29 Aralık 2007 Cumartesi

BİR ŞİİR KDZ.EREĞLİ DOLAYLARINDAN :)




Kdz.Ereğlinin kendine has bir yöresel ağzı vardır ki ayrı bir inceleme konusu olabilir.İşte buda bana gönderilen ve tamamen Ereğlilerin anlayıp tebessüm edeceği bir şiir.


13 Aralık 2007 Perşembe

KDZ.EREĞLİ TARİHİNİ BİLİNENDEN 2000 YIL DAHA GERİYE GÖTÜRECEK BULGULAR




YASSIKAYA MAĞARASINDA 2000 YILINDA BULUNMUŞTU

Kdz. Ereğli’ye 27 Km uzaklıkta Ramazanlı Köyü mevkiinde 2000 yılında Yassıkaya Mağarası’nda, eski Kdz. Ereğli Müze Müdürü Vekili Ahmet Mercan tarafından gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ele geçirilen eserler 2008 yılı başına kadar müzede sergilenmeye başlanacak.
Yassıkaya Mağarası’nda çıkartılan arkeolojik eserler, Ereğli tarihini bilinen kuruluş yıllarından 2000 sene geriye götürerek M.Ö 2500-2200 yılları arasına tarihlendiriyor.
Hitit tabletlerinde barbar, savaşçı kavim olarak geçen Kaşka kavmine ait olabileceği düşünülen bu eserler, arkeoloji severlerle buluşacağı günü bekliyor.




kaynak;




8 Aralık 2007 Cumartesi

AMFORA (AMPHORA) HAKKINDA BİLGİLER VE KDZ.EREĞLİ ANFORALARI

KARADENİZ EREĞLİ(HERAKLEİA PONTİKA) AMFORASI

AMPHORANIN ÖYKÜSÜ

Henüz Hz. İsa doğmamıştı, doğmadığı gibi doğmasına da 2000 yıl vardı. Tarihçilerin sonradan " Eski Tunç Çağı " olarak adlandıracakları çağ, hüküm sürmekteydi Anadolu'da. Hitit'lerin Anadolu'ya gelmelerine daha 200 yıl vardı. İşte amphoranın öyküsü o yıllarda başladı. Yani günümüzden tam 4000 yıl önce.
O yıllarda insanoğluna şarabı armağan eden tanrı Diyonisos, ( elleri dert görmesin ) henüz bu lütufta bulunmamıştı. Ancak insanoğlu bunu sezinlemiş olmalı ki, bu şarabı saklayacağı ve sonradan da satışa sunacağı kapları o yıllardan itibaren üretmeye başlamıştı. Bu insanoğlu, bütün uyanıklığına ve ön sezilerine karşın o gün ürettiği kapların bugün otel lobilerinde süs olarak kullanılacağını elbette tahmin edemezdi.
Günümüz Fransız bağcılığının ve şarapçılığının da atasını oluşturan Marsilya Kolonisi'nin, ünlü Marsilya şarabını mideye indiren Romalı asker, bu testinin yüzyıllar sonra müzelerde para karşılığı gösterime sunulacağını hiç düşünemezdi. Karadeniz kavimlerinden biri olan Mossynoikoi'ler tuzlu balık depoladıkları amphoraların, bugün balıkçı meyhanelerinde içlerinde kırmızı ampuller yanacağını nereden bilebilirlerdi ?
İşte böylesine uzun bir öykü amphoranın başından geçen. Knidos'lu bağcıdan, Mısırlı sanatkara, köle ve şarap takasından "Garum"denilen leziz balık soslarına, Akhilleus'dan firavun Tutmosis'e kadar ufak bir rolü var bu öyküde. Dilerseniz size bu öyküyü anlatmak istiyoruz şimdi.

AMPHORA KELİMESİNİN KÖKENİ
Amphora kelimesinin ilk biçimi olan "apiporewe" ye ilk kez bir tür resim yazısı olan Linear-B ile yazılmış Aka'lara ait kil tabletlerde rastlanmıştır. Avrupa'lı tarihçiler tarafından genellikle Orta - Avrupa tunç kültür çevrelerinden güneye inen İndogermenler olarak kabul edilen Aka'lılardan kalma bu kil tabletler, günümüzden 4000 yıl öncesine tarihlenmektedir.
Bu tabletler üzerindeki iki kulplu bir kap figürü a-pi-po-re-we olarak okunmuştur. Bu kelime daha sonra Antik Yunan'da amphoreus şekline dönüşmüş, Roma döneminde ise, amphora olarak kullanılmıştır. Kelimenin amphoreus biçiminde ilk kez kullanılışını, Troia savaşını anlatan İlyada destanı ile tanıdığımız Homeros'da görmekteyiz.
Yunanca bir kelime olan amphoreus, karşılıklı yada iki taraflı anlamındaki "ampi" ile, taşımak fiilinden türetilen "phoros" kelimesinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur. İki kulplu testi anlamına gelen amphoreus, antik dönemden günümüze kadar değişik formlar göstermekle birlikte, bu tür kapları tanımlayan genel bir kelime olarak kullanılmıştır. AMPHORA NEDİR ?
Amphora konusunda genel kabul görmüş ortak bir belirleme bulunmamakla birlikte taşıdıkları karakteristik niteliklere bakılarak bir tanımlama yapılabilir.
Amphoralar kilden yapılmış sade görünüşlü, iki kulplu, ağızları tıkaçla kapatılabilecek şekilde dar ve dipleri gemi ambarlarında fazla yer kaplamamaları ve kolayca istiflenebilmeleri göz önüne alınarak genellikle sivri olarak yapılmış testilerdir. Bu testiler antik dönemde çeşitli gıda ve malların taşınması ve saklanması amacı ile kullanılmışlardır.
Amphoraların en erken örneklerine Tunç Çağın'dan itibaren rastlanmaktadır. Bu testilerin kökeni, "Vaadedilmiş Topraklar" anlamına gelen ve bugünkü İsrail ile çevresini kapsayan Kenan ülkesidir. Bu bölgeden çıkarılın ilk amphora örnekleri, Tunç Çağı'na aittir. Anadolu'nun en eski şehirlerinden biri olan Troia ( Hisarlık ) kazılarında çıkartılan ilk amphora tipleri de gene aynı döneme tarihlenmektedir.
Yunan'lıların bu testileri Mısır'la olan ilişkileri sonucu yapmaya başladıkları tahmin edilmektedir. Doğu - Akdeniz ticaretinin M.Ö. 2000'li yıllardan itibaren gelişmeye başlaması ile birlikte, amphora üretimi de hız kazanmıştır. M.Ö. 7.yy'dan bu yana ise, amphoralar artık bütün Akdeniz ticaretinin vazgeçilmez öğeleri durumuna gelmiştir.

AMPHORALARIN İÇİNDE NELER TAŞINIYORDU
Amphoraların olası yüklerinin ne olduğunun saptanabilmesi için yapılan kimyasal analizler, önemli bulguları gün ışığına çıkartırken, antik kaynakların verdiği bilgiler, duvar resimleri ve arkeolojik buluntular bu konuda yeni bilgiler elde etmemizi sağlamıştır.
Amphoralarla taşınan yükler arasında en yaygın olanı şarap, zeytinyağı ve balık soslarıdır. Roma mutfağının vazgeçilmez tatlarından olan, bugün kısmen ançüeze benzetebileceğimiz bu soslar, balık, et ve sebze yemeklerinin yanında lezzet verici olarak kullanılıyordu. Bu soslar içersinde Garum adı ile bilinen bir türünü alabilmek için epeyce Roma sikkesi sarf etmek gerekiyordu.
Mısır firavunu Tutmosis'in yıllıklarında, Suriye'den ballı şarap getirildiği belirtilmektedir. Mısır hieroglif metinlerinde amphoralar ile taşınan maddeler arasında şarap, zeytinyağı, bira, süt, tereyağı, bal, hububat, baklagiller, tuzlanmış balık, kurutulmuş kümes ve av hayvanları etleri, peynir, göz boyası, Arap tutkalı, badem, ceviz, şeker gibi çeşitler sayılmaktadır. Güney Rusya'da bulunan bir amphoranın içindeki kalıntının, analiz sonucu lambalarda kullanılan yağ olduğu tespit edilmiştir.
Halikarnasos'lu ( Bodrum ) Heredot'un verdiği bilgilere göre Fenike'den şarap getirten Mısır'da, şarapların getirildiği amphoralar saklanmak zorundadır. Demarkhos adı verilen her yerel yönetici bu testileri toplayıp Memphis'e göndermekle yükümlüdür. Bu amphoralar sonradan su ile doldurulup, Suriye çölünü geçecek koruma birliklerine verilmektedir.
Homeros ise İlyada'da Akhilleus'un, zeytinyağı ve bal dolu amphoraları ölü hediyesi olarak arkadaşı Patroklos'un mezarına bıraktığını anlatır. Yakın zamanlarda Kıbrıs'ta Girne açıklarında araştırılan M.Ö. 4.yy'ın sonlarına tarihlenen bir batık gemideki amphoraların içinde badem olduğu görülmüştür. Antik dönemde Akdeniz kıyılarında çeşitli nedenlerle batmış yüzlerce gemi bulunmaktadır. Sualtı arkeolojisinin büyük bir bölümü bu batıklardaki amphoralarla uğraşmaktadır. Bu amphoralar, geçmişten günümüze bir zaman kapsülü gibi bilgi hazinesi taşımaktadırlar.
Amphoraların incelenmesi sonucu antik dünyanın deniz yolları, o dönemdeki deniz ticaretinin niteliği, antik şehir devletlerinin ekonomik yapıları, ürettikleri ve sattıkları ürünler, ekonomik üstünlük sağlamış devletlerin bu üstünlüklerini nerelere kadar yaydıkları ve hangi süreler içinde korudukları gibi bir çok bilgi elde edilebilmektedir.

DENİZLER AŞAN AMPHORA
İnsanoğlu tükettiğinden fazla üretmeye başladığından bu yana ticarette başlamış. Başlangıçta ülke sınırları içinde kalan ticaret, zamanla ülke sınırları dışına taşıp denizaşırı yerlere kadar ulaşmış. Antik çağın gemi teknolojisi ve teknik bilgi düzeyi göz önüne alınırsa deniz taşımacılığı ile yürütülen ticaretin büyük riskler taşıdığı görülecektir. Nitekim bugün Akdeniz'in dibinde yatan yüzlerce batık, bu riskin boyutları hakkında bir fikir vermektedir.
Amphoraların bilinen biçimlerini almalarında, taşıma verimliliğini artırma kaygısı önemli rol oynamıştır. Amphoraların birbirine mümkün olduğunca geniş yüzeylerle teması sağlanarak fırtınalı havalarda denizin yaratacağı zararın en aza indirilmesi düşünülmüştür. Bu şekilde hem tahribat önlenmekte hem de daha fazla yük taşınabilmektedir.
Fransa kıyılarındaki bir batık kazısında amphoraların geminin içinde kat kat istiflenmiş oldukları gözlenmiştir. Alt sırayı oluşturan amphoralar, geminin dibine düşey olarak sıralanırken, üst sıradaki amphoralar ise alttakilerin arasına kama gibi sokularak hem geniş yüzey teması sağlanmış hem de üst üste iki yada daha fazla kat amphora istiflemek mümkün olmuştur.
Kuşkusuz bu yerleştirmede geminin dengesi de hesaba katılıyordu. Amphoralar sadece geminin ambarına değil, güvertede birbirlerine destek olacak şekilde dizilerek de taşınıyorlardı. Normal boyutlarda bir gemi bu tür bir yükleme sonucu 2000 - 3000 amphora taşıyabiliyordu. Örneğin Marsilya açıklarında bulunan 33 m. uzunluğundaki Grand Conglue batığının 10.000 amphora taşıdığı tespit edilmiştir.

AMPHORALARDAKİ TİCARİ MARKA VE MÜHÜRLER
Antik dönem amphoralarının bazılarında tanıtıcı markalar olarak yorumlayabileceği_ miz boya yazılar ( tituli picti ) ve kazıma yolu ile yapılan işaretler bulunmaktadır. Bu yazılar taşınan ürünün cinsini, yöresini, kalitesini belirttiği gibi satın alanların isimleri ile bir tür reklam olarak niteleyebileceğimiz satan tüccarların isimlerini de içermektedir. Ayrıca kapların fiyat ve hacimleri gibi bilgiler de bulunmaktadır.
Örneğin, Pıccatum Vinum Excell ( Pıcctea bölgesinin kaliteli şarabı ), Amineum Vinum Vetus ( Amicca'nın yıllanmış şarabı ), Olivas Salitas ( tuzlu zeytin ), Oliva Nigra Exdefruto ( üçüncü sınıf şaraba batırılmış siyah zeytin ) Ancak bu bilgiler yazılırken çoğu zaman kısaltma şeklinde kullanılmıştır. Diğer yandan tapınaklarda bulunan amphoraların üzerinde şahıs isimlerine rastlanmıştır. Bunların tanrılara adak sunan kişilerin isimleri olduğu sanılmaktadır.

Amphoraların üzerinde rastlanan yazı ve mühürlerin yapımında üç ayrı teknik kullanılmıştır.
1)Sivri bir aletle kazıma ( Grafitto )
2)Fırça ile boyama ( Dipinto )
3)Boya kili kullanma ( Firnis )

Bu teknikler fırınlama öncesinde yada sonrasında uygulanabilmektedir. Yazılar amphoraların omuz ve boyun kısımları ile kulpları üzerine yazılmıştır.
Roma devri amphoraları, erken devir amphora mühürlerine oranla daha fazla bilgi içermektedir. Latince olarak yazılan bu yazılar, Bizans döneminde ağırlıklı olarak monogram ve şekillere dönüşmüştür. Gene bu dönemde yazım tekniği olarak dipinto ve grafitto teknikleri kullanılmıştır. İsa peygamberi anlatan kısaltmalar, haç şekilleri, bir yakarış ifade eden balık motiflerine çok sık yer verilmiştir. Bu kutsal işaretler, o devrin zeytinyağı ve şarap üretiminde kilise veya manastırların tekeli olduğunu düşündürmektedir.

ANTİK ÇAĞIN ÖNEMLİ AMPHORA ÜRETİM MERKEZLERİ

Antik çağda belli başlı amphora üretim merkezleri ile bu merkezlerde üretilen amphoraların zaman içindeki form değişiklikleri ve amphoraların dağılım alanlarının tespiti, sualtı arkeolojisinin önemli ilgi alanlarından biridir. Bu merkezlerden bir çoğu Anadolu kıyıları ve civarında bulunmaktadır.
KHİOS ( Sakız ) : Antik çağın en istikrarlı şarap üreticisi olarak bilinir. Hermippos, bu adada üretilen şarapları, kalitesine erişilemez olarak nitelendirmektedir. Ayrıca siyah şarabın da ilk kez burada üretildiği söylenmektedir. Khios amphoraları, Fas'dan Karadeniz kıyılarına kadar çok geniş bir bölgeye yayılmıştır. Khios şarabı çok pahalı ve lüks bir tüketim malıdır. Hatta az varlıklı kişilerinde satın alabilmeleri için Laginos adı verilen tek kulplu daha küçük kaplarda da satışa sunulmuştur.

RODOS : Tüketici pazarındaki egemenliğini üç asır boyunca sürdürmüş olan Rodos amphoraları, İngiltere'den Hindistan'a ve Karadeniz kıyılarına kadar yaygınlık gösterir. İskenderiye de ele geçen 90.000 mühürlü amphoranın % 85'i Rodos amphorasıdır. Rodos amphoralarında adanın simgesi olarak güneş tanrısı Helios'un büstü ve gül motifi kullanılmıştır.

KNİDOS ( Datça ) : Knidos amphoraları, mühürlerinde rastlanan kent adı ve özel biçimleri ele en kolay teşhis edilebilen gruptur. Atina, Delos ve Mısır'da yoğun olarak rastlanmıştır.

KLOZOMENAİ ( Urla İskelesi ) : 12 iyon kentinden biri olan Klezomenai'nin arkaik dönemde ( M.Ö 6.yy ) önemli bir amphora üreticisi olduğu yapılan kazılar sonucu tespit edilmiştir. Antik yazarlar da Klezomenai'yi, şarap,zeytinyağı ve garum (özel balık sosu) üreticisi olarak anmaktadırlar. Firnistli bant süslemeleri ile diğer amphoralardan ayırabileceğimiz Klezomenai'de amphora üretimi, Pers'lerin İyonya ihtilalini bastırdıkları M.Ö. 494 yılına kadar klasik biçimi ile sürmüştür.

SİNOPE ( Sinop ) : M.Ö 4.yy'ın ortalarından M.Ö.1.yy'a kadar ticari amphora üreten Sinop, sadece Karadeniz kıyıları için değil, batıdaki bir çok merkeze de satış yapmıştır. Sinope mührü taşıyan 20.000 kadar amphora batıdaki merkezlerde bulunmuştur.

HERAKLEİA PONTİKE ( Karadeniz Ereğlisi ) : Karadeniz bölgesindeki diğer önemli merkez Herakleia Pontike'dir. M.Ö.4.yy ile M.Ö.3.yy arasında yaklaşık 150 yıl boyunca mühürlü amphora üretmiştir. Sovyet araştırmacılar bu süre içinde 5 ayrı safha tespit etmişlerdir.


YAZAN:
YAVUZ İŞÇEN
AMFORA DERGİSİ TEMMUZ 1992 SAYI 2'de YAYINLANMIŞTIR

KARADENİZ AMFORALARI (SİNOP,KDZ.EREĞLİ VE AMASRA)

BU DEĞERLİ BİLGİLERİ SİTESİNDEN ALDIĞIM SAYIN MUSTAFA AYDEMİR'E SONSUZ TEŞEKKÜRLER.....

KARADENİZ AMFORALARI (M.Ö. Sinop - K.Ereğli - Amasra)


Akçakoca Belediye Başkanı liman girişine bir heykel yaptırmış, bir kayanın üstüne oturmuş, endişeli gözlerle ufka bakan ve sabırla (belki de sabırsızlıkla) bekleyen bir kadın heykeli. Heykelin plaketinde önce bilgi, sonra şair Vanilişi'nin şiirinden bir dörtlük verilmiş. Aynen veriyorum;Eski Akçakoca erkekleriVikingler gibi denizcidirlerBir dönemde Akçakoca mezarlığındaSadece kadınlar yatıyordu.Sevdiğini denize yolcu eden kadınGünlerce onun dönüşünü Kayaların üstünde oturup beklerdi.OMHA KAYALIĞI Söyle bana yalvarırım Omha kayalığı Kaç cesede rastladın denizin getirdiği?Kaç insana bağrını açıp gizledin?Söyle söyle ben düşmanın değilim ki…Farkındaysanız bizden asırlar önce bu coğrafyada yaşayanlarla aynı kaderleri paylaştık biz. Farklı olan görecelir zamandı sadece… O şehirleri ilk kuran da bizdik. Yunanlı - Romalı - Bizanslı - Osmanlı olan da bizdik. Omha kayalığında bekleyen de bizdik… Bizdik hasretin sevinçleriyle kucaklaşan ve bizdik bu topraklarda birbirimize karışan.İşte nasıl bir heykel, bir şiir bizi alıp kendi dünyalarına götürüyorsa, bir amfora da beni alır kendi geçmişine götürür. Kırık bir kulpun büyüsüyle, dalgalara meydan okuyan kaptan da ben olurum. Amforalarla gemisi sulara gömüler tüccar da.



Bedenim dibi boylarken, göklere yükselen ruhumla kayalıktaki sevgilimin çığlıklarını duyan da benden başkası değildir. Zaten okuduğum kitapta, seyrettiğim filmde, yaşadığım aşkta her şeyi dibine kadar, iliklerime kadar yaşarım. Hatta sıkıcı bir toplantının ortasında hayallerimle birlikte (bedenimi orada korkuluk bırakıp) parmak uçlarıma basarak hemen masal dünyalarına kaçarım. Orada binbir zamanda, binbir kılıkta ve binbir kişilikte maceradan maceraya koşarım. Bazen yönümü, yolumu kaybettiğim olur. Bazen gerçeğe dönmem (gerçekten) zor olur. Her şey rüya gibi 3-5 saniyede yaşanır. Ama size anlatmaya kalksam ayları alır. Ve ben bu hayallerle kendimden geçer, bazen kendimden endişe eder, ama onlarla birlikte takvimin 2000 yılında hayli zengin ve de mutlu yaşarım.


İşte bunun için, bana göre "Bir amfora sadece bir amfora değildir." İşte bunun için benim amfora yazılarım "şu amfora şudur, tarihi de budur" diyen fastfood hazır bir lokma değildir.Bütün bu yazılarımda isterim ki sizde benimle birlikte o amforanın gerisindeki tarihi yaşayın ve o insanlarla o duyguları paylaşın.Evet bu hatırlatmadan sonra Karadeniz'e doğru bir kulaç atalım bakalım. Bir amfora koleksiyoneri olarak Karadeniz amforalarıyla nelerin taşındığını hep merak ederdim. Öyle ya zeytin ağaçları ve üzüm bağlarından yoksun dar sahil şeritlerinde bu küplere neler basılmıştı acaba?



Xenophon'un 2500 yıl önce bizzat yaşadığı ve yazdığı (aslında bir Anadolu belgeseli olan) On binlerin Ricatı'nda aradıklarımın bir bölümünü buldum. Ülkelerine dönmek için Anadolu'yu yağmalayarak İran'dan Karadeniz'e inen Yunanlıların ağzından aynen aktarıyorum;"Helenler burayı yağma ettiler ve ambarlarda Mossynoikoslar'ın söylediğine göre geçen seneden kalma ekmekler buldular. Bundan başka bu senenin hububatı da bulundu. Bunlar en ziyade kızılcık buğdayıydı ve saplarının üstünde olarak saklanmışlardı. Tuzlanarak küplere bastırılmış yunus balığı eti ve kaplar içinde balık yağı da bulundu. Bu yağı Mossynoikos'lar, Hellenler'in zeytinyağını kullandıkları gibi kullanıyorlardı. Kilerlerde birçok yassı cevizler bulundu. Bunların iç kabukları yoktu. Bu cevizler Karadenizlilerin baş gıdasını teşkil ediyordu. Bunları haşlıyor veya ekmek gibi fırında pişiriyorlardı."




Sn. Bilge Umar'da "İlkçağda Türkiye Halkı" adlı kitabında bu bilgiye şu yorumu yapıyor: "Xenophon'un yassı ceviz dediği kestanedir. O çağda Helenler kestaneyi bilmiyorlardı. Buna karşılık o çağdaki Karadenizli yurttaşlarımızın da henüz fındıkla hamsiyi pek önemsemediği anlaşılıyor. Gerçekten ambarlarında kestane değil fındık, yunus balığı eti değil tuzlanmış hamsi çıkmasını beklerdik."Ben de bu arada kendi küçük yrumumu buraya sıkıştırayım. "Demek ki yakın zamana kadar Karadeniz'de mavzerle yapılan yunus katliamı bir Karadeniz geleneği imiş. Tek farkla ki; o günün Karadenizlisi bunu karnını doyurmak için yaparken bizimkiler sadece öldürmek için yapmış. Oysa Akdeniz'in bütün tarihi boyunca denizciler tarafından kutsanan bu hayvanlara hep sempati duyulmuş ve yunus öldürmenin cezası ölümle bir tutulmuştur." (Ben yine Xenophon'un kestane ile cevizi karıştırdığı gibi orkinos balığı etiyle yunusu karıştırdığını sanıyorum.)


"Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları ve Türkiye'nin Tarihi" kitabının yazarı Seton Lloyd ise M.Ö. 100 yılında Roma'ya kafa tutan Pontuslu Karadenizlilerin amforalara doldurdukları ürünleri ise şöyle anlatıyor: "Romalılar zamanında başka ürünlerde, örneğin bal ve balmumu, güzel kokulu sakızlar ve harbak ve pelin otu gibi çeşitli ecza bitkileri de dış satıma değer görülürdü. Ancak kıyı köylerinde en büyük gelir balık avcılığından sağlanırdı. Orkinoslar yumurtalarını bıraktıktan sonra İstanbul Boğazı'na giderken kolayca yakalanır, tuzlanır, dışarı satılırdı. İtalya gibi uzak yerlerde bunlar çok pahalıya giderdi."Dağlarla Karadeniz arasında, nüfusun yoğun olduğu toprak çok verimliydiler. Yunan koloni yerleşmelerinin varlığı, kıyı şeridinin ekonomisini hatta kültürünü Helenistik döneme değin derinden etkilemişti. Ancak bu yerleşmelerin içerilerde etkisi az olmuştur. Karadeniz'in bizim kıyılarımızdaki güvenli sığınak teşkil edecek doğal limanları çok azdır. Zaten eski çağlarda ilk yerleşimler koloni ve şehirlerde hemen hemen bu doğal liman çevrelerinde kurulmuş ve yoğunlaşmıştır.


Karadeniz'in Türkiye kıyılarındaki en büyük 3 amfora üretim merkezi sırasıyla şunlardır:
1-) SİNOP (Sinope)
2-) KARADENİZ EREĞLİSİ (Herakleia Pontike)
3-) AMASRA (Amastris)Bunların dışında mutlaka kıyılarımızda,

Batıda; Yalıköy'den Kefken'e (Podima-Kalpe), Akçakoca'dan Samsun'a (Diapolis-Samisos), Doğuda Giresun'dan Trabzon'a (Kerasous-Trapezous) kadar başka merkezler de vardı. Ayrıca Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya ve Gürcistan kıyılarında da ihtimaldir ki amfora üretiliyordu.Mesela Kırım Yarımadasındaki Khersonnessos da önemli bir amfora üretim merkeziydi. Bu kıyıların tüm yerli halkları ve isimleri koloniler çağında M.Ö. 7. yy.dan başlayarak süratle Helenleştirildi.


SİNOP AMFORALARISinop tek başına Karadeniz'in en büyük amfora üretim merkeziydi. Bunu da öncelikle limanının doğal avantajına borçluydu. Tarihin babası Herodot, "Herodot Tarihi"nde Sinop'u Karadeniz'in en büyük ve önemli kentlerinden biri olarak anar. "Antik Çağda Amforalar" adlı ciddi bir kitabı bulunan Sn. Ersin Doğer ise bu kitabında Batıdaki birçok merkezde mühürlü 20.000 Sinop amforasının bulunduğunu belirtir.Strabon'sa coğrafyasının Anadolu bölümünde Sinop'u uzun uzun anlatır ve aynen şöyle der: "Sinope dünyanın o kısmındaki kentlerin en önemlisidir. Bu kent Miletoslular tarafından kurulmuştur." (Benim görüşüme göre Strabon yanılmaktadır. Çünkü Sinop'ta yerleşim bronz çağında başlar. Strabon ancak "kuruldu" kelimesiyle kolonileştirmeyi kastediyor olabilir.) Burada bir deniz üssü kuran kent Kyaneai (İstanbul Boğazı) berisindeki denizlere egemen oldu. Sonra kenti Romalılar ele geçirdi. Sinope hem doğa hem de insanlar tarafından çok güzel bir şekilde süslenmiştir. Şehir bir yarımada üzerine kurulmuştur. İç ve dış limanları ve olağanüstü iyi palamut dalyanları bulunur. (Herhalde Azak denizinden çıkan kefallerde bu ağlara giriyordu.)Roma İmparatoru Hadrianus anılarını yazdığı kitabında M.S. 2. yy.da ekonomik ve stratejik önemi olan Sinop Limanı'nı genişlettiğini ve bizzat gidip denetlediğini anlatır.Sinop amforalarıyla M.Ö. 4.yy.dan itibaren başta Avrupa ve Rusya içleri olmak üzere çok çeşitli mallar gönderilmiştir. Şehir zaten aynı zamanda büyük bir Pazar yeriydi. Sinop amforalarının ortak özelliği bana göre son derece iri ve diri oluşlarıdır. Bu amforalarda ağızlar geniş, işçilikler ustacadır. Ben şahsen Sinopluların ünlü Kos çömlekçilerine fark attıklarına bile inanıyorum. Sinop amforaları büyük kulplu, geniş karınlı, aşağıya doğru incelen formdadır. Bazı amforalarda dipler aşağıya doğru bir mızrak gibi iner.Arkeolog Dr. Sn. Selin Tezgör'ün 1998/Skylife da çıkan makalesinde ise Sinop Amforalarıyla ilgili şu bilgiler yer almaktadır."1993 yılında Türk ve Fransızlardan kurulu bir ekip Sinop tarihinin bu bölümüne ışık tutmak amacıyla amforaların yapıldığı atölyeleri araştırmaya girişti. Ekip, Sinop ve çevresindeki 20 km. çapında bir arazide yaptığı bir haftalık çalışma ile 8 atölyenin yerini buldu.O zamandan beri Boztepe Yarımadasında yapılan kazılarda Helen Dönemine ait 3 atölye tarihin derinliklerinden çıkartıldı. Fırınlarda bir kulpunda çömlekçinin veya şehrin hakiminin adını taşıyan, damgalı amforalar bulundu. Bazılarında, paraların üzerinde de görülen "yunusun üzerinde kartal" sembolü vardı.Diğer büyük bir atölye de, Sinop'un 13 km. doğusunda bulunan Demirci Limanındaydı. Bu atölyenin M.Ö. 3.yy. dan, 7. yy.'a kadar faaliyette olduğu sanılıyor. Sözünü ettiğimiz önemli araştırmalar sayesinde ondan fazla fırının yeri tam olarak belirlenerek gün ışığına çıkarıldı. Pek çok amfora çeşidi şimdi Sinop yapımı diye ayırt edilebiliyor. Örneğin "havuç amfora" olarak adlandırılan kırmızı kilden yapılmış, uzun boyunlu, ince gövdeli, minik kulplu amforalar da bulunuyor."(M. Aydemir'in notu: Sn. Oğuz Alpözen'in "Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi Ticari Amforaları/1995"teki kitabında bu amforalar (Zemer 1997/49, Siciallano - Sibella/1991/105'teki teşhislerine dayanarak M.S. 3.-4. yy. / Lübnan - Tripoli kökenli olarak verilmişti. Bu tahmine ben zaten hiçbir zaman katılmadım. Çünkü koleksiynuma bu amforalar hep Karadeniz'den geldi. Kökenini Sinop ve İğne ada arasında aradığım bu amforaların gerçekten Sinop'ta imalat fırınları bulunmuşsa ben de rahatlamış olacağım.)






KARADENİZ EREĞLİSİ (HERAKLEİA PONTİKE) AMFORALARITarihçemizi yine Strabon'a dayandırırsak Karadeniz Ereğlisi'nin de aynı tarihlerde Miletliler veya Traklılar tarafından kurulduğunu belirtmemiz gerekir. İ.Ö. 4. yy.da görülüp 150 yıl boyunca ihraç edilen bu amforalar Taşoz (Thasos) amforalarına benzer. Bazılarının Taşoz taklidi dedikleri bu amforalar bana taklitten ziyade Strabon yine yanılıyor hissini verir. (Strabon beni dövecek!) Çünkü Taşoz Ege'nin kuzeyindeki, Karadeniz'e en yakın son adadır ve bence burası bir Milet değil Taşoz kolonisidir. Taşoz ve Ereğli Amforalırını birbirinden ayırt etmek neredeyse imkansızdır.Ve her iki bölgedeki amfora mühürleme geleneği de bunun bir kanıtıdır. Buraya gelen Taşozlülerin kültürlerini devam ettirmiş olmaları sanki akla daha yatkın gelmektedir. Rus araştırmacılara göre Ereğli Amforaları M.Ö. 4. yy. amforaları mühürlerinde 2-3 satır halinde yazılan bir tek isim vardır. 2. Gruplarda iki isim, 3. Gruplarda yönetici ve üretici ismi, 4. Gruplarda yine tek isim, 5. Grupta ise kısaltılmış isimler vardır. Bu amforalar uzun boyunlu, hafif yuvarlak uzun kulplu, yuvarlak karınldır. Aşağıya doğru incelen dip, en sonda bazılarında dışa doğru taşkınlaşır.







AMASTRA (AMASTRİS) AMFORALARIAmasra'da doğal bir yarım ada üzerinde olup, Sinop gibi iki limana sahiptir. İsmini kurucusu olduğu kadından alan Amastris amforaları da genelde Taşoz formundadırlar. Bunların da dar ve biraz daha geniş olmak üzere iki yaygın tipi vardır. Bazı amforaları da Sinop gibi büyük olabilir. Hatta özellikle geniş tiplerde kulpların dışa taşkınlığı ve toprakları Sinop amforalarını andırır. Amasra amforalarının dar olanları ise yine Herakleia ve Taşoz'u anımsatır. Bu amforaları diğerlerinden ayıran en belirgin özellik ağız kenarlarındaki çizgiler ile mühürlerin omuzlara değil, boyunlara vurulmasıdır. Bu amforalar M.Ö. 3. yy.da çok kısa bir süre için üretilmişlerdir.




MUSTAFA AYDEMİR

Deniz Magazin Dergisi Eylül - Ekim 2000 Sayı:42

- 12 SORUDA AMFORA -

1-) Amfora kelimesinin kökeni nedir?- Eski çağlarda amfora kelimesi, amfi (karşılıklı - karşı karşıya) kelimesiyle, phoros (taşınabilir) kelimesinin birleşmesinden oluşmuştur. Ve ilk kez amfora işaretine Miken Linear B Alfabesinde rastlanmıştır.

2-) Amforaların dibi niçin sivridir?- Ticari amforalar deniz aşırı ihracatları taşıyan minik birer konteynırlar oldukları için nakliyeleri de gemilerle yapılmıştır. Dolayısıyla amaç bir gemiye en az alanı kaplayarak en fazla amforayı (malı) doldurabilmektir. Sivri diplerse gemide istifleme avantajları sağlarlar, daha az yer tutarlar ve birbirlerini sıkıştırarak, birbirlerine çarpma ve kırılma riskini en aza indirirler ayrıca sivri dipler boşaltmada ikinci veya üçüncü bir tutamak görevi görürler.

3-) Dünyanın en eski amforası hangisidir?- Dünyanın en eski amforası olarak bilinen amfora M.Ö. -3000 yıllarına ait olan Troya amforasıdır. Bu amforalar Troya kazılarında çıkmıştır. Ve bugün bunları İstanbul Arkeoloji Müzesi Troya salonlarında görmek mümkündür.

4-) Bu amforalarla neler taşınmıştır?- Bu amforalarla şarap ve zeytinyağı başta olmak üzere bunlar içerisine girebilen her şey taşınmıştır. Bunlar genellikle şunlardır: Pekmez, bal, sirke, zeytin, üzüm, incir, balık ve balık sosları, hububat, reçine, zift v.b.

5-) Her amforanın şekli bize bir şeyler mi anlatıyor?- Evet her amforanın şekli bize bir şeyler anlatır. Neyi anlatır? Onun tarihini, geldiği coğrafi bölgeyi, ait olduğu milleti ve içerisinde taşıdığı malın niteliğini… Çünkü amforaların formları, hacimleri, genellikle onu ihrac eden devletin veya tüccarın tescilli markasıdır. Ve bunun için bir amfora ustası amfora çarkının başına oturduğu zaman kafasına göre yeni bir form ve hacimde amfora üretemez. Ayrıca bunlar, günümüzün gümrük birliği veya AB Birliği gibi antikite de ekonomik uluslar arası anlaşmalar çevresinde belirlenmiştir. (Attika-delos anlaşması gibi.)

6-) Bir amforanın tarihi nasıl anlaşılır?- Bir amforanın biçimi, o amforanın ait olduğu uygarlığa bize gönderme yapar. Bir amforanın tarihi ve yaşı da böylece belirlenebilir. Kuşku duyulan ve menşei belirlenemeyen amforalara ise radyokarbon C-14 uygulanarak bu amforanın yaşı kesin olarak tespit edilebilir.

7-) Amforalarla biz eski çağların deniz ticaret yollarını bulabilir miyiz?- Evet bulabiliriz, batıkların izini sürerek hangi malların nerelere taşındığını, karşılığında nerelerden ne alındığını ve denizdeki bu ticari hareketlerin yoğunluğunu bulabiliriz. Buda bize antikitedeki deniz ticaret yollarının rotası ve haritalarını vermiş olur.

8-) Türkler amfora üretmişler midir?- Hayır, üretmemişlerdir. Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman amforacılıkta son dönemlerini yaşamaktaydı. Ve sadece Ganos, Marmara adası ve daha birçok üretim merkezinde üretilmekteydi. Çünkü bu dönemlerde fıçı üretimi amforaların yerini almıştı. Bildiğiniz gibi amfora ihtiyacı, üreten ve ürettiğini deniz aşırı ülkelere satan denizci milletlere has bir özellikti ki Türkler maalesef deniz ticaretine gereken önemi vermemişlerdir.

9-) Amforalar en çok hangi tarihlerde üretilmişlerdir?- Ticari dolaşıma pek girmeyen Troya amforasından sonra M.Ö. 1500 yıllarında Mısır. M.Ö. 7. ve 5. yy.da arkaik dönem, 5. ve 3. yy.da ki klasik dönem, 3. ve 1. yy.da ki Helenistik dönem ile Roma ve Bizans dönemleri amforaların en yoğun üretildikleri ve içindeki mallarla birlikte uluslar arası pazarlarda boy gösterdikleri dönemlerdir.

10-) Amfora üzerindeki işaret ve mühürler bize neyi anlatır?- Amforaların üzerlerindeki işaretler, o amforanın ait olduğu milleti üretici veya tüccarın adını veya logosunu belirler. Bu mühürler aynı zamanda dönemin gümrük kapılarındaki vergilendirme işlemleri içinde yasal kolaylıklar sağlar.

11-) Türkiye amfora yönünden zengin midir?- Evet zengindir. Ve hatta Dünyanın amfora bakımından en zengin ülkesidir. Çünkü Anadolu yarımadası uygarlığın ilk doğurgan anası olması yanı sıra iki kıta arasında doğal bir köprü görevi gördüğünden birçok millete yurt olmuştur. Dolayısıyla Anadolu'da üretilen ve dışarıda üretilip Anadolu'ya getirilen amforalar bu kıyılarda ve bu sularda batan gemilerden bize herhangi bir şekilde ulaşmışlardır.

12-) Dalgıçlar niçin deniz dibinden amfora çıkartmazlar?- Çıkartmazlar çünkü birincisi yasal değildir yani yasaktır. İkincisi etik değildir çünkü bir dalgıcın çıkardığı herhangi bir amfora oradaki batığın izini gösteren son işaret olabilir. Dolayısıyla sualtından çıkartılan bir amfora o batığın ilelebet bulunma ve bilim dünyasına sunulma şansını da yok eder. Bunun için bilinçli dalgıçlar asla denizden bir amfora çıkarmazlar. Ve böylesi bir şeye rastlamışlarsa en yakın müzeye haber verirler.


http://mustafaaydemir.com/site/index_tr.html

GÖZTEPE'DE YATAN BİR KOLONİZATÖR DERVİŞ


(TEMSİLİ RESİM)


SEYYİD NASRULLAH EFENDİ HAKKINDA BİLGİLER

1- Bazı kaynaklarda ise, Ereğli'nin 1327 tarihinde Orhan Gazi tarafından zaptedildiği belirtilmektedir. Bu varsayıma göre, Orhan Gazi (1324-1360) Taraklıborlu (Safranbolu), Yenice ve Gönük taraflarına Süleyman Bey komutasında bir kuvvet göndererek buraları ele geçirmiş ve bu arada Ereğli de zaptedilmiştir. Ereğli'deki Orhan Gazi Cami-i (Orta Cami-i; Ayasofya Kilisesi) ile Süleyman Bey (Paşa) Cami-i'nin varlığı ile "Defter-i Hakani"deki bazı kayıtlar ve Orhan Gazi'ye atfedilen bazı vakıflar, bu varsayımı güçlendirmektedir. Katip Çelebi'nin Cihannüma ismindeki eserinde Ereğli için söylediği "Sultan Orhan gelüp Kal'a fetheylediklerinde.." şeklindeki sözler de "zapt" varsayımını güçlediren bir diğer unsurdur.
Bütün bunlardan Türk egemenliğine ilişkin bir takvim tarihi çıkartmak mümkün değildir. Kesin olan, Türklerin Ereğli ile 1330'lu yıllarda ilgilenmeye başlamalarıdır. Bu tarihlerde Orhan Gazi Ereğli'ye "kolonizatör fonksiyonununda" Türk dervişleri göndermiş; dervişler yerli halkla kaynaşmışlar; Ereğli'nin Türkleşmesi için çaba göstermişlerdir. Bu dervişlerin en ünlüsü; halk arasında "Hacı Baba" olarak anılan Seyyid Nasrullah Efendi'dir.

http://www.geocities.com/betoker/tarih.html

2-Başka kaynaklarda da, Ereğli'nin 1402'deki Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlı'ya geçtiği ileri sürülmektedir.Bütün bunlardan, Ereğli'nin XIV. Yüzyılın ortaları ile sanları arasında, küçük bir ihtimal olarak da XV. Yüzyılın başında Osmanlı egemenliği'ne geçtiğini söylemek mümkündür.Ama şurası kesindir ki; Ereğli, XIV. Yüzyılın ortalarından itibaren Türk kökenli insanları tanımaya başlamış, özellikle Türk kökenli dervişler, Ereğli'ye kolonizatör fonksiyonunda yerleşmişler; yerli halka ağaç sevgisini, bağcılığı, düzenli bahçe kurmayı vb. öğretmişlerdir. Türk dervişlerinin de en ünlüsü, halk arasında Hacı Baba olarak anılan Seyyid Nasrullah Efendi'dir.

http://www.kdzereglitso.tobb.org.tr/kdzeregli.html

3-Bugün Zonguldak’daki önemli bazı eserleri saymak gerekirse, mezarlar, lahitler, sütunlar ve Çeştepe mevkiindeki tümülüs, Bozhane Camisi, Halil Paşa Camisi, Kırmanlı Camisi, Molla Halil Camisi, Ali Molla Camisi, İskele Cami, Ağa Cami, Hacı Eşref ve Akarca Mescitleri, Kayabaşı Ziyaretgâhı, Aktaş Şeyhi Türbesi, Seyit Nasrullah Efendi Türbesi, Keşif Tepedeki (Çeştepe) Demirci Dede, Kentteki Kuştepe ve kıyıdaki Mersin Dede yatırları, Hacı Mehmet Çeşme ve Murtaza Mahallesi Çeşmesi yanında, on sekiz sivil mimarlık örneği yapı Karadeniz Ereğli’deki tarihi kültürel değerdedir. Cehennem ağzı mağaralarının bulunduğu yer Acheron ören yeri olarak geçmektedir. Bölgede ayrıca Helenistik sur kalıntıları Bizans zamanından kalma Ereğli kalesi. Herakles (Herkül) Sarayı Su Tesisleri Çettepe Fener Kulesi Bizans Sarnıcı Kalıntıları Bizans zamanından günümüze ulaşabilen kalıntılardır. Ereğli’de gösteriler yapan ve orada ölen eski Mısırlı pandomim sanatçısı Krispos’un anısına yapılan mezara ziyaretçiler tarafından görülebilmektedir.
Banu Erkmen
UFUK ÖTESİ

4-Bir başka belge de, bir kısım sosyal hizmetlerin Osmanlı İmparatorluğu'nda nasıl fî-sebîli'llah (Allah yolunda) yapıldığını, devletin sonradan böyle karşılıksız hizmette bulunanları, kendi talepleri üzerine koruduğunu göstermektedir. Örnek olay Karadeniz Ereğlisi'nde geçer. Liman ağzında, Tekke (Hacı-Baba Tekkesi) denilen yüksek bir yerde Kapudân Ali Paşa tarafından 1705 sıralarında bir fener yaptırılır; fakat Ali Paşa, bu fenere yağ ve fenerci temini için vakıf yapamadan vefat eder. Tekkedeki dervişler, yerde odun yakarak, ışığından civardan geçen gemilerin faydalanmasını sağlamağa çalışırlar. Buna rağmen, bir kaç gemi karaya vurur; çünkü odun alevi, reislerin yön tayinine yetecek aydınlığı temin edememiştir. Dervişler Divan'a müracaat ederler, Ereğli limanı gümrüğünden günde on beş akçe yağ bedeli, sekiz akçe de fenerci hakkı almağa muvaffak olurlar. .
NEJAT GÖYÜNÇ
Belleten, sayı 147, 1973.


5-Kalenin doğu tarafında Karadeniz’e karşı bir tepede Fatih Sultan Orhan’ın evi ile Seyyid Yahya-yi Şirvani hazretlerinin oğullarından Seyyid Nasrullah hazretlerinin kabri vardır.Buradaki vakıf hücreleri kimsesiz ve fakir kızlar tarafından temizlenip düzenlenir.Burayı Hacı Baba Türbesi diye ziyaret ederler.Sultan Orhan gelip kaleyi fethettiği zaman ,Nasrullah Efendi ; Oğlum bana ihsan et diye rica etmişler ,rica kabul edilmiş ve isteğin nedeni sorulunca ,bu toprakta yatmak istediğini söylemiş…..

SİNA ÇILADIR (KARADENİZ EREĞLİ TARİHİ SAYFA:27) (KATİP ÇELEBİNİN CİHANNÜMA ESERİNDEN ALINTI)


6-Aralarında Seyyit Nasrullah Efendi’ninde bulunduğu kolonizatör Türk dervişleri Orhan Gazi zamanında Ereğli civarına gelerek bölgenin Türkleşmesine katkıda bulunmuşlardır.Bu dervişler tarım,ağaçlandırma ve denizcilik işleri ile uğraşmışlar,Göztepe’den ve Çeştepe’den Karadeniz’deki gemilere yol göstermek için ışık tutmuşlardır.Bundan dolayı bugün Ereğli’de bir ziyaretgah olan türbesi bulunan Seyyit Nasrullah Efendi ,Karadeniz’deki Türk denizcilerinin ve fenercilerinin ilk piri olarak gösterilmiştir.

YRD.DOÇ.DR. TAYFUN AKKAYA HERAKLEİA PONTİKE (KARADENİZ EREĞLİSİ)NİN TARİHİ GELİŞİMİ VE ESKİ ESERLERİ SAYFA :23
KAYNAK ALDIĞI ESER TAHSİN AYGÜN “KDZ.EREĞLİ TARİHİ SAYFA:37


7-Katip Çelebi Safranbolu’ya validesini ziyarete giderken Ereğli’ye uğramıştır.Takriben 1635 tarihinde verdiği bilgiye göre Orhan Gazinin Ereğli kalesine kadar geldiği ve Seyyid Nasrullah Efendinin türbesinin bina ettiği şeklinde kabul edebiliriz.

TAHSİN AYGÜN “KDZ.EREĞLİ TARİHİ SAYFA:36
8-W.Hoefner 1966 s.36 çalışma metninde fener kulesinin bulunduğu yerin Göztepe olduğunu sehven hatalı yazmıştır.Çünkü kulenin fotoğrafı altında Çeştepe’de olduğu belirtilmektedir.Ancak Ereğli’nin güneyindeki Göztepe’de de bir başka fener kulesinin bulunduğu anlaşılmaktadır.Ancak ne var ki bu fener kulesine ait herhangi bir kalıntı günümüze ulaşmamıştır.
(NOT:Bu fener 1705 tarihinde Kapudan Ali Paşanın yaptırdığı fener olmalıdır.)

YRD.DOÇ.DR. TAYFUN AKKAYA HERAKLEİA PONTİKE (KARADENİZ EREĞLİSİ)NİNTARİHİ GELİŞİMİ VEESKİ ESERLERİ SAYFA :67 DİPNOT


9-1320 yıllarında Orhan Gazi ,bu yöreye,kolonizatör fonksiyonunda bir çok Türk dervişi göndermiştir.Bu misyonerler tarım,ağaçlandırma-bugünün deyimi ile erozyon durdurma,denizcilik işlerinde buraları örgütlemek ve Türkleştirmek için büyük gayretler sarfetmişlerdir.(2)
MÜBECCEL KIRAY’IN EREĞLİ ADLI KİTABI SAYFA:26

DİPNOT: (2) Bu devrede bu bölgeye gönderilen ve bugüne kadar şöhreti devam eden Seyyid Nasrullah Efendi Göztepe’de Hacı Baba Türbesi diye anılan yerde gömülüdür.Vaktiyle bu tepenin üzerinde büyük ateşler yakılarak gemilere yol gösterilmiştir.
(KATİP ÇELEBİ:İLAVELİ CİHANNÜMA)


Ereğli civarındaki üç tepenin üzerinde herkesin bildiği üç yatır vardır.Bunlar Fındıklı Dede, Demirci Dede ve Mersin Dede diye anılırlar.Ayrıca kasabanın doğu ucundaki Göztepe’nin üstünde Orhan Gazi devri misyoner dervişlerinden Nasrullah Efendi’nin mezarı da yatır addolunmaktadır.Bütün yatırlardan her türlü zorluk için şefaat istenmektedir.İstenen olduğu zaman,adanan adak yerine getirilir.Mevlit okutulur,dua edilir,kurban kesilir ya da lokma dağıtılır.

MÜBECCEL KIRAY ‘IN EREĞLİ ADLI KİTABI SAYFA:172