken babamın kütüphanesinde yer alan KUDUZ DÜĞÜNÜ ve BİR YUDUM SOLUK adlı kitaplarını okumam sayesinde oldu. Oğlu Sina ÇILADIR babamın kadim dostudur. Hatta kardeşim Özgür doğduğunda babam daha hastane işlemleri ile uğraşırken kardeşime adını veren bunu Şirin Ereğli Gazetesindeki haberi ile tescilleyende Sina Ağabeydir. Babam ona çok değer verdiğinden Özgür ismini benimsemiştir.

2-3 yıldır amacım rahmetli Ahmet Naim ÇILADIR konulu bir makale yazmaktı. Kısmet bugüneymiş.

Gazeteci, araştırmacı ve öykü yazarı olan Ahmet Naim ÇILADIR, ya da dostlarının deyimiyle “Kanca Ahmet” 1904 yılında İstanbul’da doğdu. Eyüpsultan Reşadiye İlkokulunu bitirdikten sonra, liseyi Konya Sultanisi’nde okudu. Çok genç yaşta yaşamını sürdürebilmek için çalışmaya başladı. Ağır beden işlerine karşın kendi kendini yetiştirerek ayakta kalmasını bildi. Bu süreçte kendi çabasıyla iyi düzeyde Fransızca öğrendi. Askerlik görevini bitirdikten sonra, Zonguldak Ticaret Odası’na memur olarak girdi. Daha sonra Ereğli Kömürleri İşletmesi’nde (EKİ) çalıştı. Maden İşçileri Sendikası’nın ilk kuruluş çalışmalarına katıldı. İstatistik Servis Şefi iken 1957 yılında emekli oldu. (1)

Ahmet Naim ÇILADIR, Zonguldak Kömür Havzası ve kömür işçilerinin yaşamları ile ilgili ilk öyküleri yazmıştır. Bunlardan bir bölümü, 1935-1944 yılları arasında Yedigün, Yurt ve Dünya dergilerinde yayımlanmıştır. 1934-1938 yılları arası onun yazarlığı bakımından en verimli yıllar olmuş, bu süre içinde, “Bir Müstemleke Harbinin Tarihi” ile “Zonguldak Kömür Havzası” adlı, ekonomik konulara değinen iki inceleme kitabından başka, “Define” ve “Uzun Mehmet” adlarında iki de oyunu yayımlanmıştır. Ahmet Naim, daha sonraki yıllarda, İstanbul’daki başka dergi ve gazetelere arada bir yazılar yollamıştır. Bu yazılar onun Zonguldak ve çevresinde ününü yaygınlaştırmış, ama yurt çapında tanınmasını bir türlü sağlayamamıştır. Hele öykülerinin kitaplaşamayışı, Türkiye’nin büyük bir üretim bölgesinde emeğin ne yollardan sömürüldüğünü anlatan “sanatla işlenmiş belgelerin zamanında okunmasını engelleyerek, edebiyatımızda Zonguldak gerçeğinin de ortaya çıkmasını geciktirmiştir.”

            1938 yılında arkadaşlarıyla birlikte solculuktan tutuklanmasına rağmen Tahir Akın KARAUĞUZ’un adeta sağ kolu olan Ahmet Naim özellikle Doğu Dergisinde bazı yazılarında İttihatçı ve Türkçü bir tavır çizmiştir. Yine daha sonraları Maksut ÇİVİ’nin isteğini kırmayarak Adalet Partisi saflarına katılmıştır.

Ahmet Naim ÇILADIR Farabi adındaki büyük oğlunu toprağa verince bundan çok etkilenmiş adeta beli bükülmüştür. Sonra bu acıyı, küçük oğlu Sina ÇILADIR’ın ciğerlerinden hastalanarak sanatoryuma yatması izlemiştir. Üst üste gelen darbeler onu çok etkilemiş ince vücut yapısı, bu yıkımlara karşı koyamayınca 24 Nisan 1967’de Zonguldak’ta vefat etmiştir. (2)

Ahmet Naim ÇILADIR yeraltındaki madenci yaşamı ile yöre köylerinde yaşayan insanların doğal yaşamını toplumcu gerçekçi bir anlayışla bütün çıplaklığı ile gözler önüne seren öyküler yazmıştır.

Edebiyatımızda, Zonguldak Kömür Havzası işçilerinin yaşamlarını sergileyen ilk öyküleri onun kalemiyle hayat buldu. Yaşadığı dönemin çok zor koşullarına, tüm olumsuzluk ve yoksunluklara karşın büyük bir özveriyle Zonguldak tarihi ve kömür havzasına ilişkin ilk çalışmaları Ahmet Naim ÇILADIR gerçekleştirmiştir.

            Ahmet Naim 1930’lu yıllarda çok etkili edebiyat-sanat ve tiyatro etkinlikleri yapan Zonguldak Halkevi’nin kurduğu komisyonda, Hüseyin Fehmi İMER ve Tahir Akın KARAUĞUZ ile birlikte “Kömürün Uzun Mehmet tarafından 8 Kasım 1829 yılında bulunuşu ile ilgili çalışmaları yürütür. Kömür ocaklarında da çalışan Ahmet Naim, ocağı, kömürü, yeraltı işçisinin dramını çok iyi bilmektedir. Ahmet Naim, ölümünden sonra yayımlanan kitaplarıyla kömür bölgesi Zonguldak ve çevresinin insanını katıksız ve doğal yaşantısıyla yansıtan başarılı bir sanatçı olarak kabul görmüştür.

1934 yılında yayımlanan “Zonguldak Havzası- Uzun Mehmet’ten Bu güne Kadar” adlı kitabı, Mehmet SEYDA’ya göre kentin geçmişi ile ilgili ilk bilgileri veren; kömürün bulunuşu, yabancı şirketlerin kuruluşu ve yeraltı zenginliğimizin talan edilişi, işçilerin çok güç çalışma koşulları konularına ışık tutan ilk yapıt niteliğindedir.

Ahmet Naim, Doğan ŞADILLIOĞLU’nun kendisiyle 1967 yılında yaptığı ve Yeditepe Dergisi’nde yayımlanan röportajda, öykülerini şöyle değerlendirir:“...Ben toprak ve yeraltı insanlarını iyi tanırım, özellikle yeraltı insanlarını. Çalışma koşullarını, yaşantılarını öz hayatım gibi bilirim. Onun için yıllar önce belli başlı sanat dergilerinde yazdığım hikâyelerde köy, tarla, ağa saltanatı ve yeraltı konuları işlenmiştir. Diyebilirim ki Türk hikâyeciliğine gerçek niteliğiyle maden hikâyelerini sokan ilk yazarım... Basılmış olan kitaplarımın çoğu sosyal konular üzerine etütlerdir. Hikâyeci tanındığım halde ve yayınlanmış yüzü aşkın hikâyeme karşı, tek hikâye kitabım yoktur. Bu eksikliği gidermek için onbeş hikâyemi kitap halinde yayınlamak üzereyim. Kitap işimi dostum Mehmet Seyda İstanbul’da izliyor...”

Yazar İrfan YALÇIN, Ahmet Naim’i ve sanatını şöyle yorumlar: “Ahmet Naim, kendi kendini yetiştirmiş, Zonguldak’ın dar koşulları içinde bile, Türkiye ölçüsünde bir üne erişebilmiştir. Kömür ocaklarında da çalışan Ahmet Naim, ocağı, kömürü, yeraltı işçisinin dramını çok iyi bilir. Bunu onun hikâyelerini okuyunca hemen anlıyoruz. O, Türk hikâyesinde ilk olarak yeraltı işçisini ele alan, bu işçinin serüvenini yazan kişidir.”

Mehmet ERGÜN ise Ahmet Naim’in kendi yöresini yansıtan özelliğinin yanında, kendi özgün sanatçılığını da vurgular: “Ahmet Naim için söylenecek ilk söz onun hayat mektebinden yetişme bir öykücü olduğudur. Bir yörenin öykücüsüdür her şeyden önce. Konu olarak çok yakından tanıdığı, hatta üzerinde tarihi ve ekonomik araştırmalar yaptığı bir yöreyi; inanış, yaşayış ve geleneksel yapısıyla somut, sıcacık bir yöreyi seçmiştir: Zonguldak yöresini. Ahmet Naim, giderek artan bir ustalık içerisinde hep aynı yöreyi ve hep aynı yörenin insanını kendi kendini tekrarlamadan (edebiyatın o yoz batağına yuvarlanmadan) verebilmiş bir sanatçıdır.”  (3)

Kömür havzası tarihinde 1867’de başlatılan 1.Mükellefiyet Dönemi ile Cumhuriyet döneminin bir bölümünü de kapsayan ve Zonguldak maden ocaklarındaki çalışma koşullarını anlatan ve bizlere ulaşmasını sağlayanda yine Ahmet Naim ÇILADIR’dır. Ethem Yemelek Çavuş ile oturmuş bir nevi günümüzdeki anlamıyla sözlü tarih çalışması yaparak bu anıları 1936 yılında kayda geçirmiştir.

Bu anılar aynı yıl “Yeraltında Kırk beş Sene” adıyla ilk kez “Bartın” gazetesinde tefrika edilmiş, küçük boyutlu bir kitap olarak da yayınlanmıştır.

Şimdi onun Zonguldak’a gelişini yine onun ağzından dinleyelim;

Konya’da “Babalık” ve “Öğüt” diye iki gazete çıkardı. Ben o zaman Konya Sultanisinin kalburüstü talebelerinden biriydim. Ağabeyim Hüsnü ARI o hengâme; İstiklâl savaşının ölüm kalım günlerinden birinde Zonguldak'a atanmıştı. (*Ağabeyi o sırada Zonguldak Polis Müdürüdür.) Ben ona kırmızı mürekkeple yazılmış mektuplar gönderir ve Çankaya yolunda onunla beraber selamladığımız Başkomutan Mustafa Kemal'in adını terennüm ederim.

Gün oldu, Zonguldak'a geldim. Ağabeyim beni ihtiyar annemle beraber vapurdan aldı. Deniz kıyısında bir eve götürdü. O akşam intibaları deniz hışırtısı ve şimendifer düdükleri oldu.

Günler geçti. KARAUĞUZ'la tanıştım. Ben Sultani talebesi iken “Babalık” da, “Öğüt” de gazetecilik imtihanı vermiş bir acemi kabadayılığı ile onunla konuştum.

KARAUĞUZ, bana göre yaşlı olmasına rağmen benim yaşıma nazaran daha pişkin adamdı. Beni gazeteciliğin alfabesi olan bir kaç olayda denedi. Aldığı iyi sonuçtan sonradır ki, bana memleket röportajları yazmak talih ve fırsatını verdi. Ve ben de “Karadeniz'in incisi olan bu pür bahar beldeden pür sevinç ayrıldım.” diye biten bir Ereğli röportajı hazırladım.

Ben KARAUĞUZ'un şu tarafına şaşarım ki, bu adam edebiyatı beyin potasında eritmiş bir insan olarak bizim acemi kalem denemelerimize nasıl tahammül eyledi. Ortada hikâyeci olarak ben vardım ve şair olarak da Behçet Kemal Çağlar.

Benim ilk hikâyem “Bir kahraman”dı. Ve şair Behçet Kemal Çağlar'ın da ilk şiir-lerinden biri : “Denizlerin Salyası” “Dağların Şövalyesi” mısralarıyla başlayan bir şeylerdi. KARAUĞUZ tahammül gösterdi: bizim kalem denemelerimizi bağrına basarcasına gazetesine bastı.

Yıllar geçti; Behçet Kemal ÇAĞLAR milli şair oldu. Ben de memleketin bütün sanat gazete ve dergilerine kronik, makale, hikâye ve roman yazan bir muharrir oldum.

Zonguldak Gazetesi demek oluyor ki, bizlere sanata hadim olmak vasfında beşik ve yatak oldu. Zonguldak Gazetesi bence bir yığın broşür, kitaplar ve aslolan nüve “Doğu Dergisi”nin beşiğidir.

Zonguldak Gazetesi 27 yaşına basmış, ona emek verdiğim ilk sırada ben 18 yaşlarındaydım. 18 e 27’yi ekleyince bir insan ömrü için hazin yaşlar doğuyor.

Hazin yaşlar doğabilir. Doğduk ve mutlaka ki öleceğiz. Öleceğiz ama gerçeği bilerek ve gerçeğe kavuşarak.(4)

Makalemizi Kemal ANADOL’un şu tespitleri ile nihayetlendirelim; Kazmacısı, domuzdamcısı, lağımcısı ile Ahmet Naim'e kadar Türk edebiyatında iş kazası, göçük, grizu yoktur. Yerin altından çıkartılan cesetleri, saniyede yıkılan umutlan, çıkıp giden canları, dağılan aileleri bize o tanıtmıştır.

Bu zengin gözlemler, usta bir anlatımla birleşince yazınımız ilk işçi öykülerine tanık olmuş, özgün bir hikâyeciye kavuşmuştur.

Ahmet Naim, kuşkusuz "Yerel"dir. Çünkü ekmek parasını Zonguldak'ta kazanmış, başı burada belaya girmiş, acı ve tatlıyı bu kentte yaşamıştır. Birikiminde, deneyiminde, gözlemlerinde, insan ilişkilerinde hep Zonguldak ve Zonguldaklılar vardır.

Ahmet Naim "ulusaldır. Çünkü ulusal yazınımızda ilklere imza atmıştır. Yukarıda söylediğim gibi edebiyatımıza ilk kez işçi öykülerini o sokmuş, Zonguldak maden işçilerini, kıvırcıkları, lâzları, başçavuşları, mühendisleri ülkeye o tanıtmıştır.

Abartmadan söylüyorum, Ahmet Naim "evrensel" dir. Çünkü öykülerinde sınıf çelişkileri, emekçilerin yaşam biçimi, alışkanlıkları, acıları ve az da olsa umutları vardır. Bunların hepsi evrenseldir. Somut bir örnek vereyim. Alın Çıladır'ın "Ateş Nefes" hikâyesini, çevirin İngilizce ve Fransızcaya. Oradaki okurlar da bu çarpıcı grizu öyküsünü rahatlıkla okuyacak, okumak bir yana etkilenecek, ürpereceklerdir! (5)

GÜRDALÖZÇAKIR
OCAK 2012
KDZ.EREĞLİ

KAYNAKÇA:
1- YENİ UFUK GAZETESİ ATEŞNEFES-HAMİT KALYONCU 30 Ekim 2009
http://www.yeniufuk.org/yazar/2052-hamit-kalyoncu-atesnefes
2-AHMET NAİM KİMDİR?
http://www.edebiyatodasi.com/news_detail.php?id=2857 14 Ekim 2009
3- YENİ UFUK GAZETESİ ATEŞNEFES-HAMİT KALYONCU 30 Ekim 2009
4-(DOĞU DERGİSİ 1951, S. 204-205 )
5- AHMET NAİME ARMAĞAN ZOKEV 1999, S. 7
*http://www.halkinsesi.com.tr/yazar/5375-kadir-tuncer-zonguldak-tarihinde-39eylul39-ayinda-neler-oldu.html




Ahmet Naim ÇILADIR ve arkadaşı Abidin ARMAN 1930


                                  Ahmet Naim ÇILADIR ve Tahir Akın KARAUĞUZ 1950


Uzun Mehmet için kurulan komisyon



                                      Zonguldak Gazetesi çalışanları ve Ahmet Naim ÇILADIR

OSMANLI DÖNEMİ’NDE MADEN MÜHENDİSLERİNİN İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ GÖREVLERİ


 
OSMANLI DÖNEMİ’NDE

MADEN MÜHENDİSLERİNİN

İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ GÖREVLERİ

Erol ÇATMA
Bu sunu, iş kazasında kaybettiğimiz ilk kadın maden mühendisimiz Huriye Güney’e ithaf olunur.
Kastamonu’nun Azdavay İlçesi Bakırcı Köyündeki Deka Madenciliğe ait kömür işletmesinde 07.07.2006 14:30 sularında meydana gelen grizu patlaması sonucu işletme sahibi Selim Demir ile birlikte yaşamını yitirmiştir.

Giriş

“İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği[1]” kavramının “İş Hukuku”[2]nda Sanayi Devriminin başlangıcından sonra yer aldığı kabul edilmektedir.
“İşçi sağlığı ve iş güvenliği” kavramı, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesine bağlı olarak, yoğun emek sömürüsü nedeniyle kıyıma ve kitle katliamlarına varan iş kazalarından, çalışma koşullarından doğan sakatlıklara, hastalıklara, erken ölümlere tepki olarak işçi sınıfının vermiş olduğu mücadeleler sonucu kazanılmış haklar bütünüdür.
[1] Emekçilerin gördükleri işlerden ötürü korunmaları ve karşılaşabilecekleri iş tehlikelerinin önlenmesi yolunda alınması yasalarla zorunlu kılınan önlemler.
[2] Emekçilerle işverenlerin ilişkilerini düzenlemek için gerçekleştirilen hukuk.
Bu haklar, devletlerin anayasalarında ve iş hukuklarında kanunlarla disiplin altına alınmıştır.
“İşçi sağlığı ve iş güvenliği uygulamaları” ülkelerdeki devlet yapısını belirlemede bir ayraçtır.
Ülkemizde de son 30 yıldır emek – sermaye ilişkileri ve “işçi sağlığı ve iş güvenliği” konusunda hiçte iyi olmayan uygulamalara tanık olmaktayız.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kavramı

Günümüzde “İşçi sağlığı ve İş güvenliği” bir mühendis dalı olarak önem kazanmış ve gelişmiştir.
Teknolojinin ve sanayinin olağan üstü gelişmesi yeni yeni işçi sağlığı iş güvenliği ihlalleri yaratırken, mühendisler bu değişimlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırabilmek için sürekli bir arayış içinde olmuşlardır.

Mühendis Kavramı

Mühendislik “…bilim ve matematiksel prensipleri, tecrübe, karar ve ortak fikirleri kullanarak insana faydalı ürünler ortaya koyma sanatıdır…” şeklinde tanımlanabilir.
İnsanlık tarihi, ilkel komünal toplumdan, kapitalist topluma ulaşıncaya kadar büyük sosyal değişimlere uğramıştır.
Mühendisler bu süreçlerde dünyanın 7 harikasını inşa ettikleri gibi insanlık tarihinde birçok anıtsal ve dinsel yapılara da imza atmışlardır.
Bu süreçlerde mühendislerin ortak özelliği olağanüstü ölçü ve hesap bilgisine sahip olmasıdır.
Maden mühendisinin ve diğer birçok mühendis dallarının ortaya çıkması sanayi devriminin bir ürünüdür.

Sanayi Devriminde Maden Mühendisliği Kavramı

17’nci yüzyıldan sonra taşkömürü yakan buhar kazanlarına bağlı makineler olağan üstü üretim hızıyla sanayi devriminin yaratıcısı oldular.
Maden üretiminde yerin daha derinliklerine inilmesine engel olan gazlar, kömür tozları, güçlü buharlı makinelere bağlanan vantilatör ve aspiratörlerle kısmen giderildi. Madenlerde çalışmayı engelleyen suların ve kazılan madenlerin dışarıya çıkartılmasında da buharla çalışan makineler başarıyla kullanıldı. Kömür ve diğer madenlerin üretimi hızla arttı.
1815 de Davy’nin emniyet lambası, 1871 de Alfred Nobel’in dinamiti madenlerdeki grizu ve kömür tozu patlamalarına büyük ölçüde engel olduğu gibi, aşılması güç sert lağım ilerlemelere büyük bir hız kazandırdı.
Bu süreçte madenlerde çalışan mühendislerin sadece ölçü ve hesaplamada uzman olmaları yetersiz gelmeye başladı. Daha başka hünerlere ve teknik bilgilere ihtiyaç hissetiler. Çünkü farklı sosyal ilişkilerle, ölüm, sakatlanma ve hastalanma olasılığı çok yüksek bir mühendislik dalı ortaya çıkmıştı. Artık onlar için sadece mühendis kavramı da yeterli değildi. Çünkü onlar maden mühendisi olmuşlardı.
Madenin araştırılmasında, üretiminde, ekonomik olarak daha çok istifade etme yönünde de birçok mühendis dalı gelişti. Madencilik ve maden ürünleri hayatın her alanında etkili olmaya başladı.

Sanayi Devriminde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kavramı

Bu dönemin en vahşiyane uygulamalarından birisi madenlerde ve fabrikalarda ucuz iş gücü olarak 6 yaşında çalışma yaşamına başlayan erkek veya kız çocukların hunharca sömürülmesiydi. Ağır çalışma koşulları, gerek üretim zorlamasından, gerekse işçi sağlığı ve iş güvenliği için gerekli önlemlerin alınmamasından emekçiler için ağır zayiatlara neden oluyordu.
Kaçınılmaz olarak emekçilerin direnişleri, örgütlenmeleri ve sistemin değişimi için çıkardıkları isyanlarda, egemen sınıfları bir dizi önlemler alamaya zorladı. Bütün bunlar “sosyal politikalar”[1] kapsamında “işçi sağlığı ve iş güvenliği” kavramını ortaya çıkardı.
[1] Sosyal Politika: Toplumda var olan sosyal sınıfların ilişkileri, hareketleri, savaşımları ve çelişkileri karşısında devleti ve hukuksal düzeni ayakta tutmaya korumaya yönelik çalışmaları içeren bir düşünce bütün olarak tanımlanabilir. (Prof. Dr.Cahit Talas, Toplumsal Politika, İmge Kitabevi, Ekim 1990, Ankara, S:31.)
Osmanlı Döneminde Mühendis Kavramı
Mühendis kavramı Osmanlıya 1389 tarihinde Kosova Savaşından sonra hazırlanan maden kanunnamelerinde “URBARAR” tanımlamasıyla girdi. Urbararın anlamı
Sas Maden Kanunnamesi’nin 5’inci maddesinde “madencilikte kuyu ölçüsünü bilir mühendislerdir[4]” şeklindedir.
1580 yılında Osmanlı’nın Sidrekapısı’ndaki maden teknolojisini seyyah Mehmet Âşık şöyle anlatıyor:
[4] Bu kanunnamenin Osmanlıca orijinalinin kitaptaki kopyasında da mühendis kavramı okunmaktadır.
“…Osmanlılar madencilikte Batı ile aynı teknolojiyi uygulamaktaydılar. Buradaki maden kuyusu 115–155 metre derinliğine kadar inmekteydi. Su boşaltma işlemi çarkla dönen kovalara ilave el pompalarıyla yapılıyordu. Mekanik olarak çalışan çarklar ile havalandırma sistemi vardı…”

Osmanlı Döneminde Maden Mühendisliği

Osmanlı İmparatorluğu, Sanayi Devriminin kendi üzerindeki olumsuz etkilerini görmüş, bütün dönüşümlerini bunun üzerine kurgulamıştır.
Taşkömürünün havzada bulunmasının ardından 1830 yılında maden mühendisi eğitimi için İbrahim Ethem Paşa Fransa’ya gönderildi ve Osmanlı’nın ilk maden mühendisi kabul edildi. Daha sonraki süreçte Avrupa’da birçok maden mühendisi yetiştirildi.

Havzada Taşkömürü Üretiminin Başlaması ve Maden Mühendisleri

Fransızların 1810 tarihli maden kanunundan kopya edilen 1861 Osmanlı Maden Kanunu’nda maden mühendisliğinin tamamen açıklığa kavuştuğu görülmektedir.
Kanunnamede mühendisler, maden başmühendisi ve maden mühendisi olarak tanımlanmaktadır.
1861 Maden Kanunnamesi’nin en önemli kurallarından birisi; maden mühendislerinin her maden ocağında bulundurulması uygulamasıdır.
1869 Maden Kanunnamesinde de, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile ilgili şu maddeler vardır:
“…64’ncü Madde: Bir madende kaza olduğu takdirde maden mühendisi uygun gördüğü tedbirlerle kazaların tekrarını engellemek için ve sorumluluğu kendine ait olmak üzere lüzum gördüğü şeyleri yerel yönetimden talep edecek ve hükümetten dahi icap eden şeylerin süratle yapılması sağlanacaktır.
65’nci Madde: Bir işkazası olduğunda maden mühendisi, kaza mahalline gidip kaza sebebini araştırmakla hiç gecikmeden gerekli tedbiri alacak ve kazanın nedenini maden idaresine bildirecektir.
Daha sonra ki 1887 ve 1906 tarihli Maden Kanunları’ nda aynı hükümler vardır.

Havzadaki İş Kazalarından İki Örnek

Emniyet lambası Havza ocaklarının çoğunda yoktur. Bir grizu kazası şu şekilde olmuştur. “…Kozlu’da Laz Emin Ağa’nın bir numaralı ocağında Ekim’in 31 inci sabahı 4 kazmacı ve 4 amele çalışmakta ve dışarıda ise 18 amale içeriye girmeğe hazırlanmakta iken, birikmiş olan gazın patlamasıyla, ateş ocağı tamamen sarmış ve içindeki kömür arabalarını dahi dışarıya püskürtmüştür. Ocaktan çıkan gaz ve dumandan içeriye girmek mümkün olmamıştır. Saat 10’da duman biraz hafiflemiş ve içeriye girildiyse de bir netice alınamamıştır. 2 Kasım 1877…” Bu kazada bir kısmı çocuk 8 işçi ölmüştür.
Grizu kazalarının önlenmesi için komisyon başkanlığından bir tamim gönderilir. Bu tamimin içeriği şöyledir: “…Grizu kazalarında telefatın önlenmesi amale ve kandilcilerin gereken tedbiri almasına bağlıdır. 21 Kasım 1878”
Başka bir grizu kazası ise şu şekilde cereyan etmiştir:
“Çınarlı’da Mustafa Bey ocağında gaz tutuşarak 5 amele yanmıştır. Amale ocağa gitmekten çekinmektedir. Tahkikat yapılması babında. 27 Temmuz 1878”
Bu telgrafa gelen cevap ise grizu kazasına bakış açısından oldukça önemlidir.
“Bartın Kaymakamlığı Vekâletine;
Umumi ocaklarda böyle sakatlıklar olması madenin cümle hususundandır. Her nerede olur ise olsun, eceli kaza[5], mukadderat-ı[6] ilahiden[7] olduğundan hiçbir ocağın tatiline mahal olmadığı, gerekli tedbirlerin alınmasıyla emsalleri gibi imalata devam etmek üzere amelenin de nasihatle tedibinden[8] geri durulmaması gerekir. 27 Temmuz 1878”
Yazışmalarda ocak emniyeti için kandilci ve çavuşlardan bahsedilmekte mühendis ise hiç anılmayıp, iş kazalarının takdiri ilahi olduğu vurgulanmaktadır.
[5] Tehlikeye uğramak suretiyle tesadüfen gelen ecel.
[6] Kaderde olan, alın yazısı.
[7] Allaha mensup Allah ile ilgili, tanrıdan.
[8] 1-Edeplendirme, edeplendirilme 2-Terbiye etme terbiyesini verme.3- Bir suç işleyeni başkalarına örnek olacak şekilde cezalandırma.

Maden Mühendislerinin Vazifelerine Dair Nizamat

“Maden Mühendislerinin Vazifesine Müteallik[9] Nizamat” 1895 yılında yürürlüğe girdi. Maden mühendisin işçi sağlığı ve iş güvenliğini içeren görevi şöyledir: “ …Maden mühendisi nizamnamede yazıldığı üzere teftiş için senede iki defa vilayet dâhilinde bulunan tüm madenlerin ameliyatını teftiş edecek ve gerek hükümete ve nezarete malumat vermek için gördüğü noksanlığı ve imalatı kayıt edecektir…”
[9] İlgili, ilişiği olan, ait, dair.

Bir İslah Layihası

14 Ekim 1902’de Emin Paşa’nın Havza için yazdığı “Islah Layihası”nda işçi sağlığı ve işgüvenliği için gerekli önlemler şu şekilde belirtilmiştir. “Ocaklar içinde olan su arkları kömür tozu ve toprak ile dolup sular ocağın içine yayıldığından, yollar daima çamur halinde ve rutubet fevkalade fazla olduğundan amelenin sıhhatine zarar vermektedir.
Tahkimat işleri bazı ocaklarda itinasız suretle yapılmış olduklarından telefata ve ölüme neden olmaktadır.
Ocaklarda insan ve hayvanların gidip geldiği yollara önem verilmediğinden kömür nakleden hayvan ve insanların zorluk çekmekte olduklarından maden mühendisinin göstereceği şekilde yolların yapılması için emir verilmesi.
Amele kulübelerin usulüne uygun olması, belirtilmişse de bu hususun dikkate alınmadığı görülmektedir. 14 Ekim 1902”
İş kazaları konusunda başta grizu olmak üzere göçükler had safhadadır. Hastalıktan ölenlerin sayılarını belirlemek mümkün değildir. Sadece 1903 yılından sonra bazı iş kazasını ve hastalıkları belirlemek mümkün olmaktadır. Bunun nedeni ise ilk emniyet nizamnamesinin yürürlüğe girmesinden sonra kazalar hakkında ayrıntılı raporların hazırlanmasıdır.

Ocak Ameliyatının Kural ve Usullerinin Umumiyesi

1903 yılında hazırlanan Kavaid-i Umumiyenin hazırlanış nedeni; “…Ereğli Maden Hümayunu Ocaklarında madenciler, mühendisler, çavuşlar tarafından dikkat edilmesi ve uyulması gereken bütün işler ‘Ocak Ameliyatının Kural ve Usullerinin Umumiyesi’ namı altında 56 madde ile izah olunmuştur…” şeklinde açıklanmıştır.
Maden mühendislerin görevlerinden bazıları şunlardır:
Madde 1: Zararlı ve tehlikeli olan gazları yok etmek, ocaklarda yeterli derecede temiz ve yeni havanın sürekli sağlamak için, nefeslik açmak ve gerekli teknik aletlerin bulundurulmasını sağlamaktır.
Madde 2: Ocak da gazın mevcudiyeti sürekli hissediliyorsa, 12 saatte bir defa ocak mühendisi refakatinde bir çavuş bulunduğu halde ocağın tamamını bir emniyet lambasıyla muayene ve kontrol ederek ocak havasının sağlıklı ve güvenilirliğini sağladıktan, sonra amelenin ocağa girmesine müsaade edecektir.
Madde 6: Ocakta patlayıcı ve yanıcı gaz hissedildiği zaman, pervane, körük, boru gibi teknik aletler vasıtasıyla temiz hava cereyan ettirerek, patlayıcı ve yanıcı gazları dağıtıp, emniyet açısından güvenilir hale getirmedikçe, amelenin ocağa girişine müsaade edilmeyecektir. Şayet, amelenin ocağa girmesinden sonra patlayıcı ve yanıcı gaz fark edilirse, hiç vakit kaybetmeden amelenin dışarıya çıkartılması şarttır.
Madde 8: Lağım ateşlenecek ocak mühendis ve çavuş tarafından muayene olunup, bir mahzur olmadığı anlaşılmadıkça ateşleme yapılmayacaktır. Ateşleme kazmacılar vasıtasıyla yapılacaktır.
Madde 17: Mühendis ve çavuş tarafından amelenin ocağa girişinden önce, bütün tahkimat aksamı gayet dikkatle muayene edilip tehlikeli mahallerin tamirci postası tarafından vakit geçirilmeden değiştirilecektir.
Bu emniyet nizamnamesinin yayınlanmasından sonra maden mühendisleri, maden mühendisliği kavramı ile “işçi sağlığı ve iş güvenliği kavramı”nın her alanda yerleşmesini sağlamaya başlamışlardır.

SONUÇ

Osmanlı İmparatorluğu taşkömürü ile geç tanışmış, önce yabancı ülkelerin mevzuatını tercüme ederek ve daha sonra ülke gereksinimlerine uygun mevzuat üretmiştir.
İşçi sağlığı ve iş güvenliği yönelik önlemleri giderek ayrıntılandırılmış maden mühendisinin tartışılmaz rolü ve görevleri açık bir biçimde ortaya konulmuştur.
Mühendisler raporlarıyla kaza nedenlerini açık açık ortaya koymuş, kaderci anlayışlar yıkılmaya başlamıştır.
O dönemde, maden işletmelerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğinde maden mühendisinin çok daha önemli bir yeri bulunduğu görülmektedir.

• • Cumhuriyet döneminde Maden mühendisi yetiştirmek amacıyla açılan “Yüksek Maden ve Sanayii Mektebi” kısa süren eğitimiyle 70 mühendis yetiştirildikten sonra kapatılmıştır.
• • Havzada Devletciliğin yerleşmesi amacıyla önce devlet şirketleri kurulmuş ve geliştirilmiştir.

• • Bir çok sosyal politikalar ve işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri nizamnamelerde ve kanunlarda yer aldıysa da iş kazaları açısından önemli bir gerileme görülmemiştir.

• • Üretimin geri teknoloji ile sürdürülmesi, işçilerin kültür seviyesinin düşüklüğü, 1935 yılından sonra uzun ayak sisteminin yerleşmesiyle birlikte, ayak boyunda meydana gelen kazı boşluklarına (arka boşluk) gaz birikmesiyle, meydana gelen büyük gaz ve toz patlamaları, ölümlü iş kazalarında büyük bir artışa neden olmuştur.

• • Özellikle M.K.K. (1940-1948) Dönemi ve 12 Eylül 1980 faşist diktatörlüğün baskıcı rejimi ve liberal politikaların olumsuz etkisiyle kitle katliamlarına varan iş kazaları vukuu bulmuştur.

• • Ayrıca, 1980 sonrası Havzanın özel işletmelere açılmasıyla Osmanlının ilk dönemlerindeki gibi işin ehli olan olmayan bir çok müteşebbis, az yatırımla çok para kazanma hırsıyla, işsizliği ve sefaleti sömürülen bir çok gencin iş kazalarında ölümüne neden olmuştur.

• • İş kazalarının engellenmesinde en önemli etken olaya bilimsel olarak yaklaşmaktır. Bilimsellik, işi şansa ve ilahi gücün insafına bırakmaz. O nedenle devlet yöneticilerinin kendi üzerindeki sorumluluğunu ve iş cinayetlerindeki paylarını gizlemek için iş kazalarını ve ölümleri, “kader,” “alın yazısı,” “afet,” “güzel ölüm” olarak yorumlamaları çağdışılığın göstergesi ve gerici bir zihniyetin yansımasıdır. Asıl tehlikeli olan budur. Bu durum düzelmeden ne havzamızda nede ülkemizde ileriye dönük iyimserlik taşımanın hiçbir anlamı yoktur.

• • Beni dinleme zahmetine katlandığınız için hepinize teşekkür eder, şükranlarımı sunarım.

MADEN İŞLETMELERİNDE
İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ
SEMPOZYUMU
24-25 Kasım 2011
Zonguldak
TMMOB Maden Mühendisleri Odası


EROL ÇATMA
Emekli Maden İşçisi
erolcatma67@gmail.com

 


14 Ocak 2012 Cumartesi

KDZ. EREĞLİ İDMAN YURDU AZA DEFTERİ VE BİR KENTİN HAFIZASI

                   KDZ. EREĞLİ İDMAN YURDU AZA DEFTERİ VE BİR KENTİN HAFIZASI



                                                                              KDZ.EREĞLİ 1933

Kdz. Ereğli 1930’lu yılların başında 5500 civarında nüfusu olan bir şehirdi. Bu dönemde havzanın en eski ve güçlü şirketlerinden olan Fransız sermayeli Ereğli Şirketi hala varlığını sürdürüyordu. Havzada yeni şirketlerin kurulması ve kömür işletmeciliğinde yeni tekniklerin uygulanmaya başlanması ile kömür üretimi hızla artırmış ve hükümetin teşvikiyle ihracat canlanmıştır. Çamlı ve Kireçlik gibi bölgelerde çıkarılan kömürün kıyıdan gemilere yüklenmesi işi veya bir başka deyişle tahmil ve tahliyecilik denilen yükleme-boşaltma işi bu tarihlerde büyük önem kazanmıştır. Bu dönemde kayığı ve mavnası olanlar, Kdz. Ereğli’nin dar gelirli ve işsiz gençlerini kürekçi ve hamal olarak yanlarında çalıştırarak önemli servet sahibi olmuşlardır. Kdz. Ereğli’de bugün de varlıklarını koruyan bazı tüccar ailelerin serveti tahmil ve tahliye kaynaklıdır. Bu yıllar balığın ve çileğin bol olduğu ama fakirliğin doruğa ulaştığı yıllardır.

Türkiye Cumhuriyetinin ilk ili olma özelliğine sahip Zonguldak; 1 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat- ı Esasiye Kanunu’nun 60. maddesine göre sancaklar kaldırılınca vilayet yapılmıştır.

Zonguldak’ta kömür işletmelerinin varlığı ve buranın il yapılması sonucunda Zonguldak’ın ilçeleri bundan yararlanarak öğrencilerini il merkezine ortaokula gönderme yoluna gitmişlerdir. Fakat Kdz. Ereğli’yi vilayete bağlayan bir yol bulunmadığından Kdz. Ereğli Zonguldak’ta açılan ortaokuldan pek yararlanamamıştır. Oysaki o yıllarda Kdz. Ereğli’de bulunan Süleymaniye Mektebi, Bozhane Mektebi, Gülüç Mektebi, Kayabaşı Mektebi sayesinde çocuklar iyi bir eğitim alıyordu. Okuma yazma oranı o döneme göre yüksek sayılabilirdi. Ama ne yazık ki ilkokul sonrası gidilebilecek bir okul bulunmuyordu.

Zonguldak ile karayolu bağlantısı olmadığından tek bir yol kalıyordu o da deniz yolu. Küçücük sebze motorları ve yine ticari eşya taşıyan motorlar ile 25 millik yol 4-5 saatte alınıyordu. Bu hem tehlikeli hem de oldukça mali yük getiren bir yolculuktur.

Bu olumsuz durum 1937 yılında sona erdi. Kdz. Ereğli Kaymakamlığı ve Belediyesi Ereğli’de Ortaokul açmak için harekete geçti. Bunun için uygun bir bina gerekmekteydi. Bu sırada kent içinde Halil Paşa Konağı diye bilinen yapının Karamahmut ailesi tarafından satışa çıkarıldığı öğrenilince bina o günün parası ile 6,198 liraya Belediyece Ortaokula çevrilmek üzere satın alındı. Ve ortaokul açıldı.

Kdz. Ereğli’nin 1930’lu yıllarda ki genel atmosferine daha ayrıntılı bilgiler katmak için şu an elimizdeki en değerli birinci elden kaynak “1930 Ereğli İdman Yurdu Aza Defteri” dir.

                       
Bundan 3 sene önce Kdz. Ereğli’nin en eski ve köklü eczanesi Memleket Eczanesi’nde sohbet edip çayımı yudumlarken Eczanenin 3. kuşaktan sahibi Sayın Sadun DURAN bana gülümseyerek Ereğli İdman Yurdu Aza defterinin kendinde olduğunu söyleyince şaşkınlığı ve sevinci aynı anda yaşadım. Sadun Bey defteri içeriden getirdi. Kalbim küt küt atarak ilk sayfayı açtım. İlk sayfadaki fotoğraf kulübün kurucularından ve reisi Sadeddin Bey “Aman Allahım !” evet o işte ben bu kişiyi 5,5 yıldır araştırıyordum. İşte artık fotoğrafı ve kişisel bilgileri elimde idi. Sayfaları bir taraftan çeviriyorum bir taraftan da şahıslar hakkında Sadun Bey’e bilgiler aktarıyorum. Bir taraftan Eczaneye gelip giden müşteriler oluyor onlarla da sevincimi paylaşıyorum. Sadun Bey Sadedin Bey’in dedesi Sabit Bey’e 1934 yılında Antalya’dan atmış olduğu foto kartı (kartpostal) bana bilgisayarından gösterdi. Evet dedim onun imzası çünkü bu imzayı daha önceden tanıyordum. Aza defterinde de henüz soyadı kavramı olamadığı için sadece adını içeren hattat edası ile atılmış o estetik imza.

Sadun Bey’in ağzından o sihirli cümle döküldü:

“-Hocam bu defteri alın inceleyin ve işiniz bitince getirirsiniz.”

Bir hazine sandığı bulmuş defineci sevinciyle iyi günler dileyerek eczaneden evime bir anda adeta uçuyorum sayfalar, bilgiler ve fotoğraflar o kadar ayrıntılı net bilgiler var ki kafamda yerine tam oturmamış rivayet gibi kalan birkaç konu bir mozaiğin küçük küçük taşları gibi artık yerlerine oturuyor
                           
Ereğli İdman Yurdu Aza defterinde 132 sayfa kayıt tutulmuş üye bilgiler Sadeddin ERİŞEN tarafından tek tek işlenmiştir. Kayıtlı 130 üye gözükmektedir.(2 sayfa boş bırakılmıştır) Üyelerinin profilini kabataslak incelersek Dönemin Zonguldak Mebusları Celal Sahir Bey (Fahri Üye) ve Ragıp Bey (Fahri Üye) Dönemin Kaymakamı Mehmet Halit Bey (Fahri üye) 18 Erkek 6 Bayan olmak üzere toplam 24 Muallim (Öğretmen), 2 Kömür Şirketi Temsilcisi, 3 Mühendis, 22 Memur (çeşitli kurumlarda çalışan), 3 Muhasip,5 Şirket Kâtibi, 2 Vapur Acentesi Sahibi, 4 Maden İşletmecisi, 9 Sandal, Kayık Sahibi ve Motorcu, 1 Eczacı, 1 Doktor, 1 Diş Hekimi, 1 Liman Reisi, 10 Adet Küçük Esnaf, 8 Tüccar, 3 Müfettiş, 1 Sorgu Hâkimi, 2 Asker Emeklisi, 4 Öğrenci, 1 Eczacı kalfası, 1 Yurt odacısı, 1 Harman Çavuşu şeklindedir. Geri kalan üyelerle ilgili herhangi bir meslek kaydı yoktur. Bayan Üye sayısı 18’dir ve yukarıda belirtildiği gibi 6 tanesi öğretmendir.

1930 yılı Kdz. Ereğli eğitim istatistiklerine bakıldığında ilçedeki toplam öğretmen sayısı zaten 56 kişidir. Tüm öğretmenlerin neredeyse yarıya yakını Ereğli İdman Yurdu üyesi olmuşlardır.

Zonguldak Mebusu 94 numaralı üye Ragıp Bey’in ( ÖZDEMİROĞLU ) ilgili sayfasında şöyle bir not dikkatimizi çekiyor. Yurt binasının icarını deruhte etmiş (Binanın kirasını üstlenmiş) ve bu sebepten kendisine heyet-i idare kararı ile teşekkür name takdim edilmiştir.(Karar 23.7.1932)

Diğer Zonguldak Mebusu 67 numaralı üye Celal Sahir Bey (EROZAN) ise gayet renkli bir simadır. 29 Eylül 1883’te İstanbul’da doğmuştur.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun dört kurucu üyesinden biridir. “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin kuruluş dilekçesinde görevi, “veznedar” olarak belirtilmiştir. 26 Eylül 1932’de toplanan ilk Türk Dili Kurultayı, dilin sözvarlığını saptamak üzere “Lügat ve Istılah Kolu”nu kurmuş, “Umumi Merkez Heyeti” de kol başkanlığına Celal Sahir EROZAN’ı getirmiştir. (1932)

Ereğli İdman Yurdu denilince akla gelen, şehrimizin hafızasında önemli bir iz bırakan olay 9–13 Temmuz 1934 tarihinde gerçekleşen kikler ve yelkenli ile gerçekleştirilen İstanbul seyahatidir. Bu seyahatli ilgili taradığım kaynaklarla aza defterindeki bilgiler iyice örtüştü. Ereğli İdman Yurdu kürek çekerek sahilleri takip ederek bu zorlu işi başarmış. İki takım oluşturulmuş birinci kiktekiler 20 yaş altı ikinci kiktekiler ise 20 yaş üstündekilerden seçilmiştir.

Bu yolculuğa katılanlar;

Hüseyin GÜRDAL (Moskof), Zülfi ÇITAK, Yakup ARGÜN, Vahit Bey, Hacı KUZU, İzzet Bey, Abdullah OKAY (Sandalcı), Ekrem SÜREL (Bakkal), Abdullah ÜLKER, Ahmet Bey (Kara Kulukçu), Ahmet KAPLAMA (Fırıncı), Şinasi Bey (Hacı oğlu), Mehmet ABALI (Abalı oğlu), Müslim oğlu İbrahim Bey (Sandalcı)

Yelkenlide ise Şaban (DALAY) Bey (Öğretmen), Zekai Bey (Öğretmen), Şahidi Bey (Öğretmen), Halis Bey (Kökçülerin Hacı Mehmet’in oğlu), İsmail AKSAN, Refik SART ve İdman Yurdu Kulübü’nün Başkanı Sadeddin ERİŞEN bey bulunmaktadır. Hafız Mehmet Bey (Ölecek oğlu) seyahatte idare memuru olarak görevlendirilmiştir. Yine Kulüp Aza defterinden öğrendiğimize göre Refik SART dönüşte İstanbul’da kalmıştır.

14 Temmuz 1934 tarihli Cumhuriyet gazetesinde 5. sayfada bu seyahat haber olarak verilmiştir. Buna göre bir çifte, iki kik ve bir ağırlık sandalı ile 20 kadar sporcunun İstanbul’a ulaştığı, sporcuların İstanbul Halkevi’nde misafir edildikleri, İstanbul da dört gün kalarak yine İzmit körfezi sahillerinden dolaşarak, futbol maçları da yaparak Ereğli’ye dönecekleri belirtilmiştir. Bu süre zarfında sandalların Galatasaray’ın Bebek’teki denizcilik lokalinde kalacağı bilgisi de verilmektedir

Sadeddin Bey ile ilgili şu bilgileri ise yine Kulüp Aza defterinden ulaşıyoruz.1909–1914 yılları arasında İstanbul’da Hubertus Avcı Kulübü İdari üyesi, Devrek Avcı Cemiyeti kurucusu ve başkanı, İstanbul Stadyum kurucularındandır.20.08.1930 tarihinden 12.05.1935 tarihine kadar Ereğli İdman Yurdu başkanlığını yaptı. Sadeddin Bey Kulüp başkanlığından kendi isteği ile işlerinin yoğunluğunu mazeret göstererek istifa etmiştir. İdare heyetinde ise göreve devam etmiştir. İdman Yurdu aza defterini incelerken dikkatimizi çeken nokta şu oldu. Maarif Memuru olan 1902 doğumlu Mustafa oğlu Sırrı Bey yurt içinde bazı tutumları yüzünden tepki görmüş idare heyetiyle anlaşmazlığa düşmüş ve istifa etmiştir. Bu şahıs daha sonra dışarıdan Ereğli İdman Yurduna düşmanca bir tutum izleyerek üyeleri istifaya zorlamıştır. Defter kayıtlarına göre Sadeddin Bey tarafından mahkemeye verilen Sırrı Bey özellikle İdman Yurduna üye öğretmenlere baskı yapmış bunun sonucunda 60 numaralı üye Öğretmen İdris Bey 72 numaralı üye Öğretmen Şahin Bey 88 numaralı üye Öğretmen Nuri Bey baskılara dayanamayarak istifa etmiştir. Bu baskı daha sonra ise Kaymakam Emin Bey tarafından da uygulanmış bunun sonucunda da Tahrirat kâtibi 71 numaralı üye Salih Zeki Bey ve Orman memuru 91 numaralı üye Celal ACAR (Baron) istifa etmek zorunda kalmış fakat Celal ACAR’ın istifası kabul edilmemiştir. Tüm bu baskılar Sadeddin Bey’i yıpratmış olmalı ki oda başkanlıktan istifa etmiştir. Daha sonra ise bu baskılar artarak onu Kdz. Ereğli’den ayrılmaya hatta sürgüne sürükleyecektir.

Sadeddin ERİŞEN ”KOZES” “adlı şirketin Ereğli mümessili (temsilcisi) olarak görev yapardı. Ereğli’ye gelen yabancı vapurlara kömür yüklenmesi ve sevkiyat işleri ile uğraşıyordu. Yardımsever bir kişi olarak sevilirdi, fakir babasıydı. Gemilerden artan kömürü yoksullara dağıtırdı. Ereğlili motorcuların halkı mağdur ettiği şikâyetleri üzerine motorcuların yüksek fiyatlarla yolcu taşımalarını engelledi kendi motoruyla düşük fiyatlarla yolcu taşıttı. Bu olay onun Ereğli’den mecburen ayrılmasına sebep olan süreci başlattı.128 imza toplanarak “KOZES” Şirketinin nakliye işlerini yürüten mümessil Sadeddin Bey’e karşı bir kampanya oluşturuldu. Casuslukla itham edildi. 3 ay İstanbul’da gözaltında kalan Sadeddin Bey mahkeme kararıyla Romanya’ya sürgün edildi.16 ay vatansız olarak Romanya’da yaşadı. Dönemin Zonguldak milletvekilleri durumu Mustafa Kemal ATATÜRK’e arz eyledi. Dosya ATATÜRK ’e getirildi, dosyayı inceleyen ATATÜRK emir vererek bir karar çıkarttı. Böylece çıkarılan meclis kararıyla vatanına döndü fakat maalesef Ereğli’ye gelmedi, Ereğli gençliği böylece 1937 yılında önderini yitirmiş oldu.

Sadeddin Bey deniz sporlarına çok önem verirdi. Bugünkü SSK Hastanesinin bulunduğu yerde 1 Temmuz Denizcilik Bayramı ve 30 Ağustos Tayyare Bayramları münasebetiyle kik yarışları, sandal yarışları, mavna yarışları, yüzme ve ördek kapma yarışmaları yapılırdı. Ayrıca bayanların da kürekçi takımları vardı. İdman Yurdunun 17 ve 20 numaralı üyeleri iki bayan ile ilgili Kulüp Aza defterinden buraya vereceğimiz bilgiler bize 1930’lu yılların Kdz. Ereğlisi ile ilgili çok değerli bilgiler sunuyor. 17 numaralı üye Adile Hanım Sadeddin ERİŞEN’in kızıdır. Adile Hanım 30 Ağustos 1931 tarihinde Tayyare Bayramı menfaatine düzenlenen deniz yarışlarında 2 çifte sandal ile birinci gelmiştir. 20 numaralı üye Perihan Hanım’da aynı şekilde 30 Ağustos Tayyare Bayramı münasebetiyle 4.9.1931 tarihinde yapılan iki çifte Hanım sandal yarışlarında birinci gelmiştir. Bugün bile zevkle izlenen yağlı direk yarışmasının ödülünü bizzat Sadeddin Bey cebinden öderdi.

Rahmetli Sadeddin ERİŞEN’in İstanbul’da ki torunu Semra ARZIK hanım çalışmalarımdan internet blog sayfam sayesinde haberdar olmuş ve 3 yıl kadar önce bana telefon ile ulaşmıştı. O an sevinci ve şaşkınlığı beraber yaşamıştım. Şu an hala kendisi ile irtibat halindeyiz ikna edebilirsem Sadeddin ERİŞEN ve arka planda 1930’lu yılların Ereğlisini bir romanda anlatmak istiyorum. Ayrıca Kdz. Ereğli’ye bir kent tarihi müzesi kazandırmak en büyük idealim bu gerçekleşirse Aza Defterini Sadun Bey bu müzeye bağışlayacak bende 10 yıldır topladığım tüm belgeleri bağışlamayı düşünüyorum. Mevlam Görelim Neyler, Neylerse Güzel Eyler…