27 Kasım 2011 Pazar

MADEN MÜHENDİSİ ÖMER HULUSİ BARUTOĞLU

ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEB-İ ÂLİSİ’NİN

İLK MEZUNLARINDAN

MADEN MÜHENDİSİ ÖMER HULUSİ BARUTOĞLU

(1905-2004)


      İzmir İktisat Kongresi ( 17 Şubat - 4 Mart 1923 ) önemli sonuçlarından biri de “Maden Sorunları” görüşülürken alınan “ En mühim bir servet kaynağı olan madenlerimizin kendi fen adamlarımız tarafından ilmi bir surette tetkik edilmesi ” kararıdır. Bu karar bir anlamda 20 Ekim 1924 ( 20 Teşrin-i Evvel 1340 ) Pazartesi günü açılacak olan Zonguldak Maden Mühendis Mekteb-i Âlisi’ni ( Zonguldak Maden Mühendisi Yüksek Okulu ) müjdeliyordu. Okulun açılışı ve öğretime başlaması savaş yorgunu olan yoklukla sefaletle boğuşan yeni Cumhuriyet’in ilk önemli eğitim atılımıdır. (1)
Yüksek Maadin ve Sanayi Mühendis Mektebi ( Zonguldak Yüksek Maden Mühendisi Mektebi) Türkiye Cumhuriyeti'nin madencilik alanında maden mühendisi yetiştiren ilk yüksekokulu olma özelliğini taşır. (2)
Okul ilk mezunlarını 1927 - 1928 ders yılı sonunda vermiştir. Bundan sonra üç dönem daha mezun veren okul 1930 -1931 ders yılından sonra İktisat Vekâleti’nin aldığı ani bir karar ile kapatılmış, ilk üç sınıftaki öğrenciler İstanbul'daki Yüksek Mühendis Mektebi'ne devredilmiştir.
Zonguldak Maden Mühendis Mekteb-i Âlisi asıl gelişimini İstanbul Darülfünunu Fen Fakültesi Umumi Fizik ( Elektrik Kısmı ) müderrisi ve elektrik mühendisi Mehmet Refik ( FENMEN ) Bey'in müdürlüğe atanmasından sonra göstermiştir. ( 3 )
Mehmet Refik FENMEN’in, daha önce İstanbul’da Mühendis Mektebi müdürlüğünde ve Darülfünun’da edindiği idarecilik ve öğretmenlik deneyimlerini, Zonguldak maden okulunda en iyi şekilde kullandığı söylenebilir. İstanbul’da Mühendis Mektebi’ndeki uygulamalarıyla, Zonguldak’taki uygulamaları karşılaştırıldığında, bu daha da iyi anlaşılacaktır.
Okulun açılış amacı “ Madenlerin çıkarılmasında ve sanayi de madenlerin işletilmesinde teorik ve pratik gerekli bilgiye sahip maden mühendisleri yetiştirmektir.” Bu amaçla açılan okulun öğrenim süresi dört yıl olup eğitim parasız ve yatılıdır. ( 4 )
Tahir KARAUĞUZ’UN çıkardığı Zonguldak’ın ilk gazetesi “Zonguldak Gazetesi” ilk mezunların diploma töreni haberini sütunlarına büyük bir sevinç ve gururla taşımıştı. Haberin bir bölümünde şöyle yazmaktadır:
“ 28 Eylül günü bütün memleket münevverleri ile beraber yüksek mühendis mektebimizin yeni binasında ki salonda hazır bulunduk. Cumhuriyetin feyzi ilk mahsullerinden birini daha veriyordu.16 genç o gün ki hatiplerden birinin dediği gibi : “Hepsi yirmi, yirmi beş bahar görmüş on altı genç vatanın ufkuna 16 bahar fecri gibi tepelerden doğuyordu.” ( 5 )
Okul kapatılmadan önce İktisat Vekâleti’nin (Ekonomi Bakanlığı) okulu kapatma gerekçesi şu şekilde belirtiliyor, “Çıkarılacak madenlerle ilgili gereksinime yeterli olacağı ya da fazlasının işsiz kalacağı, 1929 Dünya ekonomik bunalımının Türkiye’yi de etkilemesi gerekçeleriyle ve T.C. Hükümeti’nin tasarruf önlemi alması” nedenleriyle geçici olarak kapatılmıştır. (6)
Bu yazımızın kahramanı Ömer Hulusi BARUTOĞLU 1924 yılında Zonguldak Maden Mühendis Mekteb-i Âlisine 10 numaralı öğrenci olarak kaydolmuştur. Okulun ilk mezunlarından ve bir asırlık ömrünü madenciliğe adamış efsane maden mühendisi Ömer Hulusi BARUTOĞLU 22 Haziran 1905 tarihinde İstanbul'da, Sultanahmet yakınında Dizdariye Mahallesinde doğdu. Dizdariye Mahalle Mektebi Kuran Kursu, Alemdar Zükür (Erkek) Mektebi, 6 sınıfı Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi ve Vefa Sultanisinde okudu.1924 yılında başladığı 4 yıllık Zonguldak Maden Mühendisi Mektebi Âlisi’nden 1928 yılında mezun oldu.
Sırası ile İnhisarlar Umum Müdürlüğü Hacıbektaş-Oltu-Kağızman-Oltu kaya tuzu yataklarında (1928-1930), Ankara Maden Umum Müdürlüğünde Maden mühendisi olarak çalıştıktan sonra Yurt dışında, İspanya'da Penarroya Şirketinin kömür kurşun yataklarında maden mühendisi olarak çalıştı. (1932-1934) Bu tarihten sonra yeni kurulan altın arama idaresi Keban Kurşun, Bulgardağ kurşun-altın, Turhal antimon yatakları etüt ve aramaları bölge mühendisliği yaptı. 1935 tarihinde altın ve petrol arama idarelerinin birleştirilmesi ile kurulan Maden Tetkik ve Arama (MTA)'da etüt ve arama işlerinde 1945 yılına kadar çalıştı.
O yıl Etibank'a geçti. Etibank tarafından işletilen değişik cevher yataklarının etüt ve arama çalışmalarını yönetti ve bir süre Genel Müdür Yardımcılığında bulundu. Etibank'tan istifa ettikten sonra l952 yılında çalışmaya başladığı MTA Fen Heyeti başkanlığından 1955 yılında emekli oldu.
1979 yılına kadar 24 yıl boyunca özel kuruluşlara ait maden yataklarında çalışmalarına devam etti. Devlet ve özel kuruluşlardaki 51 yıllık süresince yurdumuzun maden yataklarından biriktirdiği cevher koleksiyonu ile mesleği ile ilgili çeşitli dildeki kitaplarını ODTÜ Maden Mühendisliği Bölümüne 2 Nisan 1971 tarihinde hediye etti.1960 yılında Maden Mühendisleri Odası adına Madencilik Dergisini kurdu ve 1971 yılına kadar yayını tek başıma sürdürdü. Bu süre içinde meslek ile ilgili makaleleri de yayınlandı. (7)
2004 yılında 99 yaşında vefat eden Ömer Hulusi BARUTOĞLU o yıl itibarı ile hayattaki en yaşlı maden mühendis olma özelliğine de sahipti. Aşağıda onun ağzından okulun açılma hikâyesi ile beraber 1924 yılının Türkiye’si ve Zonguldak şehrini gözlemleyelim:
                            
                            OKULUN İLK MEZUNLARI TOPLU HALDE İŞARETLİ OLAN ÖMER HULUSİ BARUTOĞLU

Savaş sonrasının sefalet ortamında boğuşup dururken, gazetelerde bir ilan çıktı: “Mühendis mektebine adam alınıyor.” Nasıl alınıyor? Talebenin iaşe ve ibate masrafları devlete ait. Zorunlu hizmet ise yok, fevkalade bir şey. Ne yiyecek var, ne giyecek var, ne barınacak yer var. Zaten şeker Rusya'dan geliyordu o zaman, un ve gazyağı Romanya'dan geliyordu. Şeker Rusya'dan kelle halinde gelir, kırılıp sonra yenirdi. Memlekette bir şey yoktu, doğru dürüst bir üretim yoktu.
Bir iğne dışarıdan geliyordu. Çabuk köpüren sabun İngiltere'den veyahut Belçika'dan geliyordu. Demek istediğim tamamen dışarıya bağımlıyız ve imkânlara göre hareket mecburiyeti var.
Çabuk köpüren sabunu bildiğimiz yok, biz kille elimizi yıkardık, yeşil kille... Kil kurutulur, suyla temas edince de elde biraz köpürürdü. Onunla idare ederdik, o kadar yoksulduk. O kadar yoksulduk ki: Sirkeci'de askeri sevkiyat vardı, oralarda dolaşır ve orduya gönderilen çuvallardan dökülen fındık fıstığı toparlardık; o kadar sefalet yani.
Öyle ki, giyecek bir şeyimiz de yoktu. Benim ablam iyi dikiş bilirdi. Mecbur etmişlerdi; evinde makinesi olan, askere çamaşır dikecekti. Ablam çamaşır dikerken bize de palto dikerdi.
Gazetelerde çıkan o ilanı, yani “Devlet bir madencilik mektebi kuruyor. İaşe ve ibate devlete ait. Buna rağmen mektep bitince mecburi hizmet yok...” mealindeki ilanı görünce, bir ilanı okuduğumu hatırlıyorum, bir de ha bire yamalı pabuç giymekten anamızın kovalandığını... Affedersiniz! O ilan, ayağıma sağlam bir pabuç, sırtıma da kalın bir kaput demekti benim için... Ne Zonguldak’ın Türkiye'de olduğunu biliyorum; ne de başka bir şey.
Sene 1924, yani Kurtuluş Harbi bitmiş; Kurtuluştan sonra kalkınmaya çalışıyoruz. Babam da bizi geçindirmeye çalışıyor. Elde yok, başta yok, evde yok; işte bu yokluk düzeni içerisinde, o ilanı orada görünce “ Bari bir boğaz eksik olsun, ben gideyim şu mektebe” dedim.
İmtihanla kayıt-kabul yapılıyordu. İmtihana girdim; tabii lise (Vefa Sultanisi), 11. sınıfta ipka olduğumuzdan daha bitmemiş durumda. “İmtihanı kazandın” dediler ve bir takım da elbise temin ettiler.
Ama imtihanı gerçekten kazandık mı, orasını bilemiyorum. Belki de kazanmadık; tıpkı Mevlana'nın dediği gibi: “Kim olursan ol, gel…” Yani, adam arıyorlar o zaman; Devlet, bir an evvel okutayım da piyasaya çıkartayım derdinde...
Mektebe girdik, bize Zonguldak'ta kalın dediler. Ama zaten borç alıp vapurla İstanbul'dan oraya gittim. Ama öyle kamarada filan değil, Zonguldak'a kadar güvertede yatarak gittik.
Oraya gelince kalacak bir yer yoktu. Bir otel vardı, Tomayan Oteli diye, Zonguldak'taki tek otel de oydu. Zonguldak henüz kaza idi... O otelde kaldık ama ikinci günden itibaren bende para bitti. Zaten parayı ablamın kocasından almıştım. 3 yahut 2 lira kalacak yer yok...
Allah rahmet eylesin sonradan kimya hocalığımızı yapan ve Almanya'da kimya üzerine ihtisas yapmış Arif Bey vardı. Ona gittik birkaç kişi, “Biz döneceğiz. Paramız yok, kömür vapuruna binip İstanbul'a döneceğiz.” dedik.
“Ben size Zonguldak'ın dışında bir yer göstereceğim, orada barınacaksınız. Giyecek de temin edeceğim” dedi. Biz de geriye dönmekten vazgeçtik ve orada kaldık.
Birinci sınıftayken, mektep için bina yoktu... Eskiden kalma bir kışla vardı; ahım şahım değildi bina olarak. Mektep o kışlada açıldı. Mektep evvela 3 senelik tedrisat için planlanmış. Sonra da 4 senelik bir programa tamamlamak için uğraşıyorlar. O müddet içerisinde, bir yandan da çeşitli ilavelerle alelacele kışlayı mektep haline sokmaya çalışıyorlar. Oraya o şekilde yerleştik. (8)




KAYNAKÇA

1- MADENCİLİK BÜLTENİ TEMMUZ ARALIK 2007 SAYI:82-83 SAYFA: 102
2-ZONGULDAK KÖMÜR HAVZASI’NDA MADENCİLİK EĞİTİMİ VE MADEN MEKTEBİ ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI MURAT EKREM ZAMAN SAYFA: 34
3- ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEB-İ ÂLİSİ (1924-1931)
ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI PROF. DR. EMRE DÖLEN SAYFA: 21
4- ZONGULDAK MADEN MÜHENDİS MEKTEB-İ ÂLİSİ (1924-1931)
ZONGULDAK KENT TARİHİ ’05 BİENALİ BİLDİRİLER KİTABI PROF. DR. EMRE DÖLEN SAYFA: 22
5- ZONGULDAK GAZETESİ 28 İLKTEŞRİN ( EKİM ) 1928 SAYI: 217
İLK MEZUNLARLA İLGİLİ FOTOĞRAFLI HABER GÜRDAL ÖZÇAKIR ARŞİVİ
6- TÜRKİYE’DE MADEN MÜHENDİSLİĞİ EĞİTİMİ TARİHÇESİ
NADİR AVŞAROĞLU MADEN MÜHENDİSİ SAYFA:27
7- MADENCİLİK BÜLTENİ HAZİRAN 2004 SAYFA:54
8-http://bianet.org/bianet/toplum/38782-yasayan-en-yasli-maden-muhendisiydi


25 Kasım 2011 Cuma

SANATA ADANAN BİR ÖMÜRDE KDZ.EREĞLİ SEVDALISI BİR EĞİTMEN OSMAN ZEKİ ORAL

SANATA ADANAN BİR ÖMÜRDE KDZ.EREĞLİ SEVDALISI BİR EĞİTMEN
OSMAN ZEKİ ORAL

O Cumhuriyet döneminin Türkiye de ki en önemli ressamlarından biri bugünü kadar onun hakkında hep sanat hayatı ile ilgili bilgiler edindik gelin birde Ereğli sevdalısı Eğitimci Osman Zeki ORAL’ı birlikte tanıyalım.

Çocukluğunuzun Kdz. Ereğli’sini anlatır mısınız?
Çocukluğumdan ilk anılarım okul ile ilgili olanlardır Kayabaşı Mektebinde okudum. O dönemde Ereğli de Süleymanlar Mektebi, Kayabaşı Mektebi ve Akarca Mektebi 3 yıllık eğitimden sonra öğrencilerini 4.ve 5.sınıfları okumaları için Bozhane Mektebine gönderirlerdi. İlkokul öğretmenim Emine Hanımdı. Çocukluk döneminde bende resim merakı başladığında Halkevine gidip gelmeye başladım. Oradaki kitapları incelerdim. Halkevi’nin emektarı Ali Usta ( Ali GÜLEN ) vardı. O gerçekten bende büyük izler bıraktı. O dönemki gençliğin yetişmesinde çok büyük emekleri vardır. Halkevi şu anki Garanti Bankasının üst katında idi. Çok güzel bir kütüphanesi vardı. Futbol, Bando ve Tiyatro kolları gayet faaldi. Meşhur Abukatın Hasan ve Temel KARAMAHMUT tiyatro oyunları sergilerdi. Ayrıca Postane Müdürü Mehmet Bey Halkevinde okul öğrencilerine Fransızca kursu verirdi.

Ereğli de o dönemdeki sosyal ve ekonomik yaşam hakkında bilgi verir misiniz?
Özellikle II. Dünya Savaşı dönemi yoksulluk yıllarıydı. Bizim tarlamız yerimiz yurdumuz vardı. Ama para pul yoktu. Bizim tek geçim kaynağımız mısırdı. O dönemi insanlarını elbiselerindeki büyük yamalarla hatırlarım. O günlerden hatırladığım diğer önemli olaylar İsmet İNÖNÜ’nün Ereğli’ye gelmesidir. İsmet Paşayı elimizdeki çıralarla bekledik. Gülcemal Vapuru ile geldi. Celal BAYAR da ona eşlik etmişti. Birde 1938 senesindeki Millet Vapuru faciasını unutamam şu anki Azim Otelinin olduğu civara yakın bir yerde vapur battı. 3–4 kişi son bir umutla geminin direğine tırmandılar. Ama maalesef kurtulamadılar dalgalar onları alıp gitti.

Öğretmenlik hayatınız nasıl ve ne zaman başladı?
Öğretmenliğe ilk olarak 1953’te başladım. İlk görev yerim Bolu’ydu. İlk tayinim Bolu Kız İlköğretmen Okuluna oldu. Bu okul daha sonra Enstitü oldu.

Nasıl atandınız ?
1950’den sonra 6 ay kadar Boğaziçi’nde Mısır Prensesi’nin yanında kaldım. Orda Yahya Kemal BEYATLI ile tanıştım. Yemeğe gelirdi. Beni görürdü. Folklorik kültür nedir? bilmezdim. Onda gördüm. Eski eşyaları topluyordu. Yahya Kemal BEYATLI doktor Reşat BERGER’e rica etmiş. O zaman Reisicumhur Celal BAYAR’dı. Öğretmenliğe başlayabilmem için ona mektup yazmış. Sonra askere gittim. Bitince Ereğli’ye geldim. Ankara’ya öğretmenlik müracaatı için gittim. Halil SOYUER Milli Eğitim Bakanının özel kalem müdürü idi. Milli Eğitim Bakanı Tevfik İLERİ ile görüştüm. Durumu anlattım, dosyasına bakın dedi. Buldurlar. Sarı bir zarftı. Postacı yazmış, kendisi Ereğli’de olmadığı için bulunamamıştır. Ankara Atatürk Lisesine tayinim olmuş ama iş işten geçmişti. Ama Halil Bey Bolu Kız Öğretmen Okulu boş dedi. Memleketine de yakın deyince Resim ve Yazı Öğretmeni olarak enstitüye atandım. Sonra Kız İlköğretmen okulu oldu. Tarımdan, dikişe her türlü eğitim vardı. 13 sene Bolu’da kaldım. 1967’de Bolu Güzel Sanatlar Galerisi’ni kurdum. İlk müdürü benim. Oradan Ankara’ya geçtim.

Kız öğretmen okulunda ne kadar görev yaptınız?
Kız öğretmen okulundan sonra Erkek Öğretmen okuluna geçtim, çünkü okulda fazlaydım. Erkek öğretmen okulu 3 senelikti. Buraya atanan öğretmenler pek durmazdı.

Okullarda eğitim ile ilgili nasıl uygulamalar yaptınız?
Okulda temsiller olurdu. Bunlarda aranan birinci kişi olurduk. Temsile uygun dekor yapardık. Okul gezilerinde sergiler açtık. Adana, Düzce ve Zonguldak gibi şehirlerde sergiler açıp temsiller verdik.
Çocuk resimleri hakkında konferanslar verdik. Çünkü okuyan öğrenciler ilkokul öğretmeni olacakları için bilgilendirmeler yaptık. Mahalli sanatçıların da çalışmalarını takip ettik. Mehmet YÜCETÜRK Bolu’lu tanınmış ressamdı. Onu yalnız bırakmadım. 13–14 sene beraber kaldık. O çalışmalarını evine asardı. Ev adeta müze gibiydi. Öğrencilerle Pazar günleri izin alarak oraya gidip tatbikat yapardık. Onun evi kırsal alanda adeta küçük bir galeriydi. Bu köy Salıbeyler köyü idi. Yanında Sarıcalar ve Beyköy vardı.
Bu okulda da aynı çalışmalara devam ettik. Aynı zamanda Kız öğretmen Okulunda da temsil çalışmalarına devam ettik. Antikom piyesinde dekor yapmıştım. Millet sahne açılıp dekoru görünce alkışladı. Polyanna piyesi için de dekor yapmıştım. Yine su içinde bale yapan kızlar için dekor yaptım.
İnkılâp olunca bizi köylere de gönderdiler. Amaç köyleri kalkındırmaktı. Sarıcalar köyü camiini onardım. Sonradan köylere yüzme havuzları yapıldın dedim, alay ettiler. O sırada Ahmet TAHTAKILIÇ Turizm bakanıydı. Cumhuriyetçi Köylü Partisi ve Senato vardı. Kaplıcalara açık hava yazma havuzu yapılsın dedim. Yaz kış girsinler diye. Nihayet Aşçılık okulunu da o zaman teklif ettim. O sırada E–5 yolu yeni yapılıyordu. Köylere voleybol sahaları yaptık, camileri badana ettik, eski Türkçe yazılar yazdık ( Hat Sarıcalar köyü camisi), çeşmeyi yaptık. Yürüyerek gidip gelirdik, çok zor olurdu. Hisartepedeki öğretmen okuluna uzaktı. Bu yaptıklarımıza karşın bir kere de olsun teşekkür almadım.
Okulun mehter ve bando takımının kurulmasına katkım oldu. Okul yarışmalarında öğrenci resimlerini sergiledik, yurt dışı yarışmalara da katıldık, eserlerimizin çoğu ödül aldı. Öğretmen okulu olarak Bolu panayırında sergiler açtık.
İlkokullarda haftada 1 kere resim derslerini takip ettik. Avukat Neşe İLERİ o dönem öğrenciymiş. Noter olarak gitmiş buradan. İlkokulda sanat eğitim alanların ortaokul ve sonrasında büyük hamleleri oldu. Bunu bizzat gördüm.
Öğretmen, müfettiş ve ev hanımlarının katıldığı iş kursları yaptım, resim kursu gibi ( Düzce’de). Hocalar da gelir bilgilerini takviye ederlerdi. Ciltler, cilbentler, ebru gibi kurslar yapardık. Bazı veliler çocuklarına sanat eğitimi almaları için müracaat ettiler. Ama yer yoktu. Evime kabul ettim. Ama evi hallaç pamuğu gibi attılar. Sonra bunlara Özel İdarede yer bulduk. Bu yer Özel İdarede sanat galerisi olarak açıldı. Resim ve heykeller geldi. Atölye yapıldı, kurslar düzenlendi, sergiler açıldı. Dışarıdan ve okuldan gelenler çalıştı. Akşamları kültür geceleri yapardık. Esnaflardan ve emekli öğretmenlerden de gelenler vardı.
İlk açtığım yere belediye sahip çıktı ve Ressam Mehmet YÜCETÜRK ismi verildi. Bunların yapılmasında faydamız oldu. Bolu’daki Türkiye’de açılan 10.galeri oldu.

Ankara’ya nasıl tayin oldunuz ?
Adnan ATİKEN Kültür müsteşarıydı. Baktı hemen dedi Ankara’ya. Oradaki galeri müdürüyle atışmışlar. Ne galeri için yer var ne de yatmak için. Konservatuar’da bir odada 1–2 ay kaldım. Sonra ev tuttum.
Galeri için Kızılay’da mahsen gibi bir yeri açtık. Yer bul dediler. Belediyenin Zafer Çarşısında bir salon vardı. Düğün salonu olarak yapılmıştı. Prof.Dr. Şadan Bey yardımcı oldu. Yine Bolulu mimar İhsan KIYGI’dan yardım aldım. Tanzimini de İhsan Kıygı yaptı.
Burada herkese yönelik kurslar açtık. Sonra büyükleri iptal ettik. Verimli olmuyordu. Yer uygun değildi. Küçüklerde de doldu mu doldu. Her yerden gelen vardı. Kimseyi geri çeviremezdim.
Burada kütüphane yaptım ve kültürel sinema filmleri oynattım. Salonu ikiye ayırdık. 1 tanesini liseliler için sanat tarihi olarak düzenledik. Büyük sergiler açıldı. Balkanların en çok gezilen galerisiydi. Günde 2–3 bin kişi ziyaret ederdi.

Ankara’ya tayin olunca öğretmenliğe de devam ettiniz mi ?
Bu arada öğretmenliğe de devam ettim. Eğitim derneğinin Ankara Kolejinde ve Mimar Kemal Ortaokulunda derslere girdim. Çünkü Ankara’ya tayin olurken onu şart koşmuştum. Kültür Bakanlığı kurulunca öğretmenlikten ayrılarak kadrom bu bakanlığa geçti. O dönemde Talat HALMAN ilk Kültür Bakanıydı.

Öğrencilerinizden arayanlar oluyor mu?
Erol ŞEFİK (Bilecik) gibi öğrencilerim arıyor. Bağlama çalardı. Ali Osman’ı orda tanıdım. Nerelisin dedim. Zonguldak dedi. Neresi: Kozlu. Haaa bu paçalılardan, Bayat boyundan dedim. Oğlum kendinizi iyi yetiştirin dedim.
Etütler vardı, hocalar dolaşırdı. Hüseyin ÇAĞRICI da öğrenciydi orda. Konakların hamamcı Ali’nin kızı vardı. Çocuklara alfabeyi öğreteceksin iyi yetişmeniz lazım derdim. İkmale bırakıyordum, sonra geçerlerdi.

Galerilerin faydası oldu mu?
Her okul sırayla sergi açtı ve insanlar gezdi. Yoksa insanlar uzak yerlere gidemezlerdi. Sadece veliler gezerdi.
Sadeddin adında öğretmen arkadaş vardı. Orhan beyle tanıştırdım. Balıkçılık yapıyordu. Halidun vardı gariban.
Galeride şiir müzik geceleri tertip ederdik. Bolu’nun gelişmesi adına iyi oldu.

Ankara Döneminizde Ereğli’ye ne gibi hizmetiniz oldu?
Hamzafakıhlı Akpınara kadar olan yolu ben yaptırdım. Kaymakamı bakan yaptılar. Sergiyi gezerken ona durumu anlattım. Böylece yol yapıldı. Mehmet YÜCETÜRK buradaydı. Demirçelik köprüsünden greyder yola kepçeyi vurduğu zaman el salladık.
Topçalı Musabeyli (Alaplı) Toyfanlı camilerine yardım yaptık. Tramvaylar 1961 de kaldırılıp Kadıköy’e alındı. Vazgeçmeyin dedim. Bolu’ya alın dedim. Kaplıca ile şehir arasında gidip gelir dedim. Bolu öğrenci şehri olur dedim. Nitekim öyle oldu. Tramvaylar da geri geldi.

RÖPORTAJ :  GÜRDAL ÖZÇAKIR & MURAT KARA


                                 1937 yılı Osman Zeki ORAL'ın okul diploma defterinde ders notları


24 Kasım 2011 Perşembe

Devrekli Ethem Çavuş'un Anıları

Devrekli Ethem Çavuş'un anıları

Yazar Hamit Kalyoncu
14 Mart 2011

Devrekli Ethem Yemelek Çavuş’un Anıları’ndan bazı bölümleri bölük pörçük de olsa okumuştum geçmiş yıllarda. Ama çok merak ettiğim ve çok da önemsediğim bu anıları topluca okuma olanağını en sonunda bulabildim.
Kömür havzası tarihinde 1867’de başlatılan 1.Mükellefiyet Dönemi ile Cumhuriyet döneminin bir bölümünü de kapsayan ve Zonguldak maden ocaklarındaki çalışma koşullarını anlatan bu anıların bizlere ulaşmasını sağlayan ünlü yazar Ahmet Naim Çıladır’dır. Ethem Yemelek Çavuş ile oturmuş elde kalem kağıt ile bu anıları 1936 yılında kayda geçirmiştir.
Bu anılar aynı yıl “Yeraltında Kırkbeş Sene” adıyla ilk kez “Bartın” gazetesinde tefrika edilmiş, küçük boyutlu bir kitap olarak da yayınlanmış. Kitapta Ahmet Naim ile Ethem Çavuş’un karşılıklı oturur halde resimleri de bulunmaktaymış.
Ancak, evet burada büyük harfli bir ancak dememiz gerekiyor. Çünkü 1970’li yılların başlarında 12 Mart Darbesi gerekçeleriyle; Ahmet Naim’in sanat mirasının sahibi oğlu Sina Çıladır, babadan kalan kitaplar, yazılar, notlar ile kendi kitapları dahil, çalışma müsveddeleri, aile fotoğraflarıyla birlikte tutuklanır, çok değerli evraklarına da el konulur. Sonra, sonra hepsi de gitti gider!..Geri gelmez bir daha.. 2006 yılında Sina Bey, başka bir çalışma nedeni ile “Şirin Ereğli” gazetesinin ciltlerini karıştırırken, “Eski Bir Madencinin Anıları” başlığı ile 28.Ağustos.1962 ve 10.Ekim.1962 tarihli sayıları arasında bu anılarla yeniden karşılaşır. Sonra da şimdi elimde tuttuğum bu şirin kitap, geçmişin yeraltından gün yüzüne çıkmış olur.
Sina Çıladır’ı bir kez daha kutluyorum, teşekkürler ediyorum bu kitabı tarihin karanlığından çıkarıp önümüze koyduğu için. Zonguldak üzerine bir şeyler yazmak isteyen her kişi mutlaka bu kitabı en az bir kez okumalıdır. Bütün içtenliğimle belirtmem gerekirse, her sayfası bir tokat gibi şaklıyor insanın yüzünde. Öylesine korkunç bir sefalet ki yaşananlar, sözcüklerle anlatılması bile kolay değil..Köle, parya yaşamından da ağır koşullardaki bu çalışma düzenine bir insan nasıl dayanabilir? Bir devlet yönetimi, kendi insanının bu kadar kıyılmasına nasıl göz yumabilir? İnsanımızın bir kazmadan, bir katırdan daha değersiz sayılarak, acımasızca çalıştırılmasına nasıl izin verebilir?. Şaşkınlık içinde kalıyorsunuz, şok oluyorsunuz!. Bunda Ahmet Naim’in duru, çıplak, yalın anlatımı da etkili oluyor kuşkusuz. Ama ya Ethem Çavuş’un ve yüzlerce, binlerce Zonguldak köylüsünün gencecik birer fidan iken yaşadıkları!. Tam bir ibret tablosu gibi çakılıyor insanın yüreğinin orta yerine..
Düşünün, yaşınız daha onüç, ondört, bilemedin onbeş. Dilaver Paşa Nizamnamesi’nin emredici hükümleri gereği, Devrek’in Çomaklar köyü muhtarı sizi deftere yazmış. Karda kışta, dondurucu soğukta yedi arkadaş, yalın ayak başı kabak Çomaklar’dan Zonguldak’a yollara düşüyorsunuz. Ayakta çarık, sırtta hurye; yol, orman içi patika, keçi yolu. Üç gün sonra geliyorsunuz Zonguldak’ta bir kara deliğin önüne. Beylik ocak, devlete ait ocak ama, devletten kiralayan da Rombaki adlı bir Rum tüccar. Ellerinizde birer yağlı kandil, iki büklüm içeri giriyorsunuz, giriş o giriş! Artık canınız çıkana değin yeraltındasınız!..
Bu ilk dönemlerdeki ocaklarda kömür arabaları ve raylar ağaçtan yapılmış. Kitapta verilen ilk siyah-beyaz fotoğrafta bunlar belli oluyor. Diğer bir görüntü ise işçilerin ayaklarının çıplaklığı. Çalışma süresi günbatımı ile gündoğumu arası. Saat yok, ama işveren, köylü amelelerin dinlenme zamanını çalmasını biliyor. Kümesin önüne bir yanar kandil koyuyorlar. Kümesin horozu, ışığı görünce şafak söktü sanıp başlıyor ötmeye!.. Sonra “Kalkın lan! Yürüyün lan!..”. Böylece gündoğumunu öne almış oluyorsunuz. En azından iki saatini çalıyorsunuz köylülerin sahtekârlıkla!..Ücretiniz ise para değil, basma bezi, Amerikan bezi, kalay. Kurci Kumpanyası ocağında ise 1887’li yıllarda yevmiye 6 kuruş.. Yıllar önce okuduğunuz Germinal romanı, filmi geçiyor gözlerinizin önünden. Ama bu anlatılanlar daha korkuncu sanki..
Ne zaman mı yaşanmış bu anlatılanlar? Sina Çıladır’ın hesaplamasıyla 1886-87 yıllarında başlıyor Ethem Yemelek Çavuş’un hikayesi, 1931 yılına kadar kırkbeş yıl sürüyor. “Yeraltında Kırkbeş Sene” adını taşıyan bu kitapta anlatılanlar; Zonguldak yöresindeki taşkömürü cevherimizin, ormanlarımızın, insanımızın ve onların emeğinin yabancı kumpanyalar döneminde nasıl akıl almaz bir açgözlülükle sömürüldüğünün, nasıl korkunç bir şekilde talan edildiğinin de birinci ağızdan hikayesi..
“Köy muhtarı harman yerinde güreş tutturup, madene elverişli olduğumuza karar verdiğinde, biz yedi çocuğun adlarını tertip defterine çizdirip kuyulara yollamıştı.
O yedi çocuktan geriye bir ben kalmıştım. Ötekilerin hepsi kuyularda canlarını vermişti..Ben ölüme alışamadım ama, o bana alıştı galiba! Yakama yapışıyor sonra koyveriyor!..”
Sina Çıladır, kitabın son bölümüne Ahmet Naim’in az bilinen iki öyküsünü de koymuş. Bunlar “Karar” ve “Arkadaş Sevgisi”. “Karar” adlı öykü 1935 yılında dönemin ünlü dergisi Yeni Adam’da yayınlanmış. Politik öykücülüğün ilk örneklerinden biri olan “Karar” ikinci kez 1966 yılında Zonguldak Yeni Ocak dergisinde yayınlanır. “Arkadaş Sevgisi” ise yeraltında azraille boğuşan madencilerin kendi aralarındaki insanlık, kıskançlık, dostluk, arkadaşlık olgusuna bakışlarını şiirsel bir anlatımla işliyor.
Yeraltında Kırkbeş Sene: Yazan-Ahmet Naim Çıladır.
Yayına hazırlayan: Sina Çıladır. Defnesanat Yayınları.

İsteme Adresi:

Murtaza Mah. Hamamüstü Sok. Esat Taneri İş Merkezi Kat: 4 Kdz. Ereğli

Tel/Fax: 0372 312 1008 -312 1009


Donald Quataert'e Veda

Donald Quataert'e veda
Yazar Mustafa Yüce
27 Haziran 2011

Donald Quataert, Zonguldak maden işçileri ile ilgili bilgi toplamak üzere 1997 yılının Temmuz ayında Prof.Dr. Vedat Didari’nin misafiri olarak Zonguldak’a geldi. Vedat Bey işçi hareketleri ile ilgili çalıştığımı bildiği için, kendisine yardımcı olmamı rica etti. Memnuniyetle kabul ettim. Biri Bursa İpek Böceği İşçiler ile ilgili olmak üzere, Osmanlı Dönemi’ne ait iki tane kitabının olduğunu öğrendim.
Zonguldak maden işçileri ile ilgili yayınları sıraladığımda, bahsettiğim yayınları hatırladı ve bunların Amerika’daki kütüphanelerde mevcut olduğunu söyledi. Ayrıca benim adını duymadığım, Havza ile ilgili birçok çalışmadan söz etti. Kendisi ve o sıralarda asistanlığını yapan Nadir Özbek çok iyi derecede Osmanlıca biliyorlardı. Zonguldak’a, Osmanlı dönemi ile ilgili, madencilere ve devlete ait el yazması defterlerin varlığından haberdar oldukları için gelmişlerdi.
Misafir olarak Yayla Konağı’nda ağırlanan Donald Quataert ve Nadir Özbek, yaklaşık bir ay bu defterleri incelediler. Çalışmasını 1923 yılı, yani Cumhuriyet’in ilanı ile sınırlayan Donald, bu tarihten sonraki dönemi başka kişilerin çalışabileceğini söylüyordu.
1998 yılında, bir kere daha bu amaçla Zonguldak’a gelen Donald, bu çalışmalarının sonunda “Miners and the State in the Otoman Empire. The Zonguldak Coalfield 1822-1920” adlı kitabı hazırladı. İngilizce olarak 2006 yılında basılan bu kitap, aynı yıl Boğaziçi Üniversitesi yayınlarından” Osmanlı İmparatorluğu’nda Madenciler ve Devlet, Zonguldak Kömür Havzası 1822-1920” adı ile çevirisi yapılarak yayınlandı(Çevirenler, Nilay Özok Gündoğan, Azat Zana Gündoğan)
Ülkemizde, arşivleme ve saklama kültürü olmadığını bilen Donald, bu defterlerle karşılaştığında çok şaşırmıştı. Bu durumdan etkilenen Donald, Toplumsal Tarih Dergisi’ndeki bir makalesinde, Türkiye’nin başka yerlerinde de, muhtemelen bu şekilde kayıt ve defterlerin bulunabileceğini ifade etti. Maalesef, Donald’ın bu düşüncesi, iyimser bir temenniden öteye gidemiyecektir. Çünkü, Ülkemizde bu tür arşiv belgeleri ancak tesadüfler sonucu günümüze kadar kalabilmektedir.
Donald ve asistanı Nadir Özbek’in Zonguldak’a ilk gelişlerinde, İncivez’de oturan emekli maden işçisi Osman Köroğlu’nu ziyarete gittik. O yıllarda 90 lı yaşlarını süren Osman Köroğlu’ndan çalıştığı dönemle ilgili ilginç bilgiler aldık. İkinci gelişinde, eski Üzülmez Müessese Müdürlüğü’nü ve Şehir Kütüphanesi’ni ziyaret ettik.
Yaklaşık bir ay önce, Erol Çatma Donald’ın öldüğünü söylediğinde, bir yakınımı kaybetmiş gibi üzüldüm. İnsanlara son derece saygılı, çalışkan ve mütevazı bir kişiliğe sahip Donald Quataert’in ölümü hakkında daha ayrıntılı bilgi alabilmek için internete baktığımda, 2009 yılında seçkin profesör ünvanı almış olduğunu da öğrenmiş oldum. Prostat kanseri ile mücadele ederken, 10.Şubat.2011 günü, akşam saat 6’da Binghamton’daki evinde hayata veda eden Donald 69 yaşında idi. Kendisini daima saygı ve hasretle anacağız. Toprağı bol olsun.

19 Kasım 2011 Cumartesi

TAHİR AKIN KARAUĞUZ

Ömer ÖZCAN


Taşrada yaşamasına rağmen çalışmalarıyla Türkçülük tarihinde önemli bir yer işgal eden mümtaz simalardan biri de Tahir Akın Karauğuz'dur. Uzun ömrünün son demlerine kadar muhafaza ettiği heyecanı ile Türkçülük vadisindeki çalışmalarını sürdüren Karauğuz eskilerin hezarfen tabir ettikleri şahsiyetlerdendir.

Hayatı, Ailesi ve Tahsil Dönemi

Resmi nüfusa kayıtlı adıyla Tahir Karauğuz 1898 yılında bugünkü idari bölünme ile Karabük'e bağlanan Safranbolu ilçesinde doğmuştur. Babası , 'Karakullukçuoğlu ' namıyla bilinen bir aileye mensup olan saraç ustası Mehmet Hilmi Gürol, annesi ise aynı mahallin tanınmış ailelerinden Emin Efendi'nin kızı Şükriye Hanım'dır. Bugün bazıları hayatta olmayan üç kız ve iki erkek kardeşi daha vardır. Kız kardeşlerinden Melahat Hanım orman mühendisi olan Kayserili Fazıl Hisarcıklılar ile evlenmiştir. Fazıl Hisarcıklılar 1944 Milliyetçilik Olayı'nda yedek subay olarak görev yapmakta iken tutuklanarak yargılanan isimlerden biridir. Annesini çok küçük yaşta kaybetmiştir. İlkokulu ve ortaokulu Safranbolu'da tamamladıktan sonra lise öğrenimi için ailesi tarafından Kastamonu'ya gönderildi .(1) O sırada Anadolu'da bulunan az sayıdaki liselerin arasında temayüz etmiş bulunan Kastamonu Sultanisi'nin öğretim kadrosu içinde Türk fikir hayatının seçkin kalemleri bulunmakta idi. Öğretmenleri arasında, Çankırılı Ahmet Talat (Onay) , İsmail Hakkı (Uzunçarşılı) , Hasan Fehmi(Turgal) , İsmail Habib (Sevük) gibi gelecekte yazar ve tarihçi olarak ünlenecek önemli isimler vardır. Ahmet Talat, Kastamonu'daki görevi esnasında Tiraje isimli haftalık bir edebiyat dergisi neşretmiştir. (2) Edebiyat öğretmeni İsmail Habib'in edebiyat kültürünün gelişmesinde önemli tesiri olmuştur. Arkadaşlarının birer ikişer askere alınması üzerine 1916 yılında gönüllü olarak askere gitti. İhtiyat Zabitleri Talimgâhı’nı tamamladıktan sonra yedek subay olarak Karadeniz bölgesindeki 5. Kolordu, 14. Fırka, 526 sayılı Sahil Muhafaza Piyade Taburu'nda emir subayı ve bölük kumandan vekilliği görevlerinde bulundu. Firari ve eşkıya takibinde bulunan birliği ' Yıldırım Bey Müfrezesi' unvanı ile anılmaya başlandı. 1918'de ihtiyat mülazimisani rütbesi ile terhis olundu. (3)Lise son sınıfta yarım kalan tahsilini tamamlamak üzere Kastamonu'ya dönerek 1919'da edebiyat şubesinden mezun oldu. (4) Zonguldak'ı daimi ikametgâh olarak seçerek yerleşip ve önde gelen simaları arasına girdikten sonra, müstakbel eşini de aynı yerden seçti. Şehrin tanınmış sakinlerinden Mustafa Barlı'nın kızı Hacer Hanım'la (1907 d. ) 1928 yılında evlenmiştir. Çağlayan (1929-1992) ile Doğu (d. 1941) isimli iki erkek çocuk sahibi olmuştur. İTÜ Mühendislik Fakültesi mezunu olan Çağlayan İTÜ’den Petrol Yüksek Mühendisi olarak mezun olan Doğu Karauğuz bütün meslek hayatını Türkiye Petrolleri A. Ş.’de geçirmiş, 2002 yılında emekli olmuş, halen sağ bulunan annesi ve ailesiyle birlikte Ankara'da ikamet etmektedir. Tahir Karauğuz’un her iki oğlundan birer erkek torunu bulunmaktadır. 4 Haziran 1982 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir. Cenazesi 6.6.1982 günü Şişli Camii'nde kılınan öğle namazını müteakip Aşiyan Kabristanı’nda toprağa verilmiştir. (5) Ölümü üzerine İstanbul ve taşra basınında hayatı ve çalışmaları hakkında bilgi verilen çok sayıda yazı ve haber çıkmıştır. (6) Şehre yaptığı hizmetlerden dolayı yayınevinin bir zamanlar bulunduğu caddeye Zonguldak Belediyesi tarafından 'Tahir Karauğuz Caddesi' adı verilmiştir.

                                                                                               Çalışma Hayatı
Liseden mezun olduktan bir süre sonra memuriyete intisap edip bugün Bartın'a bağlı bir ilçe olan Ulus’a Nahiye Müdürü olarak tayin edildi. Nahiyeye bağlı 67 pare köyü tek tek dolaşarak halkın milli mücadeleyi desteklemesi yolunda çalıştı. Zonguldak'ta madencilik yapmakta olan dayısı Maksut Çivi’nin sürekli olarak yaptığı davet üzerine memuriyetten istifa etti. Dayısının Zonguldak ve Kozlu'da bulunan dört kömür ocağının mesul müdürü olarak çalışmıştır. Bu görevi ile birlikte Garp Cephesi Komutanlığı'na bağlı bulunan Zonguldak ve Kozlu bölgeleri Askeri Polis Müdürlüğü görevini de üstlenmiştir. Kısa bir süre de Akçakoca İskele ve Limanlar Kumandanlığı'nda görev yapmıştır. Yeni Türkiye'nin mimarlarından Yusuf Akçura Nisan 1921'de Mehmet Emin Yurdakul ile birlikte Karadeniz ve İnebolu yoluyla Ankara'ya gidip Kemalist harekette yerini almıştı. Birkaç ay sonra ihtiyat subayı olarak vazife alan Akçura'nın himayesine giren Karauğuz, Garp Cephesi Kumandanlığı'nın Matbuat ve İstihbarat Şubesi'nde teğmen olarak göreve başladı. Halide Edip(Adıvar) , Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Yusuf Akçura'nın da içinde bulundukları 'Düşman Mezalimini Tespite Memur Edebi Heyet’te görevlendirildi. Heyetin hazırladığı kitapların Ankara'da basımını takip etmenin yanında istihbarat biriminin basınla ilişkilerini yürüttü. Vazifesinin bitiminde tayin olduğu Zonguldak’ta istihbarat subaylığını 1925 'e kadar sürdürdü. İlde aynı zamanda sivil idarenin Matbuat ve İstihbarat Müdürlüğü görevini de yerine getirmişti. Dayısının yardımlarıyla şehirde ilk matbaayı , ' Zonguldak Karaelmas Yazım ve Basımevi'ni kurmuştur. Bundan sonra serbest hayatta gazetecilik ve basım işleri ile uğraşmaya başlamıştır. Ticari hayatı yanında ortaokul Türkçe öğretmenliğinde de bulunmuştur. (7) Yayıncılık faaliyeti sırasında değişik yıllarda irili, ufaklı çeşitli dergi ve kitapların yanı sıra gazeteciliği Zonguldak'ın çevresine yaymak istedi. Safranbolu, Amasra için uzun ömürlü olmayan gazeteler neşretti. Maddi menfaat beklemeden büyük bir gazetecilik sevgisi yürüttüğü bu çalışmalar sonucunda 1960'lı yıllarda ekonomik sıkıntılarla karşılaştı. Büyük borç yükü altına girmesi sonucunda matbaasını devrederek 1962 yılında, öğrenimleri dolayısıyla daha önce İstanbul’a giden çocuklarının yanına yerleşti. Burada da boş durmayarak daha önce eski harflerle neşredilen bazı kitapların yeni basımlarını yaptı. Kurduğu dernekler vasıtasıyla anma günleri tertipledi. Ailesinin geçimine katkı sağlamak gayesiyle sözleşmeli olarak 7.3.1975 ile 11.2.1977 tarihleri arasında o sırada İstanbul Topkapı'da bulunan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde görev yaptı.

Fikir ve Cemiyet Hayatı

Tahir Karauğuz, ilk şiirini küçük yaşta kaybettiği annesi için yazmıştır. Lise öğrenimi için gittiği Kastamonu’da canlı bir fikri ve edebi ortam bulmuştur. İsmail Habib'in tesiri altında kalmıştır. Lisede dil bilgisini güçlendiren, sanat anlayışını geliştiren öğretmenleri onun gelecekte takip edeceği fikri çizginin temellerini atmışlardır. Hayatı boyunca akide haline getirdiği fikri muhteva ile milli kültüre bağlı kalmış, bu yolda neşriyatta bulunmuştur. Kastamonu'da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin bünyesinde kurulan Türk Gücü'ne kaydolduktan sonra vatan ve millet sevgisi ile yüklü şiirler terennüm etmeye başlamıştır. Gökalp’in üzerindeki tesiri sadece şiirle kalmamış, dilde yenileşmenin hararetli takipçisi olmuştur. Ömür boyu dilde Türkçecilik akımına sadık kalmıştır. O dönem münevverlerini izleyerek Abdülhak Hamid 'in Sardanapal'ında gördüğü 'Akın' mahlasını (8) seçmiş, babasından ayrı olarak, Türkçülüğünün tesiri ile Oğuz’un kendi yorumuna uygun şekilde 'Uğuz' imlası ile ve yanına beldesinin sembolü olan kömürün rengi karayı eklemek suretiyle 'Karauğuz'u soyadı yazdırmıştır. 23 Aralık 1913 tarihli Kastamonu’da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin organı olarak çıkan 'Köroğlu' gazetesinde basılan ilk makalesini, Safranbolulu hemşehrilerinin donanmaya yardımda gösterdikleri fedakârlığını övmek gayesiyle kaleme almıştır. I. Dünya Savaşı’ndan dönerek tahsiline devam ettiği Kastamonu’da kendini ateşli bir ortamın içinde buldu. Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkmasından sonra milli mücadeleyi desteklemek gayesiyle iki genç arkadaşı Hüsnü (Açıksöz) ve Ahmet Hamdi (Çelen)) ile birlikte Açıksöz gazetesini neşretmeye başladılar. Merkezi yönetime bağlı ve 'Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın denetimi altındaki Kastamonu’da o sırada böyle bir gazetenin neşri oldukça güçtü. Dayısının arkadaşı olan Vali İbrahim Hakkı Bey gerekli ruhsatın verilmesinde kolaylık gösterdi. Gazete İstanbul Hükümeti’nin taraftarı olan Zafer Gazetesi ile birlikte Vilayet Matbaası’nda basılarak 15 Haziran 1919 tarihinden itibaren çıkmaya başladı. İlk nüshada bulunan yazıların büyük çoğunluğu Tahir Karauğuz tarafından hazırlamıştı. Lise müdürü edebiyatçı Mehmet Behçet Yazar'ın da bir yazısı bu nüshada çıkmıştı. Gazete açıktan milli mücadeleyi desteklediğini belli etmişti. Gazetenin neşriyatı sonucunda şehrin milli mücadeleyi destekleyenler arasına katıldığı gazetenin 16 Eylül tarihli nüshasında duyurulmuştur.

Ulus'ta Nahiye Müdürlüğü görevi esnasında bütün köylerde 'Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin şubelerinin kurulmasını sağlamıştır. Zonguldak'ta çalışmaya başladığında gençleri etrafına toplayarak aynı cemiyetin şubesinin kurulmasını sağladı. Şehrin müftüsü ve gençlerle birlikte açtığı kampanya ile yerli ve yabancı maden şirketlerinin Maden İdaresi’nin tartısından geçen kömürlerden ton başına 2 lira bağış kesilerek Ankara Hükümeti’ne verilmesi sağlandı. Kömür havzasının meseleleri ile ilgili yazılarını Açıksöz'e göndermeye başladı. Hatta gazetenin 22 Ocak 1921 tarihli nüshası 'Zonguldak'a Mahsus Nüsha-i Mümtaze' olarak çıktı.

Vatan ve millet sevgisini ihtiva eden şiirleri Anadolu'nun çeşitli gazete ve dergilerinde neşredilmeye başlanmıştı. Çeşitli şiirlerini kitap haline getirerek, 1922 yılında 'Orduya Armağan' adıyla yayınladı. Kitabın sonunda bulunan 'Destan' adlı şiiri ,'Garb Cephesi Kumandanlığı'nca ayrıca bastırılarak birliklere dağıtılmıştı. 1922 yılında 'Orta Anadolu'da Yunan Faciaları' isimli kitabından sonra, 9 Mayıs 1922 tarihli bir mektup gönderen Mustafa Kemal ;'Hissiyatı-i vataniyyelerinize teşekkür eder, hidemat-i milliyede mazhar-ı muvaffakiyet olmanızı temenni ederim.' demiştir. Karauğuz'un ilk kitaplarının neşrinden itibaren, başta Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak olmak üzere askeri erkân ile Türk edebiyatının seçkin simalarının kendisine gönderdikleri mektuplar ile her türlü muhavere notları oğlu Doğu Karauğuz'un nezdinde muhafaza edilmektedir.

Tahir Karauğuz'a , 'Mücadele-i Milliye'de Asar-i Hamaset ve Fedakarisinden' dolayı, TBMM 'nin 23 Mayıs 1926 tarihli oturumunda alınan kararla 'beyaz şeritli' İstiklal Madalyası verildi. Daha sonra ,'Zonguldak Müdafaa-i Hukuk Aza-i Sabıkasından' dolayı, TBMM 'nin 26 Mayıs 1930 tarihli kararı ile İstiklal Madalyası'nın şeridi ' kırmızı'ya çevrildi.

Dayısının katkılarıyla ve onun 69 nolu maden ocağında şehrin ilk matbaasını 'Zonguldak Karaelmas Yazım ve Basımevi' adıyla kurdu. Türk basın tarihinde Zonguldak’ın ilk süreli yayını olan 'Zonguldak' gazetesi 23 Mart 1923 tarihinde bu basımevinde basıldı. 1923-953 yılları arasında 30 yıl süre iye yayın hayatında bulunan gazete kömür havzasının tarihini ihtiva etmenin yanında şiir ve sanata tahsis ettiği sahifelerinde Orhan Şaik Gökyay ve Behçet Kemal Çağlar’ın ilk edebi ürünlerine yer vermiştir.

Zonguldak Maden İşletmesi'nde çalışmaya gelen mühendisler arasında bulunan yabancıların 'Saint Barbe' gününü 'Madencilik Günü ' olarak kutlama temayülü belirmişti. Karauğuz Türk'e has bir kutlama günü tesis edilmesinden yana idi. Zamanın İşletme Müdürü Hüseyin Fehmi İmer ve yazar Ahmet Naim Çıladır 'ın katılımlarıyla üçlü bir komite teşkil edildi. Yapılan inceleme sonucunda Türkiye'de kömürün ilk olarak 1829 yılında Ereğli'nin Kestaneci Köyü’nde 'Uzun Mehmet ' tarafından bulunduğu ve ' 8 Kasım ' gününün Zonguldak'ta 'Kömür Bayramı' olarak kutlanacağı valilik tarafından açıklandı. Bayram ilk defa 1932 yılında kutlanmaya başlandı.

Karauğuz Zonguldak'a ilk geldiğinde şehir Fransızların işgali altında idi. İşgal güçleri idari işlere karışmamakla birlikte yabancıların madenler üzerindeki çıkarlarını korumakla vazifeli idiler. Kömür işletmesi Fransız askeri gücünün kontrolü altındaydı. 21 Haziran 1921'de şehri terk etmişlerdir. Zonguldak Halkevi başkanı olduğu sırada Halkevleri Müfettişliği görevini yürüten Behçet Kemal Çağlar ile birlikte bir teklif hazırlayarak 21 Haziran tarihinin 'Kurtuluş Günü' olarak kutlanması talep edildi. Teklifin kabul edilmesi üzerine şehrin kurtuluş günü halkevi tarafından düzenlenen şölenlerle ilk defa kutlandı.

Karauğuz yaptığı kesin neşriyat faaliyeti ile çevrenin kültürel değerlerinin tespiti yanında milli kültürün ülke çapında yaygınlaşması yolunda da gayret gösterdi. Zonguldak bölgesi maden ocaklarının varlığı sebebiyle bünyesinde yoğun bir işçi kesimi barındırmakta idi. İşçiler, yeraltı faaliyetinde bulunan TKP'nin de yoğun propagandası altında bulunmakta idi. Türkiye'de solun faaliyetleri üzerine yapılan araştırmalarda TKP’nin bölgedeki çalışmalarından bahsedilmektedir. Karauğuz, neşriyatı ve cemiyet çalışmaları ile bu tür faaliyetleri tesirsiz kılmaya gayret göstermiştir. Kırım Türklerinin Lideri ve Kırım Milli Merkezi'nin Başkanı Cafer Seydahmet Kırımer ile yakın dostluk ilişkileri kurmuştur. Kırımer, Zonguldak Halkevi, Zonguldak Maden Teknik Okulu ve Karabük'te verdiği konferanslarında konu olarak mahiyeti hakkında yeterli bilgiye vakıf olduğu bolşevizmi ele almıştır. Kırımer'in bu konferansları daha sonra kitap halinde neşredilmiştir .(9) Karauğuz'un taşrada yaptığı seviyeli ve muhtevalı neşriyat takdir edilmiştir. Bu gayretin farkında olan Milli Kütüphane’nin banisi Adnan Ötüken radyoda 'Kitap Sevenler Saatı' adı ile yaptığı programın 3 Ocak 1944 tarihindeki sunuşunda Doğu dergisinden söz etmiştir. Derginin milliyetçilik ve Türkçülük meselelerine ait değerli yazılarla memleketin bu köşesinde pek hayırlı olan faaliyetine ciddiyetle devam ettiğini, tanıtımını yaptığı sayıda Ziya Gökalp'e ait tanınmış imzaların yazıları ve son derece kıymetli vesikaların bulunduğunu belirtmiştir. Türkiye'de Milli Şef Dönemi isimli iki ciltlik hacimli bir araştırmada II. Dünya Savaşı döneminde neşredilen Turancı yayınlar hakkında verilen bilgiye Doğu da dâhil edilmiştir. Derginin Kasım 1942'de yayın hayatına başladığı belirtildikten sonra yazı kadrosu içinde 'Cafer Seyid Ahmet (Edige) Kırımal 'ın da bulunduğu ifade edilmektedir .(10) Karauğuz’un Türkçü çevrelerle ilişkisi ve dergisinde Türkçü önderlerin yazı ve şiirlerine sık sık yer vermesinin, kendisinin de bizatihi tek parti yönetiminin taşradaki mutemetlerinden olmasına rağmen belli çevrelerin tepkisini ve dikkat-i nazarlarını üstüne çektiği anlaşılıyor. II. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru savaşan taraflar arasında hâkimiyeti sağlama dengesinin Almanların aleyhine dönmesi üzerine, hükümetin Türkçüler arasında geniş bir tutuklama hareketinde bulunarak Sovyetlere şirin görünmeye niyetlendiği bu sahada araştırma yapanların üzerinde birleştikleri ortak bir noktadır. Yakın dönem siyasi tarih araştırmalarında verilen Türkçüler hakkındaki mutasavver tutuklama listesi taslaklarında dönemin siyaset ve fikir dünyasında dikkat çekici isimler bulunmaktadır. Listede Karauğuz’un adı ile birlikte yakın dostluk ilişkilerinin bulunduğu ve imzalarına dergilerinde yer verdiği Cafer Seydahmet Kırımer, Orhan Şaik Gökyay, Fethi Tevetoğlu, Hüseyin Namık Orkun, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu 'nun isimleri de bulunmaktadır. (11) 3 Mayıs 1944 'te Atsız-Sabahattin Ali davasının duruşmasından sonra Ankara'da yüksek öğrenim gençliğinin yaptığı nümayişler üzerine önceden tasarlanan tutuklamalara başlandı. Hükümetin önceden tasarlanan listedeki önemli isimleri tutuklamaya cesaret edemediği için tutuklamaların kapsamını dar tutarak umumiyetle gençler ve bir iki orta yaşlı tanınmış isimle iktifa ettiği görüldü. Karauğuz'a dokunulmamakla birlikte eniştesi Fazıl Hisarcıklılar, Zonguldak M. Çelikel Lisesi Öğretmeni Ziya Özkaynak (12) , hemşehrisi ve o sırada Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisi olan İsfendiyar Baruönü (13) gözaltına alınanlar arasında bulunmakta idi. 1944 tutuklamalarından kısa bir süre önce yapılan ara seçimlerde Zonguldak’tan CHP listesinden Dr. Rebii Hikmet Barkın milletvekili seçilmiştir. Karauğuz yakın arkadaşı Barkın'ın milletvekili ve üstelik Zonguldak vilayetinin temsilcisi olarak seçilmesinden son derece mutlu olmuştur. Bu seçimi milli dava yolunda ilk zafer olarak gördüğünü ifade etmiştir. Barkın'ın fikirleri ve kişiliği ile Türkçü çevrelerde müspet tesir bırakan bir kimse olduğu anlaşılmaktadır .(14) 3 Mayıs hadisesinden sonra yargılama safhasında Atsız savunmasında yapılan gösterilerin kendisi tarafından değil, Rasih Kaplan, Reşat Şemsettin, Behçet Kemal, Rebii Barkın, Suud Kemal ve Tahsin Banguoğlu isimlerindeki milletvekillerinin şifahi telkinleri ile oluştuğunu belirtmiştir. (15) Bu ifadeden CHP grubunda Barkın’ın da aralarında bulunduğu Türkçü çizgide belli sayıda bir grup milletvekilinin bulunduğu kabul edilebilir. Karauğuz'un isminin böyle etkili bir dost çevresinin bulunmasına rağmen tutuklanmaları kararlaştırılanların listesinde bulunması dikkat çekicidir.

1940'lı ve 1950'li yıllarda Zonguldak'ta CHP İl Yönetimi’nde başkan ve üye olarak görev aldı. Aynı zamanda Halkevi Başkanlığı’nda bulundu. Yerel seçimlere katılarak İl Genel Meclisi ve İl Daimi Encümen üyeliği görevlerinde bulundu. Atatürk ve İnönü'ye duyduğu hayranlık parti çalışmalarına katılmasına sebep olmuştur. Tek parti döneminde siyasi ve sosyal faaliyetlerindeki etkinlikleri sonucunda etrafta zaman zaman milletvekili seçileceği yolunda kanaatler oluşmuştur. Milletvekili seçimlerine katılmak üzere bazı teşebbüslerde bulunduğu bir arkadaşına yazdığı mektuptaki ifadelerinden anlaşılmaktadır. 1944 seçimlerinin sonuçlarının belli olması üzerine kaleme aldığı bu mektubunda bundan sonra Doğu dergisinin neşriyatı ve (Orta-yüksek öğrenime yardım kurumu) işleri ile ilgileneceğini ifade etmiştir. Bu iki çalışmanın da Türkçülük için olduğunu, başka bir şey düşünmediğini, bu uğurda ne vazife düşerse, ne fedakârlık istenirse, canla başla gönüllü olacağını ifade etmiştir. Onu milli mücadelenin en hararetli yıllarından itibaren tanıyan Enver Behnan Şapolyo 26 Şubat 1950 tarihli bir yazısında :"İşte Tahir Karauğuz, Kuvayı Milliye ruhunun verdiği ateşle, Zonguldak şehrini Türkiye’nin irfan merkezi yaptı. Onun büyük hizmetini görenler, adını daima hayırla anacaklardır. Gönül arzu eder ki, Zonguldak’ın vatanseverleri, onu daha büyük vatan hizmetine seçsinler. Bu kadirşinaslığı ancak Zonguldak yapabilir. Onu sevenler, Zonguldaklılardan bunu bekliyorlar ." demek suretiyle siyasi beklentilere sözcülük yapma görevini yerine getirmiştir. Toplumun bütün kesimlerini alakadar eden sahalarda faaliyette bulunan bazı cemiyetlerin çalışmalarına katıldı. 20.8. 1946 tarihinde Vali Halid Aksoy, Rafet Güneş (Beden Eğ. Öğr. ) , İzzet Çakmaklı, Hakkı Gülerman, Mehmet Çelikel, Cemil Akalın (Vilayet encümeni mümeyyizi) ile birlikte Zonguldak Öğrenime Yardım Kurumu teşkil edildi. O dönemde şehirlerarası gidiş gelişin elverişli olmaması sebebiyle çevredeki fakir öğrencilerin tahsile devam edebilmelerine sağlamak üzere lisenin yanında 'Öğrenci Yatıevi' ünvanı ile bir yurt tesis etmiştir. Yurdun ihtiyaçları dernek tarafından karşılanmış, eğitim ve öğretim bakımından gerekli nezaret ise lise öğretmenleri tarafından yerine getirilmiştir. Dernek sayesinde çok sayıda öğrencinin lise ve yüksek öğrenim görmesi mümkün olmuştur. Zonguldak'ta eğitimin gelişmesi için büyük maddi katkılarda bulunan Mehmet Çelikel birlikte çalıştığı arkadaşı Karauğuz'u , 'El için kendini eskiten Tahir ' sözleriyle tarif etmiştir.

Karauğuz'un Gökalp’ın tesiri ile ilk gençlik yıllarından itibaren Türkçecilik akımının samimi bir taraftarı olarak hayatının bütün safhalarında aşırılığa kaçmamak kaydıyla dilde sadeleşmenin sağlanmasına çalıştığı bilinmektedir. Bu sahadaki çalışmaları kitap neşriyatıyla kalmamış yeri geldikçe gazete ve dergilerde makaleler neşretmiştir. Doğu'nun 24-25. sayılarında 'Ay adları ve Anayasa'nın Türkçeliği' başlıklı bir makalesi çıkmıştır. Bu makalesinden dolayı Ulus gazetesinde kendisinden söz edilerek tebrik edilmiş, dergisi bütün okuyuculara tavsiye edilmiştir. (16)

Bundan başka İhtiyat Zabitleri Cemiyeti, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu, Milli İktisat ve Tasarruf Kurumu, Öğretmenler Birliği, İşçi Yardım Sandıkları, Amele Birliği, Türk Basın Birliği Zonguldak Temsilciliği, Basın-Yayın Derneği, Amasra’yı Sevenler Derneği gibi isimlerini saymadığımız çok sayıda dernekte üye ve yönetici olarak görev yaptı. Türk Dil Kurumu üyesi idi. Mahalli seviyede yaptığı bu cemiyet faaliyetlerinde tüketemediği enerjisi ile kurduğu iki ayrı dernekle Türkiye'nin bütününe hizmet etmeyi düşündü. Daha sonra yerleştiği İstanbul'da 'Türk Büyüklerini Anma ve Yaşatma, Türk Güzelliklerini Tanıtma ' ile çok sevdiği şair için ' Abdülhak Hamid'i Sevenler ' derneklerini kurarak başkanlıklarını yaptı. 1962 yılında yerleştiği İstanbul'da ileri yaşına rağmen zamanını boşuna harcayacak yapıda olmadığından kurduğu iki dernek vasıtasıyla ünlü kültür, sanat ve devlet adamları için anma günleri düzenlemeye başladı. Aslında bütün bu çalışmaları neredeyse tek başına gerçekleştirmiştir. Büyük bir inançla, ilgili kişileri ve kuruluşları bir araya getirerek, gerekli mali kaynakları harekete geçirerek ve en ince ayrıntısına kadar tüm faaliyetleri üstlenerek sayısız anma toplantısı düzenledi. Anma toplantılarının tespit edilebilen miktarı 1962-1974 yılları arasında 280 tanedir. Sonraki yıllarda da anma günleri düzenleme faaliyetine devam etmiştir.

Yayınları

1. GAZETELER:

2. Açıksöz: Kastamonu, Vilayet Matbaası, 1918-1923

3. Zonguldak: Zonguldak, Karaelmas Basımevi, 1923-1953

4. Kömür : " " " , 1942-1945

5. Safranbolu-Karabük , " " " ,1951-1954

6. Amasra: Zonguldak, Karaelmas Basımevi, 1951

7. Günün Sesi , " " " , 1954-1959

8. Işıkveren , " " " , 1956-1957

B -DERGİLER:

1. Karaelmas, Zonguldak, Karaelmas Basımevi, 1938-1941

2. Türk Kanadı , " " " , 1938

3. Doğu , " " " , 1942-1950, Saffet Matbaası

Karauğuz İstanbul'a ikametgâhını naklettikten sonra eski sayılarından seçtiği yazılarla yakın dostlarına dağıtmak üzere Doğu dergisinin ikinci tertip neşrini yapmıştır: Saffet Matbaası, İstanbul, 1973-1978 (17)



C - KİTAPLAR:

1. Orduya Armağan, Kitabhane-i Sudi, İstanbul, 1922. 44 sahife ve 15 şiirden ibarettir. Önsözü Halide Edib Adıvar tarafından kaleme alınmıştır.

2. Orta Anadolu'da Yunan Faciaları, İstanbul, 1922, Matbaa-i Amire. 90 sahife ve 20 bölümden meydana gelmiştir.

3. Mithat Akif, Zonguldak, 1932, Karaelmas Basımevi.

4. Zonguldak Havzası -Uzun Hasan'dan Bugüne Kadar, Zonguldak, 1934, Karaelmas Basımevi.

5. Öz Türk Adları Kılavuzu, Zonguldak, 1935, Karaelmas Basımevi.

6. Ekler-Kökler Üzerine Deneçler, Dil Araştırmalarına Gerekçeler, Zonguldak, 1936, Karaelmas Basımevi.

7. Zonguldak Kılavuzu, Zonguldak, 1936-1937, Karaelmas Basımevi.

8. Milli Şef İnönü Zonguldak’ta, Zonguldak, 1940, Karaelmas Basımevi.

9. Basın Kanunu ve Benim Görüşlerim, Zonguldak, 1950, Karaelmas Basımevi

10. Safranbolu- kasaba Durumu ve Hükümet Konağı Meselesi, Zonguldak, 1950, Karaelmas Basımevi

11. Ahmet Hamdi Akseki, Zonguldak, 1950, Karaelmas Basımevi.

12. Devde-i Kaside ve Gazel, Zonguldak, 1951, Karaelmas Basımevi.

13. CHP Nasıl Kuruldu? , Zonguldak, 1954, Karaelmas Basımevi.

14. Uzun Mehmet’ten Günümüze Kadar Türkiye'de Kömür, Zonguldak, 1959, Karaelmas Basımevi. Dördüncü sırada künyesi bulunan kitabının yeniden basımıdır.

15. Anadolu'dan Koğduklarımız, İstanbul, 1965, Deniz Basımevi. Orduya Armağan ve Orta Anadolu'da Yunan Faciaları kitapları eski harflerle basılmıştı. İki kitabı birlikte yeni harflerle bu isimle yayınlamıştır.

16. Türklüğün Öğünçleri, İstanbul, İstanbul, 1974, Saffet Matbaası.

17. Türklüğün Öğünçleri-Bir Ömür, İstanbul, 1976, Saffet Matbaası.

D-NAŞİRLİĞİNİ YAPTIĞI KİTAPLAR:

1. İnkilap ve İstiklal, Cevdet Kerim İncedayı, Zonguldak, 1936, Karaelmas Basımevi.

2. Halkevi'nden Köye, Ahmet Naim Çıladır, Zonguldak, 1937, Karaelmas Basımevi.

3. Abdülhak Hamid ve Dolayısıyla, Necip Fazıl Kısakürek, Zonguldak, 1939, Karaelmas Basımevi

4. Madencinin Kitabı, Bedri Güneri, Zonguldak, 1940, Karaelmas Basımevi

5. Madencinin Öğütleri, Hayri Döler, Zonguldak, 1940, Karaelmas Basımevi.

6. Kömür Havzasında Yeni Eserler, Ahmet Gürel, Zonguldak, 1941, Karaelmas Basımevi.

7. Maarif Vekili Hasan Ali Yücel'in Zonguldak Söylevleri, Zonguldak, 1944, Karaelmas Basımevi.

8. Zonguldak'ın Milli İrade'ye Kavuştuğu Gün, Çağlayan Karauğuz, Zonguldak, 1945, Karaelmas Basımevi.

9. Zonguldak'ın Atatürk Günü, 29 Ağustos 1931, Çağlayan Karauğuz, Zonguldak, 1946, Karaelmas Basımevi.

10. 19 Şubat: Halkevi Bayramı, Çağlayan Karauğuz, Zonguldak, 1947, Karaelmas Basımevi.

11. Fırka Nedir? , Ziya Gökalp, Zonguldak, 1947, Karaelmas Basımevi

12. Âşık Naili, Sadi Yaver Ataman, Zonguldak, 1947, Karaelmas Basımevi.

13. Modern Sanat ve Bugünkü Türk Sanatı, Mahmut Cuda, Zonguldak, 1948, Karaelmas Basımevi.

14. Farabi, İ. Behçet Akın, Zonguldak, 1950, Karaelmas Basımevi.

15. Mevlana Celalüddin-i Rumi, İ. Behçet Akın, Zonguldak, 1950, Karaelmas Basımevi.

16. Malazgirt Muharebesi, Ziya Gökalp, Zonguldak, 1951, Karaelmas Basımevi

17. Yıldızlar Konuşuyor, Sadi Günel, Zonguldak, 1951, Karaelmas Basımevi

18. Güzeller Arasında, Sadi Günel, Zonguldak, 1951, Karaelmas Basımevi.

19. Sanat Yıldızları, Sadi Günel, Zonguldak, 1952, Karaelmas Basımevi.

20. Sanatkârlar Dünyası, Sadi Günel, Zonguldak, 1956, Karaelmas Basımevi.

NOTLAR

1. Tahir Akın Karauğuz hakkında ki yazımızın tamamlanmasında ve ailesi hakkında bilgi eksiklerimizin giderilmesinde oğlu Sayın Doğu Karauğuz'un büyük yardımını gördüm. Kendisine müteşekkirim.

2. Akın Tahir Karauğuz, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, V. , İstanbul, 1982, s. 191-192, Zonguldaklı Yazarlar Zonguldak'ı Yazanlar, Kdz. Ereğli, 1998, s. 77, Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı Yayını.

3. Mehmet Behçet Yazar , 'Edebiyatçılarımızı Tanıyalım : 'Tahir Karauğuz ' , Yedi Gün, Sayı 387, İstanbul, 6 Ağustos 1940

4. İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Son Asır Türk Şairleri, İstanbul, 1969, s.2140-2142

5. Vefatını haber veren ilan Tercüman gazetesinin 5.6.1982 tarihli nüshasında çıkmıştır.

6. Milliyet, 5.6.1982, Hürriyet, 5.6.1982, Günaydın, 5.6.1982, Tercüman, 5.6.1982, Yeni Karabük, 7.6.1982, Bizim Safranbolu, 8.6.1982, Yenice Gazete(Zonguldak) , 12.6.1982, Bartın, 12.6.1982

7. İnal, a.g.e. , s. 2140

8. M. Behçet Yazar, Edebiyatçılarımızı Tanıyalım: Tahir Akın Karauğuz, Yedigün, Sayı 387, 6.8.1940

9. Cafer Seydahmet Kırımer, Rus Tarihinin İnkılâba, Bolşevizme ve Cihan İnkılâbına Sürüklenmesi, İstanbul, 1948. Yazarın bu kitabı daha sonra sorumsuzca bir tasarrufla adı değiştirilerek yeniden basılmıştır: Rus Yayılmacılığının Tarihi Kökenleri, Ankara, 1997, Diyanet Vakfı Yayınları. Sayın İsmail Otar'ın nezdinde muhafaza edilmekte olan Kırımer'in şahsi arşivinde yaptığımız inceleme sırasında Karauğuz’un yazdığı çok sayıda mektup bulunduğunu gördük.

10. Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945) , I . Cilt. , İstanbul, 1996, s. 671. Türkçüler hakkında fazla iddialı indi değerlendirmelerde bulunan yazar Cafer Seydahmet ile Edige Kırımal'ın iki ayrı şahsiyet olduğunun farkında bile değildir. Aynı sahifede dergi olarak nitelendirdiği Doğu'yu aşağıda 'Büyük Ülkü Gazetesi' olarak göstermektedir: dp.227

11. Günay Göksu Özdoğan , ' Turan'dan 'Bozkurt'a -Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946) , İstanbul, 2001, s. 303

12. Ömer Özcan, Türkçülük Tarihinden İsimler: Ahmet Ziya Özkaynak, Türk Yurdu, Sayı 144, Ağustos 1999, s. 51-55. Özkaynak’ın, Karauğuz’unda kurucuları arasında bulunduğu Zonguldak Öğrenime Yardım Kurumu tarafından tesis edilen 'Öğrenci Yatıevi' çalışmalarına destek olduğu anlaşılıyor. Özkaynak’ın, Karauğuz vasıtasıyla ilişki kurduğu Cafer Seydahmet Kırımer ile karşılıklı olarak yazışmada bulunmuştur. 1944'te gerçekleştirilen umumi tutuklamalar esnasında gözaltına alınan Özkaynak suçsuz bulunması üzerine yargılama başlamadan serbest bırakılmış ve eski görevine dönmüştür. Onun başından geçenlere rağmen Türkçülük yolundaki çalışmalarına devam ettiğini Cafer Seydahmet Kırımer'e ,'Zonguldak Öğrenime Yardım Kurumu Öğrenci Yatıevi Çevirenliği ' başlıklı bir kâğıda yazdığı 23.9.1945 tarihli mektubundan anlamaktayız. Mektup İsmail Otar'ın arşivinde mahfuzdur. İnceleme fırsatı verdiği için kendisine müteşekkiriz.

13. Ömer Özcan, Türkçülük Tarihinden İsimler: İsfendiyar Baruönü, Türk Yurdu, Sayı 147, Kasım 1999, s. 18. Baruönü emekli olduktan sonra ikamet etmekte olduğu İstanbul’da 1.9.2002'de vefat etmiş, cenazesi 4.9.2002 tarihinde Erenköy Galippaşa Camii’nde kaldırılarak Ümraniye Ihlamur Kuyu Mezarlığı'na defnedilmiştir .(Hürriyet, 4.9.2002)

14. Dr.Rebii Hikmet Barkın, 1898 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Ortaöğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra gittiği Almanya'da Frankfurt Main Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun olmuştur. Doktor olarak Türkiye'de ve Afganistan'da uzun süre görev yapmıştır. Afganistan'da Türk dünyasının içinde bulunduğu durumu yakından görme ve inceleme imkânı bulmuştur. Türkiye'ye döndükten sonra mesleki ve siyasi çalışmaları yanında Türkçü kesimin önde gelen isimleriyle yakın münasebette bulunmuştur. 1944 yılı ara seçimlerinde girdiği TBMM'de Zonguldak milletvekili olarak 1946 yılına kadar görev yapmıştır. 1946 seçimlerinde, 1944 Milliyetçilik hadiseleri sebebiyle CHP Listelerine konulmamıştır. Bu yazı vesilesiyle hayatı ve şahsiyeti üzerine yaptığımız küçük bir araştırma sonucunda yeni nesillere tanıtılması gereken, ismi ve hizmetleri unutulan değerli bir şahsiyet olduğunu gördük.

15. Uğur Mumcu, 40’ların Cadı Kazanı, İstanbul, 1990, s. 83

16. Ulus , 'Karauğuz ve Doğu ' , Ankara, 27.1.1945

17. 14.5.1947 tarih ve 1170 sayılı yazı ile Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı tarafından okullara tavsiyesinde sakınca bulunmadığının bildirilmesi üzerine Milli Eğitim Bakanlığı dergiden bir miktar abone olunmuştur. Milli Eğitim Bakanlığına sunulan 13.6.1949 tarihli dilekçede , ' yedi yıldan beri büyük ülkü yolunda tuttuğumuz programa sadakatle büyük fedakârlıklara katlanarak çıkardığımız Doğu için, yeni ve koruyucu bir yardım olacağı ' belirtilerek derginin ilkokullara tavsiyesi talep edilmiştir. Talim ve Terbiye Dairesi Başkanlığı'nın 29.6.1949 sayılı yazıları ile derginin ilkokul öğretmenleriyle okullara tavsiyesi uygun görülmüştür.








4 Kasım 2011 Cuma

İSMET EKEN İLE ESKİ BAYRAMLAR HAKKINDA SÖYLEŞİ


İsmet Eken kimdir?

20 Ağustos 1932 Ereğli doğumludur. Ortaokul mezunu olan İsmet Eken, küçük yaşta ticarete başlamıştır. Dedesi ve babasından sonra üçüncü kuşak olarak Ereğli’de ticaret yapmaya devam eden Eken, iki erkek bir kız çocuğu babası olmuştur. Oğullarından birisini ve eşini kaybeden İsmet Eken, dört de torun sahibidir.


İsmet Eken eski bayramları anlattı

Ereğli’de çarşının en bilinen esnafı İsmet Eken ile eski bayram geleneklerini konuştuk. Bundan 200 yıl önce Gerede Yabanabat’tan ayrılan büyük dedesinin, Ereğli’de temelini attığı ticari hayatı da sürdüren İsmet Amca, geçmiş dönemlerdeki Kurban Bayramı geleneklerine dair anılarını paylaştı… Bayram geleneklerinin yanı sıra, 80 yıllık hayat serüveninde edindiği tecrübeleri, çıkarımlarını ve hayat derslerini de anlatan İsmet Amca, Ereğli’nin dününü ve bugününü de kıyasladı…


Ereğli Haber - Ereğli’nin köklü ailelerinden Eken Ailesi’nin büyüğü, çarşının saygı duyulan esnafı İsmet Eken’in o röportajı…


Eskiden Ereğli’de Kurban Bayramı hazırlıkları nasıl yapılır, bayramlar nasıl geçerdi?

Kurban Bayramı’na iki gün kala Ereğli’de bayram hazırlığı olurdu. İnsanlar tatlı yapmak için ekmek kadayıfı alırlardı, kasaplardan et alınırdı. Böylece bir hareketlilik olurdu. Bu arada en iyi ekmek kadayıfını da burada ben satardım. Tatlı yapmak için ekmek kadayıfı alıp hazırlayanlar, bayramda üzerine kaymak konularak misafirlerine ikram ederlerdi. Ekmek kadayıfı ucuza mal olurdu. Bayramdan 4-5 gün önceden kurbanlıklar gelirdi.

Kurbanlıklar eskiden, Aşağı Beyçayırı denilen, şimdi pazar kurulan yere konulurdu. Daha sonra kurbanlıklar Yukarı Beyçayırı’na götürülmeye başlandı. Ereğli’deki nüfus artınca, Meydanbaşı tarafına götürmeye başladılar. Kurbanlıkların bir kısmı Doğu’dan gelirdi. Bazı kimseler de burada kendileri yetiştirirlerdi, onlar verilirdi. Bayrama bir gün kala top atılırdı. Bir-iki gün önceden yeni giysiler alınırdı. Berbere gidilerek traş olunurdu.

O zamanlar pek vesait olmadığı için, dışarıya giden olmazdı. Şimdi herkes bayramda gezmeye gidiyor. Çoğu, bayramlarını Ereğli’de geçirirdi. Bayram günü, bayram namazına giderdik. Namaz çıkışında yeniden top atılır ve bayramın başladığı haber verilirdi. Caminin dışında da çocuklar büyüklerini beklerlerdi. Orada çocuklarla bayramlaşma olurdu. Sonra evlere gidilirdi. İnsanlar misafirlerini ağırlar, misafirlerine ikramlarda bulunurdu. Küçükler büyüklerinin ellerini öper, saygı gösterirlerdi.

Evin erkekleri genelde bayram namazından sonra evlerinde kahvaltılarını eder, sonra da kurbanlarını kesmeye giderlerdi. Kurban kesildikten sonra eve getirilen etler de, temizlenip bölünerek, artık kimlere verilecekse ona göre paylaştırılırdı.

Davul-zurna çıkar, eğlence yapılırdı. Bir de köçek vardı. Mahallelerde de, çarşı içinde de dolaşırdı. Bugün halen sünnet düğünlerinde de çıkıyorlar ya… O şöyle derdi, espri yaparak, “A oğul ben sana Hamzafakıhlı Köyü’nden pırasa çalma demedim mi?” diye bağırırdı. Yani birisi Hamzafakıhlı Köyü’ne gitmiş de, pırasa çalarken onu öldürmüşler. Onu anlatırdı. Bir de şöyle derdi: “Ey Fadimem Fadimem, ne bakarsın geriden, sayılı bir koyun gibi ayrılıverecem, ayrılıverecem sürüden…” Böyle espriler yaparlardı.

Bayram günleri, çarşılar da kalabalık ve neşeli olurdu. Biz de bu arada esnaf olarak bir şeyler yapardık. Bende beyaz peynir kırığı olurdu. O  zaman komşum Tahir Atamer, ona süt eklerdi. Karıştırarak pide için malzeme hazırlardı. Yukarıda da Hacı Nazim vardı. Biz onu verirdik ona, aşağı-yukarı 30-40 tane pide yapardı. Çay da demlerdik. Biz esnaf olarak beraber oturur yerdik, gelene geçene de ikram ederdik.

Akşam vakti de yine davul, zurna, köçek çıkardı. Eski hükümet binası vardı, orada toplanırlardı. Gençler, insanlar toplanır ve orada oynarlardı geç vakitlere kadar… Bayramın ilk günü Kestaneci Köyü’ne gezmeye gidilirdi, kalabalık olurdu. Yürüyerek gidilirdi oraya, şimdi ise arabayla gidiliyor. Hatta orada meşhur Fıstıkdibi vardı. Oraya salıncak asılırdı. Kadınlar salıncağa binerler, erkekler de onları sallarlardı. Güzel bir bayram günü geçirilirdi.

İkinci gün Hastane önüydü, oraya gidilirdi. Üçüncü gün Pençes, dördüncü gün de Meydanbaşı’na gidilirdi. Beşinci güne de ‘Deliler Bayramı’ derlerdi. (Gülüyor) Yani tabii öyle bir bayram  olmaz, espri yapılırdı.



Bayram günleri evlerde neler yaşanırdı?

Komşu çocukları evlere bayramlaşmaya giderler, dolaşırlardı. Onlara da baklava, şeker ikram edilirdi. Akşam da evde yemek sofrasında toplanılır, bir araya gelinirdi. Ama şimdi bayram geldiğinde, herkes oraya buraya dağılıyor. Güneye gidiyorlar, arabaları ile dolaşıyorlar.


Bayramda yiyecek olarak neler hazırlanırdı?



Ekmek kadayıfı yapılırdı, baklava yapılırdı. Yemeklerden, kesilen kurbandan et yemeği yapılırdı. Yanına pilav konulurdu. Çorba olurdu. Börek yapılırdı.


Ereğli’nin genel anlamda 30-40 yıl öncesi ile bugününü nasıl karşılaştırırsınız?


Önceden Ereğli’de para yoktu. İnsanlar genel olarak dar gelirliydi. TTK’da çalışırlardı ama kafi gelmezdi. Daha önceden Ereğli’de elektrik yoktu, su yoktu. Darlık vardı diyebiliriz. Ama şimdi Ereğli’de iyi para var. Ereğli’de para oynuyor ama çoğu kimse de parayı yerinde harcamıyor. Bir araba alıyorlar, sonra bir tane daha alıyorlar. Bol harcıyorlar parayı… Ekonomiye dikkat etmiyorlar.


Geçmişe oranla Ereğli’de daha fazla paranın olmasına karşın insanların memnuniyetsiz olmalarının nedeni parayı doğru kullanmamaları mıdır?

Haliyle tabii ki… Doğru kullanmıyorlar. Şımartıyor biraz. Mesela ben tutumluyumdur ama cimri değilimdir. Bir pirinç tanesini bile ziyan etmemeye çalışırım. Hem milli görev hem de Allah’ın hoşuna giden bir şeydir. Çoğu insan beni cimri zanneder ama ilgisi yok. Tutumluyumdur. Herkes tutumlu olmayı başarabilse, daha iyi olacak ama bunu yapamıyorlar. Her bakımdan ziyankar olmamak da çok önemlidir.


80 yaşında olduğunuzu söylediniz. 80 yıldır bu hayat size neleri öğretti?



Ben öncelikle en başta sağlığıma özen gösterdim. Dindar bir insanım ama tarikatçı değilimdir. Hep çalışmanın peşinde oldum. Çalışmak, dürüst olmak, insanlara yardımcı olmaya çalışmak ve iyi bir aile reisi olmak için uğraştım.

6 yaşımdan bu yana çalışırım. Çalışmayı da çok severim. Sağlığım yerinde. Daima dengeli beslenirim. Çok da cesurumdur. Beni hayat yıldırmaz.

Tabii ki benim  de üzüntülerim, acılarım oluyor. Ama ben sıkıntı gördüğüm zaman memnun olurum. Çünkü sıkıntılar beni olgunlaştırır, insan eder. Bu işlere sıfırdan başladım. Gazete sattım, ayakkabı boyacılığı yaptım.

Hayatta cesur olmak, bir şeyden yılmamak gerek. Daima sağlığınıza dikkat edeceksiniz.


Ticari yaşantı, ticari ilişkiler anlamında neler söyleyebilirsiniz?



İşadamı cesur olacak. Kaybeder, kazanır… Zaten kaybederse öğrenir. İflas eder öğrenir ve kendisini toparlar. Cesur olacak ve yılmayacak bir şeyden. Ama dürüst olacak ve Allah’a inanacak, dua edecek. O çalışırsa, Allah yardım eder ve ilerler gider.

İnsan ilişkileri, aile, dostluk anlamında…

Ben baktığım zaman kişinin ruhunu okurum. Bu benim 75 senelik tecrübem… Herkese iyilik yapmaya çalışırım. Buraya gelen insanlara iyi ve hoşgörülü davranırım. Komşularımla iyi geçinirim.

Bir kızım var o da pırlanta gibidir. Bazı anne babalar önce erkek çocukları olmasını isterler. Bu yanlıştır. Hep hoşgörülü olmaya, dirayetli olmaya gayret ederim. ‘Bu da geçer ya Hu’ denilir. Yani ‘Bu da geçer Allahım’ diye düşündüm hep… Çalışmayı çok severim ama hırslı değilimdir. Bir felsefem vardır; parasını, pulunu, esnaflığını kaybeden hiçbir şey kaybetmez, moralini kaybeden her şeyini kaybeder. Ben işten korkmam, iş benden korksun.

Sıkışık bir durumda olduğum zaman yalnızca Allah’tan yardım dilerim ama bir yandan çalışmayı da bırakmam; Allah’tan sağlık isterim, kendim de üzerime düşeni yapar, dengeli beslenir, sağlığıma dikkat ederim.

Eşimle 55 sene hayat arkadaşlığımız oldu. Aile reisliğini çok önemserim. 55 sene boyunca birbirimizi hiç kırmadık. Bir evde karı-koca arasında tatlılık olursa oraya Allah girer. Ama kavga olursa, oradan Allah çekilir, oraya bereketsizlik girer. İşyerimde de hep neşeliyimdir. Çalışanlarıma da iyi davranırım, onları kırmam. İşyerinde de tatlılık olursa, oraya Allah girer, bereket olur.

Evimi bile kimseye temizletmem, kendim temizlerim. Hep pırıl pırıldır. Ben de hep hareketliyimdir. Hareketli olmak şart. Hayatımdan memnunum. Elbette benim de sıkıntılarım oluyor. Ama pes etmem. Türk Sanat Müziği dinlerim, türküler dinlerim. Ve mücadele ederek hayattan intikam alırım. Hepsinden önemlisi sağlıktır, sağlık olursa her şey olur…

SÖYLEŞİ:SABRİYE AŞIR (HABER EREĞLİ)