28 Aralık 2008 Pazar

ÖLÜMÜN AĞZI

SÖZ MÜKELLEFİYETTEN AÇILINCA TABİKİ BU KONUDA KÖMÜR HAVZASI'NIN BELLEĞİ OLAN MADEN VE KALEM EMEKÇİSİ EROL ÇATMA'NIN MAKALESİNİDE SAYFAMIZA EKLEMEYİ BİR BORÇ BİLDİM......

Bu makele ZONGULDAK bölgesinin gözü kulağı olan insan üstü bir çaba ile SAFFET CAN tarafından hazırlanan haberzonguldak1 sitesinden alınmıştır.


"Ölümün Ağzı"

Ölümün Ağzı, Zonguldak maden işçilerinin mükellefiyet döneminde çektiği zulmü anlatan ve aynı zamanda mükellefiyet dönemiyle ilgili yazılan ilk romandır.
Karıkoca Dosdoğrular' ın Tan Gazetesi' ne gönderdiği makalelerle, o dönemde ki zulmün ve sefaleti sayısal dökümleriyle birlikte, canlı tanıkları tarafından her türlü bedeli göze alarak kamuoyuna duyurulmasını yazmıştım.
O makaleler, genellikle iş yerlerinde çalışanların çektikleri zulüm, baskı ve sefaletle ilgili idi.

"Ölümün Ağzı" Mükellefiyet Döneminde maden işçileri ile birlikte köydeki ailelerinin de acılarını, yazarın söylemiyle "Acının Tarihini " anlatan bir romandır.

Zonguldak madenlerinde zulmün sadece madenlerde çalışanlara değil, maden işçilerinin köylerindeki karısına, kızına, çocuğuna da yapıldığını, maden işçilerinin namusunun, paspas yapılıp çiğnendiği dönemleri çarpıcı bir dille anlatıyor roman. Öyle bir anlatıyor ki insan zulmü iliklerinin en ücra köşelerinde bile hissedebiliyor, tahkimat cezalarında yapılan zulmü insana adeta yaşatarak anlatıyor.

Roman yazarının yerel ağızları da kullanarak anlatımına özgün bir sıcaklık katmasıyla birlikte zulmü çekenleri, kendi şivesiyle söylemleştirilmesi, maden havzasındaki okurlarına hem olayın çarpıcı şekilde hissettirilmesini, hem de duygusal bir yaklaşım kurmasını da sağlamıştır. Romanı okuyanlar maden işçilerinin bir kuşak öncesinde neler çektiğini yaşamışçasına anlamışlardır.

Yazarın Maden Havzası’nın dışındaki olayları "Ara sözlerle" maden havzasına eklemlemesi bunu da çarpıcı cümlelerle yapması okuru, zulmün kaynağı ve nedenleri ile yüz yüze götürüyor.

İrfan Yalçın'ın Zonguldak’ın, Bartın Kazasından olan bir aileden gelmesi ve Zonguldak’ta maden işçilerinin içinde büyümesi, olayları yaşıyormuşçasına, çarpıcı bir şekilde anlatmasında etkili olmuştur. Zulmü olağanüstü bir şekilde çarpıcı anlatabilmenin bir başka nedeni de, olaylara karşı kin duyması, belki de ailesinden birisinin zulüm altında inleyişini hatırlamasıdır.

Yazar Maden Havzasındaki köylerde uzun bir araştırmadan sonra o dönemin canlı tanıklarının anlatımıyla yaşananları romanlaştırmış ve bu eseriyle Türk Dil Kurumu 1980 Roman Ödülü’nü almıştır.
İrfan Yalcın 1934 yılında Zonguldak'ta doğmuş, orta öğrenimini Mehmet Çelikel Lisesi’nde (1953), yüksek öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamlamış (1960). Adana Kozan Özel Lisesi, (1962- 1964) Çarşamba (1964-1966) ve Zonguldak Mehmet Çelikel Lisesi’nde (1966-1972 ) Fransızca öğretmenliği yapmış. İstanbul’da "Z" yayınevini kurmuştur. "Varlık" (1959), "Türk Dili" (1959-1960 ) dergilerinde görünen öykü ve çevirilerinden sonra çalışmalarına bir süre ara veren Yalcın, daha sonra "Yeni Dergi"nin düzenlediği yarışmaya "İnce Memet" adlı eleştirisi ile katılarak ikincilik ödülü kazandı.(1968) Eleştiri yazıları, Zonguldak maden ocaklarında çalışan işçilerin yaşamlarından aldığı konuları işleyen öyküleri, "Soyut", "Gelecek", "Yeni Adımlar" (1969 - 1972 ) dergilerinde çıktı. 70' li yıllarda yayınladığı romanları ilgi ile karşılandı.
"Pansiyon Huzur" Romanı ile 1974 yılında Milliyet Yayınları ikincilik ödülünü alan yazar, "Genelevde Yas" Romanını 1978 de, Ölümün Ağzı Romanını 1979 da yayınlıyor, aynı eseri ile 1980 yılında, Türk Dil Kurumu Roman Ödülünü alıyor. “Fareyi Öldürmek" Romanı 1980 de, "Büyük Soytarı" Romanı 1982 de, "Uzun Bir Yalnızlığın Tarihçesi" (Öyküler, Gölge Yayınlar İstanbul 1992, "Annem, Babam ve Ben" (Uzun Öykü), ve 1998 yılında "Son Osmanlı Hahambaşısı’nın Mektupları" isimli çevirisi, Milliyet Yayınlarından yayınlanmıştır.

Ölümün Ağzı Romanın içeriği "Yazarının Notu" nda şu cümlelerle anlatılıp, olayın önemini vurgularken, bazı insanlarında olayda ki insanlık dışı zulmü nasıl savunduklarını vurguluyor.

“Eğer bir gün "acı"nın tarihi yazılırsa, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak Kömür ocaklarında uygulanan "İşçi Mükellefiyeti"nin, kısaca, "Mükellefiyet"in de sözü edilir herhalde. "Mükellefiyet", "Yükümlülük" anlamına gelen Arapça bir sözcük. Ama bu sözcük, Zonguldak maden köylerinde "Karabasan"la eşanlamlı bir sözcük olup çıkmıştır adeta. Bugün bile, buralarda yaşayan genç-yaşlı her köylü, bu sözcüğü duyar duymaz, irkilir, bu sözcükten acı duyar......
............
İşçi mükellefiyeti’ni savunanlar, dışarıda korkunç bir savaş vardı, kömür üretiminin durmadan artması gerekmekteydi, deyip, "İşçi Mükellefiyeti"nin vahşi biçimde uygulanışını bilmezlikten gelirler."
Roman, kocası göçükte kalarak ölmüş bir annenin feryatlarıyla başlıyor:

"Ana, bahçe kapısının önündeki koca, kara bir taşa oturarak, Niyazi'ye:

-Üç ay oluyo buban öleli, dedi. Üç ay tam... Tamamına üç ay...

Ağlaya dayanmış, uzaklara boş boş bakan Niyazi:

-Ney dedin, ana? diye sordu.

-Bubanın ölümü, dedim....Yuf size lan! Alıp gelmediniz bubanızın ölüsünü buraya... Oralarda, dağ başlarında kodunuz herifimin ölüsünü.. Yuf size ... Yuf... Adam olacaksınız bi de... Üç ay da geçse, üç yılda geçse, bi gün kendim alıp gelecem onun kemiklerini ordan...Göreceksiniz bak!"

Mükellefiyet uygulamasından bazı insanların müstesna tutulmasını ve ayrıcalığa tepkileri de şu satırlarda görüyoruz.

“-Neymiş çatışma varmış Alaman gavuruyla! Bize mi bunun çilesi hep? şehir uşağı kırıt kırıt kırıtsın sokaklarda, köy uşağının madende anası bellensin....

-Yanlış yerde dünyaya gelmişiz buba biz! şehirde doğacağımıza, köyde doğmuşuz! Köy-insanı demek; eziyet insanı demek...

-Paran olacak daha doğrusu, paran! Paran oldu mu , köyde de olsan korkma hiç! Hacı' nın oğluna, Kazım' ın oğluna niye mükelleflik yok ta, bize var?

Maden işçilerinin iş saati haricinde istirahat etmeleri için kullandıkları koğuşları da şu satırlardan öğreniyoruz.

"Fransızlardan kalma tahta barınağın içi, köylerinden yeni gelen, vardiya saatini bekleyen işçilerle dolmuştu. Barınağın pencerelerine, rüzgar girmesin diye koca koca tahtalar çakılmış, açık kalan yerlere de bezler sıkıştırılmıştı. Ama yine de buz gibi soğuk bir rüzgar, bulduğu küçük küçük deliklerden mermi gibi işliyor, pencere yanlarında oturanları tedirgin ediyor. Dört bir yan öbek öbek işçilerle doluydu. Üçü dördü bir arada yatıyor, ısınma işini kolaylaştırmış oluyorlardı böylece. Çoğu altına, saman, çuval ve bir takım kirli çaput sermişlerdi. Kimi yerden bir inleme kimi yerden bir kahkaha sesi geliyor, sonra ortalığı yoğun bir ölüm sessizliği sarıyordu. Barınağın tam ortasında yakılmış küçücük ateşin çevresindeki işçiler, arada bir, öksürmek zorundaymış gibi öksürüyorlar, ayıkladıkları bitleri ateşin içine savuruyorlardı durmadan."

Roman, tahkimat cezasında ki çalıştırmaları, şu satırlarla anlatıyor;

"YOLLARDA ÇALIŞIYORUZ, TAŞ KIRIYORUZ. TÜNEL AÇIYORUZ. ÖLÜMÜN İÇİNDE BÜYÜK BÜYÜK OLUKLAR AÇIYORUZ. DURMADAN KAR YAĞIYOR KİRPİKLERİMİZE, GÖZLERİMİZİN iÇiNE. BALYOZLARIN SAPI AVUCUMUZDA DONUP KALIYOR. ÜŞÜMEK DEĞİL BU, CAN ÇEKİŞMEK. ÖYLE DURUPDURURKEN BAŞLIYORUZ AĞLAMAYA. KIRBAÇLI ADAMLAR VAR SAĞIMIZDA SOLUMUZDA. AĞLAMAK YASAK. KİM AĞLARSA, iNİYOR KIRBAÇ KAFASINA. MİDEMİZE BİR ŞEY GİRMİYOR PEK. ÇOĞUMUZ HASTA. ÖLENLER VAR. ALİ ÖLDÜ DÜN. YÜZÜNÜ GÖRDÜM YANLIZ. GÜLÜMSÜYOR GİBİYDİ. UZAKLARDAN UZAKLARDAN KURT SESLERİ GELİYOR.

HA GAYRET, ÜÇ AYIN KALDI.
HA GAYRET, İKİ AYIN KALDI.
HA GAYRET, BİR AYIN KALDI.

BİR ÇİCEK GÖRDÜM DÜN KARLARIN İÇİNDE. EYİLDİM ÖPTÜM. GÜN BOYU TÜRKÜ ÇAĞIRDIM DURMADAN. BİR ÇİCEK TOPU TOPU. KÜÇÜK, İNCECİK. ŞU İNSANOĞLU...

ALİ ÖLDÜ. YÜZÜNÜ VE SAÇLARINI GÖRDÜM. SABAH. O ÇİCEK YAŞIYORDU HALA. KOPARMAĞA KIYAMADIM. TAŞ KIRARKEN O ÇİCEĞİ DÜŞÜNDÜM HEP. İÇİME ILIK ILIK BİR ŞEYLER DOLDU, ISINDIM. YANIMDAKİLERE DE GÖSTERDİM. GÜLDÜLER.

HA GAYRET, ÜÇ GÜNÜN KALDI.
HA GAYRET, İKİ GÜNÜN KALDI.
HA GAYRET, BİR GÜNÜN KALDI.

İÇİMDE ÖYLE BİR DUYGU VAR Kİ, ALİ'Yİ BEN ÖLDÜRMÜŞ GİBİYİM. NE DERİM ANASINA, BABASINA, NİŞANLISINA? ALİ ÖLDÜ. BUZ TUTMUŞ SAÇLARINI, KİRPİKLERİNİ GÖRDÜM. KAR ÇİCEĞİNİ. NİYE? GÖSTERSEYDİM ÖLMEZDİ BELKİDE.

Jandarmanın madenden kaçanları takip etmeğe gittiği zaman genellikle yapmış olduğu uygulamalardan ve zulümlerden bir kesiti romanda şu satırlardan okuyoruz.

"Candarmalarla yumruk yumruğa dövüşüyordu Ana. Yüzü gözü kan içindeydi.

-Allahını, Muhammedini seven yardıma koşsun! diye bağırıyordu arada bir.

Bahçede olup bitenlere uzaktan uzaktan, korkulu gözlerle bakan üç beş köylü, değil Ana'nın yardımına koşmak, yerlerinden bile kımıldamıyorlardı. Fahri' y le Ali boğulacak gibi ağlıyorlardı candarmaların çevresinde. Ali, ara sıra yerden taş alıp, anasını götürmek isteyen candarmalara atıyordu. İbram çavuş camdan sarkmış, "Anşa, Anşa" diye ağlıyordu durmadan. Emine, otlara, çalılara elinin yetişebildiği her şeye yapışarak, kendini sürükleyip götürmek isteyenlere engel olmak istiyor, bir yandan da bas bas bağırıyordu.

Ana:

Benim uşaklarım madende...Gideli bir hafta ikisinin de daha ...Neycün alıp götürüyorsunuz gelinimi?" diye bağırdıkça, basıyordu candarmalar küfürü. Üç candarma, Ana, Emine, düğüm olmuşlardı birbirilerine adeta. Bahcenin çıkış yerindeydiler tam. Ana, bir ara, kendine yumrukla vuran bir candarmanın yakasından tutup, var gücüyle asıldı. Deliye döndü candarma. Yakası boydan boya yırtılmıştı. Omuzundaki tüfeği çıkarıp, dipçikle vurdu Ana'nın başına. Ana, olduğu yerde bir iki sendeleyip, yüzü koyun yere düştü. Kıpırtısız kala kaldı otların üstünde....

Musa Çavuşun karısı, Ana'ya:

-Emine'yle üçüncü bu artuk, dedi. Gocan madenden kaçtı deyip, garıyı kızı aldıkları gibi yallah.....ırz, namus galmadı köyümüzde...Garı eccük güzel oldu mu, gocası gaçsın gaçmasın, alıp götürüyorlar..."

Candarmaların sürükleyerek götürdükleri Emine' nin akıbetini de şu satırlardan öğreniyoruz:

NİYAZİ ÇOK İYİYDİ. KOCAM. KOCAMIN ANASI HORLAMADI BENİ HİÇ. NASIL BAKARIM ONLARIN YÜZÜNE ARTIK? KİRLİYİM VE KORKUYORUM. ÇOCUKLUĞUMDA KİMSE SACLARIMI SEVMEMİŞTİ BENİM. ÖYLE BÜYÜMÜŞTÜM. SACLARIM KARA VE UZUNDU. SÜS DEĞİLDİ ONLAR BENİM İÇİN. BİRİLERİ KIZDILAR MI, TUTAR ÇEKERLERDİ SACLARIMI. KOLAYCACIK ÇEKSİNLER DİYE Mİ UZATMIŞTIM SACLARIMI YOKSA? NİYAZİ, ANŞA ANA, İBRAHİM ÇAVUŞ, HASAN. BİR ÇİCEĞE BAKAR GİBİ BAKTINIZ BANA HEP SİZ. ÖYLEYSE? ÖYLEYSE NASIL BAKARIM SİZİN YÜZÜNÜZE ŞİMDİ BEN? ASTIM KENDİMİ.

Romanda insanın tüylerini diken diken yapan bir çok bölüm var. Bunların hiç birisi uydurulmuş, gerçek dışı şeyler değildir. Yazar haklı olarak romanına "Ölümün Ağzı" ismini vermiştir. Anlattıklarını da "Acının Tarihi" söylemiyle adeta destanlaştırmıştır. Destan yakıştırması da pek yabana atılır bir benzetme değildir. Ereğli coğrafyasında "Ölümün Ağzı" na maden işçileri girmeden asırlar önce "Herakles" girmiştir, hiç bir ölümlünün geri gelmediği, “Hades”, “Yeraltı Ölüler Ülkesi”ne. Herakles, “Ölüler ülkesi” nde bağlı bulunan “Thesus” u kurtarır ve “Kerberos Köpeği”ni alıp yer yüzüne çıkartır. Bir çeşit ulusal kahramandır. İnsanın doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler Herakles, yaptığı işler hep iyiye dönüktür, doğanın insanın başına saldığı afet ve musibetleri yok etmekle insanlığa sonsuz iyiliği dokunur. Oysa kendisi trajik bir kişidir, Herakles' in köle olduğunu yazıyor mitoloji, insafsız bir efendinin buyruğunda ömrü boyunca çalışmak onun kara kaderidir. Bir yanlışlık sonucu cayır cayır yanar Herakles.

Herakles'in "Ölüler Diyarı"na girdiği "Cehennem Ağzı"nın az ilerisinde Armutçukta, bir çok "Ölümün Ağzı" vardır, sözüm ona "Maden Ocağı" isminde. Egemenler tarafından yaptırılan kanunlarla, Hades gibi ömür boyu çalıştırılmak üzere köleleştirilmiştir Ereğli coğrafyasının erkekleri. Oraya girenlerin bir kısmı Herakles kadar şanslı olamıyor. "Cehennem Ağzı" kadar karanlık, derin ve ölümcüldür, "Ölümün Ağzı", "Cehennem Ağzı" ve "Ölümün Ağzı" kardeş olur zaman zaman. 1942 de Mükellefiyet döneminde Çamlı Maden Ocağında grizuda cayır cayır yanan 63 maden işçisi asırlar sonra aynı kaderi paylaşır Herakles'le.

Yazar "Ölümün Ağzı" n da Çamlı grizu kazasında yanan maden işçilerini şu cümlelerle anlatır:

"Milyonlarca yıldan beri dünyanın dört, beş yüz metrelik kabuğunu "işliyordu" kimi insanlar. Çiçekleri sulayan, yerin dibini bir karınca gibi oyup, kömürü dışarı atan bu insanlardı. Hayat dediğimiz şeyi bu insanlar üretiyordu yani.

"Paşa" düşünmez, ama dünyanın en güzel, en iyi düşünen insanı taklidi yapmayı çok iyi becerirdi. Salon renk renk ışıklar içinde yüzüyordu o akşam. Orkestra incecik bir tango çalıyor, kuğu gibi kadınlar, papyon takıp smokin giyince kendini Avrupa' lı sanan politik kerestelerle dans ediyorlardı, Cumhuriyetçilik ve Halkçılık gereği. Karınları ne kadar doluysa, beyinleri o kadar boştu hepsinin.

"Milyonlarca yıldan beri, dünyanın dört, beş yüz metrelik kabuğunu, aç kurtlar gibi yiyordu kimi insanlar. Başkalarının büyüttüğü çiçekleri koparan, başkalarının yaptığı hasadı hana, hamama, banka çeklerine dönüştüren, başkalarının çıkardığı kömürlerin ısısıyla geviş getirircesine yaşayan bu insanlardı. Hayat dediğimiz şeyi bu insanlar tüketiyordu yani.
Ankara radyosu, bir maden ocağında altmışüç içinin öldüğünü söylemiş, bunu silindir şapkalı bir soytarı "Paşa" ya iletmişti hemen. Radyo söyleyecekti elbet. Göreviydi. Her yurttaşın dünyada, özellikle kendi yurdunda olup bitenleri bilmesi doğal bir şeydi. Düşünen adam taklidini, Rodin' in o ünlü heykelinden çok daha iyi yapan "Paşa", orkestraya "Sus" buyruğunu verdi haberi duyar duymaz. Sustu orkestra. Salondakiler, bir fotoğraftaki görüntüler gibi donup kalmışlardı oldukları yerde. "Paşa" silindir şapkalıyı çağırarak: "Chopin'in matem marşını çalsın orkestra" dedi.
-Baş üstüne efendim!"

“Acısız Tarihler” yaşanması ,yaşanası bir dünya dileklerimle Sağ olasın İrfan Ağabey, dedelerim, amcalarım, kardeşlerim ve tüm maden işçileri adına teşekkür ederim.

Erol Çatma
erolcatma67@gmail.com
http://haberzonguldak5.googlepages.com/zonguldakTarihi_CATMA05.htm

27 Aralık 2008 Cumartesi

Acı bir deneyim “İş Mükellefiyeti”

Mükellefiyet Uygulaması Havza Tarihi adeta Travmatik Paranoya'dır. Dönemi en iyi anlatan bence İRFAN YALÇIN beye ait "ÖLÜMÜN AĞZI" romanıdır.

"Eğer bir gün ‘acı’nın tarihi yazılırsa, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan ‘işçi mükellefiyeti’nin kısaca ‘mükellefiyet’in de sözü edilir herhalde…”

Yaşlı bir madenci o günleri şöyle anlatıyor: “Yük taşıyan bir hayvan-huysuzlanıp da gitmezse sahibi döver onu. Ama ne kadar döverse dövsün onu yaralamak, sakat bırakmak, öldürmek gelmez içinden. İşte böyle sakınmalardan bile uzaktık ‘mükellefiyette’ biz. Ayağı kırılan ocak katırı, yiten bir kazma bizlerin ölümünden daha çok üzerdi başımızdakileri. Çünkü ocakta çalışan katırlar az bulunuyordu. Ama bize gelince karıncalar kadar çoktuk biz.”
( KİTABIN SUNUŞ YAZISINDAN )

Acı bir deneyim “İş Mükellefiyeti”
TMMOB Maden Mühendisleri Odası Zonguldak Şubesi, Zonguldak Maden Mühendisleri Derneği ve ZOKEV ( Zonguldak Kültür ve Eğitim Vakfı ) eşgüdümünde 11 - 13 Kasım 2005 tarihinde AKM salonunda, Zonguldak tarihini çeşitli yönleriyle incelemiş olan tarihçi ve araştırmacıları bir araya getiren, çağrılı bildirilerin sunulduğu “ Kent Tarihi ‘ 05 Bienali “ düzenlendi. “ Zonguldak Maden Mühendis Mekteb - i Alisi “ başlıklı bildiri ile başlayıp, “Devrek Türkocağı ve Zonguldak’ ta Türkçülük Hareketi “ başlıklı bildiri ile sona eren bienalde, toplam 25 akademisyen ve tarih araştırmacısı 27 adet bildiri sundu. Zaman yetersizliğinden, bazı sunumların özet olarak yapıldığı ve vurucu sözcüklerin öne çıktığı bienalde, dikkat çekici sunumlardan biri de; Prof. Dr. Ahmet Makal’ ın “ Zonguldak ve Türkiye Toplumsal Tarihinde Acı Bir Deneyim Olarak İş Mükellefiyeti “ başlıklı bildirisiydi. “...Vicdan muhasebesi... Karanlık bölgeler... Hesaplaşmak... Benzeri olayları tekrar yaşama olasılığı yüksektir... Karabasan toplum üzerinde halen yaşanılıyor... Zihinlerde var olan bu durum kuşaklara yansıyor... “ sözleri ile mükellefiyet döneminde yaşanılanları günümüzle ilişkilendiren Prof. Makal, BM raporuna göre Türkiye’ de 13 milyon 600 bin insanın yoksulluk sınırı altında yaşadığını, ülkede toplumsal barışa ihtiyaç duyulduğunu ve akademisyen olarak görevlerinin böylesi durumları yetkin bir şekilde incelemek olduğunu belirtti. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’ nde görevli olan Prof. Makal, daha önce Tarih ve Toplum Dergisi’ nde de yayınlanan bildirisinde; ülkede uygulanan mükellefiyet dönemlerini, özellikle de, uluslararası sözleşmelerden uzak durularak ve İş Kanunu maddelerinin değişik hükümlere bağlandığı, 27 Şubat 1940 - 1 Eylül 1947 tarihlerinde havzada uygulanan mükellefiyet sürecini ele almış. 1940 yılında çıkarılan ve aralıklarla 1960 yılına kadar uygulamada kalan Milli Korunma Kanunu ( MKK )’ nun bu sürecin en önemli bileşenlerinden biri olduğunu belirten Prof. Makal, mükellefiyeti şöyle tanımlıyor: İş mükellefiyeti, kavramsal düzeyde “ zorla veya zorunlu çalıştırma “ olarak nitelenmelidir ve “ herhangi bir kişinin ceza tehdidi altında ve bu kişinin tam isteği olmadan mecbur edildiği tüm iş veya hizmetleri “ ifade eder. İş Kanunu’ nun yürürlüğe girdiği tarihten yaklaşık üç yıl sonra çıkarılan MKK’ nın işçilerin yararına olan hükümleri yok saydığı, sendikal örgütlülüğün oluşturulamadığı, basının sıkı denetim altında tutulduğu, muhalefetsiz CHP ile tek parti yönetimi koşullarında ülke genelinde ücretli olarak çalışan yaklaşık 500 bin kişinin, havzada ise 60 bin kişinin mükellefiyetin olumsuz şartlarından direkt olarak etkilendiğini belirten Prof. Makal, MKK düzenlemelerini üç temel kategoride toplamış. Fazla çalışma ve tatiller, çalışma yaşı ile kadınlara ilişkin düzenlemeler ve iş mükellefiyeti kategorisinde MKK ‘ nın, belirli tarihlerde İş Kanunu maddelerini geçersizleştirdiğini belirten Prof. Makal, çalışanların üzerinde bir karabasan uygulamasına geçildiği dönemi şöyle tanımlıyor: İşçiler kendi istemedikleri işlerde ve zamanlarda çalıştırılırken; ücretlilerin koruyucu sosyal hükümleri askıya alındı, Hafta Tatili Kanunu ile Umumi Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun’ un hükümleri uygulamadan etkilendi, kömür madenlerinde yer üstü işler için gece ve gündüz günlük üçer saate kadar fazla çalışma şartı getirildi, 16 yaşından yukarı erkek çocukların maden işlerinde çalıştırılacağı kararı alındı, ücretler asgari geçim ücretinin altında tutuldu, mükellef işçilerin barınma, beslenme, temizlik, giyim sorunları çözümlenmedi, bulaşıcı hastalıklar baş gösterdi, çalışanların periyodik sağlık muayeneleri yapılmadı, üretim baskısı ve teknik donanım nedeniyle iş kazaları arttı, 1 milyon ton kömür üretimine düşen ölümlü kaza sayısı gelişmiş ülkelerde en fazla 2 iken; havzada 75’ e yükseldi. Mükellefiyet dönemini, Türkiye’ nin bu yıllar itibariyle sözleşmeyi onaylamamış da olsa, üyesi olduğu UÇÖ’ nün Anayasa’ nın Başlangıç bölümündeki ve 1944 tarihinde kabul edilerek daha sonra UÇÖ Anayasası ile bütünleştirilen Filadelfiya Bildirgesi’ ndeki “ Tüm insanların, özgürlük, onur ve ekonomik güvenlik içinde ve fırsat eşitliği ile, maddi ilerlemelerini ve manevi gelişmelerini izleme ve gerçekleştirmeye çalışma hakları vardır “ ilkesi ve dönem itibariyle yürürlükte olan 1924 Anayasası’ nın 74. maddesinde yer alan “ Olağanüstü hallerde kanuna göre yükletilecek para ve mal ve çalışma ödevleri dışında hiç bir kimse başka hiçbir şey yapmaya ve vermeye zorlanamaz “ hükmüne aykırı olduğunu belirten Prof. Makal, yasanın çıkarılış mantığı ile gerekçesinde ve Encümen raporunda ifade edilen görüşler çerçevesinde, “ fevkalade zamanlar “ ibaresinin savaş dönemiyle sınırlı olarak yorumlanması gerektiği kanısıyla,1945 sonrası dönem itibariyle, Anayasa hükmüne açık bir biçimde aykırılık kazandığını vurguluyor. Bildirisinde, 85 yaşındaki bir mükellef işçi ile yaptığı görüşmeye ve mükellef işçilerin sıkıntılarını dile getirdikleri bir türkünün “Mükellefin urganı, terli olur yorganı / mükelleften kurtulan, çifte kessin kurbanı “ sözlerine de yer veren Prof. Makal, değerlendirme bölümününde şu görüşlere yer veriyor; “ Kanımızca, MKK uyarınca yapılan tüm uygulamalar gibi, iş mükellefiyetinin de önemli sosyal - insani sorunlar yarattığı, ülkenin insan gücünü, geniş bir biçimde istismarına olanak sağlayarak hırpaladığı, helak ettiği söylenmelidir. Bir başka açıdan bakıldığında, bu uygulamalar savaş yıllarındaki sermaye birikim sürecinin en önemli araçlarından biri olmuş; ucuz ve sürekli bir işgücünün varlığını garanti altına alarak, savaş yıllarında belirli ellerde yoğunlaşan sermaye birikimine katkıda bulunmuştur... Sonuç olarak, çalışmamızda değişik boyutları ile değerlendirdiğimiz iş mükellefiyeti uygulamasının, sadece Zonguldak değil, tüm Türkiye toplumsal tarihinin en önemli ve acı sayfalarından biri olduğu ifade edilmelidir. Bir “ toplumsal karabasan “ olarak nitelendirdiğimiz bu olgu, hem tüm boyutlarıyla ve derinlemesine incelenmeyi, hem de kendisinden bugün ve gelecek için dersler çıkartılmasını beklemektedir... “ Prof. Dr. Ahmet Makal’ ın bildirisi, yaşadığımız süreçle ilişkilendirilerek, işçi ve emekçiler için fazlasıyla dersler vermektedir.

11.11.2005
EVRENSEL GAZETESİ

Fahri Bozbaş

23 Aralık 2008 Salı

ÖZÜR DİLERİZ SADEDDİN ERİŞEN




ÖZÜR DİLERİZ SADEDDİN ERİŞEN

Özür dilemek enaniyet’in kırılması bir nevi ego’nun törpülenmesidir.Yüce bir davranıştır.Ben hayatım boyunca bir çok kere yerine getirdim. Haksız olduğumu anlayınca büyük küçük demeden özür dilediğim bir çok kişi oldu. Peki kötü mü ? oldu. Tabi ki hayır aksine bu beni insan olarak yüceltti.
Gündem özür dileyenler ve özür dilemeyenler tartışmaları ile yoğun iken peki kim bu Sadeddin ERİŞEN Kdz.Ereğli ‘de hala izleri bulunan ama büyük bir haksızlık sonucunda bu şehirden ve hatta16 ay boyunca Türkiye’den uzak kalan bir mağdur.
Sadeddin ERİŞEN beyi merak edenler "Aza Defteri" ve bir kentin hafızası adlı makale mi okuyabilirler. Ben hayatım boyunca kadere şartsız ve tereddütsüz inandım. Metafizik olarak kalp gözü denilen his durumuna da inanırım .Kitabımı yazarken otobiyografisine değindiğim Ereğli’den dramatik ayrılışı sonunda acaba nereye gitti derken 1950 yılına ait efemera belgesinde İstanbul da ki adresini tespit ettiğim bu muhterem zatın torunu Semra ARZIK hanımefendi 15 Aralık 2008 Pazartesi gecesi bana ulaştı. İçimdeki his bana ailenin bireyleri ile bir gün görüşeceğimi söylüyordu. Semra hanımın bana ulaşmasında Internet’te Kdz.Ereğli Sayfası blog sayfamda etkili oldu bir anlamda blog görevini yerine getirdi.Telefonun ardında bir İstanbul hanımefendisi bana 70 sene kadar önce dedesine yapılan vefasızlığı ve haksızlığı tarihin karanlığından çıkardığım ve belgelediğim için teşekkür ediyordu. Konuşma süresince tüylerim diken diken oldu. Bir hafta sonra Semra ARZIK hanım ile bugün tekrar görüştüm. Ve olay ile ilgili taşlar yerine yavaş yavaş oturdu. Makalemizin kahramanı Sadeddin ERİŞEN 1956 yılında 74 yaşında vefat etmiş. Aile Ereğli’den ajanlık ithamı ile sürgün edilmiştir.Olay şu şekilde gerçekleşir :

Sadeddin ERİŞEN “ KOZES ” adlı şirketin Ereğli mümessili ( temsilcisi ) olarak görev yapardı.Ereğli’ye gelen yabancı vapurlara kömür yüklenmesi ve sevkıyat işleri ile uğraşıyordu.Yardımsever bir kişi olarak sevilirdi, fakir babasıydı.Gemilerden artan kömürü yoksullara dağıtırdı.Ereğlili motorcuların halkı mağdur ettiği şikayetleri üzerine motorcuların yüksek fiyatlarla yolcu taşımalarını engelledi kendi motoruyla düşük fiyatlarla yolcu taşıttı.Bu olay onun Ereğli’den mecburen ayrılmasına sebep olan süreci başlattı.128 imza toplanarak “ KOZES ” Şirketinin nakliye işlerini yürüten mümessil Sadeddin Bey’e karşı bir kampanya oluşturuldu.Casuslukla itham edildi.3 ay İstanbul’da gözaltında kalan Sadeddin Bey mahkeme kararıyla Romanya’ya sürgün edildi. 16 ay vatansız olarak Romanya’da yaşadı.Dönemin Zonguldak milletvekilleri durumu Mustafa Kemal ATATÜRK’e arz eyledi.Dosya ATATÜRK ’e getirildi, dosyayı inceleyen ATATÜRK emir vererek bir karar çıkarttı. Böylece çıkarılan meclis kararıyla vatanına döndü fakat maalesef Ereğli’ye gelmedi, Ereğli gençliği böylece 1937 yılında önderini yitirmiş oldu.

1923-1950 KDZ.EREĞLİ FUTBOL TARİHİ kitabımda ayrıca belirttiğim üzere 20.08.1930 tarihinden 12.05.1935 tarihine kadar Ereğli İdman Yurdu başkanlığını yapan Sadeddin Bey Kulüp başkanlığından kendi isteği ile işlerinin yoğunluğunu mazeret göstererek istifa etmiştir. Bunun ardında ki sebep Maarif Memuru olan 1902 doğumlu Mustafa oğlu Sırrı Beyin Ereğli İdman Yurduna düşmanca bir tutum izleyerek üyeleri istifaya zorlamasıdır. Sadeddin Bey tarafından mahkemeye verilen Sırrı Bey özellikle İdman Yurduna üye öğretmenlere baskı yapmıştır. Bu baskı daha sonra ise Kaymakam Emin Bey tarafından da uygulanmıştır Tüm bu baskılar Sadeddin Bey’i yıpratmış olmalı ki oda başkanlıktan istifa etmiştir.Görülüyor ki bu çok uzun süren bir yıpratma faaliyetiymiş adeta bir kampanya şeklinde devam etmiş nihayetinde Macar asıllı bir Türk vatandaşı olması eşinin köken olarak Avusturyalı bir Musevi olması onun ajanlığına delil gibi gösterilerek Kdz.Ereğli’nin o zaman ki güçlü ailelerinin de yardımlarıyla Sadedin ERİŞEN bertaraf edilmiştir.
ERİŞEN ailesi bundan sonra tam bir trajedi yaşamış bunu Semra ARZIK hanımdan öğreniyoruz.1930 yılların fotoğraflarından bize gülümseyen o zarif hanım sandal yarışmalarının birincisi yani Adile ERİŞEN İstanbul High School ( İngiliz Lisesi ) da ki eğitimi hem de son sınıf öğrencisi iken yarıda bırakmış ve babası ile beraber Romanya’ ya gitmek zorunda kalmıştır. Sadeddin bey sürgün dönüşü sonrası mimli bir kişi olduğu için işsiz kalmıştır.Ailenin ellerindeki tek mal varlığı İstanbul Tünel Caddesindeki 4 katlı apartman bile çok sonraları haciz yoluyla ellerinden alınacaktır. Semra ARZIK hanıma 6-7 Eylül 1955 olaylarının da mağduru oldular mı? Soruma şu ilginç anekdotla cevap verdi. Büyük dedesi Sadeddin Bey 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordusunda Almanca bilmesi hasebiyle Galiçya Cephesinde de görev almıştır.İşte o dönemden kalan asker kalpağını başına madalyalarını da ceketinin göğsüne takarak binanın kapısın önünde bir sandalyeye oturmuş o yaşlı haliyle apartmanda bulunan Rum ailelerin koruyuculuğunu yapmıştır.
Sadeddin ERİŞEN beyin haksızlığa uğradığı bir konuda Ereğli de bıraktığı tapulu mülklerdir.1956 yılına kadar yani vefatına kadar bu mülkün vergilerini ödemiştir ailesi hala o döneme ait makbuzları saklamaktadır. Şu an için aile mülkün yerini tam olarak bilmiyor bu durum da aile hukuk savaşına girerse ilginç sonuçlar çıkabilir.
Evet gelelim özür meselesine Kdz.Ereğli Sadeddin ERİŞEN beye ve ailesine bir özür borçludur. Ona karşı kampanyayı oluşturan kişiler bugün elbette hayatta değiller ve de 128 imzalı dilekçede adları bulunanlarda iki metrelik kefene sarılıp toprağa girdiler. Ben onların torunlarından da böyle bir şey istemiyorum çünkü suçu işleyen kimse özrü o diler. Özür miras yoluyla intikal etmez.Bu özür simgesel olacak ve iade-i itibar niteliğinde taşıyacaktır. Burada Kdz.Ereğli belediyesine iş düşüyor bir sokağa ve caddeye ama lütfen çıkmaz sokak olmasın bu muhterem kişinin adını vererek lütfen bari ruhunu huzura kavuşturalım.
Maalesef geciken adalet tabi ki adalet değildir. Ama şu an KDZ.Ereğli’de yapılacak tek şey budur.



GÜRDAL ÖZÇAKIR
22 ARALIK 2008
KDZ.EREĞLİ

İPSİZ RECEP DİZİSİ İÇİN TARTIŞMALAR DEVAM EDİYOR




İPSİZ RECEP DİZİSİ İÇİN TARTIŞMALAR DEVAM EDİYOR

TRT Televizyonu tarafından dizi haline getirilen milli mücadele kahramanı İpsiz Recep tarihçiler ve gazete yazarları arasında önemli bir tartışma konusu oldu.Hala bu tartışma sürmekte bazı tarihçiler tarafından "milli kahraman" olarak anlatılan İpsiz Recep başka bir grup tarafından ise "eşkıya" ve "soykırımcı" gibi suçlamalara muhatap oluyor.
Kadir İNANIR'ın “benim idolüm” diye nitelendirdiği İpsiz Recep dizi olarak da oldukça tartışılıyor. Genç nesillere milli mücadele dönemini tanıtması açıdan oldukça yerinde bir dizi olarak TRT televizyonu takdir toplarken, dizinin dar bir bölgede çekildiği, İpsiz Recep'i tam olarak yansıtmadığı ve Rize şivesi'nin yeterince iyi kullanılamadığı gibi eleştirilere muhatap oluyor. Olaya yerel tarih açısından bakmak gerekirse İpsiz Recep kimdir ?
İpsiz Recep ve Devrekli Muharrem’in Milli Mücadelede döneminde Kdz.Ereğli’de hizmetleri bulunmaktadır.Alemdar Gemisinin kovalayan Fransız C 27 Gambotunu Kdz. Ereğlili direnişçilerle beraber bizzat kurşun yağmuruna tutan İpsiz Recep’in çetesidir.Fakat dizi dar bir film platosuna hapsedilerek daha çok bir piyes havasına sokulunca Alemdar Gemisi ve İpsiz Recep’in Ereğli’de ki faaliyet süreci dizide büyük ihtimalle yer almayacak gibi görülüyor. Bu bizce büyük eksikliktir. Kadir İNANIR, Burcu KARA, Sema ATALAY, Hakan URAL ve Nihat NİKEREL gibi ünlülerin başrolünde oynadığı dizi için şu anda başka bir gelişme ise bir dava süreci yaşanmasıdır.Dizinin yapımcısı Murat ASLANER’e mahkeme yolu görünmüştür.Çünkü Yeşilçam’ın ünlü senaristlerinden Erdoğan AKDUMAN, Murat ASLANER’in isteği üzerine, üzerinde 1.5 yıl çalıştığı “İpsiz Recep” dizisinden doğan haklarını alamadığı için dava açmaya karar verdi. Aşağıda “ KARADENİZDE BİR DESTAN GAZİ ALEMDAR GEMİSİ ” adlı kitabında yer verdiğim İpsiz Recep’e ait biyografi yer almaktadır.

MİLİS YÜZBAŞI RECEP REİS ( İPSİZ RECEP )

1862 RİZE- 1928 SAKARYA ( KARASU )

Milli Mücadelenin seçkin milis lideridir. Rize’nin doğusunda Gülbahar mahallesi ile İslampaşa mahallesi arasında Portakal bahçelerinin bulunduğu Portakallık mahallesinde doğdu. Nüfus kayıtlarına göre 1862 yaşıtlarının ifadesine göre 1855 doğumludur. “İpsiz” adını dünya nimetlerine el açmadığı elindekini herkesle paylaştığı için almıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Recep Amca” diye hitap ettiği bu kahraman çete reisinin Milli Mücadele’deki yeri çok önemlidir. Milli Mücadeleye katılmasında en önemli rolü ise 23’ncü Fırka Kumandanı Atıf Bey oynamıştır. Binbaşı Tufan’ın 43’ncü Alayına bağlanan çete, gözünü budaktan esirgemeden savaşmıştır. Recep Reis ise bu mücadelede milis yüzbaşılığa kadar yükselecektir. Sakarya Nehri’nin Kandıra yakasında Yunanlılar, Karasu tarafında da Milli Kuvvetler bulunuyordu. Sakarya, Ereğli ve Boğaziçi’nde baskınlar yapıp silah ve cephaneye el koymakla kalmadı, düşmanı da yıprattı.

Recep’in yanındakiler her geçen gün büyüyecek, işgalcilerin korkusu haline gelecektir. Anlatılanlara göre etrafındaki çok az gönüllü ona yetmeyince Sinop, Trabzon ve Rize hapishanelerinin kapılarını açıp mahkumlara, “Hürriyet dışarıda... Şimdi sizi serbest bırakıyor ve hürriyetinizi veriyorum. Siz de milletinize vereceksiniz. Prangada yaşamak mı, düşmanla vuruşmak mı? Kararınızı verin” diye sorar. Bu çağrı üzerine mahkumlar da Milli Mücadeleye katılır.

Çete her seferinde değişik baskın yöntemleri uyguluyordu. Bazen motorla Şile’ye geliyorlar, kara yolu ile Boğaziçi’ne gelip Küçükağız’da cephane yüklü Yunan gemilerini basıp tüm yükü Anadolu’ya sevk ediyorlardı.

Recep Reis Milli Mücadele’nin şanlı gemisi Alemdar’ın kurtarılmasında da yer almıştı. Baba Burnu’nda mevzilenen Recep Reis ve adamları yaylım ateşi ile Fransız gambotunun iki ateş arasında kalmasını sağladılar. Mücadele 2 saat sürmüş ve Alemdar kurtarılmıştır.

II. İnönü muharebesi sırasında bir Yunan taburu Sakarya’nın batısında Seyfiler’de karargah kurmuştu. Recep Reis ve birliği 29 Mart 1921’de gerçekleştirecek, Sakarya yakınındaki Boğaz bölgesine hücum eden bir başka Yunan taburuna geçit vermeyecekti. Recep Reis’in savunması 12 saat sürmüş, düşman kuvvetleri Boğaz hattını yarmak imkanını bulamamıştı. ( 01 Nisan 1921 ) Bölgede savunma hattını iki hafta koruyan Recep Reis, daha sonra Kocaeli Grup Komutanlığı’nın 17 Nisan 1921 tarihli emri gereği, Sakarya bölgesinden hareketle Hendek-Sakarya üzerinden Çatalköprüler mevkiine gelmişti.

Bu sırada Mürettep Kolordu Komutanı Kazım Bey, karargahını Düzce’den Geyve’ye nakletmişti. Kazım Bey hatıralarında Recep Reis’e de yer verir: “Kolordumuz 6 piyade taburu, 6 top ve 1 milli süvari alayından meydana geliyordu. İpsiz Recep’in milli müfrezesi de vardı . ( İpsiz Recep bu sıralarda 70 yaşına yaklaşmış durumdadır.)
Ali Fuat Paşa’nın da emrinde çalışmıştır. Recep Reis savaş sonrası İstiklal Madalyası’na hak kazananlardan biriydi. Efradı ile birlikte Ankara’ya gelmiş ve bando ile karşılanmıştı. Ankara’da bir hafta kalmışlar ve Atatürk’ün iltifatlarına mazhar olmuşlardı. Atatürk:
“Recep Reis bir daha harp olursa ne kadar kuvvetle gelirsin ?” dediğinde şu cevabı vermişti: “Adamlarım dağıldı artık. Yanımda bir yeğenim var. Ne zaman emredersen atımı ve silahımı alır gelirim. ”

Atatürk Recep Reis’e 250 lira maaş bağlamıştır. Paradan başka her şeye önem veren Recep Reis, maaşını da Tayyare Cemiyeti’ne bağışlayacaktır. Kendisine verilen arazinin altı dönümünü bırakıp gerisini de etrafındakilere dağıtacaktı.

Artık tek dostu topraktı. Silahını duvara asmış, toprağını bekliyordu. 35 numaralı ahşap evinde yanında sadece eşi Nadire vardı. 1928 yılı geldiğinde son aylarını yaşıyordu. Mezarına ise şu kitabe yazılacaktı: “Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Milis Yüzbaşı Recep Reis ( İpsiz Recep ) Rize’nin Portakallık Mahallesi’nden Emirali oğullarından Hüseyin oğlu 1868-1929

Recep Reis‘in nüfus bilgilerinde ölüm tarihi 11 Haziran 1928 olarak geçer. Ölümü, Jandarma Komutanı Memduh Bey’e bildirilmiş ve cenaze namazı kılındıktan sonra Merkez mezarlığında toprağa verilmiştir.