13 Şubat 2008 Çarşamba

MÜBECCEL KIRAY DEMİR LEBLEBİ GİBİ KADIN

Demir leblebi gibi kadın!

Asistanı olduğum hafta Mübeccel hanım beni bir esnaf lokantasına götürdü. Kendisine ıspanaklı yumurta ısmarladı. 'Ben ıspanak sevmem' deyince gülerek 'Hah, hoşgeldin şımartılmış erkek çocuğu! Ne istersen söyle bakalım' dedi. Sonra da bana orta sınıf kentli aile düzeninde erkek çocukların hangi toplumsal mekanizmaların sonucunda şımartıldıklarını anlatmaya başladı.

Mübeccel Hoca için kısa bir yazı yazmak çok zor. Nasıl ki İlhan Tekeli Mübeccel Kıray İçin Yazılar başlıklı armağan kitabına hoca hakkında (Bağlam, 2000) otuz sayfa yazmak gereğini hissetmiş ise ben de benzer duygular içindeyim. Baştan söyleyeyim, bu yazı kesinlikle Kıray'ın Türk sosyolojisine katkılarını değerlendirme yazısı değildir. Biraz maceralı bir süreçten sonra, 1980 yılının başında Mübeccel hanımın asistanı olarak Marmara Üniversitesi'nde çalışmaya başladım. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki öğrencilik yıllarımda Kıray'ın bazı makalelerini ve artık bir klasik olan Ereğli çalışmasını okumuştum. Ama onu insan olarak pek tanımıyordum. Otoriter, iyice tanımlanmış doğruları olan, taviz vermez bir kişiliği vardı. Ama aynı zamanda dünyanın en sevecen ve sıcak insanı olabiliyordu. İlk hafta, Mübeccel hanım beni üniversitenin yanında bir esnaf lokantasına yemeğe götürdü. Hoca, kendisine ıspanaklı yumurta ısmarladı. Ben ise, "Hocam, ben ıspanak sevmem. Müsaade ederseniz, başka bir şey ısmarlayayım" dedim. Bana bakıp, gülerek "Hah, hoşgeldin şımartılmış erkek çocuğu! Ne istersen söyle bakalım" dedi. Sonra da bana orta sınıf kentli aile düzeninde erkek çocukların hangi toplumsal mekanizmaların sonucunda şımartıldıklarını anlatmaya başladı. Laf aramızda, dedikleri doğruydu. Gündelik hayatta bu dalga geçerek ortaya konan otorite, akademik konularda bazen çok sert noktalara gidebilirdi. Ben akademik hayatı onun kadar ciddiye alan ve akademik mükemmellik kurallarını bu denli benimsemiş çok az insana rastladım. Yetenekli, kaliteli bir akademisyenin üniversite dışında kalmasına gönlü hiç razı olmazdı. Örneğin, 1981'de YÖK çıktığında, birçok iyi akademisyen durumu protesto ederek istifa etmişti. O günlerde İlber Ortaylı'nın istifa haberi geldi. Hoca, çok üzüldü. Ben de İlber Ortaylı'nın doğru bir karar verdiğini söyleyecek oldum. Bana dönüp, "Neden, İlber cuntanın işini kolaylaştırıyor? Onu atacaklar ise, kendileri atsınlar. Şimdi ne olacak? Gazetelerde veya reklam şirketlerinde sürünecek! Bunlar özel sektörü pek matah bir yer sanıyorlar? İşler gevşeyince nasıl olsa geri dönerler ama o yıllar bir daha geri gelmez" dediğini hatırlıyorum. O günlerde Marmara'da 12 Eylül baskısı yoğun hissediliyordu. Dekanımız, merhum Melih Tümer'i askerler görev başındayken alıp götürdüler. Melih bey, Barış Derneği davasından yargılanıyordu. Aynı davadan yargılanan ve içeri alınan, emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem de bizim bölümde ders veriyordu. Çok zor günlerdi. Mübeccel hanım o günlerde bizlerin moralini düzeltmek için Girit mutfağının en güzel örneklerinden oluşan yemekler pişirip evinde davetler veriyor ve bu dönemin mutlaka biteceğini anlatıyordu. Bizleri daha çok çalışmaya ve yazmaya yöneltiyordu. Ben de Bursa dokuma sanayii hakkındaki doktora tezimin saha araştırmasını o dönemde yapmıştım.
Define arayıcısı asistan Marmara Üniversitesi'nde, o dönemde yaklaşık otuz kişilik bir asistan grubu vardı. Bir kısmı çok yetenekli arkadaşlardı, ama bazıları da hatır gönül ilişkileri sonucunda üniversiteye kapılanmışlardı. Mübeccel hanımın üniversitede eyyamcılığa hiç tahammülü yoktu. Yağmurlu bir şubat günü, sosyoloji dersinin sınavı yapılırken, gözetmen olarak benim de pek tanımadığım bir asistan geldi. Sordum, işletme bölümünde asistanmış. Üstü başı da çamur içindeydi. Hocanın bu asistanı gözü hiç tutmamıştı. Neyse, sınavı yaptık. Ben de sınav sırasında kendisine neden elbiselerinin çamur içinde olduğunu sordum. Meğer bu arkadaşımız, ciddi anlamda bir define arayıcısıymış! O hafta sonu da Gebze tepelerinde elinde dedektörle yağmur altında Kartacalı Komutan Hannibal'in hazinesini arar imiş! Sabah erkenden Gebze'den otobüse binip sınav gözetmenliği yapmaya üniversiteye gelmiş. Sınavdan sonra, Mübeccel hanım, dayanamayıp, "Kimdi o minibüs muavini kılıklı adam?" sorusunu sordu ve ben de durumu anlattım. Epey güldük. Yaklaşık, iki ay sonra, Mübeccel Hoca'nın odasında arkadaşlarla sohbet ederken kapı açıldı ve Rektör Orhan Oğuz içeri girdi. Hemen, kendisine kahve söyledik. Olağan hal-hatır sorma faslından sonra, Orhan Bey gayet saygılı bir şekilde şunları söyledi: "Mübeccel hanımcığım ben sizin çok iyi bir araştırmacı olduğunuzu biliyorum. Geçenlerde makalelerinizin derlendiği Toplumbilim Yazıları (Ankara, 1982) isimli kitaba göz attım. Burada da bir sürü genç asistan var, bu gençlere araştırma nasıl yapılır onu öğretmenizi rica ediyorum" dedi. Mübeccel Hanım da cevaben şunları söyledi: "Orhan beyciğim, size yanlız şunu söyleyebilirim: Birinci sınıf hocalar, birinci sınıf asistan alır. İkinci sınıf hocalar, üçüncü sınıf adam alır. Üçüncü sınıf hocalar ise, beşinci sınıf adam alır. Yani, bundan sonra asistan alırken dikkat etmek lazım!" Herkes dersini almıştı, Orhan bey de kahvesini içip gitti. Mübeccel Kıray'ın kişiliğinin bence en önemli özelliği merak duygusuydu. Galiba, iyi sosyal bilimci olmak için 'olmazsa olmaz' bir özelliktir bu. Hoca, toplumsal yaşama ait her şeyi merak ederdi. Ankara'da Behice Boran'ın denetiminde yazdığı ilk doktora tezi, tüketim normları hakkındaydı. Yani farklı toplumsal tabakalar neyi, nasıl tüketirler. Neyi evde yaparlar, neyi çarşıdan alırlar. Tabii ki bütün bu tüketim macerasının toplumsal tabakalaşma ve sınıf yapısı ile de ilişkisini son derece ayrıntılı bir biçimde kurardı. Yani, toplumsal tabakalaşma hiyerarşisi içinde kendi statülerini daha yukarıda göstermek isteyenler ne tür 'gösterişçi tüketim' kalıpları geliştirirler gibi konularda kafa yorar ve inanılmaz gözlemler yapardı. Ataköy'de Galleria alışveriş merkezi açıldığında birlikte gittiğimizi hatırlıyorum. Her dükkânın önünde durup, vitrinlerini inceleyerek gezindik. Ben "burayı nasıl buldunuz?" diye sorduğumda, Ataköy ve çevresinin toplumsal dokusunun ve bu yörede oturan insanların gelir düzeyinin buradaki dükkânları tatmin etmeyeceğini anlattı. Bu alışveriş merkezinin konumunun yanlış olduğunu, böyle yerlerin Etiler, Bebek ve Boğaziçi gibi üst-orta sınıfın oturduğu yerlere yakın olması gerektiğini söyledi. Birkaç yıl sonra, Etiler-Akmerkez açıldığında ise oraya eşiyle gittiğini ve aynı nedenlerden ötürü Akmerkez'in iş yapacağını söylediğini hatırlıyorum. 1982 yılı yazında '20 yıl sonra Ereğli' araştırmasını yapmak üzere Ereğli'ye gittik. Gitmeden önce, Sema Erder ile birlikte Ereğli kitabını bir daha okuduk ve Mübeccel hanımın İstinye'deki evinde toplanıp anket formunu yeniden düzenledik. Eski anket formundaki 'tutum belirleme' ile ilgili bazı soruların modası geçmiş olduğu konusunda benim biraz da çekinerek dile getirdiğim eleştirilerimi son derece yumuşak bir biçimde kabul ettiğini ve o soruları attığını hatırlıyorum. Akademik konularda Mübeccel hanımın güvendiği insanlardan gelen ve belli bir temeli olan eleştirilere karşı nasıl kapsayıcı olduğunu bir kez daha gördüm.
Ereğli'de saha çalışması Otobüs, Ereğli'ye girerken Mübeccel hanımın yamaçlardaki villaları bize göstererek "Bakın, doğru dürüst sanayileşme olunca gecekondu olmuyor. Villalar oluyor" dediğini hatırlıyorum. Fakat birkaç gün sonra Sema Erder, Raşit Gökçeli ve Akın Atauz'dan oluşan asistan grubu bu villaların Almanya'da çalışan Ereğli'li işçilere ait olduğunu, aslında hazine arazisine inşa edilmiş ve hukuken gecekondu statüsünde olduğunu ortaya çıkardılar. En sanayileşmiş Ereğli bile Türkiye ortalamasının dışında kalamıyordu anlaşılan. Ben zaten kendi doktora tezimde sanayileşme çalıştığım için Mübeccel Hoca bana Ereğli Demir Çelik ile ilgilenme işini vermişti. Bütün gün fabrikada işçilerle, ustabaşı ve yöneticilerle mülakatlar yapıyor, geceleri ise aldığım notları metin haline getirip Mübeccel hanımın odasının kapısına bırakıyordum. O sabah erken kalkıp metinleri okuyor, sabah birlikte kahve içerken günün programını yapıyorduk. Ben bir hafta sonra, Fındık Üreticileri Birliği'nin her yıl yörede yaptığı fındık alımlarında ödediği paranın Erdemir'in işçilere ödediği maaşlara yakın olduğunu ortaya çıkardım. Ereğli'de 'alaturka sanayileşme' macerasının göbeğine düşmüştük. Ferhunde Özbay anketleri yaptırırken, Mübeccel hanım da aynen bir antropolog üslubu içinde mülakatlar yapıyor ve niceliksel ve niteliksel bilgiyi çok iyi harmanlıyordu. Ereğli araştırmasından hemen sonra ben askere gittim. Döndükten bir süre sonra da Mübeccel hanım kalp krizi geçirdi ve maalesef o araştırma yazılamadan kaldı. Ama ben çok şey öğrendim. 1989 yılında Mübeccel Kıray emekli oldu ve artık onu evinde ziyaret ediyorduk. Marmara'dan eski asistanları ve öğrencileri olarak onu yanlız bırakmamaya gayret ettik. Eşi İbrahim Bey'in ölümünden sonra geçen yıllar biraz sıkıntılı oldu. Günde iki gazete okuyup, TV izleyerek toplumu takip etmeye çalışıyordu. Ama ona yaşam enerjisi veren sokaklardan uzak kalmıştı. 1980 yılından itibaren tanıdığım ve usta-çırak ilişkisi içinde bulunduğum Mübeccel Hoca'yı anlatmak için bir anımı dile getirmek istiyorum. Mübeccel hanım, TRT'de sabah yayınlanan ev hanımlarına dönük radyo programlarına konuşmacı olarak davet edildiği zaman hiç geri çevirmezdi. Sebebini sorduğumda, "Ayhan, milyonlarca kadın beni dinliyor. Bu çok önemli!" demişti. Asistan olduktan birkaç ay sonra akşam eve geldim. O gün Mübeccel hanım radyoda konuşmuş ve rahmetli annem de onu dinlemiş. Konu kadın ve aile meselesiymiş ve annem çok etkilenmişti. "Mübeccel hanımı nasıl buldun?" diye sorduğumda. Annem, "Maaşallah, demir leblebi gibi kadın. Seni de ancak Mübeccel hanım adam eder!" demişti. Rahmetli annemin istediği ölçüde adam olup-olamadığım konusunda hüküm vermek bana düşmez, ama ben ustam Mübeccel Kıray'dan çok şey öğrendim. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum...


PROF. AYHAN AKTAR: Bilgi Üniversitesi.

Mübeccel Kıray kitaplığı
Ereğli Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası, 1964 (3. basım 2000), 310 sayfa; Örgütleşemeyen Kent İzmir, 1972 (2. basım 1998) 125 sayfa;
Kentleşme Yazıları, 1998, 187 sayfa;
Değişen Toplum Yapısı, 1998, 146 sayfa;
Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme, 1999, 375 sayfa;
Seçme Yazılar, 1999, 332 sayfa; Tüketim Normları Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma, 2005, 127 sayfa;
Hayatımda Hiç Arkaya Bakmadım Mübeccel Kırayla Söyleşi, 2001, 308 sayfa, Mübeccel Kıray İçin Yazılar, 2000, 385 sayfa.