29 Aralık 2011 Perşembe

BEHÇET NECATİGİL’İ DOĞUM GÜNÜNDE ANIŞ


BEHÇET NECATİGİL’İ DOĞUM GÜNÜNDE ANIŞ

YAZAR :Erol ÇATMA



Behçet Necatigil ve Zonguldak

Behçet Necatigil’in Ahmet Naim’e yazdığı mektup olmasaydı, belki de Behçet Necatigil’in Zonguldak’ta, bir zamanlar benim de okuduğum Mehmet Çelikel Lisesi’nde öğretmenlik yaptığını bilmeyecektim. Biraz da araştırmacı mantığı ile Behçet Necatigil’in bu dönemlerini öğrenmeye çalıştım. Beni mutlu eden başka bir nokta ise, yıllar önce dilimden düşürmediğim bir şiirin de Behçet Necatigil’e ait olmasıdır, aslında bu beni biraz da mahcup etti. “Gizli Sevda” o yıllarda çok sık okunurdu. Ben “Gizli Sevda” şiirini hala ezbere okuyabiliyorum. Bir şiiri otuz yıl ezbere okuyan bir insan o şiiri çok sevmiş olmalıdır, ama yazarını unutmak korkunç bir vefasızlıktır.

Benim yazdıklarım “yazın eleştirmenliği” sayılmamalıdır. Yazın dünyasında, edebiyattan çok, Zonguldak için bir şeyler yazmış ve karıncalar ordusu gibi yeraltını oyan maden işçilerinin çığlıklarını yansıtan yazıncılarla ilgilenmekteyim.

Behçet Necatigil, 14 Nisan 1916 günü İstanbul’da Fatih semtinde dünyaya gelir. Babası Kastamonuludur. O dönemlerde Beyoğlu ve Sarıyer Müftülüklerinde vaizlik görevinde bulunmaktadır. Annesi Bedriye hanımsa Geliboluludur. Bedriye hanım geçirmiş olduğu ağır bir tifo hastalığını henüz atlatmak üzereyken oturmuş oldukları konağın yanmasıyla meydana gelen korku ve heyecan nedeniyle “mide humması”ndan 27/28 Haziran 1918’de vefat eder. Behçet Necatigil o zaman henüz daha iki yaşındadır. Babası Saime hanım isminde bir kadınla evlenir.

Behçet Necatigil’in hayatı bundan sonra anneannesinin eviyle üvey annesinin evi arasında sürüp gider.

Behçet Necatigil hastalıklı ve huzursuz bir çocukluk dönemi geçirir. Üvey annesinin şefkat göstermemesinin yanında ayrıca ağır bir cilt hastalığına yakalanır.

Necatigil çocukluk dönemini bir şiirinde şöyle anlatır:

“Doğdum dünya harbi, birinci dünya harbi

Çocukluğum veremli inek sütleri

Boynumda, kollarımda oyuk lenfa bezleri

Hastane koridoru, beklemek, küvet, irin

Acısını ancak bir ben bilirim

Derin izleri derimde utanacak değilim”

Necatigil bir süre de Kastamonu’da akrabalarının yanında kalır. Annesinin erken ölümünün onu derinden etkilemesini şu satırlarla ifade eder:

“Bir köy, anızlar kesmiş tabanlarımı, şehirlere getirildim sonra. Çocuk anasız kaldı mı, iş işten geçmiş ola.”

Cumhuriyet’in ilanından sonra dini görevinden ayrılan babası “Singer Müfettişliği” alıp, ailesiyle birlikte Kastamonu’ya gider. Behçet Necatigil de 1923 yılında Beşiktaş Cevri Usta İlkokulu’nda başladığı eğitimini dördüncü sınıfa kadar burada sürdürmüş, son sınıfı da Kastamonu Erkek Muallim Tatbikat Mektebi’nde tamamlamıştır.

Behçet Necatigil ortaokula Kastamonu Lisesi’nde başlar. Ancak hastalıkları nedeniyle okula iki yıl ara verir. Ortaokuldaki Türkçe öğretmeni Şair Zeki Ömer Defne’dir. Zeki Ömer Defne, Behçet Necatigil’in edebiyata ve sanata olan yeteneğini fark eder ve onunla yakından ilgilenmeye başlar. Behçet Necatigil’in hastalığı nedeniyle ameliyat ve elektrik tedavisi gerekmesi üzerine tekrar İstanbul’a döner.

Behçet Necatigil 1931 yılında Kabataş Lisesi orta ikinci sınıfa kaydolup iki yıl sonra ortaokulu, üç yıl sonrada lise edebiyat kolunu birincilikle bitirir.

1936 yılında Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne kaydolur.

Behçet Necatigil üniversitede Cahit Külebi, Ahmet Ateş, Mehmet Kaplan, Fahri İz, Samim Kocagöz, Sabahattin Kudret, Salah Birsel, Tahir Alangu gibi sanatçı, yazar ve bilim adamlarıyla birlikte olur ve Ekim 1940 yılında fakülteden birincilikle mezun olur.

Üniversiteden mezun olduktan sonra Kars ve Antalya arasında tercih yapmak mecburiyetindedir. Behçet Necatigil öğretmenlik yapacağı yeri Kars olarak belirler, 1940 yılında Kars Lisesine Edebiyat öğretmeni olarak gider.

Behçet Necatigil Kars’ta bulunmaktan pek şikayetçi olmaz, aşırı soğuklardan kendisini koruduğu müddetçe bir problemi yoktur, ama hastalığı onu rahatsız etmeye başlar. Kars’ta geçen günlerinde daha rahat, huzurlu ve asude bir hayat yaşar. En azından orada kendisine ait bir odası, sobası ve rahatı vardır. Hatta Zonguldak’taki öğretmenlik günlerinde Kars’a tekrar dönmek için müracaat etmeyi bile düşünür.

Behçet Necatigil Kars’ın aşırı soğuğuna dayanamaz rahatsızlanır ve bu sebeple Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesine nakledilir. Bir anlamda yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştur. 9 Ekim 1940 yılında başlayan bu görevi 1 Mart 1943 yılına kadar devam eder.

Bu dönemler Zonguldak ülkenin en ağır yükünü taşımaktadır. Bu yıllar Zonguldak’ta Milli Koruma Kanunu bütün hışmıyla sürmektedir. Maden işçilerine mükellefiyet uygulamasının yanında İkinci Dünya Savaşı’nın da beraberinde getirdiği yaşam zorluğu, hayatı her yönüyle olumsuz yönde etkilemektedir. Bir süre sonra gıda maddelerinin karneye bağlanmasının yanında, karaborsa ve yokluk had safhaya ulaşır. Bütün bunların yanında Necatigil’i en fazla rahatsız eden şey, kömür tozlu ve sisli olduğu kadar aşırı rutubetli Zonguldak havasıdır. Bu rahatsızlığı ile ilgili olarak, Nurullah Çetin, “Necatigil Zonguldak’ta sıkıntılı ve hastalıklı günler geçirir. Rutubetli, berbat, pis havalı, karanlık, kasvetli, soğuğu iliklere işleyen bir şehir olarak nitelediği Zonguldak’ta tutulduğu hastalıklardan şikayetçidir. Zayıf bünyesi otel odalarında yaşamaya tahammül edemez. Maaşını almada aksaklıklarla karşılaşır ve para sıkıntısı çeker. Zonguldak onu hiçbir şekilde memnun etmemiştir.” der. (Nurullah Çetin, Behçet Necatigil, Hayatı, Sanatı ve Eserleri, T.C. Kültür Bakanlığı, Kültür Eserleri Dizisi, 1997, s.198.)

Zonguldak’ta geçen hastalıklı zor günlerini Tahir Alangu’ya yazdığı bir mektubunda şöyle dile getirir: “Müşkül günler geldi çattı dostum. Adenetim bir gecede birden delindi. Bol gıda, bünyeyi takviye. Fakat lokantada yemekler gittikçe azalıyor ve mevcutlar da gittikçe pahalılanıyor.(…) Eskiden mesela Kars’ta öksürdüğümü hiç bilmezdim. Ama burada bu kömür tozları teneffüste, bir cigara içmeye göreyim, gecesi tıkanırcasına öksür de öksür.” (Nurullah Çetin, age, s.198)

Behçet Necatigil’in Zonguldak’ta kaldığı otel havasız ve rutubet kokmaktadır. Pek de aydınlık olmayan lambaların altında yazılı yoklama kağıdı ve vazife defteri okuyabilmek için ayakta durarak lambaya iyice yaklaşmak gerekmektedir. O dönemlerde de henüz vekil öğretmendir. Asaleten tayini gelmediği içinde oldukça şikayetçidir.

Bu dönemde öğrencilerine köylerindeki ve kasabalarındaki folklor ürünlerini yazıya geçirmelerini, bunları Halkevleri dergilerinde yayımlayacağını söyleyerek onları folklor derlemelerine yönlendirir. Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu ile birlikte Zonguldak’ta bir sanat çevresi oluştururlar.

Şiir yazmaya çok küçük yaşlarda başlayan Behçet Necatigil, 15 Temmuz 1943 tarihine kadar yayınladığı şiirlerin altına “Behçet Necati” imzasını atar. 15 Temmuz 1943 tarihinde yayımladığı “Okumak Hakkında”, “Gençken II”, “Bu şehirde (Yabancı Şehir)” şiirinde ve daha sonraki tüm şiirlerinde Behçet Necatigil imzasını kullanır. (Nurullah Çetin, age, s.198)

Behçet Necatigil, asıl kendi sesini Kars (1941) ve Zonguldak (1942-1943) liselerindeki öğretmenliği sırasında bulmaya başlamıştır. Özellikle Zonguldak dönemi, onun şiirinin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Çünkü burada sanatı için verimli bir çevre bulmuştur. Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu gibi iki kuvvetli şairlerle birlikte çalışmışlar ve Zonguldak’ta çıkan “Ocak” ve “Yeni Zonguldak” gazetelerinde, “Karaelmas” ve “Değirmen” (İstanbul) dergisinde şiir ve yazı yayımlamıştır.

Behçet Necatigil, Tahir Alangu’ya 14 Nisan 1942 tarihinde yazdığı bir mektubunda “Yeni Zonguldak” adlı mahalli gazeteye yazdığından şöyle söz eder: “Yeni Zonguldak isminde on haftadır çıkmaya başlayan bir gazetenin muharrir kadrosunda fisebilillah [karşılıksız] yazı yazıyorum. ‘Bir Adamın Kuruntuları’ başlığı altında hemen hemen her nüshada çıkan lirik(!) nesirler bu aciz kaldırımdaşının kalem ve karihasından [insanda kendiliğinden meydana çıkan fikir ve niyet] çıkar.“ (Nurullah Çetin, age, s.198)

Behçet Necatigil’in bu dönemde “Yeni Zonguldak” ismindeki gazeteye “Bir Adamın Kuruntuları” başlığı altında 11 Şubat 1942’de yazdığı “Rıhtıma Doğru” denemesinde, “Şimdi bu gece oldukça sakin bir denizin dalgalarına dalaraktan hareket ettiğim bir alemde, kendimle baş başa, nereden geldikleri belirsiz hazlar, huzurlar içinde, ihtimal günlük yorgunluğun zoruyla ihsasların [duyurma, üstü kapalı sezdirme] gişesini de kapamış bir beldenin, hiç değilse bu gecelik hiçbir şeyi umursamayan selametinde, gerisingeri dönüyordum. İsteklerim, inkisarlarım [gücenme, gönül kırma], sıkıntılarım uykuya dalmışlardı. Onlar içerimde rahattı ve neticede, bir gece vakti, Zonguldak’ta ben rahatım” cümleleriyle o anlık da olsa Zonguldak’la ilgili memnuniyetini belirtmektedir.

Necatigil 1 Ocak 1943’de yazdığı “Gece Gezintileri” denemesinde de Zonguldak’tan güzel bir kesit sunar: “Gece bizi, hemen her seferinde, sokaklarda gezdirir. Bir çocuk bunca zamandır görmediği hasreti annesine kavuşurcasına şiir, ekseri gecenin bizi davet ettiği köşe bucaklarından kollarımıza atılır; şaşkınlığımız uzun sürer, çünkü biz şiiri, aydınlık sabahlarda henüz herkes uyurken tenha rayların uzandığı bir deniz kıyısında bulacağımızı sanırdık. Onun için, sabah sessizliğinde bir park sırasında oturup kitap okuyor derlerdi.

Lambaların kömür tozu oynaşan sarıbeniz ışıkları, geceye mahsus. Lambalar biz onlara yanaştıkça hep ayaklarımıza bakıyorlardı. Biz ise yüzümüze bakılsın isterdik. Çünkü yüzümüz gecenin serini ve sevinci içinde parlıyordu ve yorgunluğumuzdan kimseye bahsetmemeye söz verdikleri halde, sarıbeniz ışıklara her şeyi ilan eden ayaklarımız hain ve haklı, daha ileri yürümemek için direniyorlardı.

Mezarın bir cankurtaran otomobili içinde korkunç feryatlar kopararak bir adamın vücuduna doğru şimşek gibi geçip gittiğini, bir gece vakti gördü. Hâlbuki o adam için, yıllardır beklediği sofralar daha yeni kurulmuştu. Ölümün durup dururken gelişi bize geceyi büsbütün sevdirdi.”

Bütün bu denemeler “Behçet Necati” imzasıyla yayınlanmıştır. Behçet Necatigil imzasını da “Karaelmas” dergisinde yayımlanan “Şehirden Kaçmak - Şehre Sığınmak” isimli makalesinde görüyoruz.

Necatigil’in “Yağmurlu Bir Akşamda” isimli denemesinde Zonguldak çok güzel dile getirilir. O yüzden olduğu gibi yayımlamakta yarar gördüm.

“BİR ADAMIN KURUNTULARI: YAĞMURLU BİR AKŞAMDA

Bu akşamki treni, uğurlayacak yolcusu olmadığı halde, selametlemeye yalnız iki kişi geldi: Bir çiseleyen yağmur, bir de bu satırların sahibi.

Lokomotif, ikimize de veda dumanları yollayarak, demir köprü bitimindeki karanlık oyukta kayboldu. Son vagonda tünelin içine koyunca, peşlerinden köprübaşına kadar gittim. Akmaktan ziyade kımıldayan, kapkara, yapışkan bir su, bütün sevincimi alt üst etti. Geri döndüm. Hat boyunda, karşılıklı bakışan boş vagonlar arasında, bu uzun, üstü açık koridorda yürüdüm. Damlalar, çinko levhalar ucundan boşluğa sarkıyor ve aynı noktaya düşen her su yuvarlağı, bir çivi gibi toprağı deliyordu. İçimden toprağa acımak teklif eden bir hissi, ilk adımda yanımdan uzağa sürdüm.

Ray kenarına dökülmüş, traversler üstünde kalmış kömürleri toplayan çocuklarla, baharın geciktiğine dair laf attık. Konuşmamız bizi uzak konulara, ekmeğe ve ıslaklara gözlü, ele avuca sığmaz bir buzağı bıraktı. Kütükler arasındaki parça, kırık taşlar, makine yağlarıyla kararmıştı. Yazıları kirden okunmaz olmuş Karabük vagonlarının daralarını öğrendim. Peş peşe sigaralar, boğazımı yakıyordu. Kocaman tekerleklerin kapaklarını açarak içerilerine yağ döken adam, karşıki hastanenin, bugün pek erken ışık yaktığını hatırlattı. Akşam, her zamankinden önce inmiş ve makine yağları üzerinde yaşaran çimenlere bakarak Allah’ın büyüklüğüne, bir kere daha emniyet ettik. Bu iman tazelemesi şerefine, yeniden iki sigara dudaklarımıza birer imza gibi yapıştı.

Yağmur ayaklarıma bedavadan cila vuruyordu. Islak paçalarıma aldırmayarak makas fenerlerindeki yeşil camlarla oyalandım. Büyük bir acele ile hat değiştirmeye koşan azgın bir lokomotif, beni koyu dumanlar içinde bıraktı. Yapraksız küçük çınarlarda şubat ayının unutup gittiği kozalaklardan koparıp paltomun ceplerine koymak istedim. Bir kömür işçisi, benden saati sordu, kozalakları unuttum. Mezbahadan doğru gelen dere, büyük taşların bulunduğu yerlerde beyaz köpükler çizerek, biraz ötemden akıyordu. Sular, yıllardır ayaküstü oluşan usancı içinde uyuşuk bir bezgindiler.

Yağmur, sadık bir köpek gibi peşimi bırakmadı. Şehir caddelerinde ben önde o arkada, beraber dolaştık. Sonra vaktin çok geç olduğunun farkına vardım ve elimi uzattım. Islak dilin temasını, elimin üstünde son bir kere duydum ayrıldık.” (Yeni Zonguldak, “Behçet Necati” imzasıyla, 25 Mart 1942)

Necatigil’in Zonguldak’la ilgili birçok makale ve denemesi vardır. Necatigil’in bu yazıları tarih sırasına göre aşağıya alınmıştır.

“Bir Adamın Kuruntuları” başlığı altında “Buğulu Camlar” 18 Şubat 1942’de, “Yalnızlığın Türküsü” 25 Şubat 1942’de, “O Kitaplar” 4 Mart 1942’de, Yağmurlu Bir Akşamda” 25 Mart 1942’de, “Küçük Ağaç” 1 Nisan 1942’de, “Avunmak” 8 Nisan 1942’de, “Hamit Hakkında” 15 Nisan 1942’de, Behçet Gönül imzasıyla “ Yadigar” 6 Mayıs 1942’de, “Kitap Konuşmaları” 2 Eylül 1942’de” Yeni Zonguldak’ta”, “Rüştü Ölünce” 16 Aralık 1942’de Ocak Gazetesi’nde, “Gece Gezintileri” 1 Ocak 1943’de Karaelmas Dergisi, “Kitap Konuşmaları” başlığı altında “Son Yıllarda Mevlana Yayınları” 15 Şubat 1943’de Karaelmas gazetesinde, “Şehre Sığınmak - Şehirden Kaçmak” Eylül 1943’de Karaelmas gazetesinde, “Muzaffer Tayyip’in Ölümünden sonra Fani Teselliler” Temmuz 1946’da Türk’ün Sesi Gazetesi’nde, “Rüştü Onur’u Anış” Aralık 1955’de, Yenilik’de yayınlanır.

Behçet Necatigil, 11 Mart 1943 tarihinde İstanbul Pertevniyal Lisesi’ne atanarak Zonguldak’tan ayrılır. Pertevniyal Lisesi’nde iki ay çalışarak askerlik görevini yapmak için yedek subay okuluna gider. Askerlik dönüşünde Kabataş Erkek Lisesi’ne öğretmen olarak tayin edilir. 1960 yılında buradan İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’ne nakledilir. 2 Ekim 1972 yılında da aynı okuldan emekli olur.

Emeklilik yıllarında da İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinin Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü’nde kompozisyon derslerine girdiği gibi, Yıldız Yüksek Teknik Okulu’nda da derslere girer.

Behçet Necatigil Sarıyer Orta Okulu öğretmenlerinden Huriye Korkut Hanımla tanışır ve 19 Ekim 1949 yılında evlenirler. Bu evlilikten Behçet Necatigil’in 4 Ocak 1951 de Ayşe ve 31 Ocak 1957 de Selma isminde iki kız çocuğu olur.

Behçet Necatigil yaşamı boyunca sayısız eserler vermesine rağmen genellikle ekonomik sıkıntılar içinde yaşar. İyi bir evi olması ve rahat geçinmesinden başka bir arzusu yoktur. Bunun içinde yaz tatillerinde bile tatil yapamaz çalışır. Ek gelir peşindedir. Yazdıklarından gelen paraları da kitaplara yatırmaktadır.

Behçet Necatigil 1979 yılının sonbaharında ölümüyle sonuçlanan inoperabl tümör hastalığına tutulur. Ekim ayında yüzü, boynu şişmiş, morarmış, sesi kısılmış ve soluğu daralmış bir halde hastalığının ağırlaşması üzerine akciğer kanseri teşhisi konularak Cerrahpaşa Hastanesi’ne yatırılır. 13 Aralık 1979 Perşembe günü saat 17.00 de hayata gözlerini yumar. 15 Aralık 1979 Cumartesi günü Zincirlikuyu mezarlığına defnedilir.

Behçet Necatigil, sanat anlayışı ve tutumu bakımından özellikle “Kahveci Kızı” (Ağustos, 1944) şiirinden sonra “toplumcu realist” doğrultuda şiirler yazmıştır. O, toplumcu realizm anlayışına göre içinde yer aldığı sosyal topluluğun sorunlarını, acılarını, çilelerini realist bir gözlemle sunmaya çalışmıştır. Kendinden söz ettiği şiirlerinde bile aslında kendi bireyliği özelinde toplum genelini yansıtmaya gayret etmiştir. Bir anlamda toplumu ve orta yurttaşın trajik ve dramatik hayatını kendisinde duyumsamış ve toplumcu temaları kendi bireysel yaşantısının süzgecinden geçirerek vermiştir. (Nurullah Çetin, Kültür Bakanlığı, age, s.198)

Onun toplumcu realist sanat anlayışını benimsemesinde özellikle Fahir Önger, Oktay Akbal, Salah Birsel, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi sanatçılarla dostluk kurması, onlarla birlikte olması önemli bir etkendir.

Maskeli Balo şiiri bu tür bir örnek olarak gösterilebilir. Bundan başka “Evlerle Savaş” şiirinde de geçim sıkıntısı ve orta sınıf vatandaşın yaşam mücadelesini görüyoruz.



EVLERLE SAVAŞ

Körükler cılız olmak

Evlerin hiddetini

Evlerle savaşırız

Nedir anlamıyorum

Evlerdeki hırsı,

Cansızlarla birlik

Canlılara karşı

Tencerenin azgınlığı başta,

Sofralarla beraber:

Getir:

Dünya durdukça

Tencere pişirecek sofra eritecektir.

Eşyaların azgınlığı tamam!

Hepsi evlerde taraf.

Kopar musluk, kırılır cam;

Hiç yoktan bir masraf.

Geri mi kalır, kumaş, deri

Onlar da zalim, kalleş!

Alalı kaç gün oldu,

Eskir üst baş

Erzaklar halimizden anlasa

Ya,

Anlamaz!

Biter sabun, biter şeker,

Biter yağ,

Biter gaz.

Bir yılan güneşlerde uyanmış

Ateş yak, der oda.

Dışarıda karakış,

İstersen yakma!

Körükler cılız olmak

Evlerin hiddetini,

Evlerle savaşımız

Savaşların çetini

(Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, 5.Baskı)



MASKELİ BALO

Siz yine o maskeli balodan döndünüz,

-Ben bu ismi verdim hayata-

Duracak haliniz kalmadı ayakta

Soyunup dökününüz

Siz kurt oğlu kurtsunuz

Bir ben biliyorum sizi.

Bir ben görüyorum kuzu postuna girdiğinizi

Bravo, yine nasıl yutturdunuz.

Yine parmağım ağzımda kaldı,

Masumluk akıyordu yüzünüzden.

Yine nasıl çevirdiniz üstünüzden

Dünyanın düşmana bakışını kurtlara karşı.

Yaklaştılar yanınıza korkusuz

Yine her birini kıstırdınız, gizli.

Tıkır tıkır yürütürken işinizi

Yine bıyık altından gülüyordunuz.

Maskeli balo bitti, yine gece evinize döndünüz.

Ayakta duracak haliniz kalmadı şimdi.

Bakmayın aynalara, aynalar kirli

Aynalarda rezil olur yüzünüz.

(Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, 5.Baskı)

Necatigil “Zor Geçit” şiirinde çalışan işçi kızın yoksulluğunu ve evliliği gerçekleştirme beklentisinin hayat şartları yüzünden zora girmesini vurgular:

Sen şu evvelce de yazdım:

Siyah gömleğinde, ince

Olmuyor ki ha deyince

Hayat bütün bütün zalim.

Kaşık kadar kaldı yurdunun kızları

Bu bahar vakti verem

Aldı gıdasızları

(Nurullah Çetin, age.)

“Elmalar” şiirinde ise yoksulların yaşam mücadelesini şu satırlarda yansıttığını görüyoruz:

Bu kadar ucuza

Yok, bunun gibisi

Bitmeden almak

Kalmışların içinde

Biraz daha sağlamı

Biraz daha irisi.

Bir kenarda yığılı

Elmaların başında

Çömelmiş dört beş kişi

Ayırıyorlardı

Biraz daha sağlamı

Biraz daha irisi.

Elmayı dokununca

Deliyordu parmak

Çürük üçte ikisi

Biraz daha önce

Biraz daha iyisi.

(Nurullah Çetin, age.)

“Çocuklar” şiirinde de yoksulluk üzerine çarpıcı bir örnek görüyoruz:

Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar

Hepte tenha saatleri seçerler

Sonra yavaş bir sesle

Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor

Biraz et biraz meyve isterler.

(Nurullah Çetin, Kültür Bakanlığı, age.)

Necatigil, “Sıcak Mutfak” şiirinde ise fakirliğin bir boyutunu da şu satırlarla yansıtmaktadır:

Bir kadın ihtiyar

Ocak başında

Pişecek şimdi

Üfler odunları

Çömlek, kaynar su

İçinde çakıllar

Ağlaşır torunları


PANİK

Artık ıssız kırları bıraktı Pan;

Şimdi birçok ülkenin milyonluk kentlerinde

Asfaltlarda betonlarda dolaşıyor

Kızgın, uzun yazların öğlen saatlerinde.

Blok apartmanların şahane katlarından

En çalımlı taşıtlara atlıyor.

Devcileyin arkalar, koskoca bankalardan

Yanında, yardakçılar yaşıyor.

Sessiz dilsiz kimseleri kestiriyor gözüne,

Dişlilerden kaçıyor.

Fabrika duvarları sağır kale kapıları

Yılgın yorgun adamlar, bezgin ürkek kadınlar..

Çullanıyor onların az ekmek sevincine

Değil yalnız yazların kızgın sıcaklarında

Hemen her gün, hele büyük kentlerde

Bulvarları tarıyor, hain gülüşleri sessiz.

Pan’la karşı karşıya, gözleri kararıyor

Katı cıvık asfaltta yalınayak bir işsiz.

Yoksullar açlar hastalar sürünürken

Kentlerin göbeğinde, kuytu köşelerinde;

Hıncını alamamış sanki insanlardan

Uygarlığı zalim daha da azıtıyor

Atom bombalarında, uzay füzelerinde.

Yarınlar? Gizli kara gazete haberlerinde

O varsa ekmeklerde, sular da ağulu

Hata çocuk yüzlerine düşmüşse gölgesi,

Keser bizim gibiler yarınlardan umudu.

Renklerde, ekmeklerde, ırklarda..

Yahudiler, işçiler, zenciler.. Pan!

Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa

Ne kalıyor geriye, yüzyıllardan?

(Varlık, 15 Ekim 1962, sayı: 584)

“Dünya Çocuk Yılında I” şiirinde çocuklar için şu isteğini yansıtır:

Büyükler biraz daha yorulsun

Onlarda büyüsünler

Onlarda mesut olsunlar

Geçti, kaç savaş ezikliği

Çocukları düşünsünler

Çocuklar iyi gün görsünler.

(Nurullah Çetin, Kültür Bakanlığı, age.)

Behçet Necatigil Zonguldak’ta kaldığı müddetçe Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip’le birlikte dostluk kurmuş, onlarla birçok şiir sohbetleri yapmıştır. Rüştü Onur’un ölümüyle ilgili duygularını yansıtan bir dörtlüğü ve bir makalesi vardır.

“Bir şair yaşamıştı Zonguldak’ta

Adı Rüştü Onur’du

Bilseydi hatırlanacağını

Ölümünden sonra

Memnun olurdu.

(Behçet Necatigil - Rüştü Onur, Haz. Salah Birsel)

GİZLİ SEVDA

Hani bir sevgilin vardı

Yedi sekiz sene önce,

Dün yolda rastladım

Sevindi beni görünce.

Sokakta ayaküstü

Konuştuk ordan buradan

Evlenmiş, çocukları olmuş

Bir kız, bir oğlan.

Seni sordu

Hiç değişmedi, dedim,

Bildiğin gibi…

Anlıyordu.

Mesutmuş, kocasını seviyormuş,

Kendilerinmiş evleri..

Bir suçlu gibi ezik,

Sana selam söyledi.

RÜŞTÜ ÖLÜNCE

Kendisini tanıyalı ancak bir sene, sevmeye ve anlamaya başlayalı bundan da az bir zaman olmuştu. Şimdi, bir zamanlar hülyalarını dolaştırdığı bu şehirden uzakta, İstanbul’larda öldüğünü öğrendiğimden beri, boyuna Zonguldak caddelerindeki akşam gezintilerimizi düşünüyorum. Gamlı gecelerin öncüsü, dilsiz ve durgun akşamların alacakaranlıklarında bana şiirden bahseden Rüştü, artık hatıralarım arasına geçti. Ondaki sağlam bir şiir anlayışına karşı duyduğum sevgiyle, farkında olmadan ne kadar beslenmişim ki, yazılarında pek bahsetmek istemediği bilinmez dünyalara gidişinde böyle içten sarsıldım.

Şu anda, ölümünden bana kalanlar, temiz bir arkadaşlık, sevgiler, güzel bazı şiirler… Zamanın ihmal ve icapları içinde bir gün onun bendeki bu mütevazı terekesini(miras) de satıp savabilir, telaşlarımın dağınıklığı içinde onun ezberimdeki mısralarını bir gün bir yerde bırakıp gidebilirim. İnsan kolayca unutur. Ama hayat beni zaman zaman ölülerimden uzaklaştırsa bile, ben yine fırsat bulup, bir an bir yol dönemecinde, onun hatıralarıyla karşılaşıveriyor, onlarla birlik yürümeye başlıyorum. Rüştü, vaktin müsait olduğu zamanlar bana uğra, gezmelere gideriz, seninle beraberce!...

Buraya şiirlerden parçalar alsam, acaba daha mı iyi ederim? Pek erken ölümündeki dehşet karşısında bütün gayretlerim, beni zayıf ve aciz gösterecek olduktan sonra, ha sözü uzatmışım, ha susmuşum hepsi bir.

Ölümlerin en acıklısını ifade için, “gençliğine doyamadan gitti” diyen halk muhayyelesindeki [düşünülmüş, hayal olunmuş] isabeti düşünürken Rüştü Onur’u hatırlıyorum rahat uyusun.

(Behçet Necatigil, Ocak gazetesi, 16.12.1942, nakleden Salah Birsel, Rüştü Onur)

Behçet Necatigil’in yazın dünyamıza kazandırdığı eserleri şunlardır:

Şiir Kitapları: Kapalı çarşı (1945), Evler (1953), Eski Toprak (1956), Arada (194-58), Dar Çağ (1960), Yaz Dönemi (1963), Divançe (1965), İki Başına Yürümek (1968), En/Cam (1970), Zebra (1973), Kareler Aklar (1975), Beyler (1978), Söyleriz (1980), Sevgilerde (Son üç kitaptan seçmeler, 1976).

Düz yazılarından bazılarını da “Bile/Yazdı” (1979) kitabında topladı. Almanca çeviriler ve radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çabalarını “Yıldızlara Bakmak” (1965), “Gece Aşevi” (1967), “Üç Turuncular” (1970), “Pencere” (1975) kitaplarında topladı.

“Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1979) çalışmasını da edebiyat dünyasına kazandırmıştır.

Necatigil, “Eski Toprak” ile Yedi Tepe Şiir Armağanı’nı (1957), “Yaz Dönemi” ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülünü (1964) kazanmıştır.

Ailesi tarafından konulan Necatigil Şiir Ödülü 1980 yılından bu tarafa verilmektedir. (Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Eklerle 15. baskı, Varlık Yayınları, 1993.)

Behçet Necatigil’in, “Adım” isimli şiiri bazı istekleri de içermektedir:

ADIM

Adım neye verilir

Evlere-ilerde

Kalmaz böyle evler

Boşlukta şiirlere verilir.

Adım neye verilir

Sapa sokak kenar bir mahallede

Bana benzer

İyidir.

Adım kimlere verilir

Yok erkek evladım

Bu soy benimle biter

Geçmişlere verilir.



Necatigil’in bu şiiri bir vasiyet gibi kabul edilir. İstanbul Beşiktaş Belediyesi, Necatigil’in on yıl kadar oturduğu Camgöz Sokağına “Behçet Necatigil Sokağı” adını vermiştir. Çünkü Behçet Necatigil sağlığında bu sokağa adının verilmesini çok istiyordu. (Nurullah Çetin, age.)





ZONGULDAK’IN İLK GAZETECİSİ VE MATBAACISI TAHİR AKIN KARAUĞUZ

ZONGULDAK’IN İLK GAZETECİSİ VE MATBAACISI

TAHİR AKIN KARAUĞUZ

(1898-1982)


Tahir Akın KARAUĞUZ, Ahmet Naim ÇILADIR ve Hüseyin Fehmi İMER; Uzun Mehmet Hikâyesinin oluşmasında rol oynayan komisyonda yer alan ve Havza Tarihi açısından da çok önemli bu üç isim hakkında epeydir bir çalışma yapmak istiyordum. Üçleme tarzında olacak bu çalışmamda ilk olarak Zonguldak’ta gazeteciliğin ve matbaacılığın miladi sayılan isim Tahir Akın KARAUĞUZ’un hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyorum.

Mehmet Tahir ya da sonradan soyadı kanunundan önce bile kullanmaya başladığı hali ile Tahir Karauğuz 1898 yılında Safranbolu ilçesinde doğdu. Babası ,“Karakullukçuoğlu” namıyla bilinen köklü bir aileye mensup olan saraç ustası Mehmet Hilmi (GÜROL) Bey, annesi ise yine Safranbolu’nun tanınmış ailelerinden Emin Efendi'nin kızı Şükriye Hanım'dır. Tahir Karauğuz annesini çok küçük yaşta kaybetmiştir. İlkokulu ve ortaokulu Safranbolu'da tamamladıktan sonra lise öğrenimi için ailesi tarafından Kastamonu'ya gönderildi.

Anadolu’da açılan ilk Sultani olma özelliği taşıyan ve 1885 yılında kurulan Kastamonu Sultanisi'nin öğretim kadrosu içinde Türk fikir hayatının seçkin kalemleri bulunuyordu. Bu öğretmenler arasında, Ahmet Talat (ONAY) , İsmail Hakkı (UZUNÇARŞILI) , Hasan Fehmi (TURGAL) , İsmail Habib (SEVÜK),Ragıp Nurettin (EGE) ve Suat Haki (SOYER) gibi gelecekte yazar ve tarihçi olarak ünlenecek önemli isimler vardı.

Bu hocaların çoğu İttihat ve Terakki Partisinin faal üyeleri idi. Tahir Karauğuz bu ortamda Türkçülük ateşiyle yoğrularak yetişti. İttihat ve Terakki Partisinin bünyesinde kurulan Türk Gücü’ne katıldı. Kısa zamanda okulda, cemiyetteki toplantılarda ve milli günlerde yaptığı konuşmalarla ve şiirleriyle tanınmaya başlandı.1913 yılından itibaren Kastamonu da yayın yapan KÖROĞLU Gazetesinde şiirleri Tahir Karauğuz adıyla yayınlamaya başladı. Artık okulda hocaları ve arkadaşları onu adıyla değil şair ismiyle çağırıyordu. Safranbolu’nun Tahir’i “Kastamonu’nun Şairi” olmuştu

1.Dünya savaşı yılları idi arkadaşları birer ikişer askere alınması onunda 1916 yılında gönüllü olarak askere gitmesinde etkili oldu. Gönüllü olmasında bir etkeninde Ziya Gökalp ile tanışma imkânı sağlamak olduğunu sonraki yıllarda kendisi itiraf eder. Bu emeline kavuşmuş İstanbul’a gittiğinde onunla tanışmıştır.7 ay süren İhtiyat Zabitleri Talimgâhındaki öğrenciliğini tamamladıktan sonra asteğmen rütbesi ile Karadeniz bölgesindeki 5. Kolordu, 14. Fırka, 526 sayılı Sahil Muhafaza Piyade Taburu'na emir subayı ve bölük kumandan vekilliği olarak atandı. Daha 18 yaşında idi ama bulunduğu birliğe sıkı bir görev verilmişti.

Firari ve eşkıya takibinde bulunan birliğe komuta etmeye başladı. Müfrezesi bölgede “Yıldırım Bey Müfrezesi” unvanı ile anılmaya başlandı. Keskin, Sungurlu, İskilip, Kırşehir ve Çorum taraflarında firari ve eşkıya takibinde bulundu bu görev 2 yıl sürdü. 1918'de teğmen rütbesi ile terhis oldu.

Lise son sınıfta yarım kalan tahsilini tamamlamak üzere Kastamonu'ya döndü. Kastamonu’da kendini ateşli bir ortamın içinde buldu. Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasından sonra milli mücadeleyi desteklemek gayesiyle iki genç arkadaşı Hüsnü (AÇIKSÖZ) ve Ahmet Hamdi (ÇELEN) ile birlikte AÇIKSÖZ Gazetesini çıkartmaya başladılar. AÇIKSÖZ Milli Mücadeleyi desteklemek amacıyla Anadolu’da yayın hayatına atılan ilk gazetedir. Merkezi yönetime bağlı ve “Hürriyet ve İtilaf Fırkası”nın denetimi altındaki Kastamonu’da o sırada böyle bir gazetenin basımı oldukça güçtü. Dayısının arkadaşı olan Vali İbrahim Hakkı Bey gerekli ruhsatın verilmesinde kolaylık gösterdi. Gazete İstanbul Hükümeti’nin taraftarı olan ZAFER Gazetesi ile birlikte Vilayet Matbaası’nda basılarak 15 Haziran 1919 tarihinden itibaren çıkmaya başladı. İlk sayıda bulunan yazıların büyük çoğunluğu Tahir Karauğuz tarafından hazırlamıştı. Lise müdürü edebiyatçı Mehmet Behçet (YAZAR)'ın da bir yazısı bu nüshada çıkmıştır. Gazete açıktan milli mücadeleyi desteklediğini belli etmişti. Gazetenin çalışmaları sonucunda şehrin milli mücadeleyi destekleyen şehirler arasına katıldığı gazetenin 16 Eylül 1919 tarihli sayısında duyurulmuştur.

Bu gazetenin bir özelliği de TBMM’nin 25 Mart 1921 tarihinde oy birliği ile kabul ettiği büyük şair Mehmet Akif (ERSOY) ait İstiklal Marşımızı bundan 1 ay kadar önce 21 Şubat 1921 tarihli 125.sayısında birinci sayfadan ilk kez yayınlamış olmasıdır.

Tahir Karauğuz 1919'da edebiyat şubesinden mezun oldu. Liseden mezun olduktan bir süre sonra Ulus’a Nahiye Müdürü olarak tayin edildi. Ulus’ta bulunan 67 köyü tek tek dolaşarak halkın milli mücadeleyi desteklemesi yolunda çalıştı. Bu köylerde “Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin şubelerini kurdu.

Zonguldak'ta madencilik yapmakta olan dayısı Maksut ÇİVİ’nin sürekli olarak yaptığı davet üzerine memuriyetten istifa etti. Dayısının Zonguldak ve Kozlu'da bulunan dört kömür ocağının sorumlu müdürü olarak çalışmaya başlayacaktı.12 Mart 1921 tarihinde yaşamının 40 yılını geçireceği Zonguldak’a gelmişti. Bir kaç yıl sonra Zonguldak kömürüne Karaelmas adını ilk kez o verecek ve şehre bu ad damgasını vuracaktı.

Tahir Karauğuz Ankara hükümeti tarafından yakından takip ediliyordu. Garp Cephesi Komutanlığı'na bağlı bulunan Zonguldak ve Kozlu bölgeleri Askeri Polis Müdürlüğü görevine atandı. Tahir Karauğuz kısa bir süre Akçakoca İskele ve Limanlar Kumandanlığı'nda görev yaptıktan sonra 24 Nisan 1921’de Garp Cephesi Komutanlığı'na bağlı İstihbarat Zabiti (Subayı) olarak atandı.

Sakarya Savaşının kazanılmasından hemen sonra Yusuf Akçura'nın himayesine giren Tahir Karauğuz, Garp Cephesi Kumandanlığı'nın Matbuat ve İstihbarat Şubesi'nde teğmen olarak göreve başladı. Halide Edip (ADIVAR) , Yakup Kadri (KARAOSMANOĞLU) ve Yusuf Akçura'nın da içinde bulundukları “Düşman Mezalimini Tespite Memur Edebi Heyet”te görevlendirildi.

Heyetin hazırladığı kitapların Ankara'da basımını takip etmenin yanında istihbarat biriminin basınla ilişkilerini yürüttü. İsmet (İNÖNÜ) ve Fevzi (ÇAKMAK) ile tanışma imkânı buldu.

Fevzi (ÇAKMAK) Zonguldak madenlerine ve işçi meselesine önem verdiğini belirterek Tahir Karauğuz’u Zonguldak’a Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Subayı ve Matbuat ve İstihbarat Müdürü olarak atadı. Dayısı Maksut (ÇİVİ)’nin yardımlarıyla şehirde ilk matbaayı, Zonguldak Karaelmas Yazım ve Basımevi'ni kurdu.

Türk basın tarihinde Zonguldak’ın ilk süreli yayını olan 'Zonguldak' gazetesi 23 Mart 1923 tarihinde bu basımevinde basıldı. 1923-1953 yılları arasında 30 yıl süren yayın hayatında bu gazete kömür havzasının tarihini konu etmenin yanında şiir ve sanata ayırdığı sayfalarında Orhan Şaik GÖKYAY ve Behçet Kemal ÇAĞLAR’ın ilk edebi ürünlerine yer vermiştir.

Tahir Karauğuz yayıncılık faaliyeti sırasında değişik yıllarda irili, ufaklı çeşitli dergi ve kitapların yanı sıra gazeteciliği Zonguldak'ın çevresine yaymak istedi. Safranbolu, Amasra için uzun ömürlü olmayan gazeteler çıkardı. Onun yanında yetişen Bedri EREL’de daha sonra Kdz. Ereğli’nin ilk gazetesi olan Şirin Ereğli Gazetesini kurmuştur.

Tahir Karauğuz'a, Milli Mücadeledeki fedakârlıklarından dolayı, TBMM 'nin 23 Mayıs 1926 tarihli oturumunda alınan kararla “beyaz şeritli” İstiklal Madalyası verildi. Daha sonra ,”Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Aza-i Sabıkasından” dolayı, TBMM 'nin 26 Mayıs 1930 tarihli kararı ile İstiklal Madalyası'nın şeridi ' kırmızı'ya çevrildi.

Zonguldak Maden İşletmesi'nde çalışmaya gelen mühendisler arasında bulunan yabancıların “Saint Barbe” gününü “Madencilik Günü” olarak kutlama alışkanlığı belirmişti. Karauğuz Türklere ait bir kutlama günü belirlenmesinden yana idi. Zamanın İşletme Müdürü Hüseyin Fehmi (İMER) ve yazar Ahmet Naim (ÇILADIR)'ın katılımlarıyla üçlü bir komite kuruldu. Yapılan inceleme sonucunda Türkiye'de kömürün ilk olarak 1829 yılında Ereğli'nin Kestaneci Köyü’nde “Uzun Mehmet” tarafından bulunduğu ve 8 Kasım gününün Zonguldak'ta “Kömür Bayramı” olarak kutlanacağı kararı alındı. Bayram ilk defa 1932 yılında kutlanmaya başlandı.

Karauğuz Zonguldak'a ilk geldiğinde şehir Fransızların işgali altında idi. İşgal güçleri idari işlere karışmamakla birlikte yabancıların madenler üzerindeki çıkarlarını korumakla görevli idiler. Kömür işletmesi Fransız askeri gücünün kontrolü altındaydı. Fransızlar 21 Haziran 1921'de şehri terk etmişlerdir. Zonguldak Halkevi başkanı olduğu sırada Halkevleri Müfettişliği görevini yürüten Behçet Kemal (ÇAĞLAR) ile birlikte bir teklif hazırlayarak 21 Haziran tarihinin “Kurtuluş Günü” olarak kutlanması talep edildi. Teklifin kabul edilmesi üzerine şehrin kurtuluş günü halkevi tarafından düzenlenen şölenlerle ilk defa kutlandı.

1938 yılında yayınlarında adını Akın KARAUĞUZ şeklinde kullanmaya da başlamıştır. Bu bir anlamda Türkçülük akımının onda hala ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Zira Tahir Arapça kökenli bir isimdir.

Karauğuz yaptığı basın faaliyetleri ile çevrenin kültürel değerlerinin tespiti yanında milli kültürün ülke çapında yaygınlaşması yolunda da gayret gösterdi. Zonguldak bölgesi maden ocaklarının varlığı sebebiyle bünyesinde yoğun bir işçi kesimi barındırmakta idi.

İşçiler, yeraltı faaliyetinde bulunan Türkiye Komünist Partisi'nin de yoğun propagandası altında bulunmakta idi. Tahir Karauğuz, basın ve cemiyet çalışmaları ile bu tür faaliyetleri tesirsiz kılmaya gayret göstermiştir. Kırım Türklerinin Lideri ve Kırım Milli Merkezi'nin Başkanı Cafer Seydahmet (KIRIMER) ile yakın dostluk ilişkileri kurmuştur. KIRIMER, Zonguldak Halkevi, Zonguldak Maden Teknik Okulu ve Karabük'te verdiği konferanslarında konu olarak komünizm ile mücadeleyi ele almıştır. KIRIMER'in bu konferansları daha sonra kitap halinde yayınlanmıştır.

Tahir Karauğuz 11 Haziran 1940 ile 20 Kasım 1941 tarihleri arasında teğmen olarak tekrar askere alınmıştır.17 aylık bu üçüncü askerlik dönemi onun hem basın hayatını kötü etkilemiş hem de siyasete atılma şansını bitirmiştir. Bu dönemde yakınında bulunanlar yokluğundan yararlanıp onu bertaraf etmişlerdir.

Türkiye'de Milli Şef Dönemi isimli iki ciltlik hacimli bir araştırmada II. Dünya Savaşı döneminde neşredilen Turancı yayınlar hakkında verilen bilgiye Tahir Karauğuz'a ait Doğu Dergisi de dahil edilmiştir. Derginin Kasım 1942'de yayın hayatına başladığı belirtildikten sonra yazı kadrosu içinde Cafer Seydahmet (KIRIMER)’ in de bulunduğu ifade edilmektedir.

Karauğuz’un Türkçü çevrelerle ilişkisi ve dergisinde Türkçü önderlerin yazı ve şiirlerine sık sık yer vermesi, belli çevrelerin tepkisini ve dikkatini çekmiştir. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru savaşan taraflar arasında üstünlük dengesinin Almanların aleyhine dönmesi üzerine, hükümetin Türkçüler arasında geniş bir tutuklama hareketinde bulunarak Sovyetlere şirin görünmeye çalıştığı bir gerçektir.

Şükrü SARAÇOĞLU hükümeti tutuklama listeleri oluşturdu. Listelerde dönemin siyaset ve fikir dünyasında dikkat çekici isimler bulunmaktadır. Listede Karauğuz’un adı ile birlikte yakın dostluk ilişkilerinin bulunduğu ve imzalarına dergilerinde yer verdiği Cafer Seydahmet KIRIMER, Orhan Şaik GÖKYAY, Fethi TEVETOĞLU, Hüseyin Namık ORKUN, Ziyaeddin Fahri FINDIKOĞLU 'nun isimleri de bulunmaktadır. 3 Mayıs 1944 'te Ankara'da yüksek öğrenim gençliğinin yaptığı Komünizmi telin mitingi üzerine önceden tasarlanan tutuklamalara başlandı. Hükümetin önceden tasarlanan listedeki önemli isimleri tutuklamaya cesaret edemediği için tutuklamaların kapsamını dar tutarak gençler ve bir iki orta yaşlı tanınmış isimle yetindiği görüldü. Karauğuz'a dokunulmamakla birlikte eniştesi Fazıl HİSARCIKLILAR, Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi Öğretmeni Ziya ÖZKAYNAK, hemşehrisi ve o sırada Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisi olan İsfendiyar BARUÖNÜ gözaltına alınanlar arasında bulunmakta idi. Karauğuz'un isminin etkili bir dost çevresinin bulunmasına rağmen tutuklanmaları kararlaştırılanların listesinde bulunması dikkat çekicidir.

Tahir Karauğuz 1940'lı ve 1950'li yıllarda Zonguldak'ta CHP İl Yönetimi’nde başkan ve üye olarak görev aldı. Aynı zamanda Halkevi Başkanlığı’nda bulundu. Yerel seçimlere katılarak İl Genel Meclisi ve İl Daimi Encümen üyeliği görevlerinde bulundu. Atatürk ve İnönü'ye duyduğu hayranlık parti çalışmalarına katılmasına sebep olmuştur. Tek parti döneminde siyasi ve sosyal faaliyetlerindeki etkinlikleri sonucunda etrafta zaman zaman milletvekili seçileceği yolunda kanaatler oluşmuştur. 1944 seçimlerinin sonuçlarının belli olması üzerine kaleme aldığı bu mektubunda bundan sonra Doğu dergisinin yayınlanması ve (Orta-yüksek öğrenime yardım kurumu) işleri ile ilgileneceğini ifade etmiştir. Bu iki çalışmanın da Türkçülük için olduğunu, başka bir şey düşünmediğini, bu uğurda ne vazife düşerse, ne fedakârlık istenirse, canla başla gönüllü olacağını ifade etmiştir. 1948 yılında Demokrat Parti bizzat Celal BAYAR aracılığı ile onu saflarına davet etti. Ama o baştan beri Cumhuriyet Halk Partisi içinde yer almıştı teklifi nazikçe reddetti. Dayısı Maksut ÇİVİ ve arkadaşı Ahmet Naim ÇILADIR ise Demokrat Parti’ye katıldılar.

Tahir Karauğuz toplumun bütün kesimlerini alakadar eden sahalarda faaliyette bulunan bazı cemiyetlerin çalışmalarına katıldı. 20 Ağustos 1946 tarihinde Vali Halit AKSOY, Rafet GÜNEŞ, İzzet ÇAKMAKLI, Hakkı GÜLERMAN, Mehmet ÇELİKEL ve Cemil AKALIN ile birlikte Zonguldak Öğrenime Yardım Kurumu kuruldu. O dönemde şehirlerarası gidiş gelişin elverişli olmaması sebebiyle çevredeki fakir öğrencilerin tahsile devam edebilmelerine sağlamak üzere lisenin yanında “Öğrenci Yatıevi” unvanı ile bir yurt tesis etmiştir. Yurdun ihtiyaçları dernek tarafından karşılanmış, eğitim ve öğretim bakımından gerekli nezaret ise lise öğretmenleri tarafından yerine getirilmiştir. Dernek sayesinde çok sayıda öğrencinin lise ve yüksek öğrenim görmesi mümkün olmuştur. Zonguldak'ta eğitimin gelişmesi için büyük maddi katkılarda bulunan Mehmet ÇELİKEL birlikte çalıştığı arkadaşı KARAUĞUZ'u , “El için kendini eskiten Tahir” sözleriyle tarif etmiştir.

Bundan başka İhtiyat Zabitleri Cemiyeti, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu, Milli İktisat ve Tasarruf Kurumu, Öğretmenler Birliği, İşçi Yardım Sandıkları, Amele Birliği, Türk Basın Birliği Zonguldak Temsilciliği, Basın-Yayın Derneği, Amasra’yı Sevenler Derneği gibi isimlerini saymadığımız çok sayıda dernekte üye ve yönetici olarak görev yaptı. Türk Dil Kurumu üyesi idi. Mahalli seviyede yaptığı bu cemiyet faaliyetlerinde tüketemediği enerjisi ile kurduğu iki ayrı dernekle Türkiye'nin bütününe hizmet etmeyi düşündü. Daha sonra yerleştiği İstanbul'da “Türk Büyüklerini Anma ve Yaşatma, Türk Güzelliklerini Tanıtma”' ile çok sevdiği şair için “Abdülhak Hamid'i Sevenler” derneklerini kurarak başkanlıklarını yaptı.

Maddi menfaat beklemeden büyük bir gazetecilik sevgisi yürüttüğü bu çalışmalar sonucunda 1960'lı yıllarda ekonomik sıkıntılarla karşılaştı. Büyük borç yükü altına girmesi sonucunda matbaasını kardeşi Saim GÜROL’a devrederek 1962 yılında, öğrenimleri dolayısıyla daha önce İstanbul’a giden çocuklarının yanına yerleşti. Burada da boş durmayarak daha önce eski harflerle yayınlanan bazı kitapların yeni basımlarını yaptı. Kurduğu dernekler vasıtasıyla anma günleri tertipledi. Ailesinin geçimine katkı sağlamak gayesiyle sözleşmeli olarak o sırada İstanbul Topkapı'da bulunan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde görev yaptı.

Tahir Karauğuz Zonguldak'a yerleşip önde gelen simaları arasına girdikten sonra, Hacer Hanım'la 1928 yılında evlenmiştir. Çağlayan (1929-1992) ile Doğu (1941- ) isimli iki erkek çocuk sahibi olmuştur.

Tahir Karauğuz 4 Haziran 1982 tarihinde 84 yaşında İstanbul'da vefat etmiştir. Cenazesi 6 Haziran 1982 günü Şişli Camii'nde kılınan öğle namazını müteakip Aşiyan Kabristanı’nda toprağa verilmiştir. Ölümü üzerine İstanbul ve taşra basınında hayatı ve çalışmaları hakkında bilgi verilen çok sayıda yazı ve haber çıkmıştır. Şehre yaptığı hizmetlerden dolayı yayınevinin bir zamanlar bulunduğu caddeye Zonguldak Belediyesi tarafından 'Tahir Karauğuz Caddesi' adı verilmiştir.


TAHİR KARAUĞUZ’UN YAYINLARI

Gazeteleri: Açıksöz (1918-1923), Zonguldak (1923-1953) ,Kömür (1940-1941), Safranbolu (1951-1953), Amasra (1951 Günün Sesi (1954-1959) Işıkveren (1956-1957 )
Dergileri: Karaelmas 1938-1941,Türk Kanadı 1938,Doğu 1942-1951
Kitapları: Orduya Armağan 1922, Orta Anadolu'da Yunan Faciaları 1922,Mithat Akif 1932, Zonguldak Havzası 1934, Öz Türk Adları Kılavuzu 1935,Ekler-Kökler Üzerine Demeçler, Dil Araştırmalarına Gerekçeler 1936, Zonguldak Kılavuzu, 1936-1937,Milli Şef İnönü Zonguldak’ta 1940,Basın Kanunu ve Benim Görüşlerim 1950,Safranbolu- kasaba Durumu ve Hükümet Konağı Meselesi 1950, Ahmet Hamdi Akseki 1950,Devde-i Kaside ve Gazel 1951, CHP Nasıl Kuruldu? 1954,Uzun Mehmet’ten Günümüze Kadar Türkiye'de Kömür 1959,Anadolu'dan Koğduklarımız, 1965, Türklüğün Öğünçleri 1974, Türklüğün Öğünçleri-Bir Ömür 1976
Kaynaklar:


1-Ömer ÖZCAN “Türkçülük Tarihinden İsimler: Tahir Akın Karauğuz”

Türk Yurdu Dergisi ,Sayı:183, Sayfa: 47-52 Kasım 2002

2-Doğu KARAUĞUZ “Kuvay-ı Milliye Ruhuyla Bir Ömür” Truva Yayınları 1.Baskı Mayıs 2011

GÜRDAL ÖZÇAKIR
GAZETEREĞLİ ARALIK 2011



25 Aralık 2011 Pazar

Zonguldak la ilgili yazılan ilk öykülerden kesitler ve NAHİT SIRRI ÖRİK



                                                                 EROL ÇATMA


Zonguldak la ilgili yazılan ilk öykülerden kesitler

Kömürün, zulmün ve ölümün aynı zamanda emeğin de başkenti sayılan Zonguldak’ın yazın sanatçıları konusunda çalışma yapıldığı halde “Sezar’ın hakkını Sezar’ a vermek” konusunda başarılı olunduğu söylenemez.

Zonguldak’ta yetişen birçok yazın sanatçısı olmasına rağmen, maden kültürünün doğurmuş olduğu bir yazın çizgimiz yoktur. Zonguldak’la ilgili yazanların büyük çoğunluğu çok akıllı biçimde, işçilerin yaşamından uzaklaşmış, anlatımlarıyla sadece kömürün ekonomiye olan katkısı vurgulanmış. Bazıları da, madenlerde çalışanların Osmanlı döneminde ezildiğini ve sömürüldüğünü iyi şekilde vurguladıktan sonra Cumhuriyet’ in maden işçilerinin de kurtarıcısı olduğu, onları zulümden ve ölümden kurtardığı vurgusunu işlemiştir. Oysa baskı ve zulmü saklamanın zulüm yapanları Cumhuriyet dönemi diyerek ayırıp müsamahakâr davranmanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Doğaldır ki kitaplar yazanların niyetini ve düşünsel yapısını yansıtır. Yazılış nedenini ve objektif olup olmadığını ölçü alarak ben bu kitapların bazılarını “Resmi Tarih” ürünü olarak yorumluyorum.

Şimdi tanıtmaya çalışacağım yazın sanatçısı, Zonguldak ta kitapla çok fazla haşır neşir olanlar tarafından da bilinmeyen bir isimdir. Öykülerini yıllar sonra “Oğlak Yayıncılık” ta yayınlayanlar okunma konusunda büyük bir haksızlığa uğradığını belirtiyorlar.
                                                            NAHİT SIRRI ÖRİK

Nahid Sırrı Örik, “Tarih içinde hep bilim ve sanat adamı yetiştirmesiyle tanınmış bir aile. Dede Ahmet Nafiz Paşa mutasarrıflık yapmış bir devlet adamı ve divan sahibi bir şair. Oğul Hasan Sırrı Bey (1861–1933) mektupçuluk ve Şura-i Devlet Azalığı gibi önemli görevlerde bulunmuş, muallim ve Hukuk Mekteplerinde dersler vermiş, beş, altı eseri bulunan bir yazar, Shakespare’ den Venedik Taciri’nin mütercimi.* Torun Nahid Sırrı (22 Mayıs 1895 – 18 Ocak 1960 ) ise şiir hariç handiyse (hemen hemen) her edebi dalda eser vermiş bir kalem; geçmişi, teneffüs edebilir yegâne (tek-tek olan) atmosfer bilen bir zaman gezgini.” (1) olarak tanıtılır.

Yazılarında kullandığı dil eleştirilir çoğu zaman, Fransızca yazdığı eserleri daha fazla tutulur. Kullandığı anlatım konusunda “Her şeyden evvel, Türkçe’yi iyice öğrenmeye muhtaç olan bu muharrir Fransızca hikâyelerini Türkçe olarak kaleme alsa belki düzgün cümle yapmaya daha çok alışacaktı. Fakat Nahid Sırrı’nın Türkçe’si gittikçe tekâmül göstermezse eserlerini Fransızca yazmasını bütün dostları tavsiye edecektir.” (2) şeklinde eleştiri alır.

Yaşamının bir döneminin Avrupa da sürmesi ülkede ise konakta büyümesi, Örik’ in edebiyat diline de etki eder. “Konak dili”, topluma kapalı olan geleneğe sırtını yaslamış dildir ve N.Sırrı artık topluma yabancı olan bu dille büyümüştür. Beri yandan, Fransızca da yabancı diyarların yabansı dili iken, N.Sırrı için ikinci ana dili sayılsa yeridir.”(3) yorumu da yapılmaktadır.

1928 yılında yurda dönen Nahid Sırrı Cumhuriyet Gazetesinde bir süre yazarlık yaptıktan sonra, Ankara Maarif Vekâleti Matbuat Umum Müdürlüğünün kadrolu Mütercimliğini yapar, ayrıca Ankara’da Yaşar Nabi ile “Varlık Mecmuası”nı çıkartır.

Bir arada olmaya dayanamayıp boşanan anne ile babası, üvey anne ve üvey baba yanında geçen sıkıntılı yıllar, erken evlenip erken ölen tek kardeş Ayşe Nihal Hanım olumsuz birçok etki yapar Nahid Sırrı Örik’in üzerinde. “İçten kuşkulu, sessiz, kapanık bir insan” olarak yorumlanır.

Cinsel tercihi de normal dışıdır Nahid Sırrı Örik’ in. Yaşamındaki birçok olumsuzluk bu tercihte etkili olabilir.

Benim araştırmalarım ve hikâyelerinden anladığıma göre, Zonguldak’ta maden ocağı işleten Abdülhamit’in Baş Mabeyincisi Eğribozlu Sarıca Zade Ragıp Paşa’nın himayesinde yaşamasıyla Zonguldak’la ilişki kurmuştur. Zonguldak’a gelip giden ve kenti iyi tanıyan bir yazar olduğu öykülerinden anlaşılıyor.

Nahid Sırrı’nın 10–20 Temmuz 1928 de Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanan “Kırmızı ve Siyah” isimli öyküsü Zonguldak’la ilgili ilk öykü olarak elimize geçenidir. Bundan başka iki öyküsü daha vardır, yazarın, Zonguldak’ı ve kentteki yaşamı konu alan.

“Kırmızı ve Siyah” isimli öyküsü Zonguldak’ta geçen dramatik bir aşk öyküsüdür. Mühendis Cemil ile Fransız sevgilisi ve karısının arasında geçen öykü üçünün de yıkımıyla sonuçlanır.

Kitapta 1928 yılı Zonguldak kenti şu şekilde yansıtılır, “Zonguldak, bu ortasından kömür yüklü vagonlar geçen dar bir yolun iki tarafında bozuk kaldırımların çamurları içinde yırtık elbiseli, siyah yüzlü kömür amelesinden ibaretti! Ve yağmur yağıyor, kömür tozlarıyla karışık vıcık vıcık bir siyah çamur ayaklara yapışıyordu. Sonra birçok dağların arasından geçilip bir saat atla gidilmiş, amale evleri ve kömür yığınlarından başka hiçbir şey bulunmayan bir dağ başına varılmıştı.”

Kent merkezini de şu şekilde anlatmaktadır Nahid Sırrı, “Çarşı diye gösterilen yolda bakkalla meyhaneden başka bir şey yoktu.”

Öykü sadece maden işçilerini konu alan bir öykü olmasa da, Zonguldak kentinde maden işçilerinden de bahsetmek gerekmektedir. Yazarın, maden işçilerini şu satırlarla anlattığını görüyoruz. “Koridorları doldurarak bu koridorları ağır bir koku ile dolduran, tasavvur edilemeyecek kadar perişan kılıklı, yüzü boyunları kömürle simsiyah amale o kadar yorgun ve bezgindiler, bitap ve nevmid di ler ki (Ümitsiz-Ümidi kırık) önlerinden, ta yanlarından geçen bu nefis ve muattar kadına (ıtırlı, güzel kokulu) gözleri tutuşmadan, boş, durgun nazarlarla bakıyorlardı.”

Nahid Sırrı’nın öyküleştirdiği bu aşk gerçek midir değil midir, bunu bilmemiz imkânsız. Öykünün tümü Zonguldak ta geçiyor. Çarpık gelişmiş kentin sosyal çarpıklığının da ipuçlarını yakalamak olasılıklı, bunun için kenti iyi tanımaya gerek yok ama öyküyü iyi okuyan birisi Zonguldak’ın ameleler ve diğerleri şeklinde bir sosyal yapısı olduğunu hemen kavrar.

Kitapta gözden kaçmaması gereken bir konuda yayınevinin tanıtımcısı “M. Kayahan Özgülün” Nahid Sırrı’ için yazdığı eleştiridir.

M. Kayahan Özgül; “Hikâye geniş mekân olarak Zonguldak ve Kozlu maden köyü seçilmiş olmasına rağmen, ocak ve işçiler çok gerilerde, hayal(et) gibi uçuk ve silik, varlığı yokluğuna eş bir ilgisizlikle hissettirilir. Hikâye, Fransız başmühendisinin karısı Madam Harden ile ocak müdürü ve paşa-zade Cemil Bey’in arasında geçen bir yasak aşkı anlatır. Oysa okur daha realist, daha acı, daha kara, ama kömür karasına bulanmış bir hikâye beklemektedir.

Zonguldak işçisi grevi bilir; 1910’da, 1911’ de, 1914’ de yaptıkları grevler unutulacak gibi değil*. Fransızların ocakları sömürgeci bir zihniyetle işletmeleri; hatta 8 Mart 1920’ de, Karadeniz’deki donanmalarına yakıt ikmal bahanesiyle Zonguldak’ı işgal etmeleri, Ereğli Şirketi’nin kurulması, Temmuz 1923’ de şirket amelelerinin başlattığı grevler zengin düşünsel malzemeyle dolu iken, Nahid Sırrı bunların hepsini elinin tersiyle itiverir.

Yazar, kuvvetle muhtemeldir ki, 1926’dan sonraki Kozlu’yu anlatmakta çünkü Haziran- Temmuz 1926’ da İş Bankası, Fransız Sermayesi ile ortaklaşa Kozlu Kömür İşleri Şirketini kurmuştur. % 51 hissesi bankaya ait olsa da hala hâkim ve amir güç Fransız’dır. Kozlu’da Cemil’in göstermelik ocak müdürlüğü, bir tercümandan öteye kıymeti olmadığı zaman zaman hissettirilir. Yine de, adeta bir sömürge kasabasını hatırlatan Zonguldak’ı yansıtacak enstantaneler (anlık, geçici olay, yansı) aramak boşunadır. Oysa bu tarihlerin Zonguldak’ını bir de Ahmet Naim’ den okumalı:

“Ereğli Şirketi, şehrin en güzel bir mevkiinde, yine en güzel ve konforu haiz binalardan müteşekkil bir mahalle vücuda getirmiş, mahallenin ortasına bir kilise oturtmuş ve iki de papaz mektebi açmıştı. Eski devirlerde bu mahalle bir Fransız kolonisinden farksızdı”(Zonguldak Havzası, İst. 1934. Hüsn-i Tabiat Matb.s 82)

Aynı Zonguldak’ı Nahid Sırrı anlattığında, kömür karasına bulanmış lojmanların hayal meyal görüntüsü dışında kayda değer pek az mekân tanırız. İşçi mahallesinin yoksul evleri, Hardenler’ in “yuva”sı, Cemil’in bürosu ve lojmanı, amele kahvesi. Hepsi Zonguldak’tır; ama Ahmet Naim’ in gözüyle anlatılanı değil, olduğundan daha yumuşak ve şahsi ifadelerle aktarılmış düşünsel bir Zonguldak.”

Şeklinde ki düşüncesiyle gereksiz yere Ahmet Naim ile Nahid Sırrı’nın bir karşılaştırmasını da yapmıştır.

M. Kayahan Özgül’ün “Edebiyat eleştirmenliğine” bir söz söyleyecek durumda olmasak ta, Nahid Sırrı ya gereksiz bir misyon yüklemiş. Haksız yere de eleştirmiş. Çünkü öylesi bir görevi kalkış noktası yapınca geldiği nokta elbette ki yanlış olacaktı. Nahid Sırrı, zaten kendisini sınıfsal olarak farklı bir yere koymaktadır. Olaylara bakış acısı insani bakış acısından başka bir şey değildir. Olaylara İşçi Sınıfı açısından bakmak veya öylesi bir yorum yapabilmek için Marksizm’i belirli oranda anlamak gerekmektedir, çünkü sınıfsal bakış açısı bilimsellik de taşımak durumundadır. Nahid Sırrı hiç bir öyküsünde kendisine böyle bir görev yüklememiştir. Kayahan Özgül öyle olmasını istemiş, üstelik okuyucunun Nahid Sırrı’dan sınıfsal bir yaklaşım kurmasını bekledikleri gibi, gerçekçi olmayan bir sanıya da kapılmış. Nahid Sırrı’da öldükten yıllar sonra haksızcasına da olsa böyle bir eleştiri alacağını sezmiş gibi sonraki hikâyelerinde kendi edebiyat anlayışına ve sosyal yapısına açıklık getiriyor. (z)

Kayahan Özgül’ ün yapmış olduğu eleştirileri okuyunca Zonguldak ve maden işçileri ile ilgili ciddi bir araştırma yapmadığını anlamak zor olmuyor. İş Bankası’nın Fransız Şirketiyle ortak şirket kurması gibi veya “Ahmet Naim” in “Resmi Tarihçiliği”ne onay vermek gibi bir takım yanlışlara düşüyor. Oya Sencer’ in yazmış olduğu “Türkiye’de İşçi Sınıfı” isimli kitap genel anlamda olumluluk taşıyorsa da özellikle Zonguldak Maden işçileri ve mücadelesi konusunda “Resmi Tarih” in etkisinde kalmış bir kitaptır. Resmi Tarih etkisi de Cumhuriyet Halk Partisinin yan kuruluşu Zonguldak Halkevi tarafından yazılmış ve yazdırılmış kitaplardan kaynaklanmaktadır. Bu kitaplar genellikle Osmanlı dönemini kaka derken Tek Parti Dönemini kayırmaktadır. M. Kayahan Özgül “İşçi Sınıfı Tarihi” ve buna bağlı olarak “Sınıfsal Mücadele Tarihi” konusunda farkında olmadan aynı tuzağa düşmektedir.

“Resmi Tarihçiler”in “Cumhuriyetin Faziletleri” dedikleri “Tek Parti” döneminde Zonguldak Maden İşçileri, tarihinin en yoğun emek sömürüsüne maruz kalmışlar iş cinayetleri ile öldürülmüşlerdir. Ahmet Naim’ de bu dönemin “Halkevi Neşriyat Komitesi”n dedir.

Nahid Sırrı’nın Zonguldak’la ilgili bir başka öyküsü Eylül 1928 de “Resimli Hikâye"de yayınlanmış. “İki Rakibe” isimli öyküsü Zonguldak’ta bir zaman diliminde olanları anlatmaktadır. Nahid Sırrı’nın bu defa ki konusu Lozan Mübadelesi’yle kentimize gelen kırk ailelik Romen gurubundan olan Sülün kadınla Elmas kadının aralarındaki rekabettir. Bu iki kadın, Yunanistan’da yaşarken de iyi geçinemeyip bir birleriyle rekabet halindeymişler. Kader, onları Zonguldak’ta da ayırmıyor. Yazarın anlatımıyla ikamet edecekleri konut, “Kasabadan çıkarak iki yeşil dağ arasından “Üzülmez” ismindeki kömür ocaklarına giden yol üstünde ve hafif bir mırıltıyla dolaşa dolaşa akan bir dere üzerinde iki barakaydı.” İşte bu iki barakada Elmas ve Sümbül isminde iki kadın yaşayacaktı. Yazar bunların çelişkisini şu şekilde ifade etmektedir.

“Yani senelerden beri dul ve kimsesiz olan zavallı Elmas Kadının ömrü, yine Sülün Kadının yanı başında, kendisi aç kalırken onun sıcak yemekler yemesine ve kendi, vaktinden evvel ihtiyar kadınlar sırasında geçtiği halde, onun kocasıyla cilveleşmelerine şahit olmakla geçecekti.”

Yazar öyküsünde, Sülün Kadınla Elmas Kadının arasındaki farklığı ve rekabetin nedenlerini şu şekilde anlatmaktadır.

“Sülün Kadının zevci Kanber, Zonguldak ta iskânlarından birkaç gün sonra bir sandıkla siyah ve sarı boyalar tedarik etmiş, çarşıda ve kasabanın en beğenilen lokantası sayılan Edhem Usta’nın dükkânı önünde, kundura boyacılığına başlamıştı. Kocasının yevmi kazancının bir liradan hiç aşağıya düşmediğini, bazen iki lirayı bile bulduğunu ilan eden Sülün Kadın: -Erkeğimin elinde bu zanaat varken biz nerede olsak paşalar gibi yaşarız! Diyerek nispetler ediyordu. Elmas’ın hali ise günden güne fenalaşmakta idi. Golos’ta saf-dil Yunan neferleri ile hafif- meşrep kadınlardan falına rağbet edenler, kucağına para atanlar bulunur, bu sayede de iyi kötü yaşar giderdi. Fakat Türkiye de kâğıt açmak yasaktı. Kimseye bu kabil bir teklifte bulunmağa cesaret edemiyor, elinden de başka hiçbir iş gelmiyordu. Zonguldak Limanında, kömür almağa gelmiş vapurlara tahmilat yapılırken daima denize bir miktar kömür düşer ve bu düşen kömür parçalarını dalgalar bir müddet sonra kumsalın ta önüne kadar getirdiklerinden, kumsalda toplanan fakir kadınlarla çocuklar balık ağları ile bunları denizden çıkarıp evlerinde yakarlar veya ötekine berikine satarlar. İşte Elmas kadında açlıktan ölmemek için bundan başka yapacak bir şey bulamamıştı. Ne çare ki bu işten çıkardığı yevmiye üç beş kuruş, kuru ekmek almasına bile kifayet etmiyordu.”

Elmas kadın kimsesizliğin, bakımsızlığın ve kış ayında limanda kömür toplamanın etkisiyle hastalanır ve o zamanın tek hastanesi olan “Hükümet Hastanesi” ne yatar. Yazar hastaneyi şu ifadelerle tanıtmaktadır:

“Bu hükümet hastahanesi, İstanbul’dan gelen vapurlar limana girince sağa düşen yemyeşil bir tepe üzerinde beyaz bir binadır; uzaktan insana, Büyükada ve Heybeli’ deki tepelerde yapılmış Rum mekteplerini hatırlatır.”

Öykü, Elmas kadının son günlerini çok güzel geçirdiği ve Sülün kadınla başa baş rekabet ettiği bu hastanede ölmesiyle bitmektedir.

Yazarın 23 Eylül 1930 tarihinde yayınlanmış öyküsü de “Beyazlanan Yapraklar” ismini taşımaktadır. Bu öyküde Nahid Sırrı’ yı biraz daha iyi tanımanın ip uçları da vardır.

Öykünün kahramanı Hüseyin Kemal Bey’ Avrupa ülkelerinde uzun senelerdir büyük elcilik yapıyormuş, üç ay izin alıp Türkiye’ye geldiği zaman kızının daveti üzerine de Zonguldak’a geliyor. Hüseyin Kemal Bey aynı zamanda bir yazın sanatçısıdır.

Hüseyin Kemal Bey kızından aldığı mektupta şu satırları okur;

“Babacığım, bana geleceğinizi günü bildirin de İstanbul’a gelip sizi alayım, sonra yine beraber döneriz. Fakat çocuğunuz burada olmasaydı bile herhalde burayı gelip görmeli idiniz. Bilseniz burada ne enteresan bir âlem (ortam) var, baba! Toprağı üzerinde, dünya, kendilerine ekmek vermediği için bu “ekmeğini kazanmak üzere toprağın yüzlerce metre altına inen adamlar âlemi”,bilseniz bu ne enteresan! Ve bu adamlar nihayetsiz bir zincirin adedi hesaba sığmaz halkalardır, baba. Mütemadiyen giderler. Geleli yüzlercesini, binlercesini belledim ve unuttum. Bazısı her sene birkaç ay buradadır. Bazısı iki senede bir gelir. Kimisi köyünde kazanamayacağı miktarda paraya ihtiyacı olduğu için gelmiştir ve o parayı toplar toplamaz bir daha gelmemek üzere dönecektir. Bunları ta uzaklardan bulup toplayan ve getiren adamlar ise beş on sene içinde zahmetsiz zengin olur, çünkü hem şirketlerden hem de işçilerden para, aylık alırlarmış. Kaç kere ocakların içine inmek istedim de damadınız mani oldu. Baba, emin olun ki, Zonguldak’a gelip bir ay kalsanız, en güzel ve hayata en fazla dolu romanlarınızdan birini yazarsınız.”

Yukarıdaki anlatım; o zamanki Zonguldak’ı ve maden işçilerinin içinde bulunmuş olduğu sömürü koşullarını çok basit bir ifadeyle ve doğru bir yaklaşımla sergilemektedir. O dönemler Zonguldak’ta “Zorunlu Çalışma Yasası” uygulanmamaktadır. İşçiler serbestçe madene gelip çalışıyorlardı. Genellikle de Doğu Karadenizli ve Doğu Anadolulu işçiler Zonguldak’a ekmek parası kazanma hayaliyle geliyordu. Öyküde anlatıldığı gibi işçileri bulup ve maden havzasına sevk edenler ocak sahiplerinden, şirketlerden ve işçilerden para alıyorlardı. Bunlar Maden Havzasında işçilerin sırtından geçinen asalak gurubun sadece bir kaçıydılar. Yukarıda anlatılanlar bütün olup bitenlerin devede kulak kısmıdır. Nahid Sırrı’nın bu öyküsü de 1930 yılında yazılmıştır. Yani Tek Parti döneminin hâkim olduğu henüz daha Cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bunlar Kayahan Özgül’ün eleştirdiği Nahid Sırrı’nın öykülerinde varken, Ahmet Naim’ in kitabında 1934 yılında yazılmasına rağmen münferit olaylar olarak vardır. Hâlbuki bütün Havzada despotluk sadece Yabancı Şirketlerde değil Türk Şirketlerinde ve Devletin kurduğu şirketlerde de vardır. Ahmet Naim bu dönemleri maden işçisin için kurtuluş dönemleri olarak belirtirken ayrıca işçinin haklarını korumak bahanesiyle kurulan “Amelebirliği”ni çok abartılı olarak anlatmaktadır.

Öykünün kahramanı Hüseyin Kemal Bey’in yazıncılık anlayışını şu satırlardan anlıyoruz;

“Çünkü o şimdiye kadar yazmış olduğu 12 cilt romanda daima muhteşem salonlar, dudakları kan sürülmüş gibi kızıl hanım efendiler ve garson paranın üstünü getirdiği zaman bu bir lira bakiyesi ise almaya tenezzül etmeyen beyler tasvir etmişti. Maişet (Geçinmek için gerekli olan şey) cidallerine (mücadele, çalışma) hiçbir keder ve endişenin alınlarına bir çizgi veremediği bu insanların, yalnız kalbe ait sevinç ve elemleri olurdu. Ve onlar hayatlarının büyük bir kısmını Paris’te, İsviçre’de, İngiltere’de yahut İtalya’da geçirdikleri gibi, İstanbul’a geldikçe de ancak Şişli’ de, Ada’ da, Tarabya’ da yaşayabilirlerdi. Hüseyin Kemal Bey’in bütün mahlûkatı böyle kimselerdi. Hâlbuki Zonguldak, Zonguldak’tan yarım saat kadar uzakta bir dağ başı; burada simsiyah yüz ve elbiseli kömür işçileri; bunların soğanla siyah ekmekten ibaret yemekleri; otuz kırkının beraber yattıkları tahta barakalar bunları Hüseyin Kemal Bey nasıl tasvir (tarif etme) edebilirdi.”

Öyküde Kapuz şu satırlarla anlatılıyor;

“Hüseyin Kemal Bey üç gündür Zonguldak’ta idi. Geldiğinin ertesi günü, ocağın diğer mühendisleri ve zevceleriyle beraber şehrin ötesinde Kapuz denilen bir küçük koyun kumsalında yemek yemişler, Heybeliada’nın koycuklarını andıran fakat çamlardan denizi daha zümrüdin (yemyeşil) olan bu sahilde kayıklara binerek hayli dolaşmışlardı.”

Öykünün geçtiği zaman dilimi ülkede Harf Devriminin ilan edilidiği tarihin hemen ertesi yılıydı. Okuma yazma seferberliği başlamıştı. Öyküde bu seferberlikle ilgili şu satırlar vardır;

“Tırmandığı yokuşları yeniden inip, geçtiği yolları tekrar geçerek köşkün bulunduğu ocağa tekrar geldiği zaman, adeta gece olmuştu. Amele evlerinin önündeki küçük meydan bir çok insanla dolu ve asılı olan lüküs lambasının altı pek aydınlıktı. Buraya bir çok amele ve ustabaşı toplanmış ve herkes eline kağıt kalem almıştı. Zaman büyük harf inkilabının ilk günlerine tesadüf ediyordu. Husdutsuz ve ateşin bir heyecan içinde, bütün millet yeni harfleri öğreniyor, mektubunu ahere (başkalarına) muhtac olmadan yazıp okumayı tahayyülüne (düşünce, hayal) cüret edilemeyecek bir mazhariyet (erişilmez) sayanlar, bunun kolayca bir hakikat olduğunu görüyordu.”

Hüseyin Kemal Bey, bu işçilerin yanlarından geçerken onu tanıyan birkaç işçi ondan yazmış olduğu romanlardan okumak için rica ederler. Hüseyin Kemal Bey bu olaydan mutluluk duyarak, işçilere kitaplarını vereceğini söyler ve kızından, kitaplığındaki kitaplarını işçilere vermek için ister. Kızı da bunu sevinçle kabul eder. İşçiler kitapları almak için geldiğinde, Hüseyin Kemal Beyin ezikliğini kendi anlatımından okuyalım.

“Yandaki odalardan biri yazı ve kitap odasıydı. Ve kitap rafların en mutena yerinde, Hüseyin Kemal Bey bu kitapların önüne gitti. Ve bunları çekip çıkarmadan evvel, ciltlerin sırtlarındaki isimleri bir kere daha okudu. Bu isimlerin hepsi Arapça, Acemce ve Fransızca kelimelerden yapılmış terkiplerdi. (Bir kaç şeyi birleştirip karışık bir şey meydana getirme) Hüseyin Kemal Bey’in eli, kitaplarını birer birer çekip çıkartmaya hazırlanan eli durdu. Bu kitapları isteyenlerden bir ikisi bu kitapları yüksek sesle okuyabilseler de, dinleyecek olanlara bu kitaplar ne söyleyecek, ne anlatacaktı! Bu kitaplarda Venedik kanallarının hüznü, Paris baharının ilahi tazeliği, Roma müzelerinin nazirsiz ( Benzeri olmayan) haşmeti anlatılıyor. Koca asil İstanbul bile çok kere iptidai (ilkel) ve tahammül edilmez bir yer olarak tarif ve tasvir ediliyordu. Bu kitapları okuyacak olanlar günde bir lira kazanmak için evlerini parklarını bırakarak gelmiş ve en ezici yorgunluklara katlanmış kimselerden, Hüseyin Kemal Bey’in yaşattığı erkekler her gecede yüzlerce lira harcıyor ve harcayamayacak hale geldikleri dakika hayatlarını bir eski elbise gibi fırlatıp atıyor ve kadınları daha zengin kocalar bulmak için yuvalarını bir tekmeyle yıkmakta bir an tereddüt etmiyorlardı. Ve bu insanları tasvir eden, bunların hayatlarını hikâye eden lisan da ciltlerin sırtlarındaki isimler gibi Arapça, Acemce, Fransızca idi ve güzel ve saf Türkçe’nin bahar ziyası kadar leziz ışığından bu sahifeler de zerre bulunmuyordu. Eli kitaplarının sırtında hep gezerken, Hüseyin kemal isimleri okuyordu, Hüzn-i Hazan, Venedik’te Leyal-i Aşk, Balerinin Raks-ı Nücumu, Visal-i Leyal... Hangisini bunlardan hangisini vermeli idi? Ve parmakları bu kitapların sırtında gezerken sanki kapların içindeki o sahifeler tekmil beyazlanıyor, cümleler, kelimeler, harfler tekmil uçarak bütün yapraklar beyaz, bomboş oluyordu. Hangisini vermeli? Hiç birini veremezdi. Eserlerine koyduğu şeylerin, arzuların, ümitlerin, heyecanların, saadetlerle ıstırapların hiç, hiçbiri Anadolu’ya ait değildi ki Anadolu halkına onları versin! Bu kitapların karileri*** (Okuyan, okuyucu) herhalde demin onları isteyenler olamazdı. Şu halde, binlerce sahifeyi ancak birkaç yüz kişi için yazmış demekti! Birden yorgun ve ihtiyarlamış, Hüseyin Kemal Bey elini kitaplardan çekti. Ve kapının yanında, emirlerini bekleyerek duran hizmetçi kıza dedi ki:

—Bekleyen efendiye söyle. İstedikleri kitapları kütüphanede bulamadım. Veremeyeceğim. Affetsin”.

Öykü bu cümlelerle biter. Nahid Sırrı’nın kullandığı dil konusunda bir söz söyleyecek durumda değilim ama anlatmak istedikleri konusunda elbette ki emekli bir maden işçisi olarak söyleyecek sözümüz olacaktır.

Maden işçilerinin Tek Parti döneminin ilk zamanlarında ki sosyal koşulları konusunda o dönemlerde yazılmış ciddi bir kitap bulmak imkânsızdır. Latin Alfabeye geçtikten sonra Zonguldak’la ilgili yazılan Türkçe ilk iki kitabın Zonguldak Halkevi ve neşriyat görevlisi tarafından yayınlanması elbette ki zulmü yapanların gerçekleri saklamasını da sağlamıştır. Zaten o zamanlar kim muhalif olabilirdi ki.“Cumhuriyetin Onuncu Yılında” yayınlanan kitaplar sadece Cumhuriyetin Propagandası amaçlıdır. Cumhuriyetçi olmak ona sahip çıkmak başka bir şeydir, bir araştırmacı için objektif olmakta başka bir şeydir. O dönemlerde “Resmi Tarihçiler” in yazdığı kitaplarında “Osmanlı Dönemine” kan kusmaları da doğaldır. Çünkü o yazarlar Osmanlının “Kan ve Gözyaşı” dönemi olan zamanda yetişmişlerdir. Cumhuriyetin ilanıyla onların gözyaşı dinmiştir. Bu gerçektir. Onların gözyaşlarının dinmesi veyahut devlet yazarı (devlet sanatçısı) olmaları ikbal (Sadetli, mutlu olma-Padişahın gözdesi) sahibi olmalarını da, en azından “Kapıkulu” geleneğinin devamını da sağlamış olabilir. Ama ya maden işçileri, acaba onlara ne olmuştur.

“İzmir İktisat Kongresi”nde “Kapitalist Devlet Yapısı”nı” tek seçenek olarak kabul ettikten sonra ülkede buna bağlı bir ekonomik düzen kurma planı yapan ve bu planı uygulamak için, “İş Bankası” ile bir çok şirket kuran T.C.Devleti oluşacak muhalefeti bastırabilmek içinde “Takriri Sükun Yasası”nı yürürlüğe koydu.

Zonguldak ve maden işçileri bu planda en büyük faktörlerden birisiydi. Çünkü Kapitalizm demek makine demekti, makine demek enerji demekti. O zamanın buhar enerjisi sanayiinin temel faktörüydü. Buhar enerjisi temel faktör olunca akla ilk gelen taş kömürüydü. Taş kömürü denilince de akla Zonguldak geliyordu, çünkü ülkede başka bir yerinde taş kömürü madeni yoktu. Taş kömürü de yerin üç yüz dört yüz metre altındaydı. Bunun içinde teknoloji ve insan emeği gerekiyordu. Taş Kömürünü yerin altından çıkarmak için gereken teknoloji maalesef bizde yoktu işte onun yerini alacak tek seçenekte yoğun emek sömürüsüydü. Sadece sömürülse o da normaldi teknoloji yokluğundan iş cinayetlerinde ölenlerin sakat kalanların sayısı her yıl artıyor, sakat kalmazsan, şansın yaver giderde ölmezsen her türlü hastalık, bünyende seni bir an önce öldürmek için bekliyordu.

Nahid Sırrı’nın bazı gerçeklere değinmesi ve bunu o zamanki koşullarda yapması bir maden işçisi emeklisi olarak beni çok mutlu etmiştir aynı zamanda kitapla fazlaca haşır neşir birisi olarak ayrıca Maden Tarihi, Maden Hukuku, Maden İşçileri ve Mücadeleleri konusunda araştırma yapmama rağmen Nahid Sırrı’yı geç keşfetmem beni utandırmıştır.

Nahid Sırrı’nın son öyküsünde “Hüseyin Kemal Beyin” yapmış olduğu özeleştiriyi kendisi için yazdığına inanıyorum.

Zonguldak’ı ve maden işçilerini anlatan ilk öyküleri için Nahid Sırrı Örik ustaya saygılarımı dile getiriyorum, ayrıca okunma kaygısına rağmen Nahid Sırrı Örik’ in bütün öykülerini yayınlayıp bizlere ulaştıran Oğlak Yayıncılığı da kutlarım.

Her ne kadar sınıfsal olarak bizden olmasa da Nahit Sırrı Usta’nın insanlığın bütün erdemlerini taşıdığına inanıyorum. Yolundan sapan bazı günümüz yazarlarına örnek olması dileklerimle.



Erol Çatma

16 KASIM 2001

Demokrat Çaycuma


(1) :(San’atkarlar-Hikayeler 1-Nahid Sırrı Örik)

(2 ) :” Edebiyat Şakaları”, Resimli Uyanış. nu. 20030-345, 18Temmuz 1935

(3) :San’atkarlar. Sayfa 14

* :Bk. Oya Sencer, Türkiye’de İşçi Sınıfı, İst,, Habora y... s. 214-222. Doktor Kurthan Fişek, Türkiye’de Kapitalizmin gelişmesi ve İşçi Sınıfı, İst., 1969, Doğan Y, S. 53

** Ahmet Naim’ in “Zonguldak Havzası” isimli kitabını konu olarak aldığım zaman Kayahan Özgülün eleştirilerine yer verip niçin yanıldığını daha geniş boyutta anlatmaya çalışacağım.

***Ferit Devellioğlu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat-Aydın Kitapevi Yayınları –Ankara -1993

(z) (Beyazlanan Yapraklar-Sayfa 226-227) San’atkarlar- Hikayeler 1- Birinci Baskı:Temmuz 1996

(y) Eve Düşen Yıldırım- Hikayeler 3 Birinci Baskı Nisan 1998

6 Aralık 2011 Salı

ZONGULDAK MADEN YÜKSEK MÜHENDİS MEKTEBİ MÜDÜRÜ ÖRNEK FEN ADAMI MEHMET REFİK FENMEN

ZONGULDAK MADEN YÜKSEK MÜHENDİS MEKTEBİ MÜDÜRÜ

ÖRNEK FEN ADAMI MEHMET REFİK FENMEN

(1882-1951)

 
                                               
Elektrik mühendisi Mehmet Refik FENMEN, Türk bilim, eğitim ve mühendislik tarihi ile yakından ilgilenenler dışında, tanıdık bir isim değildir. Türk ünlülerini tanıtmak için basılmış nice ansiklopedide Refik FENMEN ismine rastlanmaz. Bununla beraber, Mühendis Mektebi, Darülfünun, Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi gibi önemli okullar ile ilk mühendis örgütlenmesi olan Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti’nin tarihinde adı sıkça karşımıza çıkmaktadır. (1)
Ülkemizin ilk elektrik yüksek mühendislerinden olan Refik FENMEN, eğitimcilik ve yöneticilik yaşamını ülkemizde mühendisliğin meslek olarak tanınıp sevilmesine adamış, düşündüklerini uygulayabilme becerisi olan örnek bir aydındır. (2)
Mehmet Refik FENMEN, Sadrazam Mithat Paşa’nın kızı Memduha Hanım ile İstanbul Belediye Başkanı Rasim Paşa’nın oğlu olan Halep Valisi Vefik Bey’in çocuğu olarak 1882’de Preveze’de dünyaya geldi. İlkokulu İstanbul’da Numune-i Terakki Mektebi’nde, ortaokul ve liseyi Saint Benoit Fransız Lisesi’nde okudu. Lozan Üniversitesi’nin Matematik-Fizik Bölümü’nü bitirdikten sonra 1906’da Liége Üniversitesi’nin Elektrik Mühendisliği Bölümü’nden üstün başarı ile yüksek mühendis olarak mezun oldu.
1908’de yurda döndü. Önce Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) matematik öğretmeni olarak, ardından Ticaret ve Nafia Nezareti (Ticaret ve Bayındırdık Bakanlığı) Fen Müşavirliği’nde mühendis olarak çalıştı. Ardından 1909’da Osmanlı’nın ilk sivil mühendislik okulu Mühendis Mekteb-i Âlisi’nin müdürü oldu. (3)
Refik FENMEN’ in okul müdürü olarak seçilmesi şu şekilde gerçekleşmiştir;
Hendese-i Mülkiye’nin (Mühendislik Mektebi) askeri idareden ayrılmasına karar verilince, mühendishanenin bu kısmının askeri müdürü olan Albay Bahattin Bey görevinden alındı. Sivil müdür olarak kimin tayin edileceği tartışmalara yol açmıştı. Müdür tayini karara bağlanamayınca o zamanki Nafia Nazırı ( Bayındırlık Bakanı) Hallaçyan Efendi ve muavini Hulusi Bey yeni kurulmuş olan “Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti”nin görüşünü almaya karar verdiler.
Hulusi Bey Hendese-i Mülkiye'den mezundu. Sivil yönetime geçen Mühendis Mektebinin başında aynı zamanda iyi bir yönetici olan bir mühendisin bulunması gerektiği düşüncesindeydi. Bu düşünceyle, müdürlük için “Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti”nden, iki kişinin ismini gizli oyla belirleyerek bildirmelerini istedi. Bildirilen adaylardan Mühendis Refik Bey, Hulusi Bey başkanlığındaki toplantıda oy çokluğuyla seçildi. Nafia Nezareti Refik Beyi 20 Mart l909’da müdürlüğe atadı.
Hendese-i Mülkiyenin askeri idareden ayrılması prensibi kabul edildiğinde bağlanacağı makam ve bina sorununun da çözülmesi gerekti. Tophane'deki Askeri Sanayi Mektebi geçici bir süre için uygun bulundu. l909 yazı tamirat ile geçti, sonbaharda da yeni binaya taşınıldı. Mektebin adı "Mühendis Mekteb-i Âlisi" olarak değiştirildi. (4)
Refik FENMEN’in Mühendis Mektebi'nin ilk sivil müdürü olarak görev yaptığı yıllardaki başlıca amacı, mühendisliğin meslek olarak sevilmesini sağlamak olmuştur.
Refik Bey, demokrat kişiliği ile özellikle öğrencinin yönetime katılmasında önemli adımlar attı. Ders programlarının yapılmasında, okulun temizlik ve düzeninde, yemekhane sorunlarında öğrencilerin görüşlerini alıyor, çözüm üretmeleri için zorluyordu.
Öğrenciler aralarında çeşitli alanlarda örgütlenmeye gitmiş, Genç Mühendis İktisat Cemiyeti, Mühendis Mektebi Talebe Cemiyeti gibi örgütler kurulmuştu. Meşrutiyetin sağladığı demokratik ortamın da etkisiyle öğrenciler ülke sorunlarıyla ilgileniyor, yürüyüşlere katılıyor, gazete ve bildiriler yayınlıyorlardı. Hendese-i Mülkiye döneminde öğrenciler derslerde tuttukları notlarla yetinirken Müdür Refik Bey’in girişimiyle öğretim elemanları ders notlarını hazırlayıp çoğaltarak dağıttılar. Refik Bey, Avrupa koşullarına uygun mühendis yetiştirilmesinde yeni teknolojiyi öğrencilere aktaracak öğretim elemanlarının yurtdışından getirtilmesi konusunda yetkilileri ikna etti. 1910 yılında 40 gün boyunca Almanya, Belçika, Fransa ve İsviçre’deki mühendislik okullarını ziyaret etti, burada yeni mühendislik yaklaşımlarına ilişkin incelemelerde bulundu. Belçika’dan sulama ve demiryolu alanlarında iki Belçikalı profesörü ders vermek üzere getirtti. Önceleri Fransızca anlatılan dersleri çevirmen aracılığıyla izleyen öğrenciler, Refik Bey’in girişimiyle Fransızca kurslarına katıldılar ve bir süre sonra dersleri çevirmensiz izleyecek konuma geldiler. (5)
Refik FENMEN 1913 yılında Lamia Hanım ile evlendi. Türk Kadınlar Birliği'nin eseri olan 1935'de İstanbul'da toplanan Dünya Kadınlar Birliği Kongresi adlı büyük organizasyonda birliğin ikinci Başkanı Lamia FENMEN' dir. Lamia Hanım, Dünya Kadınlar Birliği organizasyonunda mükemmel İngilizcesi ile önemli rol oynar. Kadın mücadelesinde önde gelen isimlerden olan Lamia FENMEN, beş çocuk büyütür; ama ne kocasının ne de hepsi ayrı ayrı hayatta iz bırakan beş çocuğunun gölgesinde kalmaz.
Refik FENMEN daha sonra 1919'da tayin edildiği Darülfünun Fen Medresesi genel fizik ve elektrik kürsüsü öğretim üyeliğinde ve 1925 tayin edildiği Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi müdürlüğü sırasında unutulmaz hizmetler vermiştir. Refik Beyin Türkiye'nin yetiştirdiği ender eğitimciler arasında baş sıralarda yer almasının önemli bir nedeni, öğrenciye büyük değer vermesiydi. Onun yöneticiliği döneminde, ilk kez böylesine değer verilen, eğitimin "nesnesi" değil, "unsuru" olduklarını belki de ilk kez fark eden öğrenciler, derslere ve okula bağlanmış, mühendisliği meslek olarak benimsemişlerdir. (6)
Refik FENMEN Zonguldak kömür havzasında çok büyük izler bırakmıştır. O ikinci önemli eğitim ve yöneticilik sınavını Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebinde verir. 1925'te atandığı Zonguldak Kömür İşletmesi'ni modern bir işletme haline getirir. Maden Mühendis Mektebi, Refik Bey tayin edildiğinde yeni kurulmuştur. (7)
                                                   
Maden mektebi ilk kurulduğunda, Zonguldak’ta, iki katlı mütevazı bir binaya yerleşmiş, üç sınıflı, ortaokul mezunu kabul eden bir orta derecede yatılı bir okuldu. Bu okulda sadece basit kimya laboratuarı vardı. Parasız ve yatılı öğrenci kabul eden bu okul, çoğunluğu Anadolu’dan gelmiş fakir fakat okuma isteği azmiyle yanıp tutuşan öğrencilerle dolmuştu. Refik FENMEN okulunu anlatırken, “talebesinin madenciliğe olan sönmez aşkı, muallimlerin fedakârlığı bu mütevazı müesseseye canlı bir ruh veriyor, emin bir istikbal vaad ediyordu. Karadeniz’in madenlere yakınlığı, arazisinin vüs’ati (zenginliği) müessesenin inkişafını (gelişimini) temin edecek başlıca unsurlardan idi” demektedir. Çok kısa sürede hızlı bir gelişme gösteren bu okul, yabancı dilde eğitim yapan, öğrencilerini yurtdışı stajlara gönderen, sosyal ve sportif etkinlikleriyle ( basketbol, atletizm, futbol ve tenis ) küçük fakat günümüz koşullarında bile çağdaş sayılabilecek bir üniversite kimliği kazanmıştır. Mezunları ülkemizin çok farklı yörelerinde, yurt madenciliğinin gelişmesine katkıda bulunacaklardır. Bunlardan bazıları da, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli kömür havzası olan Zonguldak’ta madencilik çalışmalarını sürdüreceklerdir. (8)
Refik Bey öğrencilerin Fransızca öğrenmesi için büyük gayret göstermiş ve bunu başarmıştır. Yabancı hocalar derslerini Fransızca olarak anlatmaktadırlar. Başlangıçta dersler tercüme edilirken daha sonra öğrenciler doğrudan dersleri anlayabilecek düzeye gelmişlerdir. Öğrenciler Fransızca öğrenmelerini sağlamak için dersler dışında da aralarında Fransızca konuşmaya zorlamıştır. Ayrıca öğrencilere okula girişlerinden itibaren haftada 10 saat Fransızca kursları verilmiştir. Böylece Fransızca öğretilmiş öğrencilere ders kitabı olarak Fransızca teknik kitapların en modernleri her yıl parasız olarak verilmiştir. Tamamlayıcı olarak da Fransızca Teknik Kütüphane kurulmuştur. Bu sayede, Batı dünyasının teknik literatürü içine, tercüme yoluyla değil, doğrudan doğruya girme imkânı sağlanmıştır.
Mehmet Refik Bey Fransızca öğrenme yanında öğrencilerin sosyal bakımdan gelişimine de büyük önem vermiştir. Spor olarak futbol, voleybol ve tenise önem vererek bu alanlarda öğretmenler getirmiştir. Binicilik zaten zorunlu bir derstir. ( 9 )
Laboratuarlarıyla, koleksiyonlarıyla, her türlü cihazlarıyla zamanın en modern bir Maden Yüksek Mühendisi Mektebi halinde çabuk gelişen bu okulun mezunları, tatilleri sırasında Türkiye’deki madenlerde ve mezuniyeti takiben 3 ay da Avrupa’daki madenlerde ciddi bir stajdan geçirildikleri için, mevcut yerli yabancı maden şirketlerince maddi ve manevi çok iyi şartlarda derhal angaje edilmişlerdir. Öğrenciler her tedris yılı sonunda bir ay ocaklarda işçi gibi çalışarak staj yaptıkları gibi, okulu bitirince de Avrupa’daki maden ocaklarına staja gönderilirdi. Bu stajlarını başarı ile tamamlamayanlara da diplomaları verilmezdi. (10)
                                                         

Okulun 1930-1931 yılı mezunlarından Enver Necdet EGERAN, Refik FENMEN ve okuldaki eğitim hakkında şu bilgileri veriyor:
“Refik Bey’i, 1927’de Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi’ne girdiğimde tanıdım. Hem okulun müdürüydü, hem de elektrik derslerini veriyordu. 1925’den 1927’ye kadar, hepsi kendi alanlarında isim yapmış olan matematik profesörü Kerim Bey, fizik profesörü Hayri Bey ve kimya profesörü Arif Bey sıra mesleki derslere gelene kadar ders vermişlerdi.
Refik Bey, mesleki dersler için yabancı uzmanlar getirtti. O kadar titizdi ki, yabancı hocalarla bizzat mülakat yapar, ondan sonra sözleşme imzalardı. Dersleri tam olarak kendileri takip etsin diye tüm talebeye Fransızca kursları aldırdı. Mezun olduktan uzun yıllar sonra MTA’da çalışırken, İstanbul Yüksek Mühendis Mektebi’nden mezun bir meslektaşım ile anlaşamadık. Kendi iddiasının doğru olduğunu ispat etmek için mektepte tuttuğu notları getirdi. Ben ona, mektepte okuduğumuz kitabı gösterdim, Arkadaşımın notlarında tercümeden kaynaklanan hata vardı. Aramızdaki fark buydu.”
Mehmet Refik FENMEN 1927 yılında “Ameli Telsizcilik ve Ameli Otomobilcilik” kitapları ile Max PLANCK’ın “Işığın Doğası” isimli eserinin çevirisini yayınladı. 1930-31 yıllarında ise 3 ciltlik “Elektroteknik” kitabı ile termodinamik ve yanma üzerine 2 ciltlik “Hararetin Tekniği” adlı eserlerini tamamladı. Tüm bu yayınları, Zonguldak Maden Mühendis Mektebi’nde öğrencilere ders kitabı olarak okutuluyordu. (11)
Zonguldak Maden Mühendis Mektebi’nin mezunları arttıkça aynı tempoda gelişemeyen iş imkanlarını değerlendiren bakanlıkta kaygılar belirmişti, 1929'da mektebe alınacak öğrencilerin seçimi birkaç kişiye bırakılmıştır. 1930 da okula bir bölüm ilave edilerek "Yüksek Maadin ve Sanayi Mühendisi Mektebi" haline dönüştürülmüş, 1931'de ekonomik kriz gerekçesiyle okul kapatılmıştır Maden yüksek mühendisliği tahsilinin yeniden canlanması için yirmi iki yıl beklemek gerekmiş. 1953’te İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi kuruluncaya kadar da ülkemiz bu alanda önemli bir boşluk yaşamıştır. Zonguldak Maden Yüksek Mühendis Mektebi, devlet eliyle madenciliğimizin sıfırdan başlatılmasını sağlamış çok önemli bir eğitim deneyidir.
Mehmet Refik FENMEN, 1932 yılında İstanbul mıntıkası Sanayi Müdürlüğüne, l934 yı¬lında İktisat Bakanlığına bağlı elektrifikasyon bürosu üyeliğine getirilmiş; 1935-1943 yılları arasında da Ankara Belediyesi Otobüs İşleri Müdürlüğünde bulunmuştur. Her görevini öncü bir anlayışla sürdüren Refik FENMEN, toplu taşımacılığın en iyi yollardan birinin troleybüs olduğu düşüncesindeydi. Bu düşüncesini kısa süre içinde uygulamaya geçirmiş troleybüsü Ankara'ya getiren kişi olmuştur.
1934 yılında Soyadı Kanunu çıkınca Refik Bey kendini ifade eden çok yakışan, Fen Adamı anlamına gelen FENMEN’ i soyadı olarak adına ekledi.
Mehmet Refik FENMEN 1943-1946 yıl¬ları arasında Kocaeli Milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi'nde görev yapmıştır. 1946’dan sonra da çeşitli okullarda yine öğretimle meşgul olmuş, Etibank İdare Meclisi Azalığı'nda bulunmuştur. Emekli olduktan sonra da mesleğinden uzaklaşmayan Refik FENMEN il ve ilçelerin elektrik projelerini bizzat yapmıştır.
4 Mart 1951'de geçirdiği kısa bir rahatsızlık sonucu vefat eden Mehmet Refik FENMEN, üstlendiği her görevi ülkeyi çağdaşlığa götüren bir basamak olarak kullanmıştır. Mühendis Mektebindeki idareciliği süresince bu okulun modern bir hal almasına uğraşmış ve bunda başarılı olmuştur. Malzeme, Fizik ve Elektrik laboratuarları hala Mehmet Refik FENMEN' in izlerini taşır. Kendi alanında hem uygulama hem de teoride ışığıyla geleceği aydınlatan eserler bırakmıştır. Alçakgönüllü, ilerici ve aydın kişiliği; amaçları belli ve programlı çalışmaları ile meşrutiyetten başlayarak yurdumuzun teknik ilerlemesine yaptığı katkılarla olduğu kadar, örnek bir idareci olarak da adı saygıyla anılmaya değer bir kişidir.



KAYNAKÇA

1- ELEKTRİK MÜHENDİSİ MEHMET REFİK FENMEN: OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E
YENİLİKÇİ VE YORULMAZ BİR AYDIN OSMANLI BİLİMİ ARAŞTIRMALARI IX/1-2 (2007-2008) SAYFA:101
2-TÜRKİYE'DE MÜHENDİSLİĞİ MESLEKLEŞTİREN EĞİTİM DEHASI REFİK FENMEN BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ SAYI:338 OCAK 1996 SAYFA:68
3- MÜHENDİSLİK MİMARLIK ÖYKÜLERİ-2 ANKARA MAYIS 2006 REFİK FENMEN: MÜHENDİSLİĞİ VE EĞİTİMCİLİĞİ İLE ÖRNEK BİR FEN ADAMI NERMİN FENMEN SAYFA: 51
4- TÜRKİYE'DE MÜHENDİSLİĞİ MESLEKLEŞTİREN EĞİTİM DEHASI REFİK FENMEN BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ SAYI:338 OCAK 1996 SAYFA:69
5- MÜHENDİSLİK MİMARLIK ÖYKÜLERİ-2 ANKARA MAYIS 2006 REFİK FENMEN: MÜHENDİSLİĞİ VE EĞİTİMCİLİĞİ İLE ÖRNEK BİR FEN ADAMI NERMİN FENMEN SAYFA: 52
6- TÜRKİYE'DE MÜHENDİSLİĞİ MESLEKLEŞTİREN EĞİTİM DEHASI REFİK FENMEN BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ SAYI:338 OCAK 1996 SAYFA:68
7-TÜRKİYE'DE MÜHENDİSLİĞİ MESLEKLEŞTİREN EĞİTİM DEHASI REFİK FENMEN BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ SAYI:338 OCAK 1996 SAYFA:76
8- MADENCİLİK BÜLTENİ TEMMUZ ARALIK 2007 SAYI:82-83 SAYFA: 103
9-ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEB-İ ÂLİSİ (1924-1931) ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI PROF. DR. EMRE DÖLEN SAYFA: 26-27
10-TÜRKİYE’DE MADEN MÜHENDİSLİĞİ EĞİTİMİ TARİH NADİR AVŞAROĞLU MADEN MÜHENDİSİ SAYFA: 25-26
11-MÜHENDİSLİK MİMARLIK ÖYKÜLERİ-2 ANKARA MAYIS 2006 REFİK FENMEN: MÜHENDİSLİĞİ VE EĞİTİMCİLİĞİ İLE ÖRNEK BİR FEN ADAMI NERMİN FENMEN SAYFA: 55
12-2-TÜRKİYE'DE MÜHENDİSLİĞİ MESLEKLEŞTİREN EĞİTİM DEHASI REFİK FENMEN BİLİM VE TEKNİK DERGİSİ SAYI:338 OCAK 1996 SAYFA:77








5 Aralık 2011 Pazartesi

Madenci Edebiyatı Ödülleri'nde kentimizden iki yazar var


Madenci Edebiyatı Ödülleri'nde kentimizden iki yazar var


"Büyük Madenci Yürüyüşü" anı yazısı ile Maden Teknikeri Alaadin Kara üç ödülden birini alırken, Kdz.Ereğli'den Gürdal Özçakır "Zonguldak Maden Mühendis Mekteb-i Âlisi" adlı araştırma yazısı ile mansiyon aldı. Yarışmayı, TMMOB Maden Mühendisleri Odası ikinci kez düzenledi. Yerel Tarih araştırmacısı Gürdal Özçakır yazılarını ayrıca internette "Kdz.Ereğli Sayfası (Yerel Tarih)"de paylaşıyor.

Öte yandan, Alaaddin Kara'nın "Bir Kentin Arka Yüzü" başlıklı fotoğraf sergisi ise 5-13 Aralık 2011 tarihlerinde saat 11.00-!8.00 arası SergiOdası'nda açık kalacak. Sergi, Zonguldak Kömür Havzası'nda bulunan özel ocaklardaki iş koşullarını yansıtıyor.

http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=7154&tipi=2&sube=0



KAYNAK: http://67sanat.blogspot.com/