2 Nisan 2011 Cumartesi

KURTULUŞ SAVAŞINDA KASTAMONU VE BOLU HAVALİSİ KOMUTANI MUHİDDİN AKYÜZ




KURTULUŞ SAVAŞINDA KASTAMONU VE BOLU HAVALİSİ 
KOMUTANI MUHİDDİN AKYÜZ

Muhiddin AKYÜZ 1870 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası, Edirne Evkaf Muhasebecisi Şevki Bey, annesi Fatmatüzzehra Hanım'dır. 1885-1888 yılları arasında Harp Okulu'nu bitirdi. Teğmen rütbesiyle askerliğe başladı. 1888 yılında Harp Okulu'nda öğretmen yardımcılığı görevine getirildi. 1897'deki Türk-Yunan Harbi'ne de katıldıktan sonra tekrar Harp Okulu'nda öğretmenliğe döndü. 1905 yılında sürgüne gönderilene kadar bu işi sürdürdü. Bu arada Harp Okulunda Mustafa Kemal’in de Fransızca ve Askeri Tarih ve Askeri Coğrafya dersi öğretmeni olmuştur. Öğrencilere padişah II. Abdülhamid aleyhinde görüşler aşıladığı gerekçesiyle 1905 yılında rütbesi geri alındı ve önce Fizan'a, ardından Diyarbakır'a ve Erzurum'a sürüldü. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile gelen af dolayısıyla rütbelerini geri aldı ve önce Deniz Mektebi'ne müdür oldu, sonra Harbiye Bakanlığı Piyade Dairesi 1. Şube Müdürlüğü'ne atandı. 1909'da Mahmut Şevket Paşa’nın yaveri oldu, aynı yıl Beyoğlu mutasarrıflığına atandı. ( O dönem Beyoğlu Mutasarrıflığı, Haliç'in Beyoğlu yakasındaki tüm ilçeleri kapsamaktadır.) Muhiddin Bey Beyoğlu mutasarrıflığı yaptığı dönemde İttihat ve Terakki üyesi Fuat BALKAN beyi bir spor kulübü kurmaya teşvik etmiştir. Beşiktaş Jimnastik Kulübünün kurucularından Fuat (BALKAN) Bey anıların da Hareket Ordusu'yla birlikte 1909 Nisan ayında İstanbul'a geldikten kısa bir süre kendisi gibi İttihat ve Terakki üyesi olan muallim Refik ve Yüzbaşı Şeref Beylerle bir araya geldiklerini ve kendilerine bir kulüp kurmaya teşvik eden kişinin ise İttihat ve Terakki'nin askeri kanadı subaylarından Muhiddin (AKYÜZ) Bey olduğunu söylemektedir.


 

Muhiddin Bey, Fuat Bey'i sadece teşvik etmekle kalmamış, kulübün kurucuları arasında yer almayı kabul etmiş ve hazırlanan kulüp kuruluş başvurusunu kısa sürede onaylayarak Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü’nün, kuruluşu resmen tescil edilen ilk Türk kulübü olarak spor tarihine geçmesini de sağlamıştır. Bu olayı KARTALLAR YÜKSEK UÇAR adlı makalesinde Uğur GÜNERİ şöyle anlatıyor: 03 Ağustos 1909'da da Cemiyetler Kanunu çıkarıldı. Aynı yıl içersinde Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu'nda Beyoğlu Kaymakam'ı Muhiddin Paşa'nın öncülük ettiği Spor Bayramı yapılıyordu. Azınlıkların kurdukları kulüpler oradaydı. Dört Rum kulübü ilgi çekiyordu. Fakat bayramda bir tek Türk spor kulübü yoktu. Sadece birkaç Türk zabiti davetliydi. Ve onların arasında Beşiktaşlı Refik, Mahzar ve Fuat beyler de vardı. Muhiddin Paşa spor yapan gençleri hayranlıkla izledi, zaman zaman da alkışladıktan sonra dayanamıyor; “Şu gençleri gıpta ile izliyorum. Şurada bir Türk kulübü neden yok? Halbuki bir kulübümüzü de törende görmeyi ne kadar arzu ederdim, bilemezsiniz” deyince Fuat Bey atıldı: “Paşam, aslında 6 yıldan beri Beşiktaş’ta böyle bir kulüp var. Ama biliyorsunuz ortamı. Çalışmalar çoğunlukla gizli yapıldı. Eğer izin verirseniz...” Muhiddin Paşa, Fuat Bey'in ne diyeceğini hemen anlayıp sözünü kesiyor ve bunun üzerine, “Neden benim haberim yok? Hemen harekete geçilsin. Her türlü yardıma hazırım. Vakit kaybetmeden gidin ve bana istidayı getirin” demesiyle hemen toplanıyorlardı. Artık mektep olmayıp kulüp olduklarına dair bir kararı onayladıktan sonra da Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübü olan adlarını da Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Kulübü olarak değiştiriyorlardı. Muhiddin Bey, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı'na katıldı. 1912'de albay, 1916'da Mirliva (Tümgeneral) oldu. I. Dünya Savaşı sırasında Aralık 1916-Şubat 1919’da Hicaz Kolordu Komutanı olarak görev yaptı. Savaşın sonunda İngilizler tarafından tutsak edilip Mısır'daki esir karargahına götürüldü. 9 Eylül 1920'de esaretten döndü ve milli mücadeleye katılmak üzere Ankara'ya geçti. Kurtuluş Savaşı'nda Kasım 1921'e kadar Kastamonu ve Bolu havalisi komutanı, 01 Kasım 1921 - 07 Ekim 1922 arasında Adana ve havalisi komutanı olarak rol aldı.

                           

 Değerli bir komutan olan Muhiddin Paşa dört tümen yetkisiyle Kastamonu ve Bolu havalisi kumandanlığına tayin edildiği sıralarda meydana gelen Alemdar olayını, başından sonuna kadar idare etmiş ve bu değerli asker sayesinde Ankara hükümeti büyük bir itibar sağlamıştır. Alemdar Gemisinin kahraman mürettebatı Fransızları esir alınca Muhiddin Paşa Fransızların ciddi bir harekete geçeceğini anlayıp akıllı bir siyaset izledi.Bir yazışma trafiği başlatıp oyalama taktiği izledi. Ayrıca Ereğli ve Zonguldak makamları gelişmeler karşısında telaşa düşmüşlerse de Muhiddin Paşanın sarsılmaz iradesinden cesaret aldılar. Muhiddin Paşa kesin sonuca varmak için Ankara ile haberleşmelerde bulunup Zonguldak mutasarrıfı Nusret Bey’e Fransızları oyalaması gerektiğini bildirdi. Ankara'dan cevap alıncaya kadar Zonguldak Mutasarrıfı Nusret Bey Muhiddin Paşa'dan aldığı direktiflerle cesaretli bir tavır cesaretli bir tavır gösterip bölgedeki bölgede Fransızları oyaladı. Böylece hem milli menfaatimizi ve hemde halkın can ve mal güvenliğini korudu. Muhiddin Paşa Zonguldak'ta bulunan sivil Fransızları gizlice milli kuvvetlerin kontrolüne aldırarak her ihtimale karşı elde rehin tuttu. Nihayet Ereğli ve civarını bombardıman edeceğini bildirmiş olan Fransızlar zorunlu olarak Türk hükümetinin koşullarını kabullenmek zorunda kaldılar. Tutsakların geri verilmesi ve Alemdar’ın Ereğli'de hareketsiz kalması koşulu ile karasularımızdan 10 mil açıklarına kadar gemilerimize dokunmamayı garanti ettiler. Bu durum müttefikler arasında güçlü bir devlet olan Fransa'nın Ankara hükümetinin varlığını ve gücünü kabul etmesi anlamına geliyordu. Böylece İtilaf devletleri içinde Ankara hükümetinin ilk anlaşma yaptığı devlet Fransa oldu. Bu antlaşma daha sonra Ankara Antlaşmasına yol açmış, Mudanya ve Lozan’a destek sağlamıştır. Muhiddin Paşa daha sonra Adana ve civarını Fransızlar'dan teslim aldıktan sonra şehrin kumandanı ve valisi oldu. 07 Ekim 1922'de Tahran büyükelçisi, 1925'te Kahire büyükelçisi olarak görevlendirildi. 07 Ekim 1928'de askerlikten emekliye ayrıldı ve Dışişleri Bakanlığı kadrosuna geçti. 1931'de Kars milletvekili olarak seçildi. Çok yönlü bir kişilik olan Muhiddin AKYÜZ aynı zamanda bestekardır. Tespit edilebilen eserleri ise şunlardır; Kürdili Hicazkar Aksak Şarkı: “Gidelim semt-i Fener'e gece gündüz çakalım." Rast/ Nimsofyan: Vatan Marşı "Cümle millet ferahladı." İstiklal Madalyası sahibi olan Muhiddin AKYÜZ, 03 Ekim 1940 günü hayatını kaybetti. Ölümünde milletvekili olarak bulunuyordu. Mezarı Ankara Hava Şehitliği'ndedir.

                           



Kaynakça:




2-Nurettin PEKER “ALEMDARIN KAHRAMANLIĞI” MAKALESİ TARİH KONUŞUYOR AYLIK TARİHİ MECMUASI CİLT :3 SAYI :14 S. 1167


3-Uğur GÜNERİ KARTALLAR YÜKSEK UÇAR adlı makale 22.11.2006 TERCÜMAN GAZETESİ


4-Nurettin PEKER, ÖL ESİR OLMA, İSTANBUL, S.55


5-Nurettin PEKER, ÖL ESİR OLMA, İstanbul, S. 22,23


6-Nurettin PEKER, ÖL ESİR OLMA, İSTANBUL, S.72,73


7-Nurettin PEKER, ÖL ESİR OLMA, İSTANBUL, S.77


8-Can CANVER KURTULUŞ SAVAŞINDA BATI KARADENİZ S. 310-312


9- M.Celaleddin ORHAN ASKERLİK HATIRALARIM S. 62


10-Dr.Yılmaz KARAKOYUNLU PARLEMENTER BESTEKARLAR S. 7-12





GÜRDAL ÖZÇAKIR


MART 2011


GAZETEREĞLİ MAKALE

ÇANAKKALE SAVAŞLARI LAĞIM MUHAREBELERİ VE ZONGULDAK-EREĞLİ MADEN İŞÇİLERİ

Çanakkale'de Ereğlili Madencilerin Kampı



ÇANAKKALE SAVAŞLARI LAĞIM MUHAREBELERİ VE

ZONGULDAK-EREĞLİ MADEN İŞÇİLERİ


Çanakkale Kara Savaşları, ortalama sekiz buçuk ay sürmüştür. 18 Mart Boğaz Savaşı'nın ardından 25 Nisan 1915 tarihinde Kumkale, Seddülbahr ve Ârıburnu bölgelerine çıkarma yapan itilaf Devletleri'ne mensup askerler, bu süreçte bu bölgelerde tutunmaya çalışmışlardır. Kumkale'de barınamayan Fransız birlikleri, iki gün sonra burayı terk ederek, takviye kuvveti olmak suretiyle, Seddülbahr bölgesindeki İngiliz birliklerine katılmışlardır. Nitekim İtilaf Devletleri'ne mensup askerler, 27 Nisan'dan itibaren, Seddülbahr ve Arıburnu bölgesinde tutunabildikleri gibi savaşın sona erdiği 9 Ocak 1916 tarihine kadar bu iki bölgede kalmayı başarabilmişler ve bu tarihte de tamamen çekilmişlerdir. İngiliz birliklerine mensup Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin 25 Nisan akşamında Arıburnu bölgesinde elde ettikleri sınırlar, savaşın sonuna kadar neredeyse hiç değişmeden kalmıştır. 26 Nisan'dan 6 Ağustos'a kadar geçen süreçte her iki taraf da çeşitli taarruzlar yapmış olsa da bir adım bile geriye gitmemişlerdir. Buna neden olan iki taraf kuvvetlerinin kuvvet olarak birbirine denkliğinin yanı sıra arazinin kimi yerlerde sarplaşmasıdır. Bu bakımdan Gelibolu Yarımadasındaki sarp yamaçlarda muharebelerin tıkandığı görülmüştür. Bu nedenlerden dolayı, sarp yamaçlarda siper hatları oluşturulmak sureti ile tıkanan muharebeler, ilginç uygulamalara neden olmuştur. Askerlerin siperden çıkmadan herhangi bir hedefe ateş etmesini sağlayan aynalı tüfekler, konserve kutularından yapılan el bombaları ve siperleri zarar görmeden ele geçireceği düşünülen zırhlı otomobiller siper muharebelerinde düşmandan bir adım da olsa ileri gidebilmek amacına hizmet etmiştir. İşte bu uygulamalardan biri de, gerilerde açılacak bir lağım ile düşman siperlerinin altına kadar ilerlemek ve burada patlatılacak bombalarla düşman siperinin yok olmasını sağlamak esasına dayanan lağım muharebesidir. Patlamadan sonra yapılacak bir taarruz ile siperlerin ele geçirilmesi amaçlanmıştır. Lağımcılık, Çanakkale Savaşları esnasında keşfedilmiş değildir. Türklerin eski bir savaş geleneği olan bu yöntem, Osmanlı Devleti'nde, dönemine göre modern bir yapıya ulaştırılarak, çeşitli savaşlarda kullanılmıştır. Eski devirlerde, hazırlanan tüneller aracılığı ile kale surlarının altına kadar ilerleyerek, burada bulunan sur duvarlarım tutan kalasların yakılması ile surların çökertilmesi sistemi varken, sonraları surların altına yerleştirilen barutun patlatılması ile sur yıkımı sağlanmıştır. Bu işlerle ilgili olan Lağımcı Ocağı, özellikle kale kuşatmalarında önemli bir işleve sahiptir. İstanbul'un Fethi (1453), Rodos'un Fethi (1522), I.Viyana Kuşatması (1529), Lefkoşe ve Magosa Kuşatmaları (1571), II. Viyana Kuşatması (1683) esnasında Türkler tarafından şiddetli lağım patlatmaları olduğu bilinmektedir. Çanakkale Kara Savaşları'nda her iki tarafında lağım yöntemine başvurduğu görülür. Bu, yukarıda bahsedilen örnekler ile yöntem olarak aynı olsa da uygulamada farklılıklar gösterir. Çünkü birinde söz konusu olan kale kuşatmaları iken, Çanakkale Savaşları'nda siperler arası mücadele örneğini teşkil eder. Birinde kaleyi ele geçirmek için açılan gedikten hücum edilir, diğerinde havaya uçurulan siper ele geçirilmek için taarruz yapılır. Bu tür uygulamaların özellikle Gelibolu Yarımadası kuzey bölgesinde yoğunlaştığını söylemek yanlış olmaz; çünkü burası diğer muharebe yerlerine göre daha sarp bir araziye sahiptir. Yine de, özellikle muharebelerin son aylarında Seddülbahr bölgesinde de her iki tarafın lağımlar patlattığı görülmüştür.

LAĞIM FAALİYETİNDE BULUNAN TÜRK ASKERLERİ

Çanakkale Cephesi'nde lağım muharebeleri, 28 Mayıs 1915'te, 5. Tümen'in 14. Alayının Bombasırtı'nda patlattığı bir lağım ile Türkler tarafından başlatılmıştır. Bir başka değişle Çanakkale Cephesi'nde ilk lağım patlatan Türkler olmuştur. Cephedeki bu ilk lağım, Saat 03.30'da, 14. Alay'a mensup Bölük Asteğmeni İhsan'ın (ERİÇ) tarafından patlatılmıştır. Bunun ardından İngilizlerin Boyun noktasındaki siperlerine 9. Tümen'in 27. Alayı'nın da katıldığı bir baskın yapılmıştır. Bu baskına destek olmak için 3. Tümen'in 64. Alayı'ndan seçilen bir müfreze, İngilizlerin Yükseksırt'taki siperlerine gösterme bir harekatta bulundu ise de çapraz ateş altında kalan bu birlikten sadece 15 kişi dönebilmiştir. 28 Mayıs'ta patlatılan bu lağımın yanı sıra, lağım patlatmak fikrinin nasıl çıktığı ve bu fikrin uygulamasına ilk defa kimin başladığı konusunda farklı görüşlere değinmek gerekir. Bazı yayınlarda İngiliz birliklerine mensup Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin lağım kazdıkları, bu teşebbüs üzerine Türklerin karşı lağım kazmaya başladığı düşünülmektedir. Oysa eski tarihlerden beri lağım işlerine önem veren Türklerin, Çanakkale Cephesi'nde ilk lağımı patlatan taraf olmasının yanı sıra bu işe ilk başlayan taraf olmasının da işaretleri çoktur. 25 Nisan'dan itibaren Arıburnu Cephesi, çok sağlam bir şekilde tahkim edilmiştir. Hatta bugün tutulan hatlar bir türlü aşılamamıştır. İki taraf kuvvetleri de bir iki adım ilerlemekten başka bir şey yapamaz hale gelmişti. Özellikle 1 Mayıs ve 19 Mayıs’ta yapılan Türk taarruzları büyük zayiatlara neden olmuştu. İşte bu nedenlerle Mayıs ayının başında Türk tarafının tıkanan muharebeleri açmak için şu kararı aldığı görülmüştür. "... Düşmana yalnız toprakla ilerlemeye karar verildi. Kale Savaşlarında olduğu gibi gizli yollarla ilerlenecek, yeni hatlar meydana getirilecek ve bu amaçla da tahkimat işlerine önem verilecekti..." Kuzey Grubu Komutanı Esat Paşa, cephedeki lağım faaliyetlerine ve 28/29 Mayıs 1915'te 14. Alay'ın patlattığı lağım hazırlıklarına, karşı taraftan işitilen kazma seslerinin neden olduğunu belirtir. Bu seslerin, İngiliz birlikleri tarafından lağım faaliyetinde bulunulacağı şüphesini doğurması nedeni ile tünel açmak işine girişildiğinden bahseder; fakat sarp yamaçlara karşı duran ve arkasında kaçacak yeri bulunmayan İngiliz birliklerinin kazma sesleri -siperlerin birbirine yakınlığı da düşünüldüğünde- korunak hazırlama gibi hayatta kalmak için toprak altına gömülme mesaileri nedeniyle olduğu anlaşılmaktadır. Lağım kazım işlemlerinde bu işte uzman olan Zonguldak-Ereğli bölgesi madencilerinin tecrübelerinden yararlanıldığı konusunda bazı bilgilere ulaşıyoruz. Genel Kurmay Başkanlığı Çanakkale Savaşları fotoğraf arşivinde bunun ile ilgili bir fotoğrafta “Çanakkale'de Ereğlili Madencilerin Kampı” ifadesi kullanılmıştır. En somut bilgi ise Esat Paşanın hatıratında karşımıza çıkıyor. Esat Paşa, cephedeki ilk lağım faaliyeti hakkında şunları söyler:

ESAT (BÜLKAT) PAŞA

"Beş-altı gün evvel toprak altından işitilen kazıma seslerinden, düşmanın lağım kazmakta olduğu kanısına varılmıştı. Harbiye Nazırı kadar yetkisi olduğunu bildiğim Levazım Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Paşaya doğrudan doğruya başvurarak Zonguldak'tan lağım kazmakta olan dört-beş lağımcının acele gönderilmesini rica ettim. Üç-dört gün içinde bana dört uzman lağımcı gönderdi. Cesur ve çalışkan alay kumandanı, hemen işe başladı. Lağımcıların tahminine göre kazdıkları lağımın ucu, düşman siperlerinin altına varmıştı. Bunun üzerine gerekli tertibat alındı. O gün topçu birliklerinden sabah namazına başlamadan önce güzel bir sesle ezan okunurken, 14.Piyade Alayı tarafından düzenlenmiş olan lağım ateşlenerek düşmanın burada bulunan siperleri havaya uçurulduktan sonra piyade savaşları bütün şiddetiyle sürmeye başladı. Topçularımız, gündüzden hedef ve nişan noktalarını ayarlamışlardı. Biz de yeni lağımlar kazıp düşman lağımlarını dinlemek üzere tertipler alıyorduk. " (1) Zonguldak-Ereğlili madenciler ile ilgili araştırmalar şu an sınırlıdır. Araştırmacılar için bakir olan bu konuda birkaç kaynakta da şu bilgilere rastlıyoruz: “Türk güçleri, istihkamcıların (lağımcı) yanı sıra, Zonguldak'ta kömür ocaklarında çalışmış gençleri de toplayarak lağım çarpışmalarının yaşandığı siperlere sevk etti. Seddülbahir cephesinde bu tür çarpışmalara Alman istihkamcıları da katıldılar... Türkler lağımları kazma-kürekle açarken, düşman hayli modern kazı gereçleri kullanıyordu. Böylece, iki taraf arasında büyük kayba yol açan bir "lağım savaşı" başladı.” (2) “Gelibolu yarımadasının engebeli olmasından dolayı, her iki tarafında kullandığı bir diğer yöntem, lağımlardır ( tünellerdir ). Kendi mevzisinden kazarak düşman mevzisine kadar, toprağın altından giden asker, düşman tarafına geldiğinde ne kadar patlatıcı varsa doldurur ve fitilleyerek kendi mevzisine gelir. Ateşlendikten ve patlatıldıktan hemen sonra büyük bir hücuma kalkışılarak, karşı mevziler ele geçirilir.Her iki düşman taraf, bu yöntemi o kadar ciddiye almışlardır ki, Osmanlı ordusu Zonguldak vilayetinden Maden işçilerini dahi getirdiği rivayettir.Gayet teknik olan bu yöntemde çok enteresan lağım dinleme yöntemleri kullanılmıştır.Bunların başında mutfaklardan getirilen tencereleri lağım tehlikesi olan bölgelere koymalarıdır.” (3)


KAYNAKLAR: (1) Murat KARATAŞ (Araştırma Görevlisi) Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü “Çanakkale Muharebelerinde Lağım Muharebeleri Makalesi” Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı (Bahar-Güz 2008, s.43-50)

(2) Yetkin İŞCEN 10.11.2005 “Çanakkale Savaşları'nda "Keskin Nişancı Türk Kadınları" Efsanesi...” http://www.gallipoli-1915.org/keskinnisanci.htm

(3) ADAM ÖLDÜRME ZANAATI Mustafa Seçkin ÇAKIR


GÜRDAL ÖZÇAKIR MART 2011

KDZ.EREĞLİ

MEHMET ŞEVKİ EYGİ RÖPORTAJ AKSİYON DERGİSİ 559.SAYI 2005


Kdz.Ereğli doğumlu hatta komşu olduğumuz evin sahiplerinden Mehmet Şevki EYGİ ile ilgili bir röportaj.....
Mehmet Şevket EYGİ:

Hiçbir işe yarayamıyorum

Cemal A. Kalyoncu -


AKSİYON DERGİSİ Sayı: 559 - 22.08.2005


Müslümanlara yönelik sürekli eleştiriler getiren Mehmet Şevket Eygi, ‘imalat hatası’ bir Galatasaraylı ve aynı zamanda Mülkiyeli. 1960’larda çıkardığı Bugün gazetesi ile her cephede birden savaş ilân etmesini en büyük hata olarak değerlendiren Eygi, toplum tarafından kucaklanmamasının sebeplerini, hatalarını ve pişmanlıklarını Aksiyon’a anlattı. 1969 yılındaki Kanlı Pazar hadisesinde kendisinin kesinlikle bir kastı olmadığını söyleyen M. Şevket Eygi, olayların derin devletin tertibi olduğunu ifade ediyor: “Provokasyondur. Herhangi bir sorumluluğum olsaydı aleyhimde bu konuda dava açılmış olurdu.” Ahmet Turan Alkan, onun hakkında bir yazı kaleme aldığında, ertesi hafta okurdan gelen mektupta durumu kabullenememe ve serzeniş vardı: “Onlar bize küfretsin, biz onları takdir edelim. Onlar toplulukları aleyhimize galeyana getirsin, kin ve nefret tohumları saçsın, bizler acaba içlerinden birini yumuşatabilir miyiz diye düşünelim. Evet herhalde bize yakışan da budur.” Mehmet Şevket Eygi, tabiri caizse hiçbir kesime yaranamayan biri olup çıkmıştı uzunca bir zamandır. “Bana bütün kapılar kapalıdır. Bakın ben şu an Milli Gazete’de yazıyorum. Oradan ayrılmak zorunda kalsam, bedava yazdığım halde hiçbir tarafta bir yazı yazacak köşe bulamayacağımı zannediyorum.” diyerekten, kendisi de bunun farkındadır.-Toplum sizi bir türlü kucaklayamadı. Nedir bunun sebebi? Kucaklamazlar. Benim öyle bir şeye ihtiyacım yok. Bir kere ben şahsen zaten istemiyorum. Şahsımla ilgili hiçbir iddiam yok ki. Ancak şu var. Talep edilmedikçe nereye gidebilirim. -İslami camiada ortada kalmış durumdayım diyorsunuz yani. Hiç de şikayetçi değilim. Geçenlerde Ertuğrul Özkök bir yazı yazdı, ‘Bir kahraman mı yaratılmak isteniyor’ diye. Diyor ki ‘İslamcıların en sevmediği adam budur. Bunu kahraman mı yapmak istiyorsunuz. Yani Yargıtay’a da bir nevi şey veriyor. Kendime fikir adamı demiyorum, aydın da demiyorum. Aydın desem, belki aydın değilimdir. Ancak her gün yazı yazıyorum ve her gün saatlerce okuyorum. Şimdi Kur’an-ı Kerim’in üzerine el basıp okur-yazar olduğuma yemin etsem başım ağrımaz. Hiçbir iddiam yok. Hiçbir işe yarayamıyoruz ve hiçbir hizmet göremiyoruz. Mesela benim herhangi bir İslami müessesede bir hizmet imkanım olabilirdi. Elim ayağım tutuyor. Bu hizmeti yapma imkanı da vermiyorlar. Para da istemiyorum. Mesela ben şimdi birilerine telefon açayım ‘Görüşmek istiyorum’ diye. Yüzüme söylemezler ama tahmin ediyorum, ‘Ulan sana sorduk mu?’ diye içlerinden geçirebilirler yani. O duruma düşmek de istemem. Yalnız bir çocuk -Sizi aralarına almamalarının sebebi sürekli eleştiri getiren biri olmanız mı? Emin olun, eleştiriyi yapan başka biri olsa ben başka şeyler yazacağım. Fakat, bir toplumda özeleştiri yapılmazsa orada hemen kokuşma ve çürüme başlar. Bugün İslami kesim yalan da olsa övgü istiyor. Doğru da olsa yergileri kabul etmiyor. Ahmet Turan Alkan’ın deyimiyle bir ‘Estet’ olabilirdi, ancak bu kaygıları ve olur olmaz zamanlarda yaptığı eleştirileri yüzünden, Eygi, kendisini ortada buluvermişti. Daha fazla yol almadan şunu da belirtmekte yarar var. Eygi ile yaptığımız görüşmede sürekli teybi kapatmak durumunda kaldık. Bu benden kaynaklanmadı. Sizler ancak kayıtlı konuşmalarımızı okuyabileceksiniz. Mehmet Şevket, vaktiyle Kastamonu vilayetine bağlı olan ancak bugün Zonguldak sınırları içerisine dahil edilen Ereğli’de doğduğunda takvimler 7 Şubat 1933’ü gösteriyordu. Bu, onun, nüfus kağıdında yazandan farklı, gerçek doğum tarihiydi. Sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunduğunda Mehmet Şevket adını fısıldadılar ona. Mehmet, ihtiyat zabitliğini İstanbul’da yapmış, daha sonra, o zamanlar var olan buharlı gemilerle yine İstanbul’a gelip bir şeyler alarak ticaretle meşgul olan babasının ismiydi. Şevket ise, yine Karadeniz Ereğli’sinde iptidai muallimi olan hafız dedesinin adıydı. Anneannesinin ismi de yine Şevket’ti. Dolayısıyla hem dedesi hem de anneannesine nispet olsun diye Mehmet Şevket ismini vermişlerdi. Eygi’nin anne tarafından dedesi Kolağası Neşet Bey’di. Milli Mücadele’den sonra biraz gözden düşen Neşet Bey, Babıali Baskını’nda Nazım Paşa vurulduğunda Trabzon yoluyla Rusya üzerinden Avrupa’ya kaçmıştı. Ailesi hakkında daha fazla bir bilgiye sahip olmayan Eygi’nin annesi Seher Hanım da bulunduğu yörede 11 sene öğretmenlik yapmış, oldukça kültürlü bir hanımefendiydi. İşte bu Mehmet Sait ve Seher Hanım’ın tek çocuğu olarak büyüyecek Mehmet Şevket Eygi’yi, geleceği konusunda en büyük yönlendirmeyi daha çok annesi yapacaktı. Ereğli ile Devrek ilçeleri arasındaki şose yolun kenarında, civarda başka evler olmadığı ve kardeşi de bulunmadığı için neredeyse arkadaşsız bir çocukluk geçiren Mehmet Şevket’in, hayatının daha sonraki dönemlerinde hoşlanıp benimseyeceği yalnızlıkla muhabbeti de burada başlamıştı. Çocukluğunun o yalnızlığından o kadar keyif alır hale gelecekti ki, geriye dönüp baktığında, bugün, hâlâ, tek başına bir hayat sürmekte olup, Medine’de iken ve başka zamanlarda birkaç girişimine rağmen evlenmemiş olduğuna da neredeyse sevinecekti: “Şimdi bakıyorum da, bazı dostlarım da öyle söylüyorlar. Tabii ki kayıplar olmakla birlikte kendimi mutlu hissediyorum. Yalnızlığın verdiği bağımsızlığı düşünün... Karışan yok, görüşen yok. Ama bir de düşünün, efendim, bir hanım var, çocuklar var... Tabii hiçbir zaman bunu bir kural olarak görmüyorum.”-Yürütemez miydiniz?Mümkün değil.-Sevdiğiniz birisi oldu mu? Yok, hayır. Öyle bir şey düşünmemişimdir. Sevdiniz mi bir kere o tuzağa düşersiniz. Evlilik iki tarafı keskin kılıç gibidir. Evlenseydim belki sağlığımı da bu kadar koruyamazdım.” Eygi, zamanın şartlarında, küçük bir Anadolu kasabasında yedi yaşına geldiğinde, çok yakınında okuyacağı okul bulunmadığından, annesinin ısrarı ile hayatında kendisine önemli pencereler açtığına inandığı Galatasaray Lisesi’nin ilkokul kısmına kayıt yaptırılır: “Bazıları bana imalat hatası derler. Tabii farkında değiller, kendileri imalat hatası. Çünkü Galatasaray Lisesi’nde 1909 yılına kadar beş vakit namaz kılmak mecburi idi. 1920’den, hele 1930’lardan itibaren Türkiye’de tarihî bir kaza oldu, bütün müesseseler yön değiştirdi. Galatasaray’daki en büyük kopukluk 1924’te camisinin kapatılıp, namazın bir nevi yasaklanmış olmasıdır. 1909’a kadar günlük namazları cemaatle, okul imamının arkasında kılmak mecburi iken, ondan sonra mescit kapatılıyor, depo yapılıyor ve namaz kılan kalmıyor.” Ünlü kaleci Turgay Şeren, milletvekilliği yapmış fabrikatör Memduh Gökçen, onun, beraber okuduğu sınıf arkadaşlarıdır. Lise dönemindeki öğrenciler arasında da yine bugünün tanınmış isimleri bulunuyordu. Abdi İpekçi, Mümtaz Soysal bunlardan ikisidir. 1940 yılında okumaya başladığı Galatasaray’da başarılı bir profil çizen Eygi, hocalarının gözüne de girer. Okulun imparatorluktan kalma muazzam kütüphanesinin anahtarı bu yüzden olacak, lise tahsili boyunca dört yıl süreyle ona emanet edilir. “Galatasaray’a şahsen çok şeyler borçlu” olduğunu düşenen Eygi, okulunun kendisine kazandırdıklarının ilk sırasında da, kendisi için Batı’ya açılan kapı olarak nitelendirdiği Fransızca öğrenmiş olmasını sayar. Eygi, Galatasaray’da o zamanlar ders veren Osmanlı nazırlarından Raşit Erer, Birinci TBMM’de Aydın Mebusu olan Enver Tekand, Orhan Şaik Gökyay, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kutsi Tecer gibi seçkin hocaların bulunmasını da çok önemli bir avantaj olarak değerlendirir. İçine kapanık, mahcup bir kişiliğe sahip olan Mehmet Şevket, bu mahcubiyetin insana bir koruma sağlamasının yanında, çok şeyi de kaybettirdiğinin farkındadır. Eygi’nin içine kapanık hali hayatının ilerleyen safhalarında da devam eder. Bugünkü bahanesi, inzivayı sevmesinde saklıdır. O yüzden toplantılara gitmez, saatlerce süren açık oturumlarda boy göstermek istemez. Bu yüzden Galatasaray Lisesi’nin pilav günlerine dahi hiç katılmamıştır. 2002 yılında, mezuniyetinin 50. senesi sebebiyle ilk defa katılmayı arzu etse de, Galatasaray Lisesi yönetimi, bir Ramazan ayına denk gelen pilav gününü ileri bir tarihe ertelemediği için bu hevesi de kursağında kalmıştır. Eygi’nin Beyoğlu’ndaki Galatarasay Lisesi’nde okurken unutamadığı hadiselerden biri, 1950 senesinde vefat eden Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze törenidir. Yasak olmasına rağmen Çakmak’ın cenaze merasiminde yasak delinmiş ve çok uzun yıllar sonra ezan aslına uygun, Arapça okunmuştur. Daha CHP iktidardadır, DP’nin iktidarı devralmasına 34 gün vardır. Ancak okul idaresi kapıları açmadığı için halkın arasına karışamayan Eygi ve arkadaşları, cenazeye gösterilen alakayı demir parmaklıklar arkasından izlemekle yetinir. 1952 senesine gelindiğinde Galatasaray dönemi onun için artık bitmiştir. Babasının işleri bozulduğundan, üniversite tahsiline devam edecek beş kuruş parası dahi yoktur. Tek çaresi, devletin burs verdiği nadir sahalardan birini tercih edip, burslu okumaktır. Bunun için, tercih ettiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin imtihanında ilk 40 içerisinde yer alması gerekmektedir. 28. olur, 100 liralık bursa hak kazanır. Çok sevmediği halde burs uğruna Ankara’ya yerleşir. Bazı Marksist profesörlerin dersleri onu açmadığı gibi, ruhunu da olumsuz etkilemektedir: “Daha sonraki zamanlarda zihnimin sağlamlığı da belki o derslerle kafamın böyle fazla ütülenmemiş olmasındandır.” Böylece Mülkiye tahsiline başlayan Mehmet Şevket Eygi, bundan önce de ne olur ne olmaz diyerekten Osmanlı Bankası’nın açtığı memuriyet sınavına girmiş ve kazanmıştır. Ancak tercihini, bursunu da kazandığı Mülkiye’den yana kullanır. Fakat aldığı 100 liralık burs yeterli değildir. Fransızcası iyi olduğundan Fransız hükümetinin Ankara’da açtığı kültür merkezinde çalışmaya başlar. Buradan da eline 175 lira geçmektedir: “Birdenbire çok zenginleştim!” Eygi, bu şartlarda Mülkiye’yi bitirdiğinde yıl 1956’dır: “Türkiye’de birbirini tutan üç zümre vardır. Birincisi Galatasaraylılar. İkincisi Mülkiyeliler. Ben her ikisine de mensubum. Üçüncüsü de Masonlar. Çok şükür ona mensup değilim. Ama bende ilk ikisinin asabiyeti de yoktur.” Fakültenin diplomatik bölümünden mezun olan Eygi, Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmak üzere girdiği imtihanı da ilkinde kazanır. Fakat, burada en fazla belki Türkiye’nin Bolivya orta elçiliğinin birinci katipliğinden emekli olacağını düşünerekten, kaymakam olmaya karar verir. Ancak oradan da netice alamayınca, işsiz kalmamak için Diyanet İşleri Başkanlığı’nda açık bulunan mütercimlik kadrosunda işe başlar. Burada çalışırken, on kişilik bir grupla 1957 yılında İslam adında bir dergi çıkarmaya başlar. Avukat Rıza Ulucak, daha sonra Faisal Finans’ta müdürlük yapacak Salih Özcan gibi kişiler vardır bu ekipte. Eygi, bu dönemde, 1958-59’da, askerlik vazifesini yedek subay olarak tamamlayıp, aradan çıkarır. Erzurum’da, çok zor şartlar altında yapmasına rağmen askerlik süreci onun için üniversiteden daha tesirli olmuştur. Hatta ilerleyen dönemlerde yaşayacağı zorluklara, askerde edindiği tecrübeler sayesinde göğüs gerebildiğini düşünür. Ve 27 Mayıs 1960... 1950 yılında Demokrat Parti dönemi başlamış, iktidar uzun yıllar sonra yeni ve yıpranmamış bir isim tarafından devralınmıştı. Adnan Menderes’ti bu kişi: “Menderes köken itibari ile son zamanlarda yapılan yayınlardan da anlaşılacağı üzere Sabetaycı’dır. Menderes’in bir kere bile bir camiye gittiğini, bir kere bile alnının secdeye vardığını görmedik. Akif isminde bir Bayrami şeyhi ile görüştüğünü söylerler. Fakat o kimdir? O hususta da derinliğine bir bilgi sahibi olamadım. Menderes’in feci akıbeti kendi aralarındaki anlaşmazlıktan meydana gelmiştir. Menderes, kendi cemaatini darıltmış, hatta dehşete düşürmüştür. Bir Antalya’da bir de İzmir’de iki kere aynı cümleyi söylemiştir: ‘Türkiye Müslüman’dır, Müslüman kalacaktır. İslamiyet’in bütün icapları yerine getirilecektir.’ Ancak Menderes’in asılmasına yol açan esas cümlesi şudur. Sanırım 1960’ta TBMM çatısı altında DP Meclis Grubu’ndaki konuşmasında şöyle söylemiştir: ‘Arkadaşlar, millet size vekalet vermiştir. İsterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz.’ Burada dönmeler onun idam fermanını verdiler. Dönmeler homojen bir grup değildir. Karakaşlar, Kapancılar, Yakubiler. Bunların arası açıktır ve gözlerini kırpmadan kendilerinden olan bir kimseyi de mahvedebilirler. Menderes, dönmelerin Türkiye üzerinde kurmuş oldukları hakimiyeti sarsacak iki cümle sarf etmiştir. Bunu affetmediler.” Demirel’le iyi geçinmek zorundaydık 27 Mayıs darbesinden sonra Ankara’nın ve hele Diyanet İşleri’nin havası teneffüs edilecek gibi değildir. Tam o sırada İstanbul’dan, Mahir İz Hoca’dan bir mektup alır. Haftalık Yeni İstiklal gazetesini çıkarırken bocaladıkları için, daha tecrübeli buldukları Eygi’yi işin başına getirmeyi planlarlar: “Müslümanların o tarihte basın birikimi diye bir şeyleri yok. Mesela haftalık bir gazetede tam sayfa kaktüsler hakkında bir yazı çıkıyor. Tabii yüretememişler.” Eygi’nin idaresinde iken şirketin de parası bittiğinden, gazetenin yayını durma noktasına gelir: “Ben o havada memuriyete dönemeyeceğim için bana devredin dedim. 15 bin liraya bana sattılar, bedava vereceklerine.” Eygi, parayı da Konya Lezzet Lokantası sahibi Mustafa Bey’den temin eder; sonra geri ödemek kaydıyla. 1961 senesinde Menderes’in idam yıldönümünde “Zulümlerin en alçakçası kanunların gölgesinde yapılandır” başlığıyla, onu savunan bir yazı yayınladığı için hemen tutuklanır. İlk hapis cezasını böylece alır. Yeni İstiklal 1967 yılına kadar yayın hayatını sürdürür, 35 binlere varan bir satış rakamı yakalar. Eygi, 1965 senesinde ise Bugün gazetesi ile günlük gazetecilik yapmaya başlar. O da şöyle olmuştur. Zamanın tacirlerinden Necip Fazıl’ları da tanıyan Hacı Nafiz Çelebi, yayınlara meraklı bir kişidir. Süleymaniye’de bugün Suffa Vakfı olan konağında oturan Çelebi ve Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin bulunduğu bir ortamda Müslümanların neden bir günlük gazetesinin olmadığı konuşulur. Ve bu iş için kolların sıvanmasına karar verilir. Bunun için de yine Şevket Eygi’nin ismi atılır ortaya. Eygi’nin, o dönemde, akılda kalan yayınlarının en başında, yaptığı cihat çağrıları gelir: “Mesela bir haziran ayında diyoruz ki önümüzdeki pazar günü sabah namazında Sultanahmet Camii’nde buluşalım. 30 bin kişi geliyor. Ve namazdan sonra hiçbir dünya kelamı edilmeksizin dağılınıyor.” İktidarda, siyaset sahnesine yeni çıkan Süleyman Demirel vardır. Ancak tepki Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dan gelir: “Cumhurbaşkanı ‘Bu namazlar siyasi nümayiştir. Hükümetin bunları önlemesi gerekir’ dedi. Ama Demirel hükümeti müdahale etmedi. Başbakan Süleyman Demirel’le iyi geçinmek zorundaydık. Çünkü Bugün’ü yeni çıkartmışız. Ve o kadar küçük imkanlarla bu işe başladık ki.” O dönemde Türkiye’de sol ve Marksist yapılanma çalışmaları had safhadadır. Özellikle Prof. Dr. Ayhan Songar’ın, daha sonra MİT Başkanı olacak bir daire başkanından kendilerine ulaşan bilgilere göre Türkiye’de komünist bir sistem hazırlığı içinde olanlar vardır: “Müslümanlar iki ateş arasında idi. Ülkede Marksist bir rejim kurulmasını istemiyorduk.” Yahudilerin teklifi Eygi’nin kamuoyunda, en az Müslümanlara yönelik eleştirileri kadar üzerinde önemle durduğu bir konu da Sabetaycılık, yani dönmelik mevzuudur. Eygi’ye göre Sabetaycılık konusu Türkiye’nin en önemli konusudur. Çok uzun senelerdir bu konuda kalem oynatan Eygi’nin bu hususta Bugün gazetesini çıkardığı yıllarda yaşadığı ilginç bir hadise vardır: “Bir ara Yahudiler bana adam gönderdiler ‘Aleyhimizdeki yayınları kes, -o zamanın parasıyla- 300 milyon lira verelim’ diye. Sene 1968. Ben kabul etmedim. İkinci gün 500 milyona çıktı bu. Yine kabul etmedim. Hatta dedim ki ‘Sizin aleyhinizdeki kampanyayı durdurursam okuyucularım bana ne der.’ Akıl da verdiler. ‘Bizimle ilgili yazıları durdur, iki gün sonra dönmelerin aleyhine kampanya aç.’ diye Beni satın alamadılar.” Eygi, o dönemde sadece Yahudilerle mücadele halinde değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki gibi birçok cephede savaş halinde bulur kendisini: “Tabii o zaman oldukça genç bir insandım. Tecrübem yoktu. Bir kere en büyük hatam karşıtlarımızın hepsine birden savaş ilân etmek oldu. Masonlarla, Yahudilerle, dönmelerle, Marksistlerle, Kemalistlerle uğraşıyorum. O zaman Türkiye’den kaçmaktan başka çarem kalmadı.” 1969’un birinci ayında hacca gitmek amacıyla Türkiye’den çıkış yapar. Tarihe Kanlı Pazar olarak geçen hadise de bu dönemde vuku bulur: “Yazılarımı 10 tane, 20 tane yedek yazıp bin zahmetle gönderiyordum. O gün oraya cihatla ilgili bir yazımı basmışlar. Kesinlikle kasıtlı bir şey değildir. Yazılar zaten bir kereye mahsus yazılan yazılar değildir. O zaman da biz o yazılarda devamlı olarak o temaları işliyorduk.” Eygi, dolayısıyla, çıkan olaylarda kesinlikle kendisinin bir kastı olmadığını, hadiselerin derin devletin tertibi ile çıktığını anlatmaktadır: “Provokasyondur. Benim haberim yokken birtakım Müslümanlar gitmişler, orada Marksistlerle bir çatışma olmuş. Bundan dolayı hiçbir sorumluluğum yok. Zaten herhangi bir sorumluluğum olsaydı o zamanın adliyesi bize karşı pek sıcak değildi. Aleyhimde bu konuda bir dava açılmış olurdu.” Eygi, gündemde olan üç tane basın affı çalışmalarının neticelenmesini yurtdışında beklemeye başlar. İşin üç ayda biteceğini zanneden Eygi, ancak 6 sene sonra Türkiye’ye dönebilir. Önce Arabistan’da üç ay kalır, orada oturma talep eder, ancak başarılı olamaz: “Onlar çok ürkek bir topluluktur. Hiçbir devletle pürüzlü iş istemezler.” Bu arada pasaportunun süresi de biter. Ardından Ürdün’e geçer, burada 15 gün kalır. Üç ay da Beyrut’ta ikâmet eder: “Ortadoğu ülkelerinde yaşamak imkansızdı. Çünkü liberal bir rejim yok, hürriyet yok, hiçbir şey yoktu.” Eygi, son çare olarak Almanya’ya gitmeyi başarır. Kısa bir süre Paris’te kalır, tekrar Almanya’ya döner. Burada, 1961’de kurduğu Bedir Yayınevi’nden gelen para başta olmak üzere aldığı borçla geçinen Eygi, 12 Mart 1971 muhtırası, gazetelerini süresiz kapatıncaya kadar yurtdışından yazı yazmaya devam eder. Bugün gazetesi en iyi zamanında 83 bin bir okura ulaşır. Eygi’nin eş zamanlı çıkardığı Babıali’de Sabah ise daha az, 10 bin satan bir gazete olur. Fakat yaşanan süreçte her ikisi de satılır ve Eygi basından uzak düşer. Türkiye’ye 1974 senesinin sonbaharında gelebilen Mehmet Şevket Eygi için gazetecilik serüveni de artık bitmiştir. Onun tekrar medyaya dönüşü Haldun Simavi yönetiminde iken Günaydın tarafından çıkartılan Son Haber isimli sağ tandanslı bir gazete ile olur. Zaman gazetesi Ankara’dan İstanbul’a taşındığında da üç ay kadar bir süre ile Şevket Eygi yönetiminde çıkar. Eygi’nin en son ücret alarak gazetecilik yaptığı gazete ise Hürriyet Grubu’nun çıkardığı yine sağ bir gazete olan Son Çağrı’dır. O da birkaç ay sürer. 1991 yılından bu yana da Milli Gazete’de ücret almadan yazmakta olan Eygi, bir ara büyük konuşur: “Mebus olmaktansa mahpus olmayı tercih ederim dedim. Bir müddet sonra da hapse girdim zaten.” 1984-85’te yazdığı üç ayrı yazıdan 28 ay hapis cezası alır. Eygi’nin başı 2005 yılında da yargı ile derttedir; üstelik Yargıtay, daha önce aynı konuda başka bir kişi için beraat kararı vermiş olduğu halde, Mehmet Şevket Eygi’ye hapishane yolunu açık tutmaktadır. Toplumun ancak yüzde 10’u temiz Bugün gazetesini çıkardığı dönemdeki Mehmet Şevket Eygi’yi sivri ve uç bulan Eygi, bugün geldiği noktada kendisini daha yumuşak ve durulmuş olarak tanımlamaktadır. Durulmuşluğu, din sömürücüleri karşısında rafa kaldıran Eygi, onlara karşı gayzının azalmadığını söylemektedir. Çünkü onları dışarıdaki din düşmanlarından daha tehlikeli bulmaktadır. Eleştirilerinin birer ceket veya gömlek gibi olduğunu, kimin üzerine oturursa onu hedef aldığını söyleyen Eygi, toplumun ancak yüzde 10’unun temiz kalabildiğini savunmaktadır. Galatasaraylı olmasına rağmen spora alaka duymayan, 1966 senesinde Osman Yüksel Serdengeçti ile girdiği polemik nedeniyle hâlâ çok pişman olan Eygi, “Şimdi kendime bakıyorum da ben eşeklik etmişim. Herkesin karşısında iki Müslüman yazarın tartışması doğru değildi. Kabahat bana ait.” demektedir. Bugün’de yaptığı sert yayınlar hususunda ise pişman değildir: “Aynı şartlar varsa yine yaparım. O zaman Marksistlerle biz, birbirimizin kanını içecek derecede düşman ve kopuk vaziyette idik.” Müslümanlara sürekli eleştiriler getiren Şevket Eygi, çözüm için de şöyle bir proje öneriyor: “İslami kesimden çok veya az buçuk tanınmış 50 insan bir bildiri yazarlar. Bu bildiri 25 madde olabilir. Ve bunlar teori ve yuvarlak laf da olmaz. Ondan sonra gazetelere gidilir ‘Para ile veya parasız bu bildirinin tam sayfa olarak neşredilmesini istiyoruz’ denir. Bu, ayrıca broşür halinde de basılır. Bakın 1961’de Yön dergisi, komünistler, 159 madde mi neydi Komünist Protokolü’nü yayınladılar. Bomba gibi patladı Türkiye’de.” Mehmet Şevket Eygi, böyle bir çalışmada öncülük yapmaya dünden razıdır. Ama şartları da vardır. “Din ticareti ile ülkeyi ve Müslümanları ilgilendiren konularda ehliyetli kimselerle istişare edilmeksizin iş yapılmayacak.”Türkiye ve Müslümanları sürekli eleştiriyorsunuz. İyi bir şey söyleyin de moralli bir şekilde bitirelim görüşmeyi? İslam’ın yasak etmiş olduğu bütün kötülükleri yapmaya devam edersek ve ıslah hususunda da bir cehd ve hareket içinde bulunmazsak nasıl olumlu konuşacağımı bilmiyorum.