29 Kasım 2007 Perşembe

EREĞLİ KÖMÜR HAVZASI MADEN OCAKLARINDA ÇALIŞAN İŞÇİLERİN SIHHİ İHTİYAÇLARININ TEMİNİNE DAİR TÜZÜK

EREĞLİ KÖMÜR HAVZASI MADEN OCAKLARINDA ÇALIŞAN İŞÇİLERİN SIHHİ İHTİYAÇLARININ TEMİNİNE DAİR TÜZÜK

Bakanlar Kurulu Karar Tarihi - No: 11/08/1942 - 2/18562
Dayandığı Kanun Tarihi - No: 10/09/1337 - 151
Yayımlandığı Resmi Gazete Tarihi - No: 25/08/1942 - 5193
Madde 1 - Ereğli Kömürleri İşletmesinde çalışan bütün maden işçilerinin gerek iş başında ve gerek münavebe ile havza hudutları dahilindeki köylerde bulundukları zamanlarda,1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 3008 sayılı İş Kanunu ve 4268 sayılı Madenlerin Aranma ve İşletilmesi Hakkındaki Kanun hükümleri dahilinde her türlü sıhhi bakımlarını ve hasta kazazede olanlarının muayene ve tedavilerini temin etmek gayesiyle, lüzumlu olan (Sağlık Teşkilatı) işletmece kurulur.
Madde 2 - Sağlık teşkilatının senelik iş ve çalışma programı ve kadrosu ile bütçeleri, işletmenin iş programı ve kadro ve bütçelerinde ayrı bir kısım olarak, 3460 sayılı kanun hükümleri dairesinde tanzim ve tasdik edilir. Kati hesapları da aynı usule tabidir.
Madde 3 - Umumi Hıfzıssıhha ve İş Kanunları ile Madenlerin Aranma ve İşletilmesi hakkındaki kanunlar gözönünde tutularak ve işbu kanunda gösterilen hadlerden aşağı olmamak üzere havza dahilinde nerelerde ne miktar hastane, dispanser, revir ve eczane açmak lüzumlu olduğu, nerelerde ne miktar hekim bulundurulacağı ve münavebeli işçiler için hangi mıntıkalarda dispanser ve köy sağlık odaları kurulacağı iş ve çalışma programlarında gösterilir.
Madde 4 - (Değişik madde: 05/05/1952 - 3/14959 K.)
Amele birliğine dahil bulunanlarla bunların Havza dahilinde oturan ve geçimleri kendilerine ait olan aileleri efradı dahi bu teşkilat tarafından meccanen muayene ve tedavi olunur.
Amele birliği; işçilerin aileleri efradının tedavisine karşılık olarak, sağlık teşkilatının tesisat bedelleri hariç olmak ve bu teşkilatın her ay tahakkuk edecek umumi masraflarının yüzde yirmisini geçmemek üzere Çalışma ve İşletmeler Bakanlıklarınca her sene müştereken tesbit edilecek parayı Ereğli Kömürleri İşletmesine ödeyecektir.
Madde 5 - (Değişik madde: 19/11/1965 - 6/5492 K.)
Sağlık teşkilatına dahil başhekim ve diğer hekimler ile eczacılar, ebeler, hemşireler ve sağlık memurları, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığının muvafakatı alındıktan sonra, Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi Müdürlüğü veya Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu Genel Müdürlüğünce ilgili mevzuat hükümlerine göre atanırlar.
Madde 6 - Sağlık teşkilatı, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin daimi murakabesine tabidir. Ve muntazaman, bu teşkilatın bütçe ve iş programları ile kati hesaplarından, İktisat Vekaletince Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine malumat verilir.
Madde 7 - Ereğli Kömür Havzası Maden Ocaklarında çalışan amelenin sıhhi ihtiyaçlarını temin için halen kurulmuş bulunan teşkilat, Ereğli Kömürleri İşletmesince idare edilir.
Madde 8 - 31/12/1935 tarih ve 2/3811 sayılı kararname ile yürürlüğe girmiş olan Nizamname hükümleri ve bu Nizamnamenin 22/12/1936 tarih ve 2/5704 sayılı ve 14/05/1941 tarih ve 2/15774 sayılı kararnameler ile yapılmış bulunan tadilleri mülgadır.
Madde 9 - 151 sayılı kanunun 6 ncı maddesine göre tanzim ve Devlet Şurasınca tetkik edilmiş olan bu Nizamname, neşrini takibeden ay başından itibaren yürürlüğe girer.
Madde 10 - Bu Nizamname hükümlerini İktisat ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekilleri yürütür.
http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/5011.html

TÜRKİYE TAŞKÖMÜRÜ KURUMU TARİHÇESİ

Türkiye Taşkömürü Kurumu

Tarihçe

1829
Taşkömürünün Zonguldak Havzasında, Ereğli ilçesi Kestaneci Köyünden Uzun Mehmet tarafından bulunduğu kabul edilir.
1848
Havza sınırları ilk kez belirlendi. Hazine-i Hassa adına taşkömürü işletmeciliği başlatıldı. (Taşkömürü işletmeciliğinin başlandığı yıl kabul edilen 1848 yılına TTK ambleminde yer verilmiştir.)
1849
Havzanın işletilmesi Galatalı Sarraflara kiraya verildi.
1851
İngiliz mühendis Barklay kardeşler ve 8 maden nezaretçisi Evkaf Nezareti tarafından özel anlaşma ile havzaya getirildi.
1854
Kozlu-Zonguldak ve Üzülmez mıntıkasındaki kömürlerin işletilmesi, Kırım Savaşı süresince İngiliz ve Fransızların denetimine girdi. Üretilen kömürler bu ülkelerin donanma ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldı.
1856
İşletme hakkı yeniden Hazine-i Hassa aracılığıyla İngiliz Kömür Kumpanyasına bırakıldı.
1859
Havzanın işletmeciliği Kuyumcu (banker) Yorgaki Zafiropulos’a verildi.
1860
Havzasının işletmeciliği tekrar İngiliz Kömür Kumpanyası’na verildi.
1865
Havzanın denetimi Bahriye Nezaretine verildi.
1885
Havzanın ilk kuyusu olan, 1 numaralı Kurci Kuyusu (+11/-70) Kozlu’da Kurci şirketi mühendisi G. Ralli tarafından açıldı. Karamanyan Şirketi de Alacaağzı’nda 131 numaralı ocakta havzanın ilk varagelini kurdu.
1893
Zonguldak Limanı, liman yükleme tesisi ve bazı hatlara demiryolu yapım ihalesi Ereğli Şirketine verildi.
1896
Damarların isimlendirilmesinde, kömür damarını ilk bulanın isminin verilmesi esas alınmaya başlandı.Ereğli Şirketi Osmaniyesi” kuruldu.
1902
Ereğli Şirketi, 5.200 m uzunluğunda Gelik-Asma Havai Hattını hizmete açtı.
1908
Havzanın kontrolü Bahriye Nezaretinden alınarak Nafıa Nezaretine verildi ve “Ereğli Maadin-i Hümayun Nezareti” unvanı “Ereğli Madenleri Umun Müdürlüğü”ne dönüştürüldü. Ereğli’de bulunan müdürlük Kozlu’ya, Bahriye Kışlalarına taşındı.
1909
Havzanın yönetimi Orman ve Maadin Ticaret ve Ziraat Nezaretine devredildi. Bu tarihlerde yerli-yabancı 300’ün üzerinde kömür ocağı işletmecisi vardı.
1910
Ereğli Madenleri Müdürlüğü, Kozlu’dan Zonguldak’a yeni yapılan binaya nakledildi (11 Haziran).
1911
289 sayılı Teskere-i Samiye ile havza kamulaştırıldı (30 Ocak ).
1919
Fransızların bir taburu Ereğli Şirketini korumak amacıyla Zonguldak’a geldi (8 Mart).
1920
Ereğli halkının direnişi ve Büyük Millet Meclisinin girişimi sonucu Fransızlar Ereğliyi terk etti (18 Haziran).
1921
151 sayılı, Havza-i Fahmiye Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun yürürlüğe girdi (12 Eylül).
1924
Türkiye’nin ilk maden mühendisliği okulu olan “Yüksek Maadin ve Sanayi Mühendis Mektebi” Zonguldak’ta açıldı.
1926
İş Bankası Zonguldak Kömür Havzası’nda Kozlu Kömür İşleri TAŞ’ı (Kömüriş) kurdu. (Daha sonraki yıllarda da Maden Kömürü TAŞ (Türkiş), Kilimli Kömür Madenleri TAŞ ve Kireçlik Kömür Madenleri TAŞ’ı kurdu.).
1930
Ereğli Madenleri Müdürlüğü; Havza-i Fahmiye Müdürlüğüne (Kömür Havzası Müdürlüğü) dönüştürülerek, İktisat Vekaleti Maden Umum Müdürlüğüne bağlandı. (“Havza-i Fahmiye Müdürlüğü”nün adı, 31 Mayıs 1939 tarihinde, “Havza İktisat Müdürlüğü” olarak değiştirildi).
1937
Etibank Ereğli Kömürleri İşletmesi T.A.Ş.’ı (EKİTAŞ) kurdu (28 Nisan).3146 sayılı yasa ile Ereğli Şirketi’nin sahip olduğu tüm mal varlıkları Etibank’a devredildi (31 Mart). İhsaniye İtalyan ocaklarının ve Kömüriş’in İş Bankası ve Fransız hisselerinin alınmasından sonra, Kozlu Kömür İşletmesi, EKİTAŞ’ın bir kuruluşu olarak teşkilatlandı (27 Ağustos).
1939
Kozlu-Kasaptarla Ocağında patlama oldu, 23 kişi öldü (27 şubat).
1940
3867 sayılı “Kömür Havzasındaki Ocakların Devletçe İşletilmesi Hakkındaki Kanun” (Devletleştirme Kanunu, Füzyon ) yayımlandı (5 Haziran).
1942
Çamlı ocağında patlama oldu, 63 kişi öldü.
1943
“Havza Büyük Amenajman Avan Projesi” Ekonomi Bakanlığının onayı ile yürürlüğe girdi (1 Mayıs). EKİTAŞ, Mahdut Mesuliyetli Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi (EKİ) haline dönüştürüldü (23 Ekim).
1947
Kozlu - İncirharmanı Ocağında patlama oldu, 53 kişi öldü (27 Eylül).
1948
Çatalağzı Termik Santralı işletmeye alındı (27 Kasım).
1953
4/1922 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile EKİ İşletme sınırları belirlendi (3 Aralık).
1954
Kozlu - İncirharmanı Ocağında patlama oldu, 13 kişi öldü (20 Ağustos).
1955
Gelik Ocağında patlama 55 kişi öldü (24 Ocak).
1956
Armutçuk Kömür İşletmesi (AKİ) Müessesesi mahdut mes’uliyetli bir müessese haline getirildi (13 Aralık).
1957
3460 sayılı Kanuna ve Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığına bağlı bulunmak koşulu ile Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumunun (TKİ) kuruldu; Etibank’a bağlı bulunan Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi (EKİ), Armutçuk Kömür İşletmesi Müessesesi (AKİ), Türkiye Kömür Satış ve Tevzi Müessesesi ve Garp Linyitleri İşletmesi Müessesesi (GLİ) Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumuna bağlandı (22 Mayıs).
1958
4/9925 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile EKİ’ ye devredilen Havza Sınırları yeniden tanımlandı (5 Şubat).
1960
Kozlu – İncirharmanı Ocağında patlama oldu, 25 kişi öldü (14 Mart).
1967
Zonguldak Kömür Havzası Tevsii Projesi ile Amasra’da beşinci üretim bölgesi kurulmasına karar verildi (4 Nisan).Armutçuk’da patlama oldu, 17 kişi öldü.
1968
Kozlu–İncirharmanı’nda patlama oldu, 5 kişi öldü (30 Aralık).6/10692 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile, kömür havzasının kuzey sınırı, İnebolu mendireğinden Ereğli Mendireği arasındaki sahil karasularımıza kadar uzatılarak (Tevsi Sahası) 1958 havza sınırlarına dahil edildi (7 Eylül)
1972
Kozlu-İncirharmanı ve Çaydamar’da patlama oldu, toplam 24 kişi öldü (23 Ekim).
1973
Kozlu–İncirharmanı ocağında patlama oldu, 2 kişi öldü (8 Ağustos).
1974
Kozlu - İncirharmanı ocağında patlama oldu, 3 kişi öldü (15 Eylül).
1983
96 sayılı KHK ile Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürlüğü kuruldu (10 Ekim).TTK Ana Statüsü Resmi Gazetede yayımlandı (11 Aralık). Armutçuk Ocağında, gaz ve toz patlaması oldu, 103 kişi öldü (7 Temmuz).Kozlu-İhsaniye Ocağında patlama oldu, 10 kişi öldü (11 Nisan).
1986
Teskere-i Samiye yürürlükten kaldırıldı.
1989
TTK Rehabilitasyon ve İşgücü İyileştirme Projeleri başlatıldı.Teskere-i Samiye yürürlükten kaldırılması ile oluşan hukuksal boşluğu gidermek üzere 89/14248 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Havzası Sınırları yeniden belirlendi (24 Ağustos).
1992
Kozlu Ocaklarında patlama oldu, 263 kişi öldü (3 Mart).
2000
Zonguldak Kömür Havzası Sınırları: 3213 sayılı Maden Kanunu'na Ek madde 1 hükmü, 30.07.1999 gün ve 4424 sayılı yasanın 1 inci maddesi ile eklenir ve sadece Ereğli Kömür Havzasının küçültülmesi sonucunda 'serbest kalan bölgenin' aramalara açılmasını düzenlendi.Bu yasal düzenlemeden sonra, 14.04.2000 tarih ve 525 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile havza sınırları yeniden saptandı.Havza, 1 ve 2 nolu saha olarak iki bölüme ayrılmıştır. 1nolu saha, karada 2.420 km2, denizde 3.000 km2 olmak üzere 5420 km2 ve 2 numaralı saha sadece karada 1.465 km2 olmak üzere havzanın tümü 6.885 km2 ye düşürülmüştür.
2001
TTK Yönetim Kurulunun Ana Statü düzeltme istemi Kurumun Bağlı Bulunduğu Devlet Bakanlığı'nın 30.10.2000 tarih ve 2980 sayılı yazıları ile Yüksek Planlama Kurulu (YPK) gündemine getirildi. YPK'nın 12.03.2001 tarih ve 2001/T-4 sayılı kararı ile "taşkömürü ve Taşkömürü Havzası'ndaki diğer madenleri işletme ya da işlettirme yetkisi" de TTK'ya verildi.
2003
1991 yılından sonraki hükümetler döneminde Devlet Bakanlığı ilgili kuruluşu olan TTK, 58. Hükümetin kurulmasından -22 Ocak 2003 tarihinden- sonra tekrar Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın bağlı kuruluşu haline getirildi.
2004
5 Haziran 2004 tarih ve 25483 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 26.5.2004 tarih ve 5177 sayılı 'Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ılişkin Kanun' hükümleri çerçevesinde TTK'ya özğü yasal düzenlemeler kaldırıldı, Kömür Havzası 'maden kanunu ' kapsamına alındı.Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ılişkin Kanun Tasarısının 23. maddesiyle, Maden Kanununun Ek 1 inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirildi."Ek Madde 1- 3867 sayılı Ereğli Kömür Havzasındaki Ocakların Devletçe ışlettirilmesi Hakkında Kanun ile Devletçe işlettirilmesi kararlaştırılan Ereğli Kömür Havzasındaki madencilik faaliyetleri bu Kanun hükümlerine tabidir. Ruhsat süresi bu Kanunla getirilen süre sınırlamasına tabi değildir. Sınırları Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenen Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürlerini işletmeye ve hukuku kalmak şartıyla işlettirmeye Türkiye Taşkömürü Kurumu yetkilidir.Ereğli Kömür Havzasındaki taşkömürü için kamu tarafından yürütülecek faaliyetler bu Kanunun 7 nci maddesinde belirtilen hükümler ile bu Kanunun hak düşürücü ve mali hükümlerine tabi değildir. Teminat ve devlet hakkından muaftır. Ancak taşkömüründen özel idare payı, diğer madenler için yürütülen faaliyetlerden de devlet hakkı ve özel idare payı alınır. 3303 sayılı Taşkömürü Havzasındaki Taşınmaz Malların ıktisabına Dair Kanun ile maden işletmeciliğine tanınan haklar, Ereğli Kömür Havzası içerisindeki taşkömürü madenciliği için geçerlidir. Ereğli Kömür Havzasının imtiyaz alanının Bakanlar Kurulu kararıyla küçültülmesi sonucu serbest kalan alanlar, koordinatları Genel Müdürlükçe belirlenerek bu Kanunun 30 uncu maddesine göre ihale edilir.
2005
İmtiyaz sınırlarımız içinde rodövans usulü işlettirilmesi öngörülen, küçük ölçekli toplam 22 sahanın ihalesi ve 2005 yılı sonuna kadar firmaları ile sözleşme imzalanarak yer teslimi yapıldı. Ayrıca, şubat ve Mart aylarında onaylanan ihale sonuçlarına göre: Alacaağzı-Kandilli HEMA Endüstri A.ş; Gelik Senklinal Dik Kanadı Sahaları EREN Holding A.ş; Amasra-B HEMA Endüstri A.ş firmalarına 20 yıllığına verildi.
http://www.taskomuru.gov.tr/index.php?entityType=HTML&id=40

21 Kasım 2007 Çarşamba

1923-1950 KDZ.EREĞLİ FUTBOL TARİHİ GÜRDAL ÖZÇAKIR İLE HAYAT BULDU



























SPORVİZYON’DA EREĞLİ’DE SPOR TARİHİ ELE ALINDI
DTV’de ilgi ile izlenen DTV Haber Müdürü Yusuf Zobar’ın hazırlayıp sunduğu Sporvizyon’da bu hafta Ereğli’de spor tarihi konusu işlendi.. Yorumcu olarak eski futbolcu ve antrenörlerden Ertan Bayraktar ile konuk olarak Araştırmacı-Yazar Anadolu Lisesi Tarih Öğretmeni Gürdal Özçakır’ın katıldığı programda Ereğli’de 1923 ile 1950 yılları geniş olarak o döneme ait sportif olaylar resimlerle anlatıldı..
Yazar Gürdal Özçakır önce Zonguldak’ta ZOKEV’in düzenlediği kent kültürü Bienali Zonguldak’ta spor konulu toplantıda Ereğli’de spor tarihi ile ilgili geniş açıklamalarda bulunduğunu ve büyük ilgi gördüğünü anlattı.
Daha sonra Ereğli’deki sporun gelişimi ile ilk kurulan takımların Ereğli Gençlerbirliği, Ereğli İdmanyurdu ve Ereğli Halkevi olduğunu takımların görüntüleri ve yaptıkları müsabakaları anlatan Özçakır, “Bu çalışmaya 2002 yılında Temmuz ayında babamın Mülayım ÖZEL Bey’den aldığı eski futbol takımı fotoğrafları ile yine eski yıpranmış bir Osmanlıca dergiyi görmem ile başladı.” dedi.
Seyfi Onat, Ziyattin Cıbır, Rıdvan Çimenoğlu, Temel Açan, Aydoğdu Makaracı, Mahmut Okay, İlyas Kun ve Nevzat Acar Bey’le görüşüp, rahmetli Erdoğan Erkmen’in Şirin Ereğli Gazetesi’ndeki yazı dizisini incelediğini, ayrıca İstanbul’daki Halk Kütüphanesi arşivlerinden de yararlandığını anlattı. Bu beş yıllık çalışmanın kitap haline getirilmesi için sponsor arayışı içinde bulunduğunu sözlerine ekledi.
Yusuf Zobar da, bu çalışmanın çok güzel olduğunu, büyük emek harcandığını inşallah 1950’den bugüne kadar ki döneminde ileride hazırlayıp Ereğli sporuna ışık tutması dileğinde bulundu.
NOT:ÇALIŞMA İLE İLGİLİ VİDEO'YA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ...

14 Kasım 2007 Çarşamba

MÜBECCEL KIRAY VEFAT ETTİ



Mübeccel Kıray Ereğli ve Karabük'ü de yazmıştı


Yazar Mete Arif TOKMAK

Salı, 13 Kasım 2007

7 Kasım'da vefat eden Prof. Dr. Mübeccel Kıray'ın cenazesi 10 Kasım 2007 Cumartesi günü, İstanbul 1. Levent Camii'nde kılınan öğle namazından sonra Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi. Türkiye'de pek çok sosyologun "hocası" ve şehir sosyolojisinin öncülerinden olan Mübeccel Kıray'ın klasikleşmiş eseri Ereğli üzerine yazılmıştı.
Ülkemizde yapılan kent araştırmalarının yayımlanma bulan ilk örneği olan bu çalışmanın adı "Ereğli" ama üniversitelerin sosyoloji ile ilgili bölümlerinde yardımcı kitap olarak okutulan bu kitabın bilinen alt lejant adı "Ağır Sanayiden Önce Bir Sahil Kasabası" olarak karşımıza çıkıyor. Kitapta "Küçük bir sahil kasabasının hızlı sanayileşme sonucu karşılaştığı karmaşık toplumsal sorunlar" inceleniyor.
Bağlam yayınevi bu inceleme-araştırma dizisinden çıkan kitabın yanı sıra Mübeccel B. Kıray'ın Karabük üzerine yazılmış başka bir araştırması daha bulunuyor.
Kıray yapıtını şöyle tanımlamış: "Bir Sosyal Bilimci için Türk toplumunu gözlemlemek çok heyecan vericidir. Ondan da öte her şeyin her an değişme halinde olduğunun bilincinde ise, bu değişmenin yavaş ya da hızlı olduğunu, çeşitli yönlerin karşılıklı etkileşiminin nasıl gerçekleştiğini belirlemek, yorumlamak ve yeni bilgiler üretmek son derece doyurucu bir uğraştır. Bu 'Toplu Eserler' dizisinde yayınlanan yazılarım 1960'lardan beri, toplumun hem dış hem de iç dinamiklerle değişe değişe nasıl yeni bir temel toplum yapısına ulaştığını göstermektedir. Zaman gibi soyut bir kavramın değişmesinden, metropolleşme süreçlerinin izlenmesine, küçük ya da büyük toprak sahipliği yörelerinde köylülüğün bitişinin izlenmesinden, nüfus yapısının değişmesine, kente ya da batı ülkelerine göçenlerin yeni düzene uyum için oluşturdukları yaşam stratejilerine kadar değişmenin çok çeşitli yönlerinin bu yazılarda ciddi metot ve tekniklerle ele alındığı görülecektir."
Türkiye'de sosyolojinin üniversitelerde kurumsallaşmasında çok önemli rol oynayan ve toplumsal değişmeyi ele alma tarzıyla ekol yaratan Prof. Dr. Mübeccel Kıray, 7 Kasım 2007 gecesi vefat etti.
Mübeccel B. Kıray, 1923'te İzmir'de doğdu. 1940'ta İzmir Lisesi'nden, 1944'te Ankara Üniversitesi'nden mezun oldu. 1946'da Ankara Üniversitesi'nde Antropoloji dalında doktorasını tamamladı. 1960'ta doçent, 1966'da profesör oldu. 1959'dan 1973'e kadar Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Sosyal Bilimler Bölümü'nün gelişmesi için çalıştı.
1973'te "Morris Ginsberg Fellow" olarak London Schools of Economics'e giden Prof. Dr. Mübeccel Kıray, dönüşünde önce İTÜ'de, 1982'den sonra da Marmara Üniversitesi'nde çalıştı. Prof. Kıray, aynı dönemde University of Texas, Austin'de ders verdi. Kıray, 1989'da emekli olana dek Norveç Bergen Üniversitesi, Kahire Amerikan Üniversitesi, ABD Berkley Üniversitesi ve Zürih Teknik Üniversitesi'nde konferanslar verdi.
ODTÜ Mustafa Parlar Ödülü, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Fahri Doktor ünvanı ve Aydınlanma Kadınları Ödülü'nü alan Prof. Kıray, 1994'te Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) şeref üyeliğine seçildi.
Taha Akyol Milliyet'te 13 Kasımda "Mübeccel Kıray ve sosyoloji" başlığıyla yayımlanan yazısında "TÜRKİYE'DE sosyoloji ilmini Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin kurdular. Siyasi tarihimizdeki iki ana damarı da yansıtırlar.
Sosyologlarımızın ikinci neslinde, bir yanda Z. Fahri Fındıkoğlu, Mümtaz Turhan, Hilmi Ziya Ülken, öbür yanda Nurettin Şazi, Tütengil ve Mübeccel Kıray vardır." diyor. Akyol yazısında düşünce olarak ayrı kulvarlarda da olsalar saygı duyduğunu belirttiği rahmetli Kıray için aynı yazıda şunlara yer veriyor:"Prof. Kıray ülkemizde sosyoloji biliminin aydınlanmacı-pozitivist kanadında yer alır. Çevresinde "cumhuriyet kızı" gibi deyimlerle nitelenmesi bundandır.
Şüphesiz gerçek bir sosyologdu.Temel ilgi noktası, geleneksel tarım toplumundan modern sanayi toplumuna geçiştir. "Karabük" araştırması bu sosyoloji dalının ülkemizde klasikleşmiş örneklerinden biridir.
"Tampon kurum" kavramını sosyoloji dilimize sokan da Prof. Kıray'dır. Sanayi toplumu kurumlar ve örgütler toplumudur; birey kendini bir kurum, bir örgüt içinde bulur: Meslek kuruluşu, SSK, şirket, sendika, parti... Hâlbuki "yoksulluk kültürü"nde bu tür örgütlenmeler yoktur; akraba, hemşerilik, etnik ve dini cemaat, hatta bir ölçüde mafyöz oluşumlar bireyle devlet ve toplum arasında bir "tampon kurum" gibi çalışırlar; işlevleri vardır yani!
Kıray'ın "Değişen Patronaj Kalıpları" ve "Eski-Köylülerin Varlığını Sürdürme Stratejileri" gibi çalışmaları da bu konulardadır."




7 Kasım 2007 Çarşamba

KDZ.EREĞLİ AÇIKLARINDA YATAN 3 GEMİ SAKLANAN ŞEHİTLER

PROF. DR. BİNGÜR SÖNMEZ






SAKLANAN ŞEHİTLER






'Sarıkamış Faciası'nın bugüne kadar karanlıkta kalan sayfaları, 93 yıl sonra gün yüzüne çıkartıldı.07.11.2007 19:37
Posta'nın özel haberi...1914'te Sarıkamış'ta donarak şehit olan 90 bin askere kışlık giysi, erzak ve mühimmat götürmek için İstanbul'dan Trabzon'a doğru yola çıkan, içinde 3 bin de asker bulunan 3 gemiyi Ruslar 7 Kasım'da Karadeniz'de batırır. Enver Paşa'nın emriyle kayıtlara geçirilmeyen bu faciayı Prof. Dr. Bingür Sönmez ortaya çıkardı. ‘Sarıkamış'ın Deniz Şehitleri' 93 yıl sonra dün ilk kez törenle anıldı.3 yıl süren bir araştırmayla bulundu‘Sarıkamış Dayanışma Derneği'nin kurucusu ve başkanı Prof. Bingür Sönmez 3 yıllık bir araştırma sonunda ‘Sarıkamış Faciası'yla ilgili tarihçileri bile şoke eden belgelere ulaştı: Dönemin Genelkurmay Başkanı Enver Paşa, Donanma Komutanı'na bile haber vermeden Sarıkamış'taki askerlere kışlık üniforma, erzak, mühimmat yollamak için sivil yük gemileri Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer ve Mithad Paşa'yı İstanbul'dan 6 Kasım 1914'te yola çıkardı. Gemilerde Sarıkamış'ta savaşacak 3 bin de asker vardı.Bundan böyle her yıl anılacaklarGemiler Trabzon'a yanaşacak malzeme ve 3 bin asker karadan Sarıkamış'a gidecekti. Enver Paşa yine büyük hata yapmış bu sivil gemileri koruması için Donanma'dan yardım istememişti. 3 gemiyi Karadeniz Ereğli açığında 7 Kasım 1914 saat 7.45'te Ruslar tesadüfen gördü ve batırdı. Facia Enver Paşa'nın emriyle kayıtlara geçmedi, basına duyurulmadı. Prof. Dr. Bingür Sönmez'in sayesinde Sarıkamış'ın unutulmuş deniz şehitleri 93 yıl sonra dün Karadeniz Ereğli'de ilk kez anıldı.






TARİHİN SEYRİ DEĞİŞTİ






1914'te başlayan Birinci Dünya Savaşı'nda, Osmanlı İmparatorluğu Rusya'ya karşı savaşmıştı. Osmanlı ordusu bu savaşın en ağır mağlubiyetlerinden birini Kafkas Cephesi'nde Sarıkamış'ta almıştı. Tarihe ‘Sarıkamış Faciası' olarak geçen olayda dönemin Genelkurmay Başkanı Enver Paşa'nın emri ile bölgeye yazlık üniforma ve ayaklarında çarıklarıyla gönderilen 90 bin askerimiz kara kışın aniden bastırmasıyla Allahuekber Dağları'nda donup şehit olmuştu1914'te 90 bin askerimizin donarak şehit olduğu ‘Sarıkamış Faciası' ile ilgili bugüne kadar hiç bilinmeyen bir gerçeği Prof. Dr. Bingür Sönmez ortaya çıkardı. İstanbul'dan Trabzon'a doğru yola çıkan, Sarıkamış'taki askerlere erzak ve kışlık üniforma götüren 3 gemiyi Ruslar Karadeniz'de batırmış. Bu olay ‘Sarıkamış Faciası'na neden olduğu gibi Enver Paşa'nın da sonunu hazırlamışRusya'da isyan çıkaracak ajanlar da gemideydiDedelerini ‘Sarıkamış Faciası' ve sonrasında yitirmiş olan dünyaca ünlü Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez bu olayın unutulmaması için ‘Sarıkamış Dayanışma Derneği'nin kurulmasına öncülük etti ve başkanlığını üstlendi. Prof. Bingür Sönmez ‘Sarıkamış Faciası'yla ilgili olarak araştırmalarını sürdürürken tarihçileri bile şoke eden bir belgeye ulaştı: Dönemin Genelkurmay Başkanı Enver Paşa silah arkadaşlarının itirazlarına rağmen yaklaşan kara kışı hesaba katmadan Ruslarla savaşmak için Kafkas Cephesi'ne 100 binden fazla asker gönderme kararı almıştı. Askerler gönderildikten hemen sonra kış bastırdı. Üniformaları hava şartlarına uygun olmayan askerler daha savaş başlamadan Sarıkamış'ta şehit düşüyordu. Enver Paşa verdiği kararın nelere mal olacağını fark etti. Donanma Komutanı'na bile haber vermeden Sarıkamış'taki askerlere kışlık üniforma ve erzak göndermek için 3 yük gemisi hazırlattı. Enver Paşa'nın planına göre içinde 3 bin asker, 3 keşif uçağı, Teşkilatı Mahsusa (o yıllardaki istihbarat teşkilatı) tarafından Kafkasya'daki Türkleri örgütleyerek Rusya'ya karşı isyan çıkartmak amacıyla eğitilmiş ajanlar, cephedeki askere dağıtılacak kışlık kıyafet ve erzak bulunan Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer, Mithad Paşa isimli sivil 3 dev yük gemisi İstanbul'dan yola çıkarak Karadeniz üzerinden Trabzon Limanı'na ulaşacaktı. Gemilerle Trabzon Limanı'na varan askerler, ajanlar ve malzemeler karayolu ile çok hızlı bir biçimde Erzurum'a oradan da Sarıkamış'a ulaştırılacaktı.Üç yük gemisine eşlik eden yoktuFakat Enver Paşa yine büyük bir hata yapmıştı! Donanma'nın kuralları gereği askeri personel taşıyan yük gemilerine olası düşman saldırısına karşı mutlaka bir, hatta birkaç savaş gemisi eşlik ederdi. Ancak Enver Paşa'nın ani kararıyla 6 Kasım 1914'te İstanbul Boğazı'ndan demir alan bu 3 kuru yük gemisine hiçbir savaş gemisi koruma yapmıyordu. Söz konusu 3 gemi Zonguldak açıklarına geldiklerinde karşılarında dev gibi Rus savaş gemilerini buldu. Ruslar Zonguldak'taki kömür madenlerini bombalamış, üslerine dönüyorlardı. Ruslar kucaklarına düşen bu 3 yük gemisine Kandilli-Ereğli açıklarında ateş açtı. 7 Kasım 1914 sabahı saat 7.45'te 3 yük gemimiz içindeki 3 bin asker ve Sarıkamış'a götürülen malzemelerle birlikte çok kısa süre içinde denize gömüldü.Enver Paşa gözden düştü Mustafa Kemal yükseldiOlay Enver Paşa yönetimince örtbas edildi. Bütün askeri kayıtlar silindi ve basına sansür konuldu. Bu tarihi gerçeği 93 yıl sonra ortaya çıkaran Prof. Dr. Bingür Sönmez 3 yıldır yaptığı çalışmaları şöyle anlattı: "Batan gemilerden yüzerek kurtulan ve Ruslar tarafından esir alınan 175 askerimiz vardı. Fakat onların konuşması da bir şekilde Enver Paşa yönetimince engellenmiş. Elde ettiğim bilgilere gemicilik konusunda yapılan yayınlar aracılığıyla ulaştım. Denize çıkmış bütün gemilerin şecereleri tutulur. Hangi gemi nerede yapıldı, ne zaman denize çıktı, akıbeti ne oldu hepsi kayıtlıdır. 3 yıl önce bendeki bilgileri o dönem Kuzey Deniz Saha Komutanı olan bugünkü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç'a anlattım. Çok heyecanlandı. Ordunun elindeki kaynakları seferber etti. İstanbul Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'ndeki bazı bilgilerle benim elimdekini karşılaştırınca gördük ki olay yüzde yüz doğru. Bu 3 yük gemisi batırılmasaydı tarihimiz çok farklı yazılabilirdi. Çünkü gemilerdeki malzemeler Sarıkamış'a ulaşsaydı facia büyük ümitle yaşanmayacaktı. Ya da daha hafif atlatılacaktı. Buna bağlı olarak da döneminin yıldızı Enver Paşa çöküşe geçmeyecekti. Bu da Enver Paşa'nın en büyük rakibi Mustafa Kemal'in yükselişini engelleyebilirdi. Dolayısıyla tarih tahmin edemediğimiz bir biçimde yazılabilirdi." Bu şehitler bundan böyle her yıl anılacak.



Prof. Dr. Bingür Sönmez'in araştırmasıyla ortaya çıkarılan ‘Sarıkamış Deniz Şehitleri' tarihte ilk kez dün anıldı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yetkilileri ve Sarıkamış Dayanışma Derneği Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez'in de katıldığı tören dün sabah Karadeniz Ereğli açıklarında yapıldı. Bezm-i Alem, Bahr-i Ahmer, Mithad Paşa gemilerinin battığı yere çelenkler bırakıldı.Candaş



Tolga Işık- Posta

4 Kasım 2007 Pazar

KÖMÜR HAVZASINDA AMELE KÖYLERİ PROJESİ












Kömür Havzasında Amele Köyleri Projesi


Yazar Nurşen Gürboğa

KÖMÜR HAVZALARINA MEKÂNSAL BİR BAKIŞ

Toplumlar belirli mekânsal/coğrafi bağlamlar içinde var olur ve toplumsal süreçler, tarihsel olduğu kadar mekânsal süreçlerdir. Mekân, toplumsal ilişkilerin üzerinde cereyan ettiği verili, edilgin ve hareketsiz bir sahne olmaktan çok, çeşitli toplumsal aktörlerin etkinlikleri tarafından üretilen ve eşzamanlı olarak bu etkinlikleri biçimlendirip düzenleyen dinamik ve akışkan aktörlerden biridir.
Kapitalizmin siyasi ve iktisadi olduğu kadar mekânsal bir sistem olarak da işlediği düşünülürse, varlığını ve yeniden üretimini sermayenin değişen niteliğine ve taleplerine yanıt veren yeni mekânlar/coğrafyalar ve toplumsal ilişkiler üretmeye borçlu olduğu söylenebilir.
Küreselleşmenin, gerek 19. yüzyılda gerekse 21. yüzyılın şafağında sermayenin değişen niteliği ve yeni ihtiyaçlarına eşlik eden muazzam bir dizi siyasi, iktisadi ve toplum sal dönüşümün yanı sıra mekânsal bir dönüşümü de içermesi, dahası, kavramın kendisinin mekânsallığı şaşırtıcı değil.
Kuşkusuz toplumsal tarihsel dönüşümlerin nihai şeklini farklı mekânsal projelere sahip farklı toplumsal aktörler arasındaki çekişme ve mücadele belirleyecektir. Kapitalizmin yenilerini üretmek üzere nüfuz ettiği mekânların da farklı toplumsal ilişkilerce hâlihazırda üretilmiş olduğu düşünülürse, yeni mekânlar üretilmesi sürecinin aynı zamanda mekânsal-toplumsal bir direnişle karşılaşabileceği, bu direnişin ise büyük ölçüde yerele ait olacağı öngörülebilir. Mekânın yeniden örgütlenişi ile toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenişi birbirine içsel olarak derinden bağı olduğu için, bu mücadele aynı zamanda mekân üzerinde bir hâkimiyet mücadelesi ve hâkimiyete meydan okuyuştur. Tahakküm gibi, meydan okuyuş da mekânsal bir süreçtir.
Kömür havzaları, kömür üretiminin yerel düzeyde yarattığı iktisadi, toplumsal ve mekânsal dönüşümleri ve çeşitli aktörlerin emek-sermaye ilişkilerinin düzenlenişi ve mekân üretimi üzerindeki mücadelelerini tartışmak açısından verimli bir çerçeve sunmaktadır. Kömürün yere bağımlılığı, coğrafyayı kömür havzaları tarihinin odağına yerleştirir. 19. yy sanayi kapitalizminin en kıymetli metalarından biri olan kömür, bölgeselliği ve emek-yoğun üretim nitelikleri ile bulunduğu bölgelerin coğrafyasını hızla dönüştürerek bu bölgelerden kömür havzaları denilen yeni bir fiziki, beşeri ve iktisadi mekân ve mekânla_birlikte şekillenen yeni toplumsal ilişkiler yarattı. Üretim artışı ve sermaye akışına bağlı olarak maden ocakları civarında çoğunluğu kır kökenli işçilerden ve maden işletmelerinin idari ve teknik personelinden oluşan madenci toplulukları ve bu toplulukların yaşadığı yeni yerleşim birimleri meydana geldi. Maden işletmeleri emek-yoğun üretimin ihtiyaç duyduğu işgücünü sağlamak, istikrarlı hale getirmek, disipline etmek ve yeniden üretimini garantilemek üzere çeşitli istihdam yollarına ve sosyal politika tedbirlerine başvurdular. Bunlardan biri de işletmelerin kendi denetimleri altında şirket kasabaları, mahalleler ve benzeri yerleşim birimleri kurmaları oldu. Bu tip yerleşim birimleri kuşaklar boyunca maden işçisi yetiştiren, varlığını ve geçimini madenciliğe bağlamış daimi maden işçisi kitlesi sağladı. Bu yerleşim birimleri şirketlerin idari, iktisadi, sosya1 ve siyasi denetimleri altında olmasına karşın, işçilere çalışma ve yaşam deneyimlerini paylaşabilecekleri, bu deneyime dayalı ortak kimliklerini sınıf dayanışmasına ve mücadelesine dönüştürebilecekleri mekânlar olarak da iş gördü.

Zonguldak kömür havzası da 19. yy sanayi kapitalizminin ürettiği yeni mekânlardan biridir. 19. yüzyılın ikinci yarısından bu yana havza ocaklarında yeraltı üretim işlerinde çalışan havza köylülerinin çoğu yaşamlarını köylerinde sürdürerek geçimlik tarım arasında esnek bir çalışma örüntüsü izlediler. Osmanlı ve Türkiye toplumunun yaşadığı büyük siyasi, iktisadi ve toplumsal dönüşümlere rağmen havza köylülerinin izlediği esnek çalışma örüntüsü ve köylerindeki yerleşiklikleri 20. yy sonuna kadar sürdü. Bu yazı, erken Cumhuriyet döneminde bu örüntüyü değiştirmeye yönelik arayışları ve bu arayışlardan biri olan Amele Köyleri projelerini tartışmayı amaçlıyor.

EREĞLİ'DEN, EREĞLİ HAVZA-İ FAHMİYESİNE
Havzanın tarihi, kömürün bir meta olarak çıkarılmaya başlandığı ı84o'lara kadar uzanır. Kömür, sık ormanlarla kaplı dağlık bir bölge olan ve küçük derelerle bölünmüş vadilerin denize döküldüğü. Yanına yöresine yüzlerce köyün serpiştiği, Müslüman ve Hıristiyan sakininin ziraat, ormancılık ve tekne yapımı ile geçindiği, Ereğli'den Amasra'ya uzanan bu engebeli bölgenin fiziki ve beşeri peyzajını hızla dönüştürdü. 1869 tarihli Kastamonu vilayet salnamesinde Kozlu, Zonguldak, Kilimli, Alacaağzı ve Devrek'i kapsayan bölge Ereğli Kömür Maden-i Hümayunu olarak tanımlanır. Kömürün yarattığı iktisadi dönüşüm, yarım asırda bu bölgeden ''havza-i fahmiye'' denilen yeni bir mekân ve havza köylerinden ve dışından gelen işçiler, madenciler, teknik ve idari personel ile heterojen bir madenci topluluğu ve yeni toplumsal ilişkiler üretti.
Devletin kömür gereksinimini karşılayan ocakların yeraltı işgücü ihtiyacı, 1867 tarihli Dilaver Paşa Nizamnamesi'nin Ereğli Sancağı'nın 14 kazası ve köylerinde yaşayan 13 ile 50 yaş arasındaki erkeklere yüklediği iş mükellefiyeti ile karşılandı. Mükellefiyetle birlikte, havzada bölgesel kökene dayalı bir işbölümü ve özgür işgücü ile özgür olmayan işgücünün karşımı hiyerarşik bir emek piyasası oluştu. 1ki haftalık rotasyonlu bir çalışma düzenine tabi tutulan havza köylüleri ayın belli bir kısmını ocaklarda, kalanını ise köylerinde çalışarak geçiriyorlardı. Rotasyonlu çalışma düzeni köylülerin geçimlik tarımla maden işçiliği arasında esnek bir çalışma örüntüsü geliştirmelerine yol açtı. Yüzyıl sonunda yerli ve yabancı sermaye akışının hızlanması ile birlikte köy1er ve ocaklı iki farklı toplumsal ve iktisadi ilişki ağına tekabül eden iki mekân olarak eklemlendi ve birbirini dönüştürerek ikisini de kapsayan yeni bir mekânsallığı, havzayı yarattı. Mükellef işçilerle muvazzaf askerler özgür olmayan işgücünü oluştururken, az sayıda yabancı uyruklu işçi, idari ve teknik personel ile imparatorluğun çeşitli bölgelerinden gelen işçiler özgür işgücünü oluşturdular. Havza köylüleri iş mükellefiyeti gereğince yeraltı üretiminde çalıştırıldı ve zamanla bu işlerde uzmanlaştılar. Yeraltı hazırlık işleri ile çeşitli yerüstü işlerinde ise çoğunluğu doğu Karadeniz ve doğu Anadolu vilayetlerinden gelen serbest işçiler çalıştırıldı. Bu işçiler havza köylülerine göre daha uzun süreli bir çalışma döngüsü izleyerek zamanla havzanın daimi ve bir kısmı nitelikli işçilik kadrosunu oluşturdu. Yabancı uyruklu ve Osmanlı yurttaşı onlarca vasıfsız.ve vasıflı işçi limanlardan harmanlara, dekovil hat!arından atölyelere uzanan çeşitli işlerde istihdam edildiler.
ı91o'lara gelindiğinde Ereğli, Kozlu, Zonguldak, Kilimli, Çatalağzı, Amasra hattında uzanan bölgenin kömür öncesi pastoral peyzajı, yüzlerce kömür ocağı, kömür ve kereste harmanları, dekovil hatları, liman tesisleri, lavvarlar, atölyeler, tamirhaneler, yerli yabancı, küçüklü büyüklü maden işletmelerinin büroları, resmi daireler, idareci ve teknik personelin kaldığı villalar, bekar evleri, amele barakaları, derme çatma kulübeler, tenis kortları, amele bakkalları, okullar, ibadethaneler, kahvehaneler, fuhuş evleri ve ondan fazla dilin konuşulduğu heterojen bir madenci topluluğu ile gerilerde kalmıştı.
1920'LERDE ÜRETİM KOŞULARI VE HAVZA KÖYLÜLERİNİN
ÇALIŞMA GÖRÜNTÜLERİ
1920'lerin ikinci yarısında, ocaklarda yeraltı ve yerüstü işlerde çalışan işçilerin %78'i Zonguldak, Bolu ve Kastamonu vilayetlerinden, %5'i Ankara'dan, %10’u Trabzon vilayetinden, %4'ü Erzurum, Erzincan, Van, Bitlis, Siirt vilayetlerinden geliyordu. İş mükellefiyetinin I921'de kaldırılmasından sonra da havza köylüleri ocaklarda çalışmaya devam etti. Zonguldak ve civar vilayetlerden gelen işçilerin önemli bir kısmı ayda asgari 2 gün ve azami 25 gün çalışırken, küçük bir kısmı ise iki ayda bir olmak üzere 20-25 günlük sürelerle çalışıyordu. Ocaklarda ekim ve hasat zamanlarına göre ayarladıkları döngülerle çalışan ve ocaklar civarında geçici olarak ikamet eden bu işçiler, çalışma örüntülerinden dolayı “muvakkat işçi” olarak adlandırılıyordu. Öte yandan, doğu Karadeniz ve doğu Anadolu'dan gelenler ayda kesintisiz 25 gün çalışarak daha düzenli ve uzun süreli bir çalışma örüntüsü izliyorlardı. Bu işçiler de belli dönemlerde memleketlerine giderek aileleri ile bağlarını sürdürüyorlardı. Ancak yerleşim örüntüleri dikkate alındığında, havza içinden ya da dışından gelen işçilerin önemli bir kısmı kısa ya da uzun süreli çalışma döngüleri izleyen kırsal işçiler olarak tanımlanabilir.
1920'lerde havza köylülerinin geçici çalışma örüntüsü ve kötü yaşam koşulları, havzanın Osmanlı dönemi tarihi ile devamlılık gösterir. Yakın köylerden işçiler ocaklara günübirlik gelip giderken, uzaktan gelenler çalışma süreleri boyunca ocaklar civarında yaptıkları derme çatma kulübelerde madencilerin sağladıkları az sayıdaki amele barakalarında, mevsim uygunsa ağaç diplerinde, mağara kovuklarında kalıyorlardı. Amele barakalarında işçilerin ne üstlerine örtecek örtüsü, ne yatacak tahta kereveti, ne de yıkanmaları için duşlar vardı. İşçiler yaktıkları bir ateşin başında başlarının altında bir kerpiçle taş üzerinde uyuyor, köyden getirdikleri ya da amele dükkanlarından fahiş fiyatlarla aldıkları yiyeceklerle besleniyorlardı.8 Çeşitli yasal düzenlemeler madencilere işçi yurtları ve hamamlar yapma yükümlülüğü getirmişse de geçici işçilere yönelik kapsamlı bir sosyal politika uygulanmadı. 9
Havza köylülerinin geçici çalışma örüntüsü ve kötü yaşam koşulları zaman zaman düşük işçi verimliliği ve işgücü darlığı çerçevesinde eleştiriliyordu. 1920'lerin sonları ve 1930'ların başlarında çeşitli uzmanlarca düzenlenen raporlarda havzada üretimi artırmak, maliyetleri ve kömür fiyatını düşürmek için üretimin mekanizasyonu ve buna uyumlu daimi ve nitelikli bir işçi kitlesinin yaratılması öneriliyordu. Raporlara göre sağlıklı, güçlü ve nitelikli bir işçi kitlesi yaratmak için işçilerin yaşam koşulları iyileştirilmeli, beslenme alışkanlıkları gerekirse zorla değiştirilmeli, ücretleri artırılmalı, aileleri ile birlikte ikamet edecekleri amele köyleri yaratılmalıydı. Sermayenin, işçilerin iş ve iş dışı yaşamlarını şekillendirebilmesi için, yarattığı mekânlara kendisini tabi kılması gerekiyordu.
Ancak amele köyleri projeleri 193o'ların ortalarına kadar ilgi görmedi. Maden işçilerinin geçici çalışma örüntüsü ve köylerde süren yerleşimleri, havzadaki düşük maliyetli üretim ve emek-yoğun üretim yöntemleri, niteliksiz işgücü ihtiyacı ve iç piyasadaki sınırlı kömür talebi ile uyumluydu. 1920'lerde Türkiye'de büyük kömür tüketicisi sanayi ve ulaştırma sektörlerinin sınırlılığı ve kömür piyasalarında yaşanan depresyon havzada üretim koşullarını ve çalışma örüntülerini değiştirecek bir piyasa dinamizmi yaratmıyordu. Nitekim Fransız sermayeli Ereğli Şirketi, İtalyan sermayeli Türk- Kömür ve İş Bankası'na ait kömür işletmeleri sermaye güçlerine rağmen üretim koşullarını ve işçilerin çalışma örüntülerini değiştirmeye kalkışmadılar. Söz konusu işletmeler, aralarındaki işbirliği sonucu piyasadaki kömür fiyatlarını yüksek tutup karlarını koruyorlardı. Çeşitli kömür havzalarındaki mekanizasyon eğilimlerine rağmen, Zonguldak havzası ocaklarında böyle bir girişim yoktu. Havza madenlerinin jeolojik koşulları mekanizasyona elverişli olmamakla beraber, sınırlı iç talep, yüksek kar oranları ve niteliksiz işgücünün düşük maliyeti, maliyetli sabit yatırımları ve mekanizasyonu gereksiz kılıyordu. Emek-yoğun üretimde maliyetlerin en önemli kalemini işçi ücretleri oluşturmakla beraber ücretler o kadar düşüktü ki, üretim maliyetleri mekanizasyonla dahi bu kadar düşürülemezdi. İşçilerin geçici çalışma örüntüsü ve geçimlik tarımsal uğraşları işçi ücretlerinin düşük düzeylerde sürdürülmesini olanaklı kılıyordu. Köylerin işçilere ve ailelerine sağladığı geçim ve barınma olanakları işgücünün yeniden üretim maliyetini köye yüklüyordu. Üstelik tarımsal üretimle madencilik arasındaki bazı koşut1uklar işçilerin madenciliğe uyumunu kolaylaştırıyordu. Tarımda kullandıkları belirli iş aletleri ve becerileri madenciliğe uygundu. Tarımda gelirin çalışma süresine göre değil ürün miktarına göre belirlenmesi gibi, ocaklarda da işçi ücretleri zamana bağlı olarak değil, çıkarılan kömür miktarına göre belirleniyordu. Araba kesenesi denilen bu ücretlendirme yöntemiyle maden işletmecileri çalışma sürecini disipline etmek üzere ek idari kadrolar kullanmak zorunda kalmıyor, eksik üretim durumunda yevmiye kesintileri ile işçileri disipline ediyordu.
İşçilerin civar köylerde yerleşik olmalarından dolayı işletmeler kömür talebindeki dalgalanmaya göre işçi sayısını azaltıp artırma imkânına sahipti. Maden işletmeleri alıcılarla önceden yaptıkları satış sözleşmeleri uyarınca üretim miktarını ve gereken işçi sayısını öngörebiliyorlardı. İhtiyaç duyulan dönemlerde yeterli sayıda işçiyi köylerden ocaklara çekebildikleri sürece üretim aksamıyordu. Köylerden ocaklara işgücü arzını düzenleyen muhtar, eşraf, amele çavuşu, sevk memuru gibi yerel aktörler büyük işletmeler ya da taşeronlarla yaptıkları anlaşmalarla kendilerine bağlı işçileri belirli ocaklara bağlıyorlardı. İşçilerin yerel aktörlerle paylaştıkları enformel ağlar, işçi arzının köylerdeki toplumsal güç ilişkileri üzerinden düzenlenmesini sağlıyordu. Öte yandan, işçilerin köyleriyle süren bağları işgücü arzını zirai döngülerin ve yerel aracıların kontrolü ne bırakıyor, bu ise emeğin mekanı olan köyü sermayenin mekanı olan madenlerden görece özerk kıldığı gibi, köye sermayenin değişen ihtiyaçlarına direnme potansiyeli de veriyordu.
DAİMİ İŞÇİLİK SORUNU VE AMELE KÔYLERİ PROJELERİ
1930’ların ortalarına kadar kömürün üretim ve piyasa koşullarıyla havza köylerinden gelen işçilerin çalışma örüntüleri arasındaki uyum, şirketlere ait mekânlarda yaratılacak daimi ve kalifiye bir işçi kitlesini gereksiz kılmıştı. Ancak 1930'ların ikinci yarısında piyasa koşullarının değişmesi ile birlikte havzadaki üretim koşullarının ve buna koşut olarak sermaye ve emek arasındaki ilişkilerin mekânsal yeniden örgütlenişi gündeme geldi. 1930’larda uygulanan beş yıllık sanayi planları ve demiryolu politikaları sonucunda, kamu işletmeleri, kömür piyasasındaki en önemli alıcılar haline geldi. Devlet, havzadaki sermaye kompozisyonunu, üretim koşullarını ve kömür piyasasını kamu ihtiyaçlarına göre düzenlemek üzere bir dizi girişimde bulundu. Bunlardan en önemlisi, Ereğli şirketinin 1936'da satın alınarak Etibank'a devri ve Ereğli Kömürleri İşletmesi'nin kuruluşu ile Etibank’ın doğrudan havzaya işletmeci olarak girmesiydi. 1930’lar maden işçiliğini çekici hale getirmek ve işgücü arzını artırmak amacıyla bir dizi sosyal politika uygulamasının da başladığı yıllardı. İş Bankası iştiraklerinin havzada başlattığı paralı yemek uygulaması ve iskan faaliyetleri büyük sermayeli diğer işletmeler tarafından da uygulanmaya başlandı. 1930’ların ikinci yarısında üretim bölgelerinde şirket mahalleleri ve işçi yurtları inşaatları başladı. Ancak şirketlerin kurduğu yeni mahalleler maden işçilerinden çok, yönetici kadrolarla teknik personel ve memurların yerleşimine tahsis edildi. İşçiler için çalışma devrelerinde bekâr olarak topluca kalabilecekleri inşaatlara başlandı.
Öte yandan işçilerin madenler civarına yerleştirilmesi tartışmaları devam etti. Özellikle 1930’ların ikinci yarısından itibaren artan kömür talebi ve üretim baskısı havzada önemli bir işgücü yarattı. İşçilerin iyi geçen hasat sonrasında madenlere ilgi göstermemesi işgücü arzını istikrarsızlaştırıyor, işgücü arzıyla işgücü talebi arasında ortaya çıkan açık, işçiler lehine işliyordu. İş Bankası şirketlerinden Türk-İş Genel Direktörü Esat Kerimol’un deyişiyle, şirketlerin işçi rekabeti ameleyi şımartmış, ücretleri artırmış ve iş disiplinin bozmuştu. Üstelik işletmelerin aralarında-ki rekabete son verip işçileri cebri yollarla ocaklara bağlama girişimi, amele çavuşlarının ameleye 1936 iş yasasına atfen sözleşme özgürlüğünden bahsedip işletmelerin onları istemedikleri ocaklarda çalışmaya zorlayamayacaklarını söylemeleriyle başarısızlığa uğramıştı.
Emeğin özerk mekânı olan köyler sermaye tarafından şu ya da bu şekilde kontrol altına alınmadan işgücü arzının sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi olanaklı görünmüyordu. Nitekim 1930’ların ikinci yarısında amele köyleri projeleri Etibank yöneticileri tarafından yeniden tartışılmaya başlandı. 1938'de İş Bankası şirketleri ve EKİ, ocaklar civarında amele mahalleleri inşaatı için planlama yapmışlardı bile. Ancak Avusturya Leopen Maden Okulu'ndan havzaya davet edilen Profesör B. Granigg projeyi çeşitli gerekçelerle uygun bulmamıştı. Granigg itirazlarını, kırla bağı kopmuş tam zamanlı ücretli sanayi işçisinin Avrupa'da toplumsal düzen ve istikrarı tehdit eden radikalliği ve örgütlü mücadelesi ile ilişkilendiriyor, havzada sermayenin kendi eliyle bu tip işçi kitlesi yaratmasının tehlikelerine işaret ediyordu. Klasik işçileşme modelini eleştiren Granigg, havza işçilerinin kırla ve tarımsal üretimle bağlarını sürdürmelerini öneriyordu. Aslında, köylerinde zirai faaliyetlerini sürdüren maden işçileri Granigg'in ideal modeline uyuyordu. Ancak köyler, emeğin kontrolü altında olan mekânlardı. Sermayenin ihtiyaçlarına uygun, daimi ve uysal bir işçi kitlesi yaratmanın yolu ise işçileri emeğin mekânımdan kopartıp sermayenin şekillendirdiği yeni mekânlara kapatmaktı. Granigg'e göre; işletmelerin sunduğu geçim ve iskân olanaklarına bağımlı hale gelen işçiler yaşamlarını sürdürebilmek için işletmelerin öngördüğü kurallara tabi olmayı kabul edeceklerdi.
Granigg bu doğrultuda Filyos ile Çaycuma arasındaki ovada işçilerin aileleri ile iskân edilebileceği büyük bir amele şehri kurulmasını öneriyordu. İşçiler madenlerde çalışırken aileleri de kendilerine tahsis edilecek küçük arazilerde hayvancılık ve ziraat yaparak geçimlerini kolaylaştıracak ve toprakla bağlarını sürdüreceklerdi. İşçilerin ziraatla bağlarının sürmesi klasik sanayi işçilerine dönüşmelerini engelleyecek, Avrupa'da olduğu gibi tam zamanlı sanayi işçisi kimliğinin oluşması engellenerek keskin sınıf mücadelelerinin önü alınacaktı, Granigg'in modeliyle köy, sermayenin mekanı tarafından içerlenip özerkliği yok, edilecek ve sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden üretilecekti. İşçilere amele şehrinde ev ve tarla veren işletme ile işçi arasındaki ilişki, köy ağası ile topraksız köylü arasındaki paternalist ilişkinin sanayiye uyarlanışı olarak yorumlanabilir. Granigg'in amele şehrinde sunulan tüm imkânlar işletmelere paternalist bir görünüm verirken, aslında işçilerin aileleriyle birlikte moral disiplin altına alınmasını ve sadık işçilere dönüşmesini sağlayacaktı, İş ve iş dışı yaşamların her anında, işletmelere bağımlı hale gelen işçiler ve aileleri için işi terk etmek ya da işletmenin dayattığı kurallara uymamak demek, "evi" terk etmek demekti.
ALTERNATIF BIR MEKAN PROJESİ: KÔYLERİ YOL AĞLARI
İLE OCAKLARA BAĞLAMAK
Granigg projesi siyasi, sosyal ve ekonomik boyutları ile tek parti dönemi siyasi seçkinlerinin kentleşmeden sanayi tesisleri kurma, işçileşmeden işçi kütlesi yaratma, emek-sermaye ilişkilerinde devletin ana düzenleyici olduğu, sınıf mücadelelerini dış1avan kaynaşmış imtiyazsız sınıfsız bir toplum yaratma idealine uymuyordu. 1930'larm siyasi seçkinleri, 19. YY sonu Osmanlı Devletinin siyasal seçkinleri gibi havzadaki kırsal toplumsal düzenin sürdürülmesinden yanaydı. Amele köyleri projesi madenlerde çalışan köylünün hareket etmesi ve havzadaki kırsal toplumsal düzenin altüst olması demekti. Üstelik sorun nitelikli bir isçi kitlesi yaratmak değil düşük maliyetli emek-yoğun üretimle uyumlu nitelikli işgücü arzını kontrol altına alıp istikralı hale getirmekti.
Dönemin siyasi seçkinleri Granigg projesini ve benzeri amele köyleri projelerini hayata geçirmediler. Başbakan Refik Saydam, 1939 sonbaharında havzada maden işletmelerinin yetkilileri ile yaptığı toplantıda ame1e köyleri projesine ve işçilerin köylerinden koparılması fikrine oldukça temkinli yaklaşmıştı. EKI Genel Müdürü Ergene'nin, ''Bizim gitmek istediğimiz hedef şudur. Ocaklara civar köy halkı zürradır, yedi, sekiz bin ev yapmak lazımdır. Bu iş on beş senelik iştir. Bizim gitmek istediğimiz köydür,'' ifadesi-ne Saydam'ın yanıtı, ''On beş seneye kadar yavaş yavaş gideceksiniz. Köye şimdilik ilişmeyelim,'' olmuştu. Amele köyleri gibi yeni yerleşim alanları havzadaki mevcut sosyal ve ekonomik düzeni altüst edebilir, köylerinden kopmak istemeyen işçilerin direnişini doğurabilir, dahası, işçilerin amele köylerindeki toplu yaşamları, iş ve iş dışı alanlarda kader birliği etmeleri kimliklerini ve mücadelelerinin ortak sınıfsal konumlarına göre tanımlamalarına ve keskin sınıf mücadelelerine yol açabilirdi. Nitekim bu tip projelerin zorluğu daha ilk adımda tecrübe edilmişti. EKİ, Gelik ve Karadon ocakları işçilerine bir amele köyü inşa etmek için üretim merkezlerinden Kilimli'ye bağlı Cumayanı köyünü istimlak etmek üzere valiliğe başvurmuştu.
Zonguldak milletvekilleri, 1941 yılı havza teftiş raporlarında Cumayanı sakinlerinin, köylünün, ''muhaceretini ve sefaletini intaç edecek olan bu istimlak işinden yana yakıla şikayette bulunduklarını'' belirtiyordu. EKI daha baştan köye ilişmenin yaratacağı direnci tecrübe etmişti.
Nitekim köye ilişmemek sonraki yıllarda havzada izlenecek mekân politikalarının veciz bir ifadesi oldu. Milli Korunma Kanunu ile birlikte havzada 1940-1947 yılları arasın-da uygulanan iş mükellefiyeti ile, havza köylüleri bir kez daha ocaklar- da yasa zoruyla çalıştırıldılar. 1940 yılında havzanın devletleştirilmesini takiben, amele köyleri kurma fikri havza yetkililerinin gündeminden düştü. Bunun yerine geçici çalışma örüntüsünün disipline edilmesi ve köylerden işgücü akışının düzenli hale getirilmesi için farklı bir mekân projesi benimsendi: Mevcut madenci köylerini yol ağlarıyla ocaklara bağlamak. Zonguldak milletvekilleri, CHP Genel Sekreterliği'ne sundukları teftiş raporlarında havza köylerinin maden ocaklarına şoselerle bağlanmasını ve işçi naklinin otobüs ve kamyonlarla yapılmasını öneriyorlardı Buna göre Ereğli, DevrekBartın ve Zonguldak merkez köyleri yakin bulunduğu üretim bölgelerine ve ocaklara g!öre taksim edilecek, öte yandan her ocak işletmesi kendisine bağlı köylerin sağlık, eğitim, kültür ve diğer sosyal ihtiyaçları ile yakından ilgilenerek maden ocakları ile köylerin bütünleşmesini sağlayacaktı. Milletvekillerinin ifadesi ile devlet amelenin ve bunların mensup olduğu köylerin ağalık vazifesini yaparak ocaklardaki amele meselesini kısa zamanda halledecekti.
Milletvekillerinin önerileri sonraki yıllarda Başbakanlık Murakabe Heyeti uzmanlarınca yinelendi. Uzmanlara göre, amele köyleri için yapılacak istimlâkin yanı sıra işçilerin yaşadıkları köylerden koparılması önemli sosyal altüst oluşlara yol açacaktı. Bunun üzerine uzunluğu 100 km, derinliği 50 km. olan bir sahaya dağılmış olan amele köylerinin yol ağlarıyla ocaklara bağlanması ve günübirlik taşınması en uygun yoldu.
1940'11 yıllarda havzada uygulanan iki amenajman planı, nitelikli ve niteliksiz işgücünü disipline edip daimileştirerek havzanın işgücü sorununu çözmeye yönelik iki farklı mekânsal düzenleme izledi. 1944 yılı amenajman planında ustabaşı, teknisyen, şef gibi nitelikli işçiler ve yeraltı üretim sürecin ana unsuru olan kazmacıların ocaklar civarında aileleri ile birlikte yaşayabilecekleri 14300 evin yapımı yer alıyordu. Köylerde yaşayan işçilerin ocaklara ulaşımı şose ve demiryolu bağlantıları ile sağlanacaktı. Plan nitelikli işçilerin iskânı ile sınırlı olmasına karşın, Başbakanlık Murakabe Heyeti uzmanları Zonguldak'ta kesif bir işçi nüfusu yaratmanın siyasi ve sosyal tehlikelerine bir kez daha işaret ediyorlardı. 1944 yılı planı, 1948 yılında Marshall yardımı kapsamında verilen kredi ile hayata geçirildi. Ancak 1944 yılındaki hedef kesif bir işçi kitlesinin yaratacağı sınıf mücadeleleri göz önüne alınarak daraltıldı ve 4.000 bahçeli evin inşasına karar verildi. Böylece işçilerin %25'i, EKI'ye ait daimi ikametgâhlara yerleşecek, köylerde yaşayan işçilerden oluşan %55'lik kısım ulaşım ağları ile ocaklara günübirlik taşınacaktı. Yeni plan çerçevesinde köye ilişilmeden, kesif bir işçi kitlesi oluşturulmadan %85oranında bir daimi maden işçisi kitlesi yaratılabilecekti.

ÜCRETLİ İŞ MÜKELLEFİYETİ SONRASI EKİ VE HAVZA KÖYLÜLERİ
1947 yılı sonunda havzada ücretli iş mükellefiyetinin kaldırılması ile birlikte serbest iş rejimine geçildi. Mükellefiyet önsesinin zirai faaliyetlere göre düzenlenmiş geçici çalışma örüntüsü, birer aylık çalışma ve dinlenme döngülerine dayalı rotasyonlu bir çalışma düzeni ve köylerle ocakları birbirine bağlayan ulaşım ağları ile disipline edildi. Çeşitli sosyal politika tedbirleri ile maden işçiliği cazip hale getirilmeye çalışıldı. EKI, işçilerin düzenli çalışmasını ve maden işçiliğini bir meslek olarak benimsemelerini teşvik amacı ile uzun süreli çalışan işçilere bedelsiz giysi, ayakkabı ve bez dağıtımına başladı. Ek olarak devam primi, çocuk primi gibi ödemelerle devamlı çalışmayı özendirdi. İşçi istihdamında etkin olan yerel aktörler ise EKİ bünyesinde kurulan İş ve İşçi Müdürlüğü denetimine alınarak disipline edildiler. EKİ’ye köylerden işçi sağlayan eski aracılar, buldukları işçilerin sayısı ve çalışma sürelerine göre prime bağlandılar. Böylece EKİ ocaklara işçi sağlayan yerel-enformel ilişki ağlarını da kontrolü altına aldı.
EKİ 1940’ların sonlarında nitelikli ve niteliksiz işçilere yönelik iki farklı mekân düzenlemesi ve çeşitli sosyal politika uygulamaları ile havzada daimi, istikrarlı ve uysal bir maden işçisi topluluğu yaratmaya çalıştı. Devlet, niteliksiz işgücünü köylerde tutarak bir yandan mevcut toplumsal dokuyu korudu. Diğer yandan da işgücü arzını disipline etti. Böylece havza köyleri devlete ucuz ve örgütsüz işgücü ve sorun aratmayan bir işçi kitlesi temin etti. Ucuz işgücü, emek-yoğun üretimin daha sonraki yıllarda da sürmesini kolaylaştırdı. Yeraltı işçilerinin geniş bir alana dağılmış birbirinden bağımsız köylerde yaşamaları tek parti dönemi siyasi seçkinlerinin çokça korktuğu, kimliklerini maden işçiliği deneyimi üzerinden tanımlayan, ortak yaşama ve çalışma deneyimlerini dayanışmaya dönüştürebilecek kesif bir maden işçi kitlesinin ve güçlü bir işçi örgütlenmesinin oluşumunu sınırladı. İşgücü piyasasının farklı basamaklarına yerleştirilen binlerce maden işçisinin işgücü piyasasındaki hiyerarşik konumları, bölgesel köken ve mekânsal ayrışmalarla kalıcı hale getirilirdi.
Öte yandan, örgütlü sendikal mücadeleler dışında kalan binlerce işçinin yürüttüğü gündelik mücadele biçimlerini, enformel dayanışma ve örgütlenme ağlarını işçi mücadelelerinin farklı formları olarak tanımlamak mücadele kavrayışımızı genişlete- bilir. Mekânın toplumsal ilişkilerle etkileşim içinde akışkan ve dinamik bir aktör olduğu göz önüne alınırsa, farklı toplumsal aktörler arasındaki mücadeleler sonucu her defasında yeniden üretildiği ve temellük edilmeye direndiği düşünülebilir. Havza köylerinin 1950’ler sonrasında emek ile sermaye ve emeğin farklı katmanları arasında ne tip ilişkiler ürettiğiy1e tip mücadelelerin mekânı olduğu ise bir başka araştırma gerektiriyor.
Nurşen Gürboğa Marmara Üniversıtesı, Siyaset Bilimi Ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
DİPNOTLAR 1. Kapitalizmin mekânsal bir sistem olarak işleyişi ve mekânın emek-sermaye ilişkileri tarafından düzenlenişine ilişkin bir tartışma için bk; Andrew Herod,'' Workers, Space, and Labor Geography: Intenıationol Lobor and Worklns-Claôô Hiôtory, No. 64, Fail 2003
2. Zonguldak kömür havzasının kömür üretimi öncesi görünümü ve kömür üretimi ile yaşadığı mekânsal dönüşüm için: bkz Donald Quataert, Minerô ond the State in the Ottoman Empire. The Zonguldak Coalıield 1822-1920, New York Oxford Berghahn Books, 2006, s 20-27
3. Yurt Ansiklopedisi, "Zonguldak", Cilt 10. Istanbul Anadolu Yayıncılık AŞ,I982-1983-19B4, s. 7726
4. Guataert, s 3-54.
5. age, s 52-63
6. Yerleşim birimlerinin ortaya çıkışı ve maden işletmelerinin geçici işçilerle nitelikli işçiler, idari ve teknik kadrolar için inşa ettiği evler ve yurtlar için bkz ase, s 81-88
7. MTA. (Maden Tetkik Arama Enstitüsü) Arşivi, , Rapor No. 1272, YIII927, s 4'-47.
8. İşçilerin ocaklar civarındaki yaşam koşulları için bkz Yusuf Akçura Bey'in 1925 yılında TBMM bütçe görüşmeleri sırasında yaptığı konuşma, TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 15, Devre 2, İçtima Senesi 2, 1976. s. 553 ve Kadri Yersel; Madencilikte Bir Ömür Anılar Görüşler, İstanbul: Maden Mühendisleri Odası, 1989, s 12 ve 21
9. 1921 yılında yasallaşan 15' numaralı "Eregli havza-i fahmiyesi maden amelesinin hukukuna müteallik kanun"un çeşitli maddeleri, madencilere işçilerin yaşam koşullarını iyileştirici yükümlülükler getiriyordu. Kanunun tam metni için bkz Mustafa Nuri Anıl, Nejdet Merey Türkiye’de Maden Mevzuatı. Cilt 11, İstanbul, '942, s. 161-163 Kanunun havzada çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmedi~inl, Yusuf Akçura'nın 1925 tarihli havza seyahatinden izlenimleri örnekliyor. Bkz age
10. M.TA Arşivi, Rapor No. 1272, s 49
11. İstanbul Sanayi ve Ticaret Odası’nın raporu için bkz. H. Avni, İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası 1926-1927-1928 Seneleri Faaliyet ve Muamelatına Ait Umumi Rapor, İstanbul: İstanbul Ticaret ve Sanayi Odası Neşriyatı, 1934, s 435-436. İktisat Vekaletine '92ide sunulan bir rapor için bkz, M TA Arşivi, Rapor No. 1272, s 49. Ayrıca Sanayi 1930 tarihli Sanayi Kongresi'nde havza ile ilgili sunulan raporlar için bkz. Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti, Sanayi Kongresi, Raporlar-Kararlar-Zabıtlar, Ankara, 1930, s 431-432 Son olarak ABD'den Türkiye Ekonomisi hakkında incelemeler yapmak üzere davet edilen uzmanların önerileri için bkz Hines, Walker D. ve Arkadaşları, Türkiye'nin İktisadi Bakımdan Umumi Bir Tetkiki 1933-1934, Ankara Köy Öğretmeni Basımevi, 1936, Kitap 1., Cilt 1,2, s 107-l08
12. Havzadaki büyük yerli ve yabancı sermayenin piyasadaki fiyat denetimleri ve yüksek karları için bkz Vedat Nediim Tör, "Kömürde Devletçilik... Kadro 3, No 25, (ikinci Kanun, 1934J, Tıpkı Basım AITA. Van, No 34, Ankara 1980 içinde, s 14
13. Havzada 1925 yılındaki üretim koşullar, için bkz. "Ereğli Zonguldak Kömür Havzası. Mes1ek Gazetesi, sayı 13 ve 17, İstanbul, 1925 - 1920'ler ve 1930’lardaki teknoloji düzeyi için bkz Yersel, age, sl4
14. Yeraltı üretim işçilerinin tabi olduğu ücretlendirme yöntemleri için bkz. Meslek, no 17 ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi (bundan sonra BCA), 4'2.1939, Katalog No .30.100/ 211.3.
15. Köylerden ocaklara işçi arzını düzenleyen yerel aktörler için bkz BCA, 4'2.1939, Katalog No 30.100/ 2.1!..3
16. Beş yıllık Sanayi Planları ve yeni kamu işletmelerinin kömür tüketimindeki payları için bkz Ahmet Ali Özeken, Türkiye Kömür Ekonomisi Tarihi, İstanbul: İÜIF Yayını, 1955, s 53-59
17. Bu yıllarda yapılan mahalleler ve işçi yurtlar, için bkz. Kozlu Kömür İşleri Türk Anonim Şirketi, İdare Meclisi Raporu. Ankara 1936. s.2; Zonguldak gazetesi, 28 Sonkanun 1936. Sadrettin Enver Zonguldak kömür havzamız. Etibank Yayını, s. 79-80.
18. M.T.A. Arşivi, Rapor No 1564.
19. BCA, 4'2.1939, Katalog No. 30.1.0.0 /21'.3.
20. BCA, 4 İlk Kanun 1938, Katalog No. 030, 0/ 174 206. 2
21. Granigg'in raporu için bkz. M.TA Arşivi, Rapor No 1561
22. Sanayi paternalizminin ve şirket kasabalarının bir değerlendirmesi için bkz. Reid, Donald ''Industrial Paternalism Discourse and Practice inNineteenth Century French Mining and Metallurgy.'' Comparative Studie. ln Society and Hi.tory 27, no. 4 (OCt. 1985), s. 579-607
23. BCA,4.12.1939. Katalog No. 30. 1.0.0/2.11.3
24. BCA, 20.11942, Katalog No. 490.I.O.O/721.467.1
25. BCA, 201.1942, Katalog No 49010.0 /72'467.1 ve BCA, 3.12.1942, Katalog No, 490.1.0.0 / 722.470.1.
26. Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti (bundan sonra BUMH), Etibank Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi 1944 yılı Umumi Murakabe Heyeti Raporu. s '39.
27 BUMH, Etibank Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi 1947 yılı Raporu, s. 23 ve BUMH, E Etibank Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi 1949 yılı Raporu, s- 33-71
28. 1944 Yılı Umumi Amenajman Projesi ve 1948 yılı tadili için. Özeken, 'Türkiye Sanayinde İşçiyi Barındırma Problemi", Sosyal Siyaset Konferansları. 111. Kitap, s 103-130
29. EKI'nin iş mükellefiyeti sonrası izlediği sosyal politikalar ve istihdam yöntemleri için bkz. BUMH Etibank Ereğli Kömürleri İşletmesi Müessesesi 1948 yılı Raporu. s 25-26, 53 ve EKI, L949 Senesi Faaliyet Raporu;s..3)
3O. Havzada 1980’ler öncesi sendikal örgütlenmenin özellikleri, daimi ve rotasyonlu işçilerin sendika ile ilişkileri ve işçi hareketleri için bkz. Delvin Roy, 'Labor and Trade Unionism in Turkey The Eregıi Coalmines.. Middie Eastern Studie. 12, no. 3 (October 1976)http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=824&Itemid=5

ZONGULDAK MADEN İŞÇİLERİNİN HAYATI, 1870-1920

ZONGULDAK MADEN İŞÇİLERİNİN HAYATI, 1870-1920


Yazar Donald Quataert

BAŞLANGIÇ NİTELİĞİNDE BAZI GÖZLEMLER

Ortadoğu'nun en zengin (petrol hariç) doğal kaynaklarını oluşturan Ereğli-Zonguldak madenlerinde 1914 yılında 10.000'e yakın işçi çalışıyordu. Hem özel girişimciler hem de devlet tarafından işletilen bu madenlerde çalışan işçiler, Osmanlı imparatorluğunda belli bir yörede ve iş kolunda çalışan en kalabalık işçi grubunu oluşturuyordu. Zonguldak maden ocaklarının ve işçilerinin tarihi 19. yüzyılın ilk çeyreğine dek uzanır. Söz konusu dönemde Osmanlı donanmasında buhar gücü kullanımına geçilmiş ve Batı Karadeniz'deki zengin kömür yatakları devletle sözleşme yapan özel girişimciler tarafından işletilmeye başlanmıştı. 19. yüzyıl sonlarına doğru Fransız sermayesiyle kurulan bir şirket yörede faaliyete başlamış ve kömür madenlerinde çalışan işçi sayısında ve üretimde çarpıcı artışlar görülmüştü. Osmanlı dönemindeki Zonguldak kömür madenleri ve maden işçileri hakkında, Osmanlı ekonomi tarihinin çoğu alanıyla kıyaslandığında, hayli geniş sayılabilecek (hemzen hemen tamamı Türkçe) bir literatür vardır. Buna rağmen, (yalnızca Osmanlı dönemine ilişkin olan kendi araştırmam dışında) konuyla ilgili bütün eserler esas olarak madenlerin 1923 sonrası tarihine ağırlık vermekte ve imparatorluk dönemi madenleri üzerine bilgileri, temci inceleme konuları cumhuriyet döneminde Zonguldak madenleri için bir giriş olarak sunmaktadır. Konu hakkında bu kadar çok eser bulunması, cumhuriyet döneminde Zonguldak madenlerinin ve maden işçilerinin taşıdığı ekonomik ve siyasal önemi yansıtmaktadır. Çok uzun bir süre, Zonguldak'ta çıkarılan kömürler, modern Türkiye'nin sanayileşmesine katkıda bulunmuş, şehirlerinin ve hızla büyüyen sanayi kapasitesinin enerji ihtiyacını karşılamıştır. Dahası, kömür madeni işçileri, sanayileşen Türkiye Cumhuriyeti'nde tarımsal kökenli emeği sanayi üretimine katma girişimlerinde merkezî bir yer işgal etmiştir. Avrupa'da ve ABD'de olduğu gibi modern Türkiye'de de, madencilerin fiziksel gücü ve çalışma koşullarının olağanüstü zorluğu konusunda efsaneler üretilmiştir. Emek tarihçilerinin ve işçi eylemcilerin birçoğunun gözünde, madenciler sanayi çağında işçilerin mükemmel simgesi haline gelmiştir, örneğin, George Orwell Road to Wigan Pier adlı eserinde, Emile Zola Germinal'de, madencileri umutsu ama asil hayatlar süren kahramanlar olarak anlatır. E.P. Thompson, gerek anıtsal eseri Making of the English Working Class'ta gerekse sonraki çalışmalarında madencileri tam bir isçi aristokrasisi olarak tasvir eder. Ayrıca, İngiltere ve Fransa'da olduğu gibi Türkiye'de de madenciler siyasal açıdan önemli bir gruptur. Bu derginin okurlarına, Zonguldak madencilerinin ve ailelerinin 1990'ların başlarında yaptıkları yürüyüş ve gösterilerin ülke siyasetinde oynadığı kilit rolü hatırlatmaya gerek yok. Ahmet Naim [Çıladır] 1934 yılında Zonguldak madenleri üzerine öncü nitelikteki çalışmasını yayınlamıştır. O günden bu yana, belirli aralıklarla Zonguldak madenleri ve madencileri üzerine kitap ve makaleler çıkmıştır. Bu makalede, Zonguldak madenlerinin Osmanlı dönemini araştıran tarihçiler açısından yararlı olduğunu düşündüğüm birkaç çalışma üzerinde duracağım. Söz konusu eserlerin yazarları, şu ya da bu şekilde kömür madenlerinin işletilmesiyle bağlantısı olan kişilerdir. Bazıları maden mühendisi, bazıları işletmeci, bazıları da siyasal eylemci veya işçi sınıfı militanlarıdır. Naim'in çalışması bazı yönleriyle benzersiz bir nitelik taşımaktadır, çünkü kullandığı manüskri kaynakların birçoğu ne yazık ki artık elimizde bulunmamaktadır (gerçi bunlar özel kütüphanelerde hâlâ korunuyor da olabilir). Daha sonra bu konuda eser kaleme alan yazarların hemen hemen hepsi Ahmet Naim'in kitabını temel almışlar, kimileri de onun araştırmasını aşan çalışmalar ortaya koymuşlardır. Bir hukukçu olan Özeken'in kitabında, başka yerlerde rastlanmayan, son derece önemli malzemeler sunulmaktadır. "14 yıl madencilik yapan"[1] Etingü'nün kitabında, madenlerle ilgili bazı önemli Osmanlı nizamnameleri Latin alfabesine aktarılmıştır. Emekli bir maden yüksek mühendisi olan Savaşkan'ın kitabında, önceki çalışmaların mükemmel bir özetinin yanı sıra pek çok özgün katkı da bulunmaktadır. Ahmet Naim'in oğlu Sina Çıadır, 1970 tarihli kitabında, babasının eserini bir hayli genişletmiştir. Çıladır, 1977 yılında, bu kitabın baştan sona gözden geçirilmiş, çok daha kapsamlı bir versiyonunu yayınlamıştır.[2] Bu eserlerde bir dizi önemli tema ortaya çıkmaktadır: Ahmet Naim, Ciladır, Özeken, Etingü, Tesal ve Savaşkan, madenlerin tarihine aşağı yukarı aynı perspektifle bakmakla, Osmanlı (ve Türkiye Cumhuriyeti'nin) devlet politikaları ile Zonguldak'taki kömür madenciliği arasındaki bağlantıyı vurgulamaktadır. Kömür havzalarının tarihini, devletin hangi kurumunun kömür işletmelerinden sorumlu olduğuna göre dönemlere ayırmaktadırlar. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Zonguldak madencilik tarihini üç dönemde incelerler: 1848-1865, Hazine-i Hassa idaresinde üretim; 1865-1909, Bahriye Nezareti'nin işletmeden sorumlu olduğu dönem; 1909-1920, Ticaret Nezareti'nin (önce Nafia, sonra Ticaret ve Ziraat ve Maadin Nezareti) sorumlu olduğu dönem. Dönemleme yapılırken öne çıkarılan konu, -örneğin- değişen maden çıkarma yöntemleri veya sömürü biçimleri yerine, kömür işletmelerinden sorumlu devlet aygıtının değişmesidir. Bu eserlerde, böylelikle, ilgili devlet biriminin hangisi olduğunun, Zonguldak madenciliğinin gelişiminde kilit değişken olduğu ima edilir. İkincisi, bazı yazarlar -özellikle Ahmet Naim, Çıladır ve Etingü- maden işçilerine çok olumlu bir yaklaşım sergilerler. Kimi zaman, örneğin Ahmet Naim'in 1934 tarihli kitabında ve Çıladır'ın 1970 yılında yayınlanan çalışmasında, işçilerin kaygıları ve istekleri, anti-emperyalist mücadelede çok önemli sayıldığı için, emperyalizm konusunun gölgesinde kalmış, hatta kaybolmuştur. Yine de, bu eserlerde işçiler mevcuttur ve önemli bir araştırma konusu olarak kabul edilir. Çıladır, kitabının 1977'de yapılan yeni basımı için büyük bir yeniden düzenlemeye gitmiş, kitapta işçilerin faaliyetlerine çok daha geniş bir yer vermiştir. Kitabın adındaki değişiklik de, eserin odak noktasının emperyalizmden işçi hareketlerine kaydığını göstermektedir. (1970'te yapılan birinci baskı Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940; 1977'de yapılan ikinci baskı ise Zonguldak-Havzasında işçi Hareketleri, 1848-1940 adını taşımaktadır), öte yandan, Savaşkan, esas itibarıyla devlet denetimi, maden ocaklarının mülkiyeti ve madenlerin işletimi üzerinde durur, işçi meselesini başlı başına bir araştırma konusu saymaz. Genel olarak, yazarlar Zonguldak madenlerinin tarihini 1820'lerde bölgede kömür bulunmasından başlatırlar. Kömür madenlerinde 1890'lı yıllara dek yoğun bir üretim yapılmamıştır. 1820'ler ile 1890'lar arasında yıllık üretim yaklaşık 50-10.0 bin ton seviyesinde kalmıştır. 1896'da, Fransız sermayesiyle kurulan Ereğli Şirket-i Osmaniyesi faaliyete geçmiş, ardından başka önemli yabancı şirketler ve Osmanlı şirketleri de kömür çıkarmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, üretim 1890'ların sonlarında 200.000 tona ulaşmış, 1911'de 900.000 tonu aşmıştır. Yukarıda anılan kaynaklarda, Fransız şirketi, genellikle, yeni ve ileri teknolojiler getirdiği ve üretim tekniklerini rasyonalize ettiği için övülür. Gelgelelim, millî hazine kömürü amansızca tükettiği için de ağır bir şekilde eleştirilir. Üç yazarın daha eserleri üzerinde durmak gerekir, ilk olarak, eski bir maden işçisi olan Erol Çatma'yı analım. Çatma, kitabında, işçiler ve çalışma koşullan konusuna, özellikle Osmanlı ve cumhuriyet dönemlerinde kömür madenlerinde çalışma zorunluluğuna ağırlık verir. Kitap boyunca, okur, uzak bir gözlemcinin değil, madenlerde çalışmış bir işçinin bakış açısıyla karşı karşıyadır. Üzerinde duracağım ikinci yazar ise, madencilerin 1990'lardaki hayatını inceleyen Erol Kahveci'dir. Ben, Kahveci'nin, aynı konudaki doktora tezinden yararlanarak yazdığı bir makaleyi kullanıyorum. Osmanlı tarihçisi, görece uzak bir geçmişi incelerken yakın dönem üzerine yapılmış bu çalışmada zengin bir karşılaştırma malzemesi bulabilir. Kahveci'nin kaydettiği tecrübelerin birçoğu 19. yüzyıldaki benzer gelişmeleri hatırlatmaktadır. Son olarak, İmer'in 1944 ve 1973'te yayınlanmış iki eserini değerlendireceğim. Hüseyin Fehmi İmer (1871-1960), 1910-1921 yıllan arasında Ereğli'de kömür madenlerinde müdür olarak görev yapmış, üst-orta kademe bir yöneticidir, ilk eser, yazarın savaş yıllarında hazırladığı bir makaledir. Makalede, kömür madenlerinin keşfinden başlanarak o döneme kadar yaşanan gelişmelerin tarihçesi sunulur. Yazar, tarihçesinde, birçok açıdan, Ahmet Naim gibi, (sorumlu devlet birimine göre) bir dönemleme ve düzenleme yapmış, madencilik hakkında daha fazla teknik ayrıntı vermiştir. Pek çok yararlı bilgi içeren makalede, "bîçare" işçileri kayırıp kollayan, onların bakış açısını önemseyen bir hava vardır. Yazar, genel olarak, 1908'den sonra Osmanlı devletinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Zonguldak işçileri lehine getirdiği pek çok olumlu değişiklik üzerinde durur, örneğin, 1908 öncesi dönemin Osmanlı idarecilerini, işçiler için sağlıklı gıda, barınma ve tıbbî hizmet sağlayacak düzenlemeler yapmadıkları için sert bir dille suçlar. Makalede daha sonra, kendi müdürlüğü sırasında 1920'li ve 1930'lu yıllarda çalışma koşullarının iyileştirilmesi için yapılanları dikkatlice sıralar. 1944'te, (bu derginin okurlarının gayet iyi bildiği üzere) Türkiye ekonomisi ve toplumu, uzun süren savaş ve seferberlikten dolayı derin bir kriz yaşıyordu. Devlet, kömür üretimini sürdürmek için çok sert ve acımasız tedbirlere başvurmuştu. Bu açıdan, devletin işçiler yararına yaptıklarını vurgulayan makale, savaş döneminin kriz ortamında maden işçilerini itaatkâr kılmaya yönelik bir girişim sayılabilir. Hüseyin Fehmi İmer'in anıları, Kerim Yund tarafından yazarın sağlığında yayına hazırlandığı halde, ölümünden ancak 13 yıl sonra yayınlanmıştır. 1944 tarihli makale ile 1973'te basılan Hayatı-Hatıraları adlı kitap, çarpıcı vurgu farklılıklarıyla çok değerli bir karşılaştırma olanağı sağlar. Hatıralar, İmer'in maden müdürlüğü döneminde, yani Birinci Dünya Savaşı yıllan ile bu savaşın öncesinde ve sonrasında kömür madenleri üzerine çok önemli bilgiler sunmaktadır, öte yandan, bu kitap sessiz kaldığı konular açısından daha da ilginçtir. Müdürlüğü döneminde yer altında ve yer üstünde çalışan, sayıları aşağı yukarı 10.000'e ulaşan maden işçilerinden söz edilmesi dikkate değerdir. İmer, hatıralarında, örneğin, müdürlüğe tayini üzerine, İstanbul'dan 1910da maden işletme müdürlüğünün bulunduğu Kozlu'ya deniz yoluyla yaptığı yolculuğun büyüleyici bir hikâyesine yer verir. Kozluda o tarihte vapurun yanaşacağı bir iskele yoktur, o yüzden bir sandalla kıyıya ulaşır. İmer, nasıl karşılandığını, çeşitli şirketlerin görevlileriyle, devlet yetkilileri ve memurlarla, Fransa ve İtalya konsolosluklarının temsilcileriyle, önde gelen "madenci"lerle (madenci, Osmanlı döneminde, "maden işçisi" değil, "maden işletmecisi" anlamına geliyordu) yaptığı görüşmeleri anlatır. Gelgeldim, bu hatıralardaki Kozlu âdeta maden işçilerinin yaşamadığı bir yöredir. Osmanlı Devleti'nin kömür işletmeleri müdürlüğü makamında bulunduğu yılları anlattığı altmış küsur sayfada, işçilere hemen hemen hiç rastlanmaz. Bu birinci el tanıklıkta işçilere yer verilmeyişi, yukarıda anılan bazı yazarların kömür işletmeleri tarihini, sorumlu devlet birimine göre kurgulamalarıyla paralellik gösterir: ilgi odağı devlet, devlet elitleri ve aynı sınıftan kişilerdir. İmer'in 1944 tarihli makalesinde işçilere verdiği önemli yer düşünülünce, hatıralarında işçilerin iyiden iyiye görünmez kılınması daha da çarpıcı hale gelmektedir. İmer, yalnızca bir yerde, işçilerden söz açar, hem de çok dikkat çekici bir şekilde. Anılarında, Zonguldak'ın Ruslar tarafından ilk bombalanışını anlattıktan hemen sonra, işçilerin önemli rol oynadığı olaya değinir. O sırada, Zonguldak'a altı kilometre uzaklıktaki Gelik madenlerinden yüzlerce işçi, ellerinde ateşli ve kesici silahlarla Zonguldak üzerine yürüyüşe geçmiştir. İmer'e göre, savaş nedeniyle Zonguldak yöresinde bulunan asker ve jandarma sayısı yetersizdi. Bunun üzerine Hüseyin Fehmi İmer, Zonguldak ahalisini bir araya toplayıp silahlandırmış; silah zoru ve İstanbul'dan gelen irade-i seniyyeyi de kullanarak işçileri madenlere dönmeye zorlamış. Kitapta, Zonguldak üzerine yürüyen işçilerin amaçları pek net ortaya konmamaktadır. İmer, dolaylı bir şekilde, bu işçileri, I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin düşmanı kampta yer alan Fransız ve İtalyan maden işletmecilerine öfkelenen, kandırılmış vatanseverler olarak gösterir. İmer'e göre, kendisi, Zonguldak ahalisiyle birlikte, aslında iyi niyetli olan bu işçilerin aşırılıklarım dizginlemiştİL Kitapta, işçi hareketi için hiçbir sınıfsal veya ekonomik açıklama bulunmamaktadır. İmer'in anlatısında, -kendisinin ve yanma çektiği kişilerin temsil ettiği- sermaye ile işçiler, Osmanlı Devleti'nin düşmanı haline gelen bir grup Fransız ve İtalyan’a karşı, aslında aynı safta yer almaktadır. İmer, hatıralarında, işçilerin, madenlerin büyük bir çoğunluğunu işleten Fransız ve İtalyan kapitalistlere karşı tepki gösterip sınıfsal taleplerle harekete geçmiş olabileceklerini hiç dikkate almaz. Ona göre, bu hareket, vatansever işçilerin (haklı) milliyetçi tepkisinin (hiç de yerinde olmayan) bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Osmanlı imparatorluğumun son dönemlerindeki işçi tarihini ortaya çıkarmaya çalışırken, Zonguldak maden işçilerine dair birincil kaynaklar bulmak için uzun bir zaman çaba harcamıştım. 1983 yılında Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire adıyla yayınlanan kitabım için yürüttüğüm araştırma sırasında, İstanbul'daki Başbakanlık Arşivi'nde (şimdiki Başbakanlık Osmanlı Arşivi) ve Fransız maden şirketini finanse eden (merkezi Paris'te bulunan) Credit Lyonnais bankasının arşivlerinde bütün kaynakları taramıştım. O araştırmada, Sırbistan, Karadağ, İngiltere, Fransa, Avusturya gibi pek çok ülkeden Osmanlı topraklarına gelen, büyük bir çoğunluğu -ama hepsi değil- erkeklerden oluşan işgücünün büyüleyici öyküsü ortaya çıkmıştı, işçilerin asıl ağırlıklı kesimi, nüfus yoğunluğu düşük olan bu bölgenin köylerinden getirilmişti. Osmanlı dönemi boyunca, işgücü sıkıntısı bu madenlerden tam anlamıyla yararlanılmasını engelliyordu. Bu kronik sorunu hafifletmek için, 1867 tarihli Dilâver Paşa Nizamnamesi, yöredeki 14 kazada yaşayan köylülere yılın belli günlerinde rotasyon temelinde madenlerde çalışma yükümlülüğü getirmişti. Civar 14 kazadan üç grup işçi -kazmacı, küfeci, kiracı- temin edilmişti. Kazmacılar madeni kazan işçilerdi; küfeciler kömürü küfelerle yerin üstüne çıkarıyorlardı. Kiracılar ise, körükleri çalıştırmakta kullanılan ve çeşitli malzemeler (örneğin destekler) taşıyan hayvanlarla ilgileniyordu. Köylüler, bu hizmetlerine karşılık, askerlikten muaf tutuluyor ve nakit ücret alıyordu. Kısacası, devlet, kömür madenlerini işletmek için dolaysız şekilde zorlama gücünden yararlanmıştır. Ne var ki, madenlerde çalıştırılan bu işçiler pek çok bakımdan yetersiz bulunmuş ve bundan dolayı 1906 yılında (madenlere yatırım yapan yüksek bir Osmanlı bürokratının ısrarlı talebiyle) başka vilayetlerden kazmacıların ve diğer işçilerin kömür madenlerinde çalışmalarına izin verilmiştir. Böylelikle, Trabzon'dan ve başka yörelerden çok sayıda işçi madenlerde çalışmaya başladı. Yine de, Dilâver Paşa Nizamnâmesi'nin getirdiği çalışma yükümlülüğü değişmedi ve Zonguldak maden işgücünün önemli bir kesimini zorunlu hizmet yapan işçiler/köylüler oluşturdu, ilk araştırmalarım, gerek rotasyon esasına göre çalışanların, gerekse yöre dışından gelen daimî işçilerin ücretleri ve iş koşulları hakkında -çok kaba ve yetersiz de olsa- birtakım bilgiler ortaya çıkarmıştır. Bu ilk bulgulara göre, ikinci grup (daimî işçiler) daha iyi koşullarda çalışıyor ve daha yüksek ücretler alıyordu. Social Disintegration kitabımın yayınlanmasından sonra, Başbakanlık Arşivi'nde ve başka arşivlerde bu konuyla ilgili çeşitli araştırmalara giriştim, ama pek bir bilgi bulamadığım için madenciler projesini bir yana bıraktım. Ne var ki, 1995 yılında gelişmeye başlayan bir dizi olay sayesinde, maden işçilerine ilişkin belgelerin hâlâ mevcut olduğunu öğrendim. Bu belgeler İstanbul veya Paris'te değil, Zonguldak'taydı. 1997 yazında hangi belgelere ulaşabileceğimi öğrenmek amacıyla Zonguldak'a gittim. Zonguldak'ta gerçekten olağanüstü bir belge yığını buldum: Osmanlı Devleti'nin son yarım yüzyılında çalışan maden işçilerine ilişkin on binlerce belge vardı. Belgeler, (bugün) devlete ait olan kömür işletmeleri şirketinde. Karaelmas Üniversitesi'nde ve özel kişilerde bulunuyor.[3] Kanımca, bu belgeler, Osmanlı imparatorluğu’nu n son döneminin emek tarihine ilişkin en önemli veri grubunu oluşturmaktadır. Önemleri yalnızca hacimlerinden değil (gerçekten inanılmaz ölçüde çok belge karşımıza çıkmıştır), ayrıca niteliklerinden de kaynaklanmaktadır. Osmanlı döneminden kalan diğer belgelerin neredeyse tamamı, merkezî devletin görüşünü yansıtır ve Osmanlı ekonomi ve toplumunun devlet-merkezli bir bakış açısıyla tutulmuş kayıtlarıdır. Zonguldak'ta bulunan kaynaklar ise, tersine, olayların yaşandığı yer ve zamanda kaydedilmiş belgelerdir, dolayısıyla tam anlamıyla benzersiz bir nitelik taşırlar. Ben, şu anda, bu belgeleri düzenlemeye ve çevirmeye çalışıyorum, araştırma projesinin ortasındayım. Dolayısıyla, aşağıdaki satırlar, devam eden bir araştırmanın ilk bulgularını sunan bir gelişme raporu olarak okunmalıdır. Kaynaklar arasında, maden müfettişlerinin madenlerdeki koşullar hakkındaki günlük raporları önemli bir yer tutmaktadır. Bu raporlar sayesinde, Osmanlı tarihi araştırmalarında ilk kez, elit olmayan grupların günlük hayatlarını yeniden inşa etmek mümkün olmaktadır. Raporların birçoğunda, kaza, iş güvenliği veya çalışma koşullan gibi çeşitli konularda işçilerin kendi sözleri kaydedilmiştir. Pek çok cilt oluşturan başka kaynaklarda ise, binlerce madencinin adları, doğum yerleri, yaşları, meslekleri, medenî halleri, çocuklarının sayısı ve ücretlileri listeler halinde sıralanmıştır. Daha başka ciltlerde de, Zonguldak'ta başmüfettişlik ile gerek yörenin çeşitli yerlerindeki idarî görevliler, gerekse devlet merkezi arasındaki yazışmalar bulunmaktadır. Şu anda, elimizde, geçici (rotasyon usulü çalışan) işçiler üzerine, daimî işçiler hakkında olduğundan daha fazla veri var. Bazı köylerden maden işçisi sağlanmış, bazı köylere maden payandası olarak kullanılacak ağaçları kesme işi verilmiş, bazı köyler de yük hayvanları temin etmiştir. Bir köyden bir grup, düzenli olarak belli bir madende çalışmış, aynı zamanda başka köylerden gelen başka gruplar da aynı işi yapmıştır. Köylülere/işçilere madenlerde 15 günlük vardiyalarda kalma yükümlülüğü getirilmiştir. Vardiya düzenini, köy muhtarları ve/veya mahalle ileri gelenleri belirlemiştir. Madenlerde çalışan köylülerin yerini ala çak öteki vardiya gelmezse, çalışanlar, işlerine devam etmek zorundaydılar. Üstelik, işçilerin büyük bir çoğunluğunun, köylerine yakın madenlerde çalışmadığı anlaşılıyor. Çalışacakları madenlere gitmek için kışın karla kaplı yollarda günlerce yürümek zorunda kalan işçilere ilişkin bilgilere sık sık rastlanıyor, işçilerin günde 12 saat çalışmaları öngörülmüştü (günde iki vardiya), ama kayıtlardan iş saatlerinin uzatılmasının çok yaygın bir uygulama olduğu anlaşılıyor. Kayıtlara göre, işçiler 1.5, hatta 2 vardiya boyunca çalışıyordu (yani aralıksız 18 saat, bazen 24 saat), işçiler, 15 günlük yiyeceklerini köyden kendileri getiriyordu. Ayrıca, barınma sorununu çözmek de işçilerin yükümlülüğüydü (muhtemelen Ereğli Şirket-i Osmaniyesi, Osmanlı "madenci"lerinden Ragıp Paşa ve belki başka işverenler barakalar inşa edene dek durum değişmemiştir). Bir köyden gelen grup birlikte yemek yiyor, birlikte uyuyor; kimi zaman da, iş kazalarında birlikte can veriyordu. Zonguldak köylüleri, yani rotasyon usulü madenlere gelen işçiler, daha yüksek ücretlerle daha vasıflı işlerde çalıştırılmak üzere yöre dışından getirilen daimî işçilerle birlikte çalışıyordu. Maden işçiliğinde deneyim kazandıkça, muhtemelen, yöre dışından gelen işçilerin yaptıkları daha vasıflı işlere geçiyorlardı. Bu konu, çok verimli bir araştırma alanı olacaktır. Dolayısıyla, rotasyon usûlü çalışan Zonguldaklı işçiler ile başka vilayetlerden ve yurtdışından gelen işçiler arasındaki ilişki araştırmada önemle üzerinde durulacak bir konudur. Bu üç farklı grup, birçok iş tecrübesini ve boş zaman faaliyetini paylaşıyordu, bu durum aralarında bir dayanışma ve birlik duygusu geliştirmiş olmalıdır. Belgelerin sunduğu eşsiz ayrıntı zenginliğinden yararlanarak, hem dayanışma bağlarının oluşumunu, hem de etnik, bölgesel, dinsel, belki de vasıflı olup olmamayla ilgili farklılıkların etkili olduğu noktalan ortaya çıkaracağımı umuyorum. Şu ana kadar inceleyebildiğim belgelerden belli başlı birtakım temalar belirmeye başladı. Madenlerde çalışmanın getirdiği inanılmaz tehlikeler sürekli olarak vurgulanıyor. Osmanlı döneminde Zonguldak madenlerinde, aynı dönemde ABD'deki madenlere kıyasla çok daha sık kaza meydana geldiği anlaşılmaktadır. Örneğin 1912-1913 yıllarında, 11 haftalık bir dönemde Zonguldak madenlerindeki kazalarda 20 kişi hayatını kaybetmiştir. Maden kazalarının çok sık yaşanmasının bir dizi sebebi vardı: Dönemin sonlarına dek değişmeyen çok kötü çalışma koşulları, iş saatlerinin uzunluğu, maden çıkarmanın doğasında yer alan tehlikeler ve dikkatsizlik. Birçok kazanın altında yatan neden, uzun çalışma saatlerine ve ağır iş yüküne, olsa olsa duyarsızlık olarak tanımlanabilecek bir işletmecilik tavrının eşlik etmesiydi. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, Ereğli Şirket-i Osmaniyesi'nin Üzülmez'deki madenlerinde çalışan, ama 3-4 kilometre uzaklıktaki Zonguldak şehrinde oturan işçilerin durumunu ele alalım. O sırada, şirket memurları ve görevlileri (memurin ve müstahdemin) Zonguldak-Üzülmez hattından geçen kömür trenlerine eklenen özel yolcu vagonlarında seyahat edebiliyordu. Ama işçilere bu hak tanınmamıştı ve söz konusu mesafeyi yürümek zorundaydılar. Zaman kazanmak, yol yorgunluğu çekmemek isteyen pek çok işçi (kurallara aykırı olarak) kömür taşınan vagonlara atlayıp binmeye çalışıyordu. Bundan dolayı, zaman zaman ölüm veya yaralanmayla sonuçlanan kazalar meydana geliyordu. İşçiler vagonun üstünde uyuyup kalıyor veya trene atlarken veya atlayarak trenden inerken düşüyorlardı. Bir başka kaza türünü, madenciliğin ayrılmaz bir parçası olan kazalar oluşturuyordu. Madenlerde bacayı desteklemek için bağ bağlamak çok tehlikeli bir işti. Bir kalasın yatay şekilde iki dikey kütüğün üzerine yerleştirilmesi gerekiyordu. Yani, kömür veya taş tavan üzerine bir kalas konuyor, sağlam olması için iyice çakılıyordu. Böylece oluşturulan yapı madencilere destek ve güvenlik sağlıyordu, ama bağ bağlama işi büyük bir risk taşıyordu. Bu iş yapılırken kayaların düşmesi çok sık rastlanan bir olaydı. Bağ bağlamak, yaralanmalara yol açan maden kazalarının belki de en önemli nedeniydi. Genellikle metan gazının (grizu) ve zaman zaman da kömür tozunun sıkışmasından meydana gelen patlamalar çalışanların korkulu rüyasıydı. 1894 yılında devletin madencilerin hayatını hiçe saydığını gösteren ünlü bir olay meydana gelmişti. İşçiler, çalıştıkları madenin metan gazıyla dolduğunu görünce işlerini bırakıp köylerine kaçmışlardı. Buna karşılık, maden nazırı jandarma yollayıp, işçileri/köylüleri evlerinden ve tarlalarından zorla getirtmiş, işbaşı yaptırmıştı. İlk dönemlerde kullanılan, açık gaz lambaları ve havalandırma bacaları çok büyük tehlikeler oluşturuyordu. Ama giderek, büyük ocaklarda, hızlı hava sirkülasyonu sağlayan mekanik körükler giderek bu bacaların yerini aldı. Ayrıca, metan gazının veya kömür tozunun tutuşması ihtimalini büyük ölçüde azaltan kapalı lambalar da, riskli yerlerde yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Yine de, maden kazalarının bir türlü ardı kesilmedi. Örneğin, Mayıs 1913'te, kapalı lambaları bulunan işçiler, (Kilimli yöresindeki) Çamlı ocağında yeni bir kuyu açıyorlardı. Bu ocakta elektrikle işleyen modern bir havalandırma sistemi vardı ve o güne kadar hiçbir grizu sorunu yaşanmamıştı. Kazmacılar, taşları kırıp yeni bir kuyu açarken, birdenbire bir grizu boşluğuyla karşılaştılar. O kapalı alandaki gaz basıncı aniden arttı ve emniyetli lambalar söndü. Madenin başka taraflarındaki işçiler arkadaşlarının yardımına koştular, ama bu işçiler metanla dolu mekâna açık lambalarıyla gelmişlerdi. Bir yerde grizu patlaması oldu, çıkan yangın madenin başka bir yerine sıçradı, kömür çıkarılırken ortaya çıkan kömür tozunu tutuşturdu. Tam 11 kişi -bir çavuş, iki kazmacı, sekiz amele- öldü, 19 amele yaralandı. [4]
Neredeyse bütün dönem boyunca yaralılar hiçbir malî yardım sağlanmadan köylerine, gönderilip kaderlerine terk ediliyorlardı. 19. yüzyıl sonlarına doğru, birkaç hastane kuruldu, sağlık hizmetleri iyileştirildi. Ne var ki, Osmanlı dönemi boyunca, işçiler sağlık harcamalarım kendi ceplerinden karşıladılar. Bir ikinci önemli tema da, kamu sağlığı meselelerinin dönem içinde giderek devletin ilgilendiği bir alana dönüşmesidir. Maden müfettişleri sık sık kazalara ve iş güvenliği sorunlarına değindikleri için, bu konuda daha fazla bilgi edinebileceğimi sanıyorum. 19. yüzyılın ikinci yarısına dek, çalışanların iş güvenliği açısından korkunç bir durumda olduğu anlaşılıyor. Hem yörenin jeolojik yapısı, hem de maden işletmecilerinin ve devletin konuya yeterince önem vermemeleri bu duruma yol açmıştır. Sonraları, devlet müfettiş tayinlerinin gösterdiği üzere iş güvenliğine ilişkin nizamnameler çıkarmıştır. Osmanlı Devleti'nin genel olarak kamu sağlığına daha büyük önem vermesinin bu gelişmede payı olduğu açıktır. Tabiî bu politika da, Osmanlı Devleti'nin modern, rasyonel, teknolojik bir devlet olma yolundaki uzun evriminin bir parçasıdır. Sağlık sorunlarıyla bağlantılı bir başka konu da kömür madenlerinde iş disiplininin (inzibat) sağlanmasıdır. Devletin gittikçe daha çok ilgi gösterdiği bu konu, maden müfettişlerinin raporlarında giderek ağırlık kazanmıştır. Maden işçilerinin iş güvenliği ve inzibat tedbirlerine gösterdikleri tepkiler son derece ilgi çekicidir ve araştırmanın bir başka önemli temasını oluşturmaya başlamıştır. Dekovillere atlayıp yolculuk etme konusunda işçilerin sergilediği ısrarlı tavra yukarıda değinmiştik. Bir başka örnek olarak, işçilerin üretim kotalarını karşılama istekleri ile müfettişlerin tünelleri destekleyecek yeni yerler kazdırma talepleri (bu, bazı işçilerin bir süre ücretsiz çalışmaları anlamına geliyordu) arasındaki çelişkiden bahsedebiliriz. Kimi zaman da, işçiler, patlama olması riskine aldırmadan, madenlere -gizli gizli- tütün ve kibrit sokuyorlardı. Kazalarda yaralananların ve görgü tanıklarının olay sonrasında anlattıkları, çalışma arkadaşlarının, (görünüşte güvenliğe önem vermemekten kaynaklanan) bu tür 'özensiz' davranışlarına nasıl bir gözle baktıklarını ortaya koyabilir, iş disipliniyle ilgili bir başka örnek daha verelim. Ereğli Şirket-i Osmaniyesi'nin işlettiği bir ocağın ana galerilerinden birindeki bir işçi, çürümüş destekleri değiştirirken, lambasının sönmesi sonucu karanlıkta kalmış, baltası bacağına çarparak hafif şekilde yaralanmıştı. Şirketin işçilere ayda belli miktarda gaz yağı ve fitil verdiği anlaşılıyor. Ne var ki, işçiler, evlerinde kullanmak amacıyla sürekli olarak gazyağı ve fitil çalıyorlardı.[5] Osmanlı işçilerinin güvenliğinden sorumlu müfettişlerin yabancı uyruklu olması, işçilerin alıştıkları, çalışma şeklini değiştiren iş güvenliği tedbirlerine ilişkin zaten karmaşık olan pazarlık sürecini daha da zorlaştırmış olabilir. Üstelik, belgeler açıkça gösteriyor ki, işçiler, kazalardan kimin sorumlu olduğunu müfettiş ve şirket yetkilileriyle tartışırken iş güvenliği dilini1 kullanmaya başlamıştır. Özetlersek, Osmanlı döneminde Zonguldak maden işçilerinin incelenmesi çeşitli açılardan önem taşımaktadır. Her şeyden önce, böyle bir inceleme, Osmanlı işçilerinin hayatını tam anlamıyla gün ışığına çıkarma imkânı sağlamaktadır. Böylelikle, işçiler, Osmanlı tarihi araştırmalarında bugüne kadar mümkün olmayan ölçüde merkezî bir yer kazanmaktadır. Yeni ortaya çıkarılan birincil kaynakların -pek çok yönden- en önemli katkısı kanımca budur, ikincisi, bu araştırma sayesinde, klasik proleterleşme modeline uymayan bir emek ordusunun gelişimini yakından tanıma ve değerlendirme fırsatı bulacağız. Gerek kömür gerekse de kömür madeni işçileri sanayi çağının can damarıdır. Oysa, Zonguldak yöresinde, binlerce işçi mülksüz, topraksız, 'özgür' işgücü haline gelmemiştir. Köyle bağlarını korumuş, madenlerde çalıştıktan sonra köylerine dönmüşlerdir. Bu işçi-köylülerin varlığı, dünyanın farklı bölgelerindeki toplumlar ve ekonomiler üzerinde sanayileşmenin etkisini anlamamız açısından önemlidir. Üçüncüsü, bu araştırma, bize, (yerli ve yabancı) emek, (yerli ve yabancı) sermaye ve devlet arasındaki etkileşimi görmemizi sağlayacak bir bakış açısı kazandırabilir. Dördüncüsü, böyle bir araştırmayla, hem farklı etnik gruplardan ve bölgelerden Osmanlı uyrukları arasındaki, hem de Osmanlı uyrukları ile yabancılar arasındaki ilişkilere yakından bakma imkânına kavuşuyoruz. Nihayet, bu inceleme, Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde geçirdiği dönüşümü anlamak için çok değerli bir örnek sunmaktadır. İngilizce’den çeviren TANSEL DEMİREL (Çevirideki katkılarından dolayı Yavuz Selim Karakışla'ya teşekkür ederiz) KAYNAKÇA Çatma, Erol (1998) Asker işçiler, Ceylan Y., İstanbul.Ciladır, Sina (1970) Zonguldak Havzasında Emperyalizm, 1848-1940, Ankara.— (1977) Zonguldak havzasında İşçi Hareketlerinin Tarihi, 1848-1940, Ankara, Etingü, Turgut (1976) Kömür Havzasında ilk Grev, İstanbul.[İmer], Hüseyin Fehmi (Nisan 1944) "Ereğli Maden Kömürleri Havzası," İş, Cilt 10, Defter 2, # 38, 33-69.İmer, Hüseyin Fehmi (1973) hazırlayan Kerim Yunt, Hayatı-Hatıraları (1871-1960), İstanbul.Kahveci, Erol (1996) "The Miners of Zonguldak", Erol Kahveci, Nadir Sugur ve Theo Nichols, (der.), Work and Occupation in Modern Turkey içinde, Londra, ss. 172-207.Naim, Ahmet (1934) Zonguldak Havzası. Uzun Mehmet'ten Bugüne Kadar, İstanbul.— (1985) Bir Yudum Soluk, İstanbul, 2. Basım.Özeken, Ahmet Ali (1944) Ereğli Kömür Havzası Tarihi Üzerine Bir Deneme, 1840-1940, İstanbul.Quataert, Donald ve Nadir Özbek (1999) "Ereğli Kömür Madenleri" Tarih ve Toplum, Ocak ss. 11-18.Quataert, Donald (1983) Social Disintegration and Popular Resistance in the Ottoman Empire, 1881-1908, NewYork. Roy, Delwin A., (1976) "Labour and Trade Unionism in Turkey: the Ereğli Coal Mines" Middle Eastern Studies, 12, No. 3, ss. 125-172.Savaşkan, Bahri (1993) Zonguldak Maden Kömürü Havzası Tarihçesi, 1829-1989, Zonguldak. Tesal, Necip D. (1957) Zonguldak Vilayetinin İktisadî Ehemmiyeti, İstanbul. Yersel, Kadri (1989) Madencilikte Bir Ömür Anılar-Görüşler, İstanbul.

[1] Etingü, 1976:3.[2] Bu revizyonun bîr açıklaması için bkz. Ciladır, 3 977; 9-10.[3] Quataert ve Özbek (1999).[4] Kaynakların bir açıklaması için bkz. ED 10, ss. 142-147 ve ED 16, ss. 55-59. Bkz. Quataert ve Özbek (1999).[5] ED 16, s. 355.
(www.sosyalsiyaset.com adlı siteden alınmıştır.) http://zonguldakbilgi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=794&Itemid=62