16 Şubat 2009 Pazartesi

Foto-röportaj : Heykeltraş Yaman Civan













Foto-röportaj : Heykeltraş Yaman Civan
Zonguldakseverler bilir, Kuzey Batı Karadeniz`in bu şehri, yılda en az bir kez gitmediniz mi size seslenir… “Gel hele bir bak daha göstereceğim nelerim var” diye. Yeriniz daralır, işi gücü rölantiye alır, ilk fırsatta yollara düşersiniz… Heykeltraş Yaman Civan ile, yine böylesi bir daralma sonucu gittiğim Zonguldak`ta, Ereğlili fotoğrafçı dost Raif Karapekmez kanalı ile tanıştım. Bir güzel insan daha tanımama vesile olduğu için Raif`e ve bizi her seferinde o güler yüzü ile karşılayan ve okuyacağınız söyleşiyi gerçekleştirdiğim Heykeltraş Yaman Civan`a (Yaman Abiye) yürek dolusu teşekkürler…
Evine gitmek için Eregli` nin yokuşlarından birini tırmanırken ona yolda rastlıyoruz, gidişimiz habersiz… Ellerinde alış veriş torbası, Raif bizi kendisine kısaca tanıtıyor… Yaman Abi, güleç yüzü ile `Hoşgeldiniz Ereğli`ye, sürpriz oldu bizim için, aklıma dahi gelmezdi` diyerek karşılıyor… Bizim için de güzel bir tesadüf olduğunu belirtiyorum…
Heykeltraş Yaman Civan Zonguldak Ereğlili doğma büyüme, anne babası ve ailenin daha da büyükleri, geriye doğru kökeni hep Zonguldak Ereğlili. Doğduğu mahallede iki bina arası daracık bir sokaktan geçerek geldiğimiz evi doğduğu ev değil, onu bilmiyor… Ama atölye olarak kullandığı bina en az 150 yıllık iki katlı ahşap bir ev…
Bize çay-kahve hazırlarken soruyorum, “Heykel kaç senedir yaşamınızda?” 1960 yılından beri… “Peki, resim de var mı yaşamınızda?” diye ısınma sorularıma devam ediyorum? Evet diyor, resim olmasaydı heykel olmazdı…
“Alaylı mı alaysız mısınız?” 1976 yılına kadar alaylı, ondan sonra da Mimar Sinan Üniversitesi` nde misafir talebe olarak derslere katılmış, meslek lisesi çıkışlı olduğu için almamışlar onu Mimar Sinan`a… Tatbiki Güzel Sanatlar’a verelim dediler, tabii o kültür de ben de yok, bilemedim, gitmedim, diyor …
Çaylarımızı yudumlarken bize bazı heykel ve büstlerini gösteriyor… Bu, Eski Belediye Başkanı, bu gemi sanayiici Arif Mağdenci, bu da hanımı, Yasemin hanım…
Sohbete devam için sandalye ve ekipmanımızı son olarak çalıştığı rölyefe göre konumlandırıyoruz… Rölyefinin konusu Eregli’nin tarihi… Ve rölyefi üzerinden anlatmaya başlıyor… Burdaki yaşlı adam köylülere Uzun Mehmed’i anlatıyor… Eregli`de daha evvel uğraşılan üzüm, mısır tarımcılığını, balıkçılığı, madenciliği, hepsi burda, o zaman çilek yok, diyor, çilek sonradan… İşte o madende çalışan katırlar, yukarda gemicilik… Uzun Mehmed askerden geldikten sonra, değirmene annesinin verdiği buğdayı öğütmeye gidiyor ve dönüş yolunda nehir kenarında bulduğu taşları evine getiriyor, yakıyor bakıyor tamam.. “Peki yakmak düşüncesi nerden aklına geliyor ki?” diye soruyorum… Askerden tembihli geliyor da ondan, komutanlar bilgilendirmiş tüm eratı, memleketlerine döndüklerinde araştırsınlar diye… Bulunuşu ve Türkiye’de sanayiinin gelişmesini Uzun Mehmed ile simgelemeye çalıştım, diyor…
Arkadaşım fotoğraflarken lensini soruyor, heykeltraşlığının yanı sıra 1960’dan bu yana fotoğraf da çektiğini -ama nasıl makinalar ile- diyerek, belirtiyor…
Yedek subaylığını öğretmen olarak yapmış… Turkiye’de ilk defa bir köye Atatürk anıtı diktim... 5 tonluk bir kayayı oyarak Atatürk heykeli yaptım. Kayseri`nin İncesu’ya bağlı Suksu Köyü`ne… Ama macerası anlatmakla bitmez, yani hiç rahat durmadım…
Çaylarımızı tazeliyoruz… “Burası kaç senelik bina?” diye soruyorum. Ben yetmiş yaşında olduğuma göre en az 150 yıllık, diyor… Işık loş, tripod ister misiniz?… “Işık gayet güzel, arabada var, almadık “diyorum, Dışardan gelen ışık muhteşem…
Geçmişte fakir aile çocuğuyuz, hepimizin, kökenimizde bu var… “Madenci/madencilik var mı sülalede?” diye soruyorum. “Denizci var, daha önce de firıncılık varmış… Madenci yok… Çayımızı keyifle radyoda çalan Türk sanat müziği eşliğinde yudumluyoruz…
Gençken madalyalı iyi bir yüzücü, ama hiç bir zaman denize açılmaya, balık tutmaya merak duymamış. Ben sanata düşkündüm, dedim ya meslek çıkışlı ve sıcak demirciyim, böyle örsle döverek falan,.. Okuldan mezun olunca önce Karabük`e gittik, bizi yedek subay yapacaklardı ya öğretmen olarak… Askerde bize para gönderecek kimse yok, gittik Kayseri`ye…
Birinci sene, cocuklarla okulda zaman geçmiyor, bir şeyler yapmak lazım, Manisa Er Eğitim Tugayı’nda, er gibi giydirilip yedek subay gibi eğitecek bir eğitim tugayı vardı -nedense bir medeni cesaret geldi-, kalktık, gittik. Bu arada bir Atatürk büstü yapılacak, sahada yerinde, ben yapayım dedim… Gören beni bir şeye benzetememiş olmalı, -o zaman 21 yaşlarındayım- netice, teklifim kabul olmadı, tamam dedim siz beni seneye okursunuz gazetelerde…
Yani ilk heykelinizi askerde yedek subay öğretmenken yaptınız? Evet, orda şansım çok yaver gitti, şöyle ki, bulunduğum yer volkanik bir bölge, istediğim şekilde kaya bulamıyorum, zaten kayadan yontmak zorundayım çünkü şimdiki teknikleri bilmiyorum, kayadan yontmak sorun değil, ben resmi hazırladım, valiye gittim, dedim, ben heykeltraşım –ama daha heykel yapmamışım-, köye bir Atatürk heykeli yapmak istiyorum, yardımlarınıza ihtiyacım var, tabii oğlum dedi, makamından kalktı, üçlü koltuğa oturdu, gel yanıma, dedi, ne icersin? Çay dedim, çay olmaz kahve dedi, utangaç bir vaziyette kabul ettim, kahve geldi, içtim…
Netice olarak köye döndüm, köyde böyle bir büst yapmayı düşünüyorum, öyle ayaklı heykel falan yok o zamanlar… İhtiyar heyetinden bir köylü çıktı,” ya hocam! bunu böyle yarım yapacağına madem yapıyon ayaklı yapsana be, ne o öyle yarım” dedi… Ya amca! Ayaklı yapmak zor, yapmasına yaparım da üstesinden gelmek zor, biz yanındayız dedi… Bak dedim, sözünüzü yemek yok! Peki dediler… Gittik dağdan; 1,20 m ye 3 m boyunda bir kaya kestik, kaya neylen gelecek köye? Yıl 1960, bir gün Kayseri`de dolaşıyorum, Cumartesi, Pazar iniyoruz şehre, baktım bir vinç, hemen vali beye gittim, beni yardımcısı İbrahim Bey’e havale etti, sordum bu kimin vinci? Vinç Kayseri` de Hava İkmal Komutanlığı’na aitmiş, telefon açtı, bir kaya var, köye götürmemiz lazım, telefondaki adam caraskar olmaz mı? diye soruyor. (Caraskar: zincirli bir kaldırgaç) Dedim olmaz… Bana vinç lazım, alacak kayayı kaldırıp kamyonun üzerine koyacak… Beni Hava İkmal`e götürdüler… Ben pardesülü bir Atatürk resmi çizmiştim, komutan bana dedi ki, tarihi bir simgeyi işle orda, Atatürk Kocatepe`ye çıkarken falan, kayaya baktım, olur! dedim… Bu iş bitince bizim de burda bir taşımız var granit, onu da bize işler misiniz? Ben bunu bitireyim de, (ben işimi görme telaşındayım)… Velhasıl biz taşı kestik, bize cemse üzeri vinç verdiler, dönüyoruz köye… O gece otelde yatarken 3- 4 yataklı bir odaya verdiler tek yatak parasına… Baktım bir gürültü patırtı uyandım, odaya müşteri almışlar... Hoca ne yatıyorsun biz taşı kırdık götürdük bile köye, sen daha ne yatıyorsun burada?... Meğer rüya görüyormuşum…
Taşı vince yükleme faslımız da komikti… Bir ucuna koyduk, araba öte ucundan kalktı, köylüler kamyonun diğer ucuna üşüştüler, kamyoncu bağrınıyor; bu çok ağir! Nasıl taşıycaz? Makaslarım kırılacak vs… Neyse okulun bahçesine getirdik… Tüm köylü etrafimda, taşı yan indirmistik, ayağa kaldırdık, diktik.. Başladık orda kabasını yontmaya, kar yağıyor ama kimin umurunda… Ben eşofmanları çekiyorum, tak tuk tak tuk kayayı işliyorum, çocuklar, köylü beni izliyor… Oraya kadar taş geldi tamam, ama ben bunu neylen yontacağım? Akademiye yazı yazdım, Nuset Suman`a… Sayın hocam nasıl yontacağım bu taşı ve taşı yontarken ağız şekilleri nasıl olacak? diye sordum, O bana” taş; burç ve keski ile yontulur, şimdi yenilerde tabanca ve kompresör ile yontuluyor” diye cevap yazdı… Keski yapacağım koruk lazım, ocak lazım, örs lazım, aletleri kendim yapmam lazım… Sınıfta konuşuyorum böyle çocuklarla, çocuğun bir tanesi dedi ki; hocam bizde bir tane koruk var, peki kömür işini nasıl yapacağız? Çocukların biri; ya hocam kolay dedi, nasıl kolay? diye sordum. Arif Mollu diye bir elmalık var, kenarından da tren geçiyor, benim fetbaz çocuklar, tren geçerken ordan kömür dökülüyor ordan toplarız hocam diyince… Hadi inelim bakalım dedim aşağı, 30 kişi, 3 km aşağı, şarkı türkü söyleye söyleye indik, kömürü oradan topladık… Şimdi kimde ray, örs, mörs var? Körüktü, raydı toparladık, getirdik dövdük onları, okuldan resimli bir destek gelmediği için ben mahallenin taşçı ustalarını inceleyerek okulda öğrendiğim bilgilerle keski yaptım… Netice olarak biz başladık, kabasını yonttuk…
Valiye gittik, fotoğraflarını falan gösterdik… Velhasıl 63’ün 30 Ağustos`u … Fakat netice nasıl oldu biliyor musunuz? 30 Ağustos; şimdi birinci sene bir şey yapamadık ikinci sene… Bu sefer yedek subaylığım bitti terhis oldum, beni açıktan tayin ettiler köye. Ama bunun yanında çok kötü parasız kaldım… Kaymakam da beni pek severdi her gittiği yerde anlatırdı. Kaymakama gittim dedim “ben bombaladım…” Bana ziraatten ilaç verdiler, ben de o ilaçlarla tarlaları ilaçlatıyorum, ordan biraz para kazandık, muhtara gittim dedim” n`olcek muhtar para bitti”, köylülerden birer ölçek buğday topla dedi… Topladık sattık…
Faruk Güventürk o zaman komutan… Köye bir merasim tugayı geldi, burası Kayseri`nin bir köyü, yıl 1963.. Bir öğretmen heykel yapıyor.. Komutan diyor ki; hocam bugün ne istersen yaparım….! Tamam burada indir ekibi dedim, ekip indi, başladılar bando mızıka çalmaya, kaymakam da ben de ağlıyoruz… O köyün içinden bando çala çala okulun meydanına geldiler, tam 60 ihtilalinin üstüne o heyecan…
Sonra gittim akademiye, işin tuhafı akademiye şartlanmışım, o zamanki akademi müdürünün önüne yaptığım heykellerin resimlerini koydum, müdür, “Ooo oğlum sen tam bizim aradığımız adamsın gel şöyle otur” dedi ama meslek lisesi çıkışlı olduğum için gel seni tatbiki güzel sanatlara verelim dediler, o kültür yok, gitmedik, döndük geldik.. Ben orda kalsam nerde kalacaktım geçimim vs, arkadan bir destek gelmeyince mümkün değil… Yani ilk heykelimin hikayesi böyle…
Geldik Eregli`ye… Kafakola geldik evlendik, sene 1964, evlendikten sonra ERDEMIR’ de işe başladım ve yine sanat çalışmalarım var devamla, 1976 bugün Anadolu Lisesi olan Kent Koleji` ne bakır dövme bir Atatürk köşesi, Atatürk` ün 100 doğum yılı… 1981.. Erdemir bana bir görev verdi… Atatürk büstleri yapacağız ve Eregli` deki tüm okullara dağıtacağız… Heykelleri yaptım verdim, dağıttılar… sonra 1976’ da Mimar Sinan Üniversitesi ile temasa geçtim, o arada Ferit Hoca ile tanıştım o bana akademide -gereken kolaylıkları hallettikten sonra- rahatça dolaşma imkanı tanıdı, bu süreçte inceleme yapma imkanım da oldu. Sanat zaten görseldir. Görsel olunca biraz da yetenek varsa sorun kalmıyor zaten, hedef o. Ve ben orada bir çok şey öğrendim, hani heykelin teknik ve teknolojisini öğrendim… Nasıl yapılır, nerden yapılır, nerden nasıl olur? Işte bu benim hayatım ve böyle de devam ediyor, ama bir de bir şey var ki Bati Karadeniz` de benden başka da heykelci yok. Neden yok biliyor musunuz? Güzel Sanatlar Heykel Bölümü`nden mezun olan arkadaşlar burda da var, ben onlara diyorum ki; bakın beyler ben yalnız çalışıyorum, sıkılıyorum, alın şu anahtarı, ben anahtar yaptırayım buraya istediğiniz zaman girin, istediğiniz zaman çıkın…” Gelmiyorlar mı ?” Abi işte benim şuyum var şuyum var, gelmiyorlar, Ben 20 gün sonra tekrar geleceğim bana hafta sonu heykel yaptırır mısınız? Yaptırırım, Tamam ben gelirim söz …
İnanın buna, yani okuldan çıkıyor, okulda o eğitimi görüyor, anatomisini görüyor, sanat tarihini vs… hepsini görüyor, fakat ben bunları anatomisini, sanat tarihini kendi imkanlarımla araştırdım, araştırmalarım neticesi elde etmiş bir insanım, hani bana bir hoca anlatmadı, hep kendi imkanımla edindiğim bilgiler… Ya siz niye böyle yapıyorsunuz? Gelin işte… Ya işte abi şu var, cocuk var, bir tanesi diyor ki, çocuk büyüsün falan , çocuk büyüsün ama sen gidiyorsun…!!!
Bakın biraz önce ben size dedim parantez açarak söylüyorum, hoca bana dedi ki, sene 1961 mektubunda, şimdi dedi taş ve mermer kompresörle ve tabancalarla yontuluyor Yani dokunmadan yapıyor… Şimdi bakın… O zaman ben; köyde elektrik yok, Anadolu’da zaten doğru dürüst elektrik yok, Anadolu’da kompresörü buldum, enerjiyi nerde bulucağım? Bunları düşünmüyor hiç. Ben size kesin ve samimi olarak bir şey söyleyeyim, bakın burda kompresörüm var kocaman, tabancalarım var yukarda değişik bir sürü… Fakat o enerjim yok, ordaki o senenin o enerjisi yok… Ama ben çok memnunum böyle bir atölyem var diye… Bana diyorlar bu evi ver müteahhide, ne diyorsun sen ne diyorsun ya dedim, ben bu evi müteahhide vereceğim, dışarı, hadi dışarı!!!... Çocuklarım kirada oturuyor benim. 3 kızım var bir de torunum…
“Sanatsal ve tarihi simgeleyen bir çalışmanız var Eregli`nin tarihini anlatan…” Ereğli milattan evvel -gezgincilerin ve coğrafyacıların tarihlediklerine göre MÖ.560 lar-. fakat son 4-5 sene evvel Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nden Ön Asyacı Fırat Ekrem’ in buraya gelerek yaptığı araştırmalarda MÖ den. 2500 senesine çekildi… Burada yaptığım 3 tepesi ile meşhur zaten Eregli; Göztepe, Kaletepe ve Çestepe… İlk yerleşen buraya





Maryandinler Megarilardan sonra , Maryandinler. Maryandinler buraya geldikten sonra İyonlar Dorlar ve Korintlilerle beraber ve kendi mitoslari ile geliyorlar… Burada gördüğünüz gibi Herkül kuvvet tanrısı ve bizim burada yine Kaletepe` nin arkasındaki Han Deresi dedikleri Akheron vadisinde mağara, Cehennem Mağarası, Hades`in 3 başlı köpeği Kerboros…
Bu gördüğünüz hanım Amastris, Amasra’yı temsil ediyor… Amastris neden burda, sebebi şu, büyük Iskender İranlıları yendiği zaman, Amastris İranlı bir prenses, İskender İranlıları yendikten sonra sarayın üst seviyesindeki hanımları komutanlarına dağıtıyor, sen şunu al sen bunu falan, Ona çok bağlı olan Ereğli Kralı Denis` e de sen Amastris ile evlen diyor… Amastris ile evlenip buraya geliyorlar ve burda küçük bir krallık, Heraklia krallığını` kuruyorlar ve Amastris burada kraliçelik yaparken 3 çocuğ oluyor; 2 erkek bir kız… 12 sene kraliçelik yapıyor, çocuklar büyüyor ama bu arada kocası Denis obez hastalığına yakalanıyor sağdan sola çarşafla döndürüyorlar olmuyor, fıçı ile döndürüyorlar olmuyor, nihayetinde, o vefat ettikten sonra 12 sene kraliçelik yapan Amastris’e, çocukları diyor ki sen yeterince yönettin, artık biz idare edeceği, Amastris’i yönetimden alıyorlar. Amastris etrafi ile burdan kalkıyor Sasabos yani bugünkü Amasra` ya gidiyor ve orda Amasra`yı kuruyor. Amasra`yı kurmak için de birçok yeri yakıp yıkıyor, merkezde topluyor. O da tabii ayrı bir konu… Netice olarak Amasra’yı bir şark kenti güzelliğinde kuruyor, para basıyor vs… Annelerinin bu kadar ilerlemesine tahammül edemeyen çocuklar bir gün annelerini davet ediyor ve giderken Çestepe`de boğarak denize atıyorlar ve öldürüyorlar.
Netice… Makedonya Kralı Ekumarkus ile daha evvel bir evlilik geçiren Amastris`i çocukların öldürdüğünü anlayan Ekumarkus geliyor ve çocukların ikisini de asıyor ve eski haline krallığa dönüşüyor…
Eregli`mizin önemli olaylarından biri de gök bilimci Heraklides`dir, ilk önce dünyanın yuvarlak olduğunu ve kendi etrafinda döndüğünü söyleyen.. ve bugün Viyana Bilimler Akademisi` nde 12 tane cildi olan Eliya Ereğli) `Heraklia Pontika``, bunlardan iki tanesi Mennon ve Mignis tarafindan MO 300’ lerde yazılmıştır …
Bu da Ereğli’nin Kralı Larus, ilk olarak toprak reformunu yapan ve ilk kütüphaneyi kuran kişi… MÖ 300…
Ve yine burada mitolojik bir kaya Altınpost… Argonotların geldiği bir gemi Altınpost… Argo`dan gelen bir kralın hikayesi. Onunla beraber buraya Herakles ve Herkül` ün de geldiğinden bahsederler. Bu Argo olayı da ayrı, başlıbaşına bir konu
Burada bir de Alemdar gemimiz var, bunu kaldıracağım, yerine Yıldırım Beyazıt` ın bir büstünü koyacağım çünkü 1380 Yıldırım Beyazıt` a Ereğli birkaç bin dükaya satılmış… Bunu burada vurgulamam icab ediyor, Alemdar’ı başka bir konuda incelerim, artı burda bir konu daha var bu çiçekler, araştırmacılar şunu bahseder Heraklia Politika için… Dünyanın en şifalı otlarının bittiği/yetiştiği yer diye bahsederler ve burda Kerboros`un dolaştığını ve ağzından akan salyalardan toprağa düşen ve yetişen zehirli şifalı otlardan bahsederler.
Burda bir de anfora olayı var… Anfora biliyorsunuz katı ve sıvı yağların taşımasında kullanılıyordu, buraya gelen Fransız bay bayan profesörler anfora incelemesi için gelmişti MÖ’ den önce birinci yy da Heraklia Politika yani Ereğli anfora imalatını bırakmış daha önce tüm Karadeniz ve havarisine anfora imal edip veren Ereğli ve Sinop… Sinop'a gittiğimde de gördüm, anfora ocaklarını gezdik…
Bir yazıtta, Ereğli çok bereketli bir yer olduğu için… Nikomedya (İznik) ve çevresinin kralı bir gün en azılı 400 mahkümunu çağırıyor ve diyor ki Heraklia Politika ya gideceksiniz ve ordaki tüm zeytin ağaçlarını keseceksiniz… geliyorlar kesiyorlar ve kral onları affediyor…
Bir de üzüm var… Diyonisos şarap tanrısı… Burada bir mahallenin adı da `Bağlık Mahallesi` çok güzel üzüm yetişirdi… Burda olay şehrin balıkçılığı ve şarapçılığı ile ilgili... Sonradan Uzun Mehmet`in kömürü bulması ile bir madenci ailesi teşekkül ediyor. Bu madenci ailesi de hafife alınacak bir şey değil, kalabalık bir aile… Kömürü Uzun Mehmet ile ve bir dağ içinden çıkan vagonlarla simgeledim… Bir de çileğimiz var, aroması çok güzel olan ama uzun ömürlü bir çilek değil… Kömürün bulunması vs. burada madenci feneri ve Erdemir`in kuruluşunu da bu çark ile simgeledim…
Sohbetimiz bu çerçevenin biraz dışına taşarak devam ediyor… Üst kata çıkıyor ve kendimizi mekanın büyülü havasına kaptırıp dört bir köşeyi fotoğraflama telaşına düşüyoruz… Burası, büstler, kalıplar, eskiz ve resim cenneti… Gazetelerden kesilmiş küpürler, eski fotoğraflar, bitmiş bitmemiş heykeller… Bir dünya anı da bu kata gizlenmiş… ve çamurum hazır… Aşağı inip ona dokunuyorum… Böylelikle Eregli`ye her geliş gidişe bir vesile dostların yanına bir de kulaksız ekleniyor (bir türlü kulağını tamamlamak kısmet olmadı ama sanırım tamamlandığında bile onu böyle adlandıracağım).
Heykelseverler, Yaman Abi`nin çağrısına kulak verin… Bir hafta sonunuzu Eregli’de geçirin… Onun o güzel sohbeti ve güler yüzü eşliğinde 150 yıllık bir ahşap bina içindeki atölyesinde elinizi çamura bulaştırın ve bir büst ya da heykel de siz yapın… Her vesile anlatacağınız anılarınıza bir yenisi eklensin…
Foto-röportaj : Faika Berat PEHLİVAN



8 Şubat 2009 Pazar

KDZ.EREĞLİ - Heraclea Pontica

Heraclea Pontica

Heraclea Pontica (Greek: Ηράκλεια Ποντική; modern day Karadeniz Ereğli, in the Zonguldak Province of Turkey, on the Black Sea), an ancient city on the coast of Bithynia in Asia Minor, at the mouth of the river Lycus. It was founded by the Greek city-state of Megara c.560-558 and was named after Heracles who the Greeks believed entered the underworld at a cave on the adjoining Archerusian promontory (Cape Baba).
The colonists soon subjugated the native Mariandynians but agreed to terms that none of the latter, now helot-like serfs, be sold into slavery outside their homeland. Prospering from the rich, fertile adjacent lands and the sea-fisheries of its natural harbor, Heraclea soon extended its control along the coast as far east as Cytorus (Gideros, near Cide), eventually establishing Black Sea colonies of its own (Cytorus, Callatis and Chersonesus.)
The prosperity of the city, rudely shaken by the Galatians and the Bithynians, was utterly destroyed in the Mithridatic Wars. It was the birthplace of the philosopher Heraclides Ponticus.
The Greek historical author Memnon of Heraclea (fl. 1c. A.D.) wrote a local history of Heraclea Pontica in at least sixteen books. The work has perished, but Photius's Bibliotheca preserves a compressed account of books 9-16, seemingly the only ones extant in his day. These books run from the rule of the tyrant Clearchus (c. 364-353 B.C.) to the later years of Julius Caesar (c. 40 B.C.) and contain many colorful accounts including the Byzantine introduction of the barbarian Gauls into Asia where they first allied themselves with the Heracleans and later turned violently against them.

Memnon of Heraclea

Memnon of Heraclea (Greek: Mέμνων) (fl. c. 1st century) was a Greek historical writer, probably a native of Heraclea Pontica. He described the history of that city in a large work, known only through the Excerpta of Photius (I of Constantinople), and describing especially the various tyrants who had at times ruled Heraclea.
Memnon's history encompassed an unknown number of books, but Photius had read the ninth through the sixteenth, and made a tolerably copious abstract of that portion. The first eight books he had not read, and he speaks of other books after the sixteenth. The ninth book begins with an account of the tyrant Clearchus, the disciple of Plato and Isocrates. The thirteenth book contains a long account of the rise of Rome. The last event mentioned in the sixteenth book was the death of Brithagoras, who was sent by the Heracleians as ambassador to Julius Caesar, after the latter had obtained the supreme power (48 BC).
From this Vossius supposes that the work was written about the time of Caesar Augustus at the beginning of the 1st century AD; in the judgment of Orelli, not later than the time of Hadrian or the Antonines, in the middle of the second century; the Oxford Classical Dictionary thinks the 2nd century AD likely. It is, of course, impossible to fix the date with any precision, as we do not know at all down to what time the entire work was carried. The style of Memnon, according to Photius, was clear and simple, and the words well chosen. The Excerpta of Photius, however, contain numerous examples of rare and poetical expressions, as well as a few which indicate the decline of the Greek language. These Excerpta of Photius were first published separately, together with the remains of Ctesias and Agatharchides by Henry Estienne, Paris, 1557. The best edition is that by Johann Conrad Orelli, Leipzig, 1816, containing, together with the remains of Memnon, a few fragments of other writers on Heraclea.
Memnon's history is valuable as a continuous account of nearly all the Hellenistic period, albeit a compressed one from a local vantage point. It is also valuable as the only reasonably complete example of the Greek historical genre of local history.

English http://visualwikipedia.com/en/Heraclea_Pontica
Deutsch http://visualwikipedia.com/de/Herakleia_Pontike
Français http://visualwikipedia.com/fr/H%C3%A9racl%C3%A9e_du_Pont
Espanol http://visualwikipedia.com/es/Heraclea_P%C3%B3ntica
Greek http://visualwikipedia.com/ru/%D0%93%D0%B5%D1%80%D0%B0%D0%BA%D0%BB%D0%B5%D1%8F_%D0%9F%D0%BE%D0%BD%D1%82%D0%B8%D0%B9%D1%81%D0%BA%D0%B0%D1%8F