23 Ağustos 2007 Perşembe

KDZ.EREĞLİ TARİHİ



Karadeniz Ereğli, Türkiye’nin kuzeyinde, Batı Karadeniz Bölgesi’nde, Zonguldak il sınırları içerisinde; 41 derece 17 dakika kuzey, 31 derece 24 dakika güney enlem ve boylamları arasında yer almaktadır. Yüzölçümünün Yüzde 56’sını ormanlar oluşturur. İlçede 15 ağır sanayi kuruluşu, 81 orta ölçekli işletme faaliyet gösterir. Şehirde Ticaret Odasına kayıtlı 45 anonim , 235 limited şirket, 104 kooperatif ve Ticaret Odasına kayıtlı 1.726 kuruluş bulunmaktadır. Şehirde 4 modern hastane, 100’ü aşkın doktor vardır. Karadeniz Ereğli Müzesi’nde 3.000’i aşkın arkeolojik eser sergilenmektedir. Karadeniz Ereğli, sınırları boyunca 80 km.’lik kıyı şeridine sahiptir. Yükleme ve boşaltma imkanlı limanları ve balıkçı barınakları ile uluslararası değerlere sahip tersaneleri bulunmaktadır. Karadeniz Ereğli’ye bağlı Armutçuk Beldesi’nde, TTK’ya bağlı Armutçuk Müessesesi bünyesinde Taşkömürü ocakları, Karadeniz Ereğli kent merkezinde Ereğli Demir Çelik Fabrikaları (ERDEMİR) bulunmaktadır. Karadeniz Ereğli’nin kıyıları boyunca, bir çok doğal plajın yanısına; Karadeniz Ereğli Belediyesi, Erdemir Fabrikaları ve Karadeniz Bölge Komutanlığı’na ait kamp ve plaj tesisleri bulunmaktadır. Karadeniz Ereğli, sanayi ve doğanın içiçe bir bütünlük içerisinde yaşandığı, Türkiye’nin ender bölgelerinden birisidir. Kent merkezinin nüfusu 80.200 olmasına rağmen; sosyal alanlar, çevre düzenlemeleri ve ticari hareketliliğinden dolayı Zonguldak ve çevresinin çekim merkezi konumundadır. Bu nedenle Karadeniz Ereğli’nin nüfusu gündüz saatlerinde 100.000’i aşmaktadır. Karadeniz Ereğli’de; Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilköğretim ve liseler ile özel okullarda 35 bin öğrenci öğrenim görmektedir. Ayrıca Karaelmas Üniversitesi’ne bağlı Karadeniz Ereğli Eğitim Fakültesi’nde 2000’e yakın üniversite öğrencisi eğitim görmektedir. Karadeniz Ereğli’de her yıl Haziran ayının ikinci haftası başlamak üzere Uluslararası Osmanlı Çileği Kültür Festivali düzenlenmektedir.
Ulaşım, büyük ölçüde karayoluyla sağlanmaktadır. Ayrıca yatçılar için uğrak limanlarından birisidir. 1998 yılında hizmete açılan Gümrük Yolcu Kapısı ile yurtdışı ticaret ve turizm olanakları gelişmektedir. Her türlü doğal güzelliğin birarada bulunduğu Karadeniz Ereğli; Ankara’ya 300 km. İstanbul’a 280 km. uzaklıktadır.
Yüzölçümü: 782 kilometrekare Şehir Nüfusu: 80.200 Toplam Nüfusu: 154.000 Ereğli’ye Bağlı Belde Sayısı: 6 (Armutçuk, Gülüç, Güneşli, Ormanlı, Gökçeler, Öğberler ) Ereğli’ye Bağlı Köy Sayısı: 97 Şehir Merkezi Mahalle Sayısı: 17 Okuma Yazma Oranı: Yüzde 98 Şehirleşme Oranı : Yüzde 53.73



TARİHÇE


Anadolu’nun Kuzey Batısı’nda Karadeniz kıyı yerleşmesi olan Karadeniz Ereğli,Anadolu’nun diğer bölgeleri gibi tarihçi ve arkeologların yoğun ilgisini çekmemiştir.
Karadeniz Ereğli’nin tarihi ile ilgili yayınlarda, Antikçağ tarihçi ve coğrafyacılarının efsanelerle karışmış anlatımlarının etkisi görülür. Günümüzde araştırmacı vetarihçilerimiz Karadeniz Ereğli ile ilgili bilgiler verirlerken bu nedenlerden dolayıbilimsel izahlardan uzaklaşmışlardır. Antikçağ kaynaklarının efsanelerle ve Helenyayılma ideolojileriyle karışmış tarihseldeğerlendirmeleri, Karadeniz Ereğliaraştırmacılarını yanılgıya düşüren en büyük tuzak olmuştur. Bugüne kadar KaradenizEreğli tarihi hakkında kronolojik sıralama yapılmadığıiçin tarihçiler Karadeniz Ereğli hakkında değişiktarihi anlatımlarda bulunmuşlardır.
Karadeniz Ereğli’nin kuruluş tarihi tarihçiler tarafından antik kaynakların etkisiyleM.Ö. 550 yılı olarak söylenmişse de, 1930’lu yıllarda Hitit yazıtlarının okunmasısonucunda bu tarihlemenin gerçeği yansıtmadığıortaya çıkmıştır.
1990’lı yıllardan sonra Karadeniz Ereğli’de tesadüfen bulunmuş bazı tarihi eserparçaları Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 550 yıllarından daha geç dönemlerdebaşladığını desteklemiştir.
Ayrıca tarihçilerin sadece Karadeniz Ereğli kent merkezinden elde edilen verilerışığında hareket etmesi, Karadeniz Ereğli tarihi hakkında net sonuçlara ulaşılmasınaengel olmuştur.

M.Ö. 550 yılından yaklaşık 2000 yıl geride, M.Ö. 2500’lü yıllarda Karadeniz Ereğli veçevresinde yerleşmelerin olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ortayaçıkmıştır.
Bununla birlikte bilimsel araştırmaların artması sonucunda Karadeniz Ereğli, efsanelerile karışmış tarihinden kurtulacaktır.
Karadeniz Ereğli tarihini M.Ö. 2500’lü yıllardan başlatmak, araştırmacılar için bir ışık veteşvik olacaktır.
Hazırlanan bu yayını bugüne kadar ki tüm tarih araştırma ve yayınlarından ayıran enönemli özellik ilk kez Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 2500’lü yıllardan başlatılmasıdır.

M.Ö. 2500 - 1200 Tunç çağı ve Hititler Dönemi

Tarihi kayıtlarda ve eski çağ tarih yazarlarının ve gezginlerinin yazılarında, Karadeniz Ereğli’den Heracleia Pontike olarak bahsedilmektedir.
Birçok tarihçi tarafından Heracleia Pontike’nin kuruluşu M.Ö. 550 yılı olarak belirtilse de günümüzde Yunanlı göçmenlerin kenti yerli halktan aldıkları kesinlik kazanmıştır.
İlk yerleşmelerin hangi dönemde olduğu kesin olarak bilinmese de son gerçekleşen arkeolojik kazıda M.Ö. 2500’lü yıllarda Karadeniz Ereğli’de bazı kabilelerin bulunduğu ortaya çıkmıştır.
Bu tarih Anadolu tarihi içinde Tunç Çağının ilk dönemine ve Hitit öncesi döneme rastlamaktadır. Yunanlı göçmenlerin ise Anadolu’ya girmeye başlamasına daha 1500 yıl vardır.
Yazının henüz kullanılmadığı M.Ö. 2500’lü yıllarda tarihi buluş olarak kabul edilen çömlek icat edilmiş ve çömlek imalatına başlanılmıştır.
1800’lü yıllarda Avrupalı araştırmacılar tarafından Anadolu’da bulunan Hitit kalıntıları hem dünya hem Anadolu tarihini önemli ölçüde etkilemiştir.
Binlerce tabletten oluşan Hitit devlet arşivlerinin okunması ve tam anlamıyla çözümlenmesi 1930’lu yıllarda gerçekleşince, Anadolu’da yeni uygarlıklar ortaya çıktı.
Hitit Tabletlerinde, Anadolu’nun kuzeybatısında Palaca konuşan Pala halklarından bahsedilmektedir. Bununla birlikte Hitit arşivlerinde kuzeyden gelerek, sürekli Hititler ile savaş içerisinde olan Kaşka adlı halklardan da bahsedilir
2000 yılında Karadeniz Ereğli’ye 24 kilometre uzaklıktaki Zoroğlu Köyü’ndeki Yassıkaya’da yapılan arkeolojik kazılarda; Karadeniz Ereğli tarihi ile birlikte Türkiye tarihini de önemli ölçüde etkileyecek birçok tarihi eser ortaya çıkarılmıştır.
Karadeniz Ereğli’de faaliyet gösteren bir fotoğraf kulübü ekibi tarafından doğa gezisi sırasında tesadüfen bulunan mağaralarda kazı çalışmalarının yapılmasıyla Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 2500 - 2200 yıllarına kadar uzandığı belirlenmiştir.





ANTİK YUNAN’DA KARADENİZ EREĞLİ


Anadolu’ya M.Ö. 1000 yıllarında gelmeye başlayan Yunan boyları önce Marmara ve Egede koloniler kurarlarken bundan 500 yıl sonra, M.Ö. 550 yılında Karadeniz Ereğli’ye ulaşmışlardır. Bu nedenle M.Ö. 550 tarihi kentin kuruluş tarihi olarak kullanılmaya başlanmıştır. (Yunanlılar gittikleri bölgelerde toprak iddia etmek için kent ve yer isimlerini helenleştirme ideolojisini uygulamışlardır.)
Karadeniz Ereğli’nin bu tarihlerde Heracleia Pontike olarak adlandırıldığını görmekteyiz. Yunanistan’dan, Çanakkale üzerinden gelen Megaralı ve Boitalı Dor göçmenler kentin güç kazanmasını sağlamışlardır

Karadeniz Ereğli’de M.Ö. 550’li yıllarda ilk Yunan yerleşmesi başladığında aynı zamanda Persler de Anadolu’ya girmiş ve Manisa’ya kadar olan bölgeyi topraklarına dahil etmişlerdir.
Heracleia Pontike yöneticileri Perslerle iyi ilişkiler kurmayı başarmışlar ve zamanla ilişkilerini geliştirmişlerdir.
Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bulunan M.Ö. 530 yılında Heracleia Pontica’da yapılan Tran Başı Büstü’nün Pers etkisi taşıması, Perslerin Heracleia üzerindeki etkisinin en büyük göstergesi olarak kabul edilmektedir. (Ord. Prof. Dr. Ekrem Akurgal M.Ö. 530 yılına ait Karadeniz Ereğli’de bulunmuş bu tran başı büstünü Anadolu’daki Doğu Helen Portre sanatının ilk örneği olarak belirtmekte, dünyanın en önemli sanat tarihi eserlerinden biri olduğunu söylemektedir.)
Ksenophon liderliğindeki Yunan ordusunun (onbinler) yolculuklarının son döneminde gemilerle birlikte Heracleia Pontike’ye uğramaları (M.Ö 400), Heracleia için bir dönüm noktası olmuştur. Gemilerden inipHeracleia halkından gıda yardımı isteyen Onbinler ordusu
arasında anlaşmazlıklar çıkınca ordu 3’e bölünür. 1. bölüm denizden gösteren en önemli buluntulardan yolculuğuna devam eder, kalanlar ise karadan yolculuklarını biri. M.Ö. 530 Ankara Anadolu sürdürmeye karar verirler. Ancak Heracleia’da kaldıkları 6 günlük süre içerisinde Heracleia’yı yağmalarlar ve kentte, sonraki dönemlerde tranlara karşı ayaklanmaların başlamasına neden olurlar.
Anadolu’da Lidyalılar M.Ö. 650 - 600 yıllarında sikke kullanımına başlarlarken, Heracleia Pontike’de kent adına ilk sikkelerin M.Ö. 394 - 364 yılları arasında basımının gerçekleştiğini görüyoruz. 4.9 gramlık ilk gümüş para üzerinde, Heracles ve boğa figürleri kullanılmış olmasına rağmen bu paranın hangi tranlar döneminde basıldığı bilgisine ulaşılamamıştır. Ancak sikkenin kentin kurucusu Heracles’e itafen basıldığı belirtilmektedir.
M.Ö. 400’lü yıllarda yaşayan Pontos'lu Herakleides ise; dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söylemiştir. Eflatun'un öğrencisi olan Pontos'lu Herakleides, Eflatun'un ölümünden sonra Akademi'yi yönetmiş ve felsefe ile bilim konularında önemli eserler vermiştir. Hayatının ikinci yarısını Herakleia Pontice'de sürdüren Herakleides, dünyanın kendi ekseni etrafında 24 saatte döndüğünü söyleyen ilk bilim adamı ünvanı ile yaşadığı dönemlerden sonra da önemini sürdürmüştür.
Platon'un öğrencilerinden Heracleia Pontike'li I. Klearchos yönetim karmaşasının yaşandığı bir dönemde Heracleia'ya gelerek, halkı zenginlere karşı ayaklandırır ve krallığını ilan eder. M.Ö. 364 yılında hükümdarlığını ilan eden I. Klearchos krallığı döneminde Anadolu'yu baştan sona etkileyen ve Anadolu'daki en güçlü Yunan krallarını yıkan Perslere karşı bağımsızlığını koruyabilen Heracleia, I. Klearchos'un ölümünden (M.Ö. 352) sonrada Karadeniz kıyılarındaki egemenliğini ve genişlemesini sürdürmüştür. I. Klearchos döneminde; şehirde büyük yapılanma başlamış ve Platon’un öğrencisi Klearchos ilk kütüphaneyi kurmuştur. M.Ö 400 - 300 yılları arasındaki dönem Herakleia Pontike için Büyük Yayılım Dönemi olarak kabul edilir.
Deniz ticaretinin ve tarımsal gelişmelerin ardından Heracleia siyasi gücünü artırmış ve koloniler kurmuştur. Heracleia bu dönemde Kallatis (Romanya’da Dobruca Bölgesinde kıyı kasabası) ve Khersonesos (Rusya’nın Kırım Bölgesi, Kırım Yarımadası) adlı kolonilere sahiptir.
Anadolu’da ise; şehrin doğu ve batı kıyıları boyunca genişlemiş, batıda; Cales (Kales - Alaplı), Diospolis (Akçakoca), Apollonia - Thynia (Kefken Adası) ve Karpeia (Kefken), doğuda; Sandareke (Zonguldak), Teion (Filyos), Sesamos (Bartın - Amasra), Kromna (Bartın - Kurucaşile), Kytoron (Kastamonu - Cide) ve Sinope (Sinop) kadar ki bölgede etkili olmuştur. Bu gelişmede en önemli unsur Heracleia’nın sahip olduğu güçlü donanmasının etkisidir
I. Klearchos’un ölümünün ardından yönetime Satyros adlı tranın geçtiğini bilmekteyiz. (M.Ö 352 - 345) Daha sonra Heracleia yönetimine Dionysos ve Timoteos tranlarının (M.Ö. 345 - 337) geçtiğini görüyoruz. Siyasi başarıları nedeniyle Heracleia’yı hem Persler’e karşı hemde Büyük İskender’e karşı korumayı bilmişlerdir.
Dionysos tek başına kral olduğu dönemde (M.Ö. 337 - 305) Büyük İskender Anadolu’ya girmiş ve Perslerle savaşmaya başlamıştır. İskender’in M.Ö. 324 yılında Persler’i yenmesi sonucu İskender, etrafındakileri Pers kızları ile evlenmeye zorlamıştır. Bunun üzerine Heracleia Kralı Dionysos, Pers Kralı III. Darius’un kardeşinin kızı Amastris ile evlenerek (M.Ö 320), Anadolu ve Karadeniz Ereğli tarihini etkileyen bir sürecin başlamasına neden olmuştur.
Dionysos’un M.Ö. 305 yılında ölümünün ardından tahta geçen Amastris, Üzerinde "Kurtarıcı Meryem" Trakya kralı Lysimachos’un saldırılarından kenti korumak için onunla yazan sütun süslemesi evlenmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Heracleia ticari olarak zenginliğini artırmaya devam etmiştir.
Amastris Heracleia’nin zenginliğini ispatlarcasına kendi adını taşıyan Amastris (Amasra) şehrini kurar ve kendi adına ilk sikkeyi bastırarak Amasra’yı yönetmeye başlar. (M.Ö. 300 - 288)
Bu arada Heracleia’da II. Kearchos ve Oxathres tranlık dönemi (M.Ö. 305 - 286) başlamıştır.
Ancak, annelerinin hareketlerini benimsemeyen oğulları Klearchos ve Oxathres, Amastris’i öldürürler. (M.Ö. 288)
Bu yıllarda Heracleia’da yönetim karmaşası görünür. Amastris’in öldürüldüğünü duyan Amastris’in eski kocası Trakya Kralı Lysimachos Heracleia’ya gelerek şehrin başına geçer. (M.Ö. 286) Amastris’i öldüren çocuklarını M.Ö. 286 yılında idam ettirir. Şehrin hazinelerini talan eden Trakya kralı, idareyi halka bırakıp gider.
Ancak Trakya kralının ölmesinin (M.Ö. 281) ardından ayaklanan Heracleia halkı, kentte büyük bir yıkım olmasına neden olur. Bütün kent surları temellerine kadar yıkılır.
Ayaklanmaların ardından Cumhuriyet rejimine geçen Heracleia halkı, Bithynia, Bergama ve Suriye İmparatorluğunun saldırılarına karşı topraklarını korumayı başarır.
Daha sonraki yıllarda Galatia’lara karşı Bithyniaları destekleyen Heracleia’lılar I. Antiochos’un yönetimi altındaki (M.Ö 280 - 261) Galatia’ların saldırılarına maruz kalmış ve kent yağmalanmıştır.
Kentin yağmalanmasının ardından Galatia’ya karşı savaşlarda Mısırlılar’la iyi ilişkiler kuran Heracleia halkı, Mısır Kralı II. Ptolemaios’un yardımlarıyla kenti yeniden inşa etmişler ve gönderilen Marmara Adası`ndan mermerler ile Heracles adına şehirde tapınak yapmışlardır.
Heracleia`nın önceki yıllardaki savaşlarda destek verdiği Bithynia ile arası M.Ö. 2000’li yıllarda bozulmuş ve saldırılar sonucu Bithynia’ya topraklarını kaptırmıştır. Sakarya Irmağı, Bartın Çayı ve Filyos arasında kalan topraklar Amasra dahil, 200 yıllık Heracleia hakimiyetinden sonra Bithynialar’a geçmiştir




Roma Döneminde Karadeniz Ereğli


Heracleia Pontike, güçlü donanması sayesinde elinde kalan toprakları Galataialara karşı korumayı başarmıştır.
Romalılar Anadolu’ya girmeye başladığında topraklarını geri alabilmek amacıyla M.Ö 187 yılında Romalılarla anlaşma imzalayan Heracleia, Roma desteğine rağmen kaybettiği toprakları geri alamamıştır. Roma - Pontos Savaşlarında Roma’yı destekleyen Heracleia güçlü donanması nedeniyle Romalılar tarafından kullanıldığını anlayınca, Romalılardan kaçan Pontos Kralı Mithradates’i ve 4000 kişilik ordusunu Heracleia’nın kent surları içinde saklamıştır. Pontos Kralı da ordusunu Heracleia’da bırakıp rahatça ülkesine dönmüştür.
Romalılar ise Heracleia halkının yaptıklarına kızarak, M.Ö. 72 - 70. yıllarda 2 yıl süreyle kenti kuşatmışlar ancak kenti almayı başaramamışlardır. Fakat Heracleia’da veba salgını başlayınca kente girmeyi başaran Romalılar, kenti baştan sona yağmalayıp, yakmışlardır.
Kenti yağmalayan Romalı komutan Cotta, Karadeniz İmparatoru ünvanını almasına rağmen Roma Meclisinde Heracleia’yı gereksiz yere yağmaladığı için yargılanmıştır. Romalılar kente özgürlüğünü geri vermişler ve Augustus döneminde kentin yeniden inşasına başlamışlardır.
M.Ö. 63 yılında Amasya’da doğan Strabon ünlü coğrafya kitabını yazmaya M.Ö. 7 yılında başlar ve Karadeniz Ereğli gezisini de anlatır. Kentin limanlarının geliştiğini ve kolonileri ile birlikte değerli olduğunu anlatır. Strabon Hercleia’da bıldırcın otu denen bir bitkinin yetiştiğini şehrin Kalkedon’dan (İstanbul) 1500 stadion (262 km.) Sangarios Irmağından (Sakarya) 500 stadion (88 km.) uzaklıkta bulunduğunu söyler.
Romalıların bir eyaleti konumunda gelişimini sürdüren Heracleia’da M.S. 100’den itibaren Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Andreas’ın girişimiyle Hristiyanlık gelişmeye başlamıştır. Hristiyanlığın gelişimi Galataia’lıların dikkatini çekmiş ve Heracleia’daki gelişimi engellemek için Hristiyanlara yoğun baskı yapmışlar ve birçok insanı öldürmüşlerdir.
Heracleia, baskılar arasında kentin gelişimini sürdürebilmiştir. Bu arada Roma İmparatorluğu’nun Anadolu’ya getirdiği barış ortamı, Karadeniz Ereğli’de özellikle M.S. 200 yıllarından itibaren kamu binalarının ve su kanallarının yeniden hızlı bir şekilde yapılmasını sağlar. Kente amfitiyatro kurulur. Ayrıca dönemin sikkelerinde bu tiyatronun figürleri kullanılır.
Karadeniz Ereğli’de yol kazıları sırasında bulunan bir anıt, M.S. 200 - 300 yılları arasında kentteki kültür ve gelişmişlik seviyesini görtermesi açısından son derece önemlidir.
Dönemin ünlü Pandomim sanatçısı Krispos adına yapılmış bu mezar anıtı üzerindeki kitabede şunlar yazılıdır.
“Mezarlar insanların en son evleri ve en son duvarlarıdır. onlar bedenlere evlerden daha sadıktırlar. Onlardan kalan akıtılan gözyaşları ve ölülerin sonsuza dek kalacak fani olmayan miraslarıdır. Ölüm uykusundan sonra artık vücudun güzelliği geri alınamaz. Burası bir sukun şehridir. Çıplak olarak taşınıp içine gömülünen sağlam ebedi istirahatgah. Ebedi evdir.
Bu nasıl bir mezardır ve burada yatan kimdir?
Hayatta kazanılan zaferlerin nefrete layık abidesidir. Taş ve toprak olanın işaretleri. Ölülerin mezar taşları suskun harflerinizle öleni dile getiriniz. Vücudunuzu yitirip telef ettikten sonra hangi insan buraya ismini verdi?

Ölü insan Krispos.

Fariz Ülkesinin (Mısır) ve başak taşıyan Nil Nehri’nin vatandaşı, bu anıtın altında yatmaktadır.
O ki dönüp duran bir trajedinin ilk zafer çelengini kazanmıştır. Dünya bu pandomimciye hayran kalmış. Onu övmüş ve tiyatronun altın çiçeği olarak görmüştür.
Onun parlak cazibesi yirmidokuzuncu yaşında beklenmedik bir anda ve şekilde sönmüştür.
M.S. 395 yılına kadar Metropolis olarak konumunu koruyan Heracleia, Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesinin ardından Bizans egemenliğine geçmiştir.
Heracleia’nin ticari ve ekonomik alandaki başarılar komşu bölgelerin de gelişimini artırmış ve Bithynion (Bolu) ile Nikomedia’nın (İzmit) gelişmesiyle Heracleia, bölgenin tek önemli kenti olma gücünü yitirmiştir.

UZUN MEHMET HAYAL Mİ ? GERÇEK Mİ ? SİZ KARAR VERİN

Uzun Mehmet Efsanesi 31 temmuz 2005


MUSTAFA ARMAĞAN

Uzun Mehmet, Osmanlı yönetiminin kömür ihtiyacının ve toplumun bu ihtiyaç doğrultusunda bilinçlendirilmesi çabasının bir uzantısıdır ve efsaneyi yaymaktan maksat, insanları kendi çevrelerinde muhtemel kömür yataklarını bulmaya ve hükümeti haberdar etmeye yönlendirmekten ibarettir.
Hatırlar mısınız, okul kitaplarımızda bir “Uzun Mehmet” parçası yer alırdı. Buna göre, Zonguldak’ın bir köyünde Mehmet adlı boylu poslu bir delikanlı yaşarmış. Zamanla askere gidip denizci olmuş. Tam tezkeresini alıp köyüne dönecekken gemi komutanı erleri toplamış ve bir çuvalın içinden çıkardığı siyah taş parçalarını uzatmış kendilerine. Erlere, yaşadıkları yörede, sonradan kömür olduğunu öğrenecekleri bu taşlardan buldukları takdirde kendisine haber vermelerini tembihlemiş. Tabii bu işin bir de “parasal karşılığı” olacağını da küpe gibi asmış kulaklarına. Mehmet günün birinde değirmende sırasını beklerken çevrede dolaşmaya çıkmış. Bir ateş yakmış. O da ne! Tıpkı komutanının gösterdiği cinsten kara taşlar gürül gürül yanmıyorlar mı! Derhal yollarına revan olduğu İstanbul’da komutanını bulup kömürleri göstermiş kendisine. Komutan da sözünün eriymiş demek ki, 5 bin kuruşla ödüllendirdiği yetmiyormuş gibi, ayda 600 kuruştan ömür boyu maaş da bağlatmış ona. Ne var ki, Mehmet’in sevinci kursağında kalmış. Dönüşünde, kendisinin bu ballı ikramiyeyi kapmasına içerleyen ağalardan biri tarafından zehirletilerek öldürülmüş. Böylece kara elmasımıza kan bulaşmış; ülkemize bunca iyiliği geçen bir kahraman, şehitlik rütbesine nail olmuş.
Bu olayın ders kitaplarımıza kadar girmesindeki hikmeti çözmüş olmalısınız. Dürüst vatandaş, hayırhah devlet ve iyi bir iş yapanlara engel olmak isteyen kötü adamlar. Bu resme dikkatle bakılırsa bir ‘senaryo’nun bütün unsurları oradadır. Bir yandan girişimcilik övülürken, öbür yandan devletin bu tür vatandaşlara gösterdiği saygı vurgulanır; ilerleme yoluna takoz koyanlar ise yerilir. Bu ‘olay’ın gerçekten olduğuna siz de inandıysanız korkarım hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Bir ‘olay’ değil, bir ‘senaryo’ karşısında olduğumuzun ilk işaretlerini böylece verdikten sonra yola koyuluyoruz kazı yapmak için; kömür ocağında değil elbette, tarih madeninde. Önce iki önemli çalışmadan haberdar etmeliyim sizi: Necdet Sakaoğlu’nun “Tarih ve Toplum” (1989), Donald Quataert’in de “Toplumsal Tarih” (Temmuz 2005) dergilerinde çıkan yazıları, Uzun Mehmet örneğinde geçmişin bugün tarafından nasıl inşa edildiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
Şimdi Uzun Mehmet efsanesinin nasıl ortaya çıktığına bakalım. İlk olarak 1903 yılında “Sabah” gazetesinde çıkan bir yazıda gündeme gelir Uzun Mehmet. Bu yazıda komutan, Uzun Mehmet ve arkadaşlarından, kömürü “imparatorluğun her bir köşesinde” aramalarını ister. Oysa 1932’den başlayarak özellikle Zonguldak Halkevi tarafından gündeme getirilen ve ders kitaplarımıza kadar giren malum hikâyede, “imparatorluk” lafı sırra kadem basar ve komutan, askerlerinden kömürü, “Anadolu”nun dört bir yanında” aramalarını ister. Ne de olsa, aradan geçen 30 yılda sınırlarımız büyük oranda değişmiştir; efsane de realiteye ayak uydurmak zorundadır. Bir defa, hiçbir yazılı kaynakta Uzun Mehmet’in izine rastlanmıyor. Yani o tarihlerde bu işleri yapmış Ereğlili bir Mehmet ne askerî kayıtlarda, ne de başka bir yerde mevcut. 1829’da gerçekleştiği söylenen böylesine hayatî bir keşif hakkında ilk “hikâye”nin yazıya bürünmesi, gariptir, 80 yıl sonra mümkün olabiliyor. Ve ilk görünüşünün üzerinden 30 yıl geçtikten sonra bu defa Cumhuriyet döneminde yeniden fırına verilip servis yapılıyor. Amaç, hem iyi vatandaş idealine uygun örnek bir sivil ‘kahraman’ tipi inşa etmek, hem de o zamana kadar yabancı şirketlerin tekelinde olan kömür işletmeciliğine karşı bir yerli bilinç uyandırmaktır. Zira İş Bankası’nın bölgede yerli kömür işletme hakkını aldığı ve Genel Müdürü Celal Bayar’ın Uzun Mehmet efsanesini desteklediği biliniyor. Ne var ki, bu hikâyede gerçek olmayan unsurlar Uzun Mehmet diye birinin yaşamadığıyla sınırlı değil.
Mesela 1829 tarihinin de uydurma olduğu anlaşılıyor. Yani o zamana kadar kömürün varlığını yöre halkı fark edememiş de, Uzun Mehmet’e mi nasip olmuştur ilk defa? Bu kesinlikle mümkün değil diyor araştırmacılar. Zira bölgede milattan önceden beri bal gibi biliniyor kömürün varlığı ve adına “yanartaş” deniliyor. Ancak kötü koktuğu için tercih edilmiyor halk tarafından. Bu yüzden yakıt olarak daha çok odun kullanılıyor. Ancak önemli olan, kömürün ilk defa keşfi değil, sanayide kullanılabilecek bir yakıt olduğunun keşfidir. Düşünün ki, yelkenli gemileriniz var, öbür yanda da deniz gibi kömürünüz. Ne işinize yarayacak? Eğer buhar enerjisine dönüştürecek ve kullanacak kapasite ortaya çıkmamışsa sizde, kömürün bulunmasının kime ne faydası olacaktır ki? Zaten mesele de burada düğümleniyor. İlk buharlı gemi ülkemize II. Mahmud devrinde (1808-1839) “buğ gemisi” adıyla giriyor, girince de kömüre ihtiyaç duyuluyor. Sürekli kömür ithali hazineye külfet getirdiğinden çeşitli yerli kömür örnekleri toplanıyor. İşte Uzun Mehmet’in komutanının tavrı, tam da kömür ihtiyacının olması gereken yerde, yani askeriyede duyulduğunu gösteriyor.
Uzun Mehmet, Osmanlı yönetiminin kömür ihtiyacının ve toplumun bu ihtiyaç doğrultusunda bilinçlendirilmesi çabasının bir uzantısıdır ve efsaneyi yaymaktan maksat, insanları kendi çevrelerinde muhtemel kömür yataklarını bulmaya ve hükümeti haberdar etmeye yönlendirmekten ibarettir. Yani ‘Ey millet! Çevrendeki taşlara taş diye bakma, onlar memleket için hayatî önem arz eden maden yatakları olabilir’ tarzında bir bilinçlendirme kampanyası karşısındayız. Bunu da en iyi bir hikâye şeklinde anlatabilecekleri için Uzun Mehmet seçiliyor. Tabii Cumhuriyet yönetimi de kömür ihtiyacını topluma anlatabilmek için aynı efsaneye sarılıyor ve okul kitaplarımıza kadar giriyor vesselam.
Efsaneler gerçeği sömürürler ama gerçeklikle bir şekilde temas halindedirler. Uzun Mehmet efsanesi de, etrafımızdaki taşların aslında kömür olabileceğini değilse bile, gerçek diye sunulanların birer efsane olabileceğini öğretmiş olmalıdır.
(Turkuaz sayı:172)



BİR RESMİ TARİH YALANI: UZUN MEHMET’İN TAŞKÖMÜRÜNÜ BULMASI

“Uzun Mehmet bizi affet”Söyleşi: Necdet SAKAOĞLU12 Kasım 1989 NOKTA, S.102-103
8 Kasım, kömür kenti Zonguldak için önemli bir gün. Çünkü geleneksel “kömür bayramı” kutlanacak, mini mini ilkokul çocukları “kömür kahramanı” Uzun Mehmet’le ilgili şiirler okuyup şarkılar söyleyecekler. Vali ve belediye başkanı, günün anlam ve önemini, ayrıca da Uzun Mehmet’in, bu karayağız köy delikanlısının vatanseverliğini anlata anlata bitiremeyecek. TV’de boş durmayacak elbette . . .
Peki ne yapmıştı Uzun Mehmet? İlkokul kitaplarının o yürek yakan resimlere bezenmiş sayfalarından Meydan Larouse’a kadar her yerde yazıyor: Taşkömürünü bulan Türk. . . Hani yelkenli gemilerden müteşekkil Osmanlı donanmasından terhis olurken, komutanının kendisine verdiği kömürün benzerini ele geçirip vatana, millete yararlı bir iş yapabilmek arzusuyla dere-tepe, yağmur-çamur demeden çırpınan ve sonra da, inanılmaz bir kesinlemeyle 8 Kasım 1829’da “kara elmas”ı bulan Türk. . . Ansiklopedilerin ve kitapların yazdığına göre, bulduğu kömürü İstanbul’a yetiştirmiş ve devrin padişahı II. Mahmut’tan, o zamanın parasıyla beş bin kuruş ödül ve altı yüz kuruş maaş kapıp. . . dönememiş köyüne. Kendisini kıskanan ağanın kötü adamları, kaldığı handa kıstırıp öldürmüşler onu. . .
Peki Uzun Mehmet gerçekten 8 Kasım 1829’da “kara elmas”ı buldu mu? Doğrusu araştırmacı Necdet SAKAOĞLU’nun çalışmalarının ardından bu soruya “Evet, gayet tabi ...” cevabını gönül rahatlığıyla vermek güçleşiyor.
Gerçekten uzun Mehmet diye biri var mıydı, bahriye neferi miydi yoksa Ağrı’dan kopup soluğu Zonguldak’ta almış bir deveci miydi, ya da sadece Nazillili bir sığırtmaç mıydı? Bunlar cevaplanması zor hatta karmaşık sorular. . . Ama şurası kesin ki, SAKAOĞLU, Uzun Mehmet masalını 8 Kasım şenliklerine hazırlanan Zonguldaklı yetkilileri üzecek, “Tarih kitabı” yazarlarını bir kez daha “bilimselliğe döndürecek”, ve Zonguldak ahalisini biraz düşündürecek kadar sarsıyor.
NOKTA: Uzun Mehmet konusuyla ilgilenmeye ne zaman başladınız?
SAKAOĞLU: Ben Zonguldak çevresiyle ilgili kapsamlı araştırmalar yaptım. Dolayısıyla Uzun Mehmet’le de ilgilenmem gayet normal. Amasra üzerine bir monografi hazırlarken Başbakanlık Arşivi’nde uzun süre çalıştım. Uzun Mehmet konusunda 8 Kasım 1829 gibi çok net bir tarih vardı ortada. Halbuki Osmanlı dönemi ile ilgili olarak böyle net tarihler tespit edebilmek çok zor. Padişahın bile hangi gün tahta çıktığını tespit etmek mümkün değildir. Şimdi takvim değişmiş. Hicri tarihi miladi tarihe çevirirken çeşitli güçlükler ortaya çıkmıştır. Bu tarihi nasıl tespit etmişler, diye araştırmaya başladım.
NOKTA: Sonuç ne oldu?
SAKAOĞLU: Ne öyle Uzun Mehmet diye birisi var, ne de öyle bir tarih. Dönemin Zonguldak Halkevi Tarih Komitesi uydurmuş olayı. O günün şartları öyle gerektirmiş.
NOKTA: Nasıl kanıtlıyorsunuz bunu?
SAKAOĞLU: Öncelikle, kömürün yerli halk tarafından bilinmemesi gibi bir olay söz konusu değil. Çünkü Zonguldak çevresindeki kömür yatakları, milattan önceki yıllardan başlayarak biliniyor. Temel kazarken, çift sürerken kömürle karşılaşıyor insanlar. Arşiv belgeleri bunu açıkça gösteriyor. Kömür biliniyor, fakat ızgara sistemi bilinmediği için kullanılmıyor. Adına “yanartaş” demişler, ama pis bir kokusu olduğu için yakmamışlar. Ayrıca, bölge tamamen ormanlarla kaplı ve ağaç çok bol. Yani yakacak problemi zaten yok...19. yüzyılın ortasına kadar taşkömürünün sanayi ve kamu açısından bir önemi söz konusu değil. O devrin en büyük sanayi kuruluşlarından olan tersane ve tophane, cayır cayır odun yakıyor. Batı’da buhar kazanının bulunmasıyla birlikte devreye giriyor taşkömürü. 1820’li yıllar yani. Benim elimde 1943 tarihli bir belge var. Diyor ki, “Zonguldak havalisindeki kömür, İngiltere’deki kömüre yakın kalitededir. Buhar kazanında da kullanılabilir. Bunu duyuralım ve işine yarayan varsa satın alsın.” Yani devletin 1840’lı yıllarda bile kömürle bir ilgisi yok.
1829’da Uzun Mehmet’in kömür bulması diye bir şey olmadığını şuradan da anlayabiliriz. O sırada Osmanlı Devleti’nin bir donanması yok, çünkü hepsi Navarin’de yanmış. Yanan gemilerin hepsi de kalyon tipi yelkenliler. Aralarında buhar motorlu tek bir gemi yok. Uzun Mehmet masallarıda, bahriye subaylarının terhis olan askerlere kömür örneği verdikleri anlatılır. Oysa o devirde ne bahriye subaylığı, ne de terhis olayı var. Çünkü devşirme sistemi yürürlükte. Açıkça anlaşılıyor ki, o günlerde ne kömür gereksinimi var, ne terhis olan asker, ne de bahirye subayı. Dolayısıyla, oluşturulan efsane temelinden yerle bir oluyor.
NOKTA: Peki, Uzun Mehmet efsanesini uydurmaya neden gerek duymuşlar?
SAKAOĞLU: Kömür havzası yabancı sermayeyle bağlantısı olan gayri Müslimlerin elinde tam bir müstemleke olarak kullanılmış yıllar boyunca. Burada adeta koloniyal bir düzen var. Tabii bu durum emekçi olarak çalışan yerli halkın tepkisini çekiyor. 1920’ler milliyetçi düşüncenin de egemen olduğu yıllar. O zaman İktisat Bakanı olan Celal Bayar’ın da teşvikiyle, Zonguldak Halkevi Tarih Komitesi oturup bir geçmiş aramaya başlıyor. Komitedekiler genellikle yazar, şair ve gazeteci insanlar. Mehmet’i “Mehmetçik”e çağrışım yapması için ortaya atıyorlar, buna bir de lakap gerekli. “Milli kahraman” kel, kör ya da kambur olacak değil ya, “Uzun” oluyor. Bu komiteden önceyi de, sonrayı da yaşayanlardan benim duyduğum bu. Zaten yöre insanının çoğu gülüp geçer bu Uzun Mehmet masalına.
Masalı uyduranlar, masa başında iş yaptıkları için yöreyi de pek tanımıyorlar. Mesela, Uzun Mehmet’i Kestaneci köyünden Köseağzı’ndaki değirmene gönderiyorlar. Halbuki bu iki yer arasında yol filan yok. Ancak Ereğli üzerinden Köseağzı’na inmek mümkün. Bu da son derece mantıksız. Üstelik bu bölge kömür havzasının tamamen dışında ve kömür de yok. Yani seçilen yerler son derece isabetsiz yerler.
NOKTA: Peki neden bir başka tarih değil de 1829?
SAKAOĞLU: Bu tarihin seçilmesi o kadar anlamsız değil. 1929 yılında ilk kez İş Bankası’na, havzada ocak işletme hakkı tanınıyor. Anlaşılıyor ki, “devletçi ve milliyetçi” uydurmacılar, yüz yıllık bir tarih uygun görmüşler ve 8 Kasım 1829’da Uzun Mehmet’e kömürü buldurmuşlar. Varsın 1829’larda devletin kömürle işi, ilişkisi olmasın . . . Havza tarihini yirmi yıl inceleyip elekten geçiren rahmetli Vedat Cumalı, bu nedenle kömürün keşfine ve kâşifine ilişkin tek bir belge bile bulamıyor. . .
Olay neden önemli? Niyet iyi olsun veya kötü olsun, bizim tarihimiz, kişilerin öngörebilecekleri bir takım uydurma ya da hayali olaylarla da işlenebiliyor. Bunu yakalamak çok mühim. . .
NOKTA: Siz bu araştırmayı Tarih ve Toplum’da da yayınladınız. Ne gibi tepkiler aldınız?
SAKAOĞLU: Amiral Fahri Çoker bunun üzerinde durdu ve bahriye tarihimizde, Uzun Mehmet’in çalıştığı söylenen Siracı Bahri adlı bir vapurun olmadığını söyledi. Ama sanıyorum Zonguldaklılar pek memnun olmadılar bu işe. . .

SEFA KAPLAN

10 Ağustos 2007 Cuma

YILMAZ ATADENİZ




























Yılmaz Atadeniz ve KdZ.Ereğli arasında bir bağ varki haylı ilginç çünkü o Ereğlinin simge isimlerinden Nimet Hocanın torunu aşağıda bir söyleşi var hayli ilginç okumanızı tavsiye ederim..
YILMAZ ATADENİZ İLE SÖYLEŞİ
Dünyaca ünlü , Video Watchdog sinema-video dergisi Türk sinemasının Süpermen'i diye tanımlıyor Yılmaz Atadeniz'i... Günümüzde kült olan fantastik filmi "Kilink", hayatı ve filmleri üzerine tam 7 sayfa Atadeniz'e ayrılmış. Türk sinemasına yönetmen, yapımcı ve senarist olarak 150'ye yakın film kazandıran Atadeniz, Türk sinema eleştirmenlerine ve basına biraz kırgın. Dünya basınında gördüğü ilgiyi Türkiye'de göremediğini düşünüyor. Üstelik bu yabancı basında ilk yer alışı da değil. 2002 yılında bir Amerikan dergisi Atadeniz'e 18 sayfa yer vermiş "Maalesef fantastik film yapan, avantürel film yapan yönetmenler, eleştirmenler tarafından 2. sınıf sayıldık ve bizi pek umursamadılar. Halbuki 2002 yılında Amerika'dan bir mecmua geldi ropörtaja ve bana Yılmaz Atadeniz olarak tam 18 sayfa yer verdiler. Türk sinemasında hiçbir eleştirmen, hiçbir mecmua benim hakkımda 18 sayfa yazmadı. Bunlar çok acı şeylerdir". "Atadeniz'in Fantastik ve avantür filmler macerası 1960'ların ortalarında başlar. Birbiri ardına pek çok film çeker. Bunların çoğu çizgi romanlardan, Amerikan filmlerinden esinlenerek gerçekleştirilmiş filmlerdir. Seyirci büyük ilgi gösterir. Düşük bütçeyle kısa zamanda ve teknik imkansızlıklar içinde üretilen bu filmler, Atadeniz'in hayal gücünün zenginliği, yaratıcılığı, özverisi sayesinde gerçekleştirilen filmlerdir. Çocukluğundan beri çizgi romanlara düşkün olan Atadeniz'e Kızılmaske, Batman, Phantom, Killing ve bunlar gibi birçok çizgi roman ilham kaynağı olur. İtalyan çizgi roman olan "Kilink"i dünyada ilk defa filmleştiren Atadeniz'dir. Dünya sinemalarıyla eş zamanlı Türk-Batı sentezi kahramanlar yaratır. Avantürel filmlerde de bu etki kendisini gösterir. Yılmaz Güney ile çevirdiği avantürel film olan "Kovboy Ali" bunun en iyi örneklerinden biridir. Atadeniz fantastik ve avantürel filmlerde hiçbir türe birebir bağlı kalmayarak bir anlamda kendi türünü yaratmıştır.Yılmaz Güney ve Yılmaz Atadeniz birlikteliği de bu yıllara denk gelir. Birlikte pek çok avantürel film çekerler. Bu filmlerle birlikte Yılmaz Güney imajı da belirlenecektir, "Çirkin Kral". Birliktelikleri Güney'in toplumsal filmlere yönelmesine kadar devam eder. Aslında toplumsal film sinyalleri daha o dönemlerden verilmektedir. Şimdi "Kovboy Ali"yi biliyorsun. Amerikan sinemasını seyretmiş onun tesiri altında kalmış bir kovboy gibi hareket eden bir adamı ve başından geçen her olayın onu hapishaneye götürdüğü bir adamı anlatır. Amerikan sinemasını eleştiren bir filmdir aslında. Yani insanların üzerinde Amerikan sinemasının, o silahın, o öldürücü şeyin ne kadar tesir bıraktığının görüntüsüdür. Şimdi şöyle düşünelim; Yılmaz o devirde her filmde topluma bir mesaj vermek istiyordu. Bunu yapabilmesi için ilk önce Yılmaz'ın merdivenleri çıkması yani şöhret olması lazımdı. Biz öyle filmler yaptık ki "Çirkin Kral"lar, "Kovboy Ali"ler, "Yedi Dağın Aslanlar"ı,"Güney Ölüm Saçıyor"lar veya buna benzer filmler, öyle ki Yılmaz'ı şöhret yapmakla kalmadı, şöhretin üstüne çıkardı. Atadeniz'le, avantürel ve fantastik film çekimlerinden, seks filmleri dönemine, Yılmaz Güney imajı, evliliği, bu güne kadar hiç yayınlanmamış set anılarından; Kızıkmaske'lerin, Süpermen'lerin, Killink'lerin, Zoro'ların, Çirkin Kral'ların, Komando Behçet'lerin dünyasına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.TY- Fantastik filmlere ilginiz nasıl başladı?
YA- Benim fantastik filmlere ilgim çocukluktan, o zamanlar okuduğumuz o güzel fotoromanlardan başlıyor. Zira bizim zamanımızda "Çocuk Sesi" gibi, "Binbir Roman" gibi orijinal çocuk mecmuaları vardı. Özellikle "Binbir Roman" ın içindeki her fotoroman Amerika'dan birebir getirtilmişti.Bunların içinde "Kızılmaske", "X-9", "Mandrake", Maskeli Suvari","Tarzan" ve sonradan "Bay Tekin" diye seyrettiğimiz filmlerin de fotoromanları vardı. Biz bunlarla büyüdük. "Kızılmaske"den "Casuskıran" filmime, "Maskeli Şeytan" dan "Maskeli Beşler" filmime kadar bütün bunlar benim kafamdan kendi özverimle çıkmış olaylardı.
TY- Fantastik filmler çektiğiniz dönemlerde Türk sineması Melodram ağırlıklı filmler çekiyordu. Nasıl karar verdiniz. Risk değil miydi?
YA-Sinema hayatıma asistan olarak başladım. Çalıştığım filmler malum aile filmleriydi. O dönemler hiç avantür film yoktu ve bu sinemada büyük eksiklikti.Fakat sinemada avantür film yapmak ucuz değil pahalı bir sistemdir. Ayrıca avantür filme gerekli parayı harcarsanız, birkaç mislini geri almak imkanınız vardır. Ucuz yaptığınız zaman gülünç olursunuz.
TY- Fantastik ve avantürel filmler toplumda nasıl karşılandı?
Avantürel filmler salon filmleri gibi değildir. Salon filmlerini seyirci bir defa seyreder ikinci kez seyretmez. Avantür filmleri ise 4-5 kez seyreder. Daha fazla seyredenler de olmuştur. Mesela avantür film yaptığımız zaman bu filmlerden aldığımız senetler vardı. Bu sayede biz salon filmlerinin senetlerinin de ödenmesine yardımcı olduk. Ayrıca Türk seyircisi kadar vefalı bir seyirci tanımıyorum. Zira devlet 1990'a kadar Türk sinemasına yardım etmedi. Hiçbir banka kredi vermedi. Bizim yanımızda olan, bizi destekleyen bir kuvvet vardı, kendi halkımız... İkinci kuvvetimiz, 3000 tane, sizin anne-babanızın bildiği bahçe sinemalarıydı. O bahçe sinemaları bizi en çok destekleyen halkla doluydu. Ve biz o halk sayesinde Adana yöresinden ilk senetlerimizi alıyorduk. O senetlerle hayalini kurduğumuz filmleri yapabiliyorduk.
TY- Sinema çevreleri bu filmleri nasıl karşıladı?
O devirde maalesef fantastik film yapan, avantürel film yapan yönetmenler eleştirmenler tarafından ikinci sınıf sayıldık ve bizi pek umursamadılar. Halbuki 2002 yılında Amerika'dan bir mecmua röportaja geldi ve bana "Yılmaz Atadeniz" olarak tam 18 sayfa yer verdi. Türk sinemasında hiçbir eleştirmen, hiçbir mecmua benim hakkımda 18 sayfa yazmadı. Bunlar çok acı, şeylerdir. TY-Sizin çektiğiniz, Avrupa çizgi roman uyarlaması olan "Kilink" serisi var. Gösterildiği zaman çok tuttu. Günümüzde kült filmlerden birisi oldu.
YA-Şimdi "Kilink"e başladığımız zaman film müthiş tuttu. "Kilink"i yaparken; yer tramplenlerinden tutunda, tronbolin dediğimiz, yüksekten atlayacağımız zaman, altında kauçuk yatakları olan, sağlığa zarar vermeden büyük zıplamalar yapabileceğiniz, yani normal bir insanın yapamayacağı hareketleri yapar gösterecek bir teknoloji kullanıyorsunuz. Kendimiz üretiyoruz bunları ve böyle filmler yaptığımız zaman tabii ki neticesinde halk çok ilgi gösteriyor. Mesela "Kilink"i Eskişehir'de oynattığımız zaman, o hafta aldığı paraya inanamadık. O devirde bir Türkan Şoray'lı, Fatma Girik'li, Hülya Koçyiğit veya Filiz Akın'lı; erkeklerden ise Ayhan Işık, Ediz Hun'lu filmlerin, 1 haftalık kazancı 5000 TL civarında idi . "Kilink" Eskişehir de bir haftada 24.600 TL kazandırdı. Ben şimdi oturduğum evin ilk kaporasını o paranın üstüne biraz ekleyerek verdim. Şimdi Etiler de bir katım var. Avantür film Türk seyircisinin daima tuttuğu bir film tarzıdır. Ona gerekli parayı sermayeyi harcamak şarttır.
TY-"Kilink" serisinden bir tanesini seyrettim. Ses, ışık, kamera açıları, aksiyon dönemin birçok Avrupa ve Amerikan filmlerini aratmıyor. O dönemin teknik olanakları, bütçesi kısıtlı olmasına rağmen nasıl bu kadar başarılı sahneler çekebildiniz?
YA-Mekanları iyi kullanırım. Mesela ben sinemada film çekmediğim zaman mekan dolaşan insanımdır. O mekanda en güzel açılar hangisidir, hangi saatler en iyidir, güneş ne zaman en uygundur diye hesabını yapmışımdır. Yani avantürel filmde mekan çok önemlidir. Mesela "Kilink" filmini gördün, ikinci kısımda adaya gelirler, adanın altında sanki bir tesis varmış gibi kullanacağız. Adaya gelirler, dekora girerler, mağaraya girmiş gibi gösteririz. Kapak açılır içinden geçilir. Girdiği yer Silahtarağa'daki elektrik santralidir. O zamanlar çalışıyordu. Kazan dairesine girerler, oradan yukarıya çıkarlar, bütün İstanbul şebekesini görürüz ve oradan yine geçerler, bir kapı açılır, girdikleri yer klüp saattir. İlkyardımın karşısında pavyon olarak kullandığımız yerdir. Hep malzeme olayı, mesela orada bir alev makinesi kullandık, alev makinesini kimse bilmiyordu. Hele o apartmandaki brovür var ya o brovür'ü oradan aldım oralara getirdim, Ada'ya da götürdüm. 4-6 metre alev fışkırtıyor. Bunları Klüp Saat'e nasıl sokmuşuz, nasıl gözüm kara, alev topu yapmışız, yani orası her an patlayabilecek bir yer ve tek çıkış yolu var. Galata Kulesi'nin tepesinde, kurşunlu kısmında kavga çekmişiz. Velhasıl birçok yenilikleri yaparak bir yerlere geliyorsunuz.
TY- Fantastik filmler yaptığınız dönemlerde dünya sinemalarında durum nasıldı. Ne tür örnekler vardı?
YA-"Kilink"lerin ilk olarak Avrupa'da fotoromanını yapmışlar, biz ise filmini yapmışız. Gerçekten mükemmelini yapmışız. "Kilink'i gördüğün zaman kıyafet değiştirmesi vardır mesela. İrfan Atasoy gelir "şasem" der, bir duman çıkar. O duman sonra dağıldığı zaman uçan adam kıyafetini giymiştir. Şimdi, bir tasın içerisindeki barutu ayaklarımın dibinin içine koyuyordum. Önce kendimde deniyordum sonra oyuncu ile çekiyorduk. Oyuncuyu inandırman lazım olabileceğine.Muhakkak ki Amerikan sinemasının benim üzerimde çok etkisi olmuştur. Fantastik ve avantüryel filmler seyretmenin bende yarattığı izlenimlerin çok faydasını gördüm. Mesela "Maskeli Beşler"i çekerken aslında ben "Maskeli Beşler"i kendim çekiyorum zannettim. Halbuki filmi seyrettiğim zaman, Amerikan sinemasının bende bıraktığı izleri gördüm. Kendi bilincimde o haklar bana aitmiş gibi geliyordu. Öyle de olsa, ben onları çok değiştirerek çekiyordum. Çünkü siz çocukken seyrediyorsunuz filmi.13-14-15 yaşlarında seyrediyorsunuz. Aynı filmi bugün seyrettiğiniz zaman çok farklı şeyler görürsünüz.Amerikan sineması öyle etkin ki, mesela bir Kızılderili'nin elinde sadece bir mızrağı var, oku var; karşı taraftaki adamın elinde ise 6 patlar Smith silahı var ve biz mavileri alkışlardık, Kızılderili'leri tutmazdık. Halbuki burada cesaretli olan kim? Tabancaya doğru koşan baltası veya tek bıçağı olan adam. Sen tabancalı adama koşabilir misin? Koşamazsın yani Kızılderili'lerin ölümlerini biz alkışlıyorduk. Sonradan bunun böyle olmadığını anladık.
TY-Çektiğiniz fantastik filmlerdeki kavga sahneleri hep merak konusudur. Nasıl çekiyordunuz o sahneleri?
YA-Bizim bir avantajımız vardı o devirde, maalesef şimdi olmayan, çok gönüllü, kavga etmesini bilen ve düşmekten kalkmaktan korkmayan, merdivenden düşen, herhangi bir masadan düştüğü, bir iskemleye vurduğu veya camdan dışarı fırladığı zaman bütün bunları hakkıyla yapacak, yapmayı bilen insanlar vardı. 50 kişiye yakın bu işi yapan insan vardı. Şimdi onların kırıntıları kaldı. Hüseyin Zan, Ahmet Karaca, İhsan Gedik, Mehmet Yağmur, Tarık Şimşek'ler vardı. Jönler de kavga etmesini biliyordu. Behçet'le, Kazım'la, Kadir İnanır'la, Eşref Kolçak'la, Ayhan Işık'la, Ekrem Bora ile bütün kavga sahnelerini mükemmel çekebiliyorduk. Çünkü bu bir biçim meselesiydi.
TY- Bu biçim sizin insiyatifinizde miydi ?
YA-"Kızılmaske"den tutun da "Casuskıran"a kadar, "Maskeli Beşler"den tutun kovboy filmlerine kadar bütün bunlar hep benim kafamdan, kendi özverimle çıkmış olaylardı. Mesela senaryoda Zeynep ile Fatma kavga ettiği yazar, sadece bir kelimedir. Ama o kavgayı kaç plan çekersin; en aşağı 30 planda, ama onu siz kendiniz ayarlarsınız. . .....
TY- Günümüzde avantür film yok gibi bir şey. O zaman daha mı kolaydı avantür film çekmek. Yoksa günümüz seyircisi avantür film izlemek istemiyor mu artık?
YA-Artık avantür film yapmanın çok zor olduğu kanaatindeyim. Çünkü o malzemeyi kaybettik biz. Ne Kudret Karadağ'lar var ne Giray'lar var. Mesela Kudret Karadağ'la bir film çekiyoruz, filmin ismi "Kader Arkadaşım". Cüneyt Arkın'la çalışıyorum. Ben tarif ediyorum şöyle yapacağız, şu olacak, bu olacak, Kudret geldi "Yılmaz abi biz kaç senedir seninle çalışıyoruz" diye sordu, söyledim. Bunun üzerine dedi ki; " Ben 20 yaşında sinemaya girsem 25 sene geçti, şimdi 45 yaşındayım. Sen benden hala 25 yaşındaki hareketleri bekliyorsun". Ben de dedim ki; "Yeni yetişen yok sizler bunun en mükemmelini yapıyorsunuz". Yani merdivenden düşüyor olmadı yeni baştan. Merdivenden düşmek bir sanattır, çünkü düşerken mutlaka bazı bölgelerin korunma altına alınması gerekir ve ben koruma altına alarak mümkün olduğu kadar kazasız belasız film çekmeye çalıştım.
TY- Bu sahneler riskli değil miydi? Büyük yaralanmalar gerçekleşebilirdi.
Şimdi diyelim ki kostümle film çekiyorsunuz (kılıç, kalkan) öyle şeyler hesap ediyorsunuz ki; mesela Rumeli Hisarın'da "Yedi Dağın Aslanı"nı çekiyoruz, Yılmaz Güney'le yanında askerleri Erol Taş var, Kadir Savun var. Nebahat Çehre ile bir sahne çekliyoruz. Kadir de Allah rahmet eylesin çok uyanık bir adamdı filme karşı. Rumeli Hisarı'ndaki yandaki merdivenleri düşünün, öyle bir ayarladım ki; 3 kişiyi saldırttım, aşağı indirttim kılıçla. Kadir'in de arkasını döndürttüm, arkadan gelen iki kişi Kadir'in üstüne atlayacak, Kadir'in haberi yok. Malum korunaklı taçlar var o eski Bizans başlıkları... Ben dedim ki; "Kadir arkasını dönerse şu noktadan atlarsınız". Biz çekim yapıyoruz Kadir'in haberi yok, ama nasılsa farketmiş. Şöyle göz ucuyla gördü, kenara bir çekildi, o iki herif yere çakıldı. O çinko başlıklar kafanın içine çakıldı. Kan fışkırıyor. Yani Avantür film sahneleri çelmek de rizikoluydu. Ne bileyim bir Faruk Panter bir daha gelmedi.
TY- Oyuncuların da özverisi büyükmüş.
YA-Mesela, Zeyrek'te "Casus Kral"ı çekiyoruz. Zeyrek'te kilise zamanından kalmış bir balkon kısmı var bir de tepede bir kanca vardı. Oraya halat bağladık. Sanki Tarzan gibi aşağıya sallanılacak. Oyuncuya dedim ki "ip esner, çünkü halat kalın, poponu vurabilirsin kuyruk sokumun zedelenir", "Yılmaz abi sen merak etme hesap ettim" dedi ve biz çekerken, adamcağız tuttuğu ipi iki elle aşağıya almasa hakikaten çakılacaktı. Yani fantastik filmlerde kavga eden adamların çok önemli olduğunu hesap etmek lazım. Mesela siz jönsünüz, yumruk atıyorsunuz, yumruk atmak kolay, yumruğu yemek çok önemli. Yumruğu yiyen kişinin o hareketi en mükemmel şekilde alarak yuvarlanması, 2-3 metre dışa veya alta fırlaması, masaya iskemleye falan çarpması lazım ve bunu önden görmeyecek arka arka giderken yapacak. Bütün bunlar bir ekip meselesi. Fantastik film yalnız düşünmek değil realize etmektir aslında.
TY-"Kilink" serisinden önce Yılmaz Güney'le birliktle birçok avantür film çektiniz.Yılmaz Güney filmlerinin toplumsal film tohumları o dönemde mi başladı? İmajı bu filmlerde mi oluştu? YA- Şimdi "Kovboy Ali"yi biliyorsun. Amerikan Sinemasını seyretmiş onun tesiri altında kalmış bir kovboy gibi hareket eden bir adamı ve başından geçen her olayın onu hapishaneye götürdüğü, hayatının 4/3 ünde hapishaneye girmiş bir adamı anlatır ve filmin sonunda da, "yine hapishaneye gidiyorum" der. Amerikan sinemasını eleştiren bir filmdir aslında. Yani insanların üzerinde Amerikan sinemasının, o silahın, o öldürücü şeyin, ne kadar tesir bıraktığının görüntüsüdür. Şimdi şöyle düşünelim; Yılmaz'la çalışırken, Yılmaz o devirde her filmde topluma bir mesaj vermek istiyordu.TY-Şöhret hangi filmlerle geldi?
YA-İlk önce Yılmaz'ın merdivenleri çıkması yani şöhret olması lazımdı. Biz öyle filmler yaptık ki, "Çirkin Kral"lar, "Kovboy"lar, "Yedi Dağın Aslanlar"ı, "Güney Ölüm Saçıyor"lar veya buna benzer filmler, öyle ki Yılmaz'ı sadece şöhret yapmadı, şöhretin de üstüne çıkardı. Mesela, birgün setten dönüyoruz, kırmızı ışık yandı durdu araba. Geçen halk Yılmaz'ı farketti birdenbire. O 15 kişi, 50-60 kişi oldu ve Yılmaz Güney diye bağırarak arabaya yumruk atıyorlar. Ama yumruğu arabayı parçalayacak gibi değil, şevkle atıyorlar. Yılmaz çıktı, iki elini havaya kaldırdı, sustular. Dedi ki; " Bu arabayı bana siz aldınız, yenisini de yine siz alacaksınız, isterseniz parçalayın." O halk bizi içerde oturuyorken havaya kaldırdı. Yani Yılmaz her filminden sonra daha da ünlendi.
TY- Toplumsal filmlere geçişi nasıl oldu ?
Avantür filmlerden sonra "Arkadaş" filmini yaptı. Yani Yılmaz başka türlü bir adamdı. Hapishaneye girmesi bile yanlış bir olaydı. Yani Yılmaz maceracı, müthiş sinemasever ve çok dolu, sinemaya aşık biriydi. Pamuk tarlasında pamuk toplamış, sabahın dördünde kalkmış, akşamın beşine, altısına kadar Adana'nın güneşinde bir pamuk tarlasında olmanın acısını yaşamış (ben hiç yaşamadım), onun için bir "Umut"u çekebiliyor. Yani oradaki bir arabası olup, bir atı olan adamın hikayesini çekebiliyor ve mesaj veriyordu.
Bütün yaptığı filmlere dikkat et! "Arkadaş" filminde ben başka filmdeydim. Acar film stüdyosunda filmi çekiyor, bir gün sonra çektiklerini seyrediyor. "Yılmaz abi gel seyret" dedi. "Çünkü ben burada ne yumruk attım, ne tabanca çektim ne de adam vurdum" dedi. Filmi seyrettiğim zaman "sen yumruktan, tabancadan daha önemli bir şey yapmışşın" dedim." Abi farkettin mi?" dedi. "Tabii" dedim. "Sınıf farkını ortaya koymuşşun". Yani biri donarken, üşürken diğeri kaloriferciye diyor ki; "Abi kapat şu kaloriferi bu ne sıcak". Sınıf farklılıklarını ortaya çıkarıyordu. Filmlerine dikkat edin yaptığı filmlerin hepsi genellikle mesaj filmidir. Türk toplumunda eksik kalmış yerleri toparlamaktır. Çoğunda öyledir.
TY- İmajını avantürel filmler belirledi diyebiliriz...
YA-Tabii, şöhrete öyle fırladı. Daima haksızın yanında oldu, haksızı korudu. Zalimlere karşı çıktı.Bolu'da Çizmecioğlu diye bir otel var. Otelde cuma akşamları bütün Bolu'daki üst kademe hanımları ile eğleniyorlar. Bizi de filmin yönetmeni ve Yılmaz Güney olarak davet ettiler. Masada kaymakam var, vali var, kuvvet kumandanı, emniyet amiri var. Yılmaz çift tabancalı, siyah şapkalı, yelekli o kostümüyle... Gittik yedik içtik. Akşam 11 civarında dedim ki ; " Biz müsaadenizi rica edelim, çok da geç kaldık. Sizi kıramadık. Geldik ama yarın sabah yine çalışacağız." Ekipte Cahide Sonku , Ali Şen var. Velhasıl gittik, geldik. Bolu'nun merkezinde bir otelde kalıyoruz, altında lokantası var. Yılmaz hep midesinden rahatsızdı." Ya Yılmaz ağabey! Bir soda içeyim ondan sonra yukarı çıkarım" dedi. Benim odam birinci katta, odama çıktım paltomu çıkarttım. Aşağıdan 3 el silah sesi geldi. "Eyvah" dedim. "Hudutların Kanunu" filminde Kilis'te olan olay tekrarlandı. İndim aşağıya, lokantaya girdim. Lokantada tabi gece olduğu için perdeleri kapatmışlar. İçeriye girdim 4 tane ayna var. 3 aynada kurşun izi pençe pençe. İlk yaptığım iş, sigara tablaları vardı camdan, onu yakaladım aynaları kırdım. Prodüksiyon amiri geldi, "hemen bana bir sahte tabanca getir, Yımaz'ı da al götür" dedim. O çıktı, sahte tabanca geldi. Belime taktım, çocuklarla konuşurken bekçi geldi. "Bir silah atılmış" dedi. "Evet, silah atıldı" dedim. "Silah atmak yasaktır beyim!" dedi ; "Ama sinema silahı!" dedim. Belimden çıkarttım. Sinemada nasıl oluyor diye sorunca, bende döndürdüm, ateş ettim; dan dan! Korktu, gerçek silah zannediyor. "Mermi yoktur bunun içinde" dedim. Görmek istedi gösterdim. "Öyle mi beyim" dedi ve gitti. Ben yukarı çıktım, Yılmaz'a "ne oldu" dedim. "Benim hiç kabahatim yok" dedi. İçerde 3-4 kişi oturuyorlar bir masada , yanda da 1 kişi oturuyor. Yılmaz bir soda istiyor. "Ağabey viski, votka ne istiyorsan" diyorlar. Oradan birisi kalkmış, "ben yarım saatir rakı istiyorum kimse vermiyor, konuşmaya gerek yok, bunların herşeyleri sahte, bir bok yemezler" demiş, belinden silahı çıkarmış, "bunlar erkek bile değildir tabancaya el bile süremezler, Yılmaz gel ateş et!" demiş. Hadise bu. Olay basına yansımadı. Kimin sayesinde? Benim uyaklığım sayesinde. ...Ve Yılmaz'ı kaçırdık. Oranın emniyet amirleri, valileri beni çağırdılar, dediler ki; "İyi şeyler yapmışsınız, anladık ama Yılmaz gelsin ifade versin, basacaklar Yılmaz'ı tevkif edecekler, haber duyulmuş, insanlar konuşmuş". Ben dedim ki ;" Yılmaz'ı getireceğim burada ifade verecek". "Buradaki işleri iptal edin gerisini İstanbul'da tamamlayın" dediler. İstanbul'da tamamladık.
TY- Çalışılması kolay bir oyuncu muydu?
YA-Ben 43 senedir evliyim, karımın bir lafı var; " Yılmaz'ı idare edemeyen kadın değildir". Bir kadının görüşü bu. Yılmaz birçok kadınla beraber oldu, çok munis bir adamdı. Mesela Nebahat ile evli değiller beraber yaşıyorlar, "Kibar Haydut" diye bir film çekeceğiz o kopya yok ortalıkta. İlk gün Pangaltı'da bir lokanta vardı orada çalışacağız, Çetin İnanç da asistanım o zamanlar. Işıkları hazırladık Yımaz geldi, Nebahat yok yanında. "Nerede" dedim. "Abi Nebahat'i bırak, Sema Özcan gelsin, İlke Özen gelsin onlarla çalışalım" dedi. "Olmaz Çetin git Nebahat'i al evden getir" dedim. "Abi gitmesin lüzumu yok" dedi. Beni dinlerdi bana karşı çok saygılıydı. "Gelsin" dedim. Kavga etmişler Nebahat ağlıyor. Dedim ki; "Sahneyi değiştir", kız snop bir kız, o da avantürel bir adam rolünde. Öyle laflar söyle ki, kız gerçekten ağlasın. Lafları değiştirdik.Senaryoyu Bülent Oran yazmıştı. Senaryo gelir, Bülent çok yazmıştır mesela. "Çok yazmışlar" der. "Atmak kolay ama yenisini yazmak zor" derim. Biz sahneleri beraberce düzeltir öyle çekerdik.
Biz bunları barıştırdık, o filmin sonunda Hilton'da evlendiler. O filmin içerisine evliliklerini çektim ve koydum. O film yok ortalıkta. Belgesel bir film aslında. Başımızdan böyle şeyler geçti.
ZK- Doğudan gelen bütün gençler Yımaz Güney'i taklit ediyor...
YA-Kadir İnanır'ı da , İbrahim Tatlıses'i de taklit ediyorlar.
ZK- Ben şunu merak ediyorum, doğudan geldiğinde siyasi düşünceleri olgunlaşmış mıydı yoksa filmlerin etkisiyle mi toplumsal gerçekliği görmeye, hissetmeye ve düşünmeye başladı?
YA-Yılmaz Güney Türk sinemasının bir heyecanı idi. Bir penceresi idi. O pencereden biz dünyaya açılabilirdik Yılmaz'la. Maalesef biraz da Yılmaz'ın hataları dolayısı ile sosyal şeylere katılması dolayısıyla olmadı. Ama Yılmaz'ı zorla sokuyorlardı. Yılmaz da delikanlılığın arkasındaydı, filmlerinin tesiri altında kalmıştı. Bunun aksini söyleyemezsin. Yani sen de söyleyemezsin ben de. Ben seni dünyanın en güzel kadını ilan edeyim. Seni herkes dünyanın en güzel kadını kabul eder kardeşim. Hiç kimse aksini söyleyemez. En zengin adamı ilan edeyim, herkes öyle kabul eder. Yani toplumsal bir olay. Yımaz'la gene "Dağların Oğlu" diye bir film çekiyorum. Gaziantep'deyiz. Yemek paydosu verdik. Lokantaya gidecegiz. Lokantacı kapılara çıktı, buyrun vs... 15 dakika sonra dedi ki "ne olur gidin". Camlar çerçeveler kırılacak çünkü. Camlara kafalarını dayamışlar bakıyor insanlar. Yılmaz Güney olgusu bir başka olguydu, bunun tarifi yok. Yani şöhretin üstünde bir olay ve pırıl pırıl bir adam. Yılmaz hapishanede bile sinema yapmayı düşünen, sinema yapmak için senaryo yazan bir adamdı.
ZK- 74-80 yılları arasını değerlendirir misiniz?
YA-O dönemde Avrupa'dan İtalya'dan erotik filmler geldi. Bir de Uzak Doğudan Çin filmleri, Honkong filmleri yani karate filmleri geldi. Hatta hiç unutmuyorum, "Belanın Kralı" diye bir film yapmıştım şimdiki Dünya Sineması'nda oynuyor idi. Bunun karşısında Atlas Sineması'nda ünlü bir karate filmi oynuyordu. Biz üstüne 10.000.000 lira para ödemek durumunda kaldık. Öbür tarafta erotik filmler yapmışlar, oynuyor, kapılar kırılıyor. Sen burada normal bir film yapmışsın yerlerdesin. Onlar yaparlarsa biz de yaparız dediler. Böylece 74 senesinden itibaren bir erotik film furyası başladı.
ZK- Hala 74'ü anlayamadım. Bir sürü film yapılıyor ve ailelerimizle gidiyoruz. Birdenbire ne oluyor orayı tam çözemiyorum...
YA-Şimdi yaptığımız aile filmlerini bırakıyoruz. İtalyan tipi erotik filmler çıktı ortaya. Karşı tarafta kadınların çıplaklığı başladı. Bu filmler ilgi görüyor ve enteresandır kadınlar matinesi bile yapılıyordu. Kadınlar belkide o filmlerden öpüşmesini, şevişmesini öğrendiler. Bizim halkın birçok olayda toplumsal eksiklikleri var. Biz kadın erkek ilişkisini henüz çözmüş değiliz. Bir kadının bir erkek kadar birçok şeyden zevk alabileceğini düşünemiyoruz bile. Burada, 74 senesinden sonra bir değişim bir dönüş oldu. Erotiğe dönüş olunca aileler filme gelmemeye başlıyor. Filmlerde erkek kadın yatağa atlıyor sevişiyorlar. Erkek 10 kadınla ilişkiye giriyor. Kadın oradan kalkıyor oraya gidiyor. Siz çocuğunuzla seyretmek ister misiniz? Bütün bunlar, anne babaların sinemaya olan ilgisini aldı götürdü. Erovizyon geldi seyrediliyor ,sesli çekilmiş dublaj değil ve teknoloji yavaş yavaş değişmeye başladı. Tam o sırada televizyon hayatımıza girdi ve aileler sinemadan uzaklaştı, televizyona kitlendi. Hem ucuz, para ödemiyor. Yol para oldu, çocukla gidersen para, bir şey alsan para.
ZK-Türk sineması nasıl etkilendi?
YA-Bunun bize en büyük kötülüğü şöyle oldu. Bizdeki en büyük seyirci kitlesi kadın seyircidir. Kadın ve çocuk bir filmi tuttuğu zaman o filmin kazanmaması diye bir ihtimal yoktur. Biz kadın seyirciyi 74-80 arası kaybettik. Kadın sinemaya çocuğuyla gelecek evde bırakamıyor. Çocuğa herhangi bir erotik sahne seyrettirebilir misiniz? Seyrettiremezsiniz. Bundan dolayı aile kendini çekti. Televizyon girerken sinema önlemini alamadı. Niçin o bahçe sinemaları kapanırken biz kılımızı kıpırdatmadık. En büyük kabahatimiz budur. Halbuki bahçe sinemalarımız bizim piyasamızdı. Biz piyasamızı kaybettik. Düşünün 3000 tane sinema kapanıyor ve siz 250-300 sinemaya düşüyorsunuz. Sizin piyasanız kalır mı? Kalmaz. Onun için bana göre bahçe sinemalarımızı kaybettiğimiz an, Türk sineması muhteşem sinemalarına geri dönemez hale geldi.TY- Siz oyuncularınıza sadık bir yönetmensiniz; Yılmaz Güney, Behçet Nacar...
YA-Şöyle bir bakın, benim Suzan Avcı'sız filmim çok az. Öyle bir oyuncu düşünün ki 300-400 tane filmde oynarken bir giydiği tuvaleti bir başka filmde giymeyen bir kadın. Size elbise alarak geliyor. Siz diyorsunuz ki sahne şöyle, gardolabından elbise bularak getiriyor ve başka filmlerde de bunları kullanmamaya dikkat ediyor. Mesela Cüneyt Arkın'ın bir ekoseli ceketi vardır, boyuna onu giyer kardeşim. Dersin ki "giyme"," benim yok ki siz alın" der. Yani kadınlarımız Türkan, Hülya dahil o filmlerde oynarken, Suzan bütün parasızlığına rağmen ne güzel şey ki kıyafetlerini değiştirebiliyor ve uyum sağlıyor.Behçet Nacar dersen, Türk sinemasında 2 tane arabanın çarpışması, uçurumlardan atılması, ortasından patlaması gibi benzer birçok şeyler Behçet'le anlaşarak olmuştur. Behçet, temiz, derli toplu bir adamdır. Mesela benim yaptığım "Komando Behçet" var. Daha Televizyonda gösterime almadılar bile. Hiç gösterilmedi, ne o, içinde Behçet var diye seyrettirmiyorlar.TY-Türkiye'de Sinema yapmak nasıl birşey ?YA-Türkiye'nin dünyanın en güzel platosu olduğunu düşünüyorum. Bundan daha güzel bir platoyu bulmamız imkansız. Biz kendi değerlerimizi bilerek kendi edebiyatçılarımızla çalışsaydık, Türk sineması başka bir yerde olurdu sanırım. Mesela benim gibi Amerikan sinemasının etkisinde kalan yönetmenler de var. Ama biz hiç olmazsa fantastik sinema gibi bir açılım yaptık. Edebiyatçılarla çalışan yönetmenlerimiz farklı önemli yerdeler.O üçbin tane yazlık sinemayı kaybetmemiz Türk sinemasının ölümü oldu. Bunlar ayakta ve hayatta olsaydı, yılda 200-250 film çekerdik hiç kuşkunuz olmasın. Yetişen her talebe düşündüklerini çekiyor olacaktı.SÖYLEŞİ: Tülay YAVUZ- Zeynep KESEMENhttp://www.sinescope.com/soylesi.html
Ragıp Yılmaz ATADENİZRobert GORDONYönetmen Orhan Atadeniz'in kardeşidir.Doğum Tarihi : 1 Şubat 1932, İstanbulKabataş Lisesi'nden mezun oldu. Sinemaya 1951'de montaj-senkron dalında çalışarak başladı. Bir süre yönetmen yardımcılığı yaptı. Yılmaz Atadeniz yönetmenliğe geçtikten sonra yanında bir çok yönetmen yetiştirdi. Çetin İnanç, Ümit Gülgen ve Aydın Sayman bunlardan bazılarıdır.Çetin İnanç'ın yönettiği "Dünyayı Kurtaran Adam" filmi ile ilgili daha sonra şunları söyledi. "Eğer Amerika'daki tasarımcılar ülkemizde olsaydı. Çetin çok iyi şeyler yapabilirdi. Bu film de çok daha iyi olurdu. Filmden sonra Dünyayı kurtardık ama patronu batırdık demişti."Yılmaz Güney ile Silahların Kanunu (1966), Yedi Dağın Aslanı (1966), Kovboy Ali (1966), Dağların Oğlu (1965), Kahreden Kurşun (1965), Kan Gövdeyi Götürdü (1965), Kibar Haydut (1966), Çirkin Kral (1966), Çirkin Kral Affetmez (1967), Güney Ölüm Saçıyor (1969), Aslanların Dönüşü (1966) filmlerinde çalıştı. Daha sonra kendisi ile yapılan bir röportajda şöyle diyordu. "Yılmaz Güney'in bir filmimde silahla ateş etmesi gerekiyordu. Poligona giderek çalışma yaptırdım. Ama hedefi hiç vuramadı. "Bu sahneyi yarın çekebilir miyiz" dedi. "Tabii" dedim. Ertesi gün ilk atışında vurdu. Sabaha kadar çalışmış. Ama eline keşke silah vermeseydim. Sonraki filmlerinde silah elinden düşmedi. Hatta bazı setlerde oyuncuların başına elma koyup vurmuş. Ben buna setimde izin vermezdim."Atadeniz Film şirketini kurdu ve yapımcı olarak da sinemaya hizmet etti. Robert GORDON ismini kullanarak 1973 yılında "Yılmayan Şeytan" isimli filmi yönetti.Avantür filmlerin en iyi örneklerini verdi. Fantastik sinemaya da katkılarda bulundu. Amerikalılar Tarzan'ı çekince o da "Tarzan İstanbul'da" filmini uyarladı. Daha sonra Tarzan hakkında şunları söyledi. "Tarzan İstanbul'da" o devirde dünyada en fazla satan film oldu. Bunu Amerikalılar öğrenince çok kızdılar. Hatta bizi mahkemeye verdiler. Manisa Tarzanı dedik kurtulduk."FiYAP Yönetim Kurulu, Ulusal Sinema Platformu, SESAM ve Film-Yön Der üyesidir. Kültür Bakanlığı Denetleme Üst Kurulu içinde Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği Temsilcisi olarak bulundu.KaynakTürk Sineması Veri TabanıInternet Movie DatabaseTürk Sineması, Alim Şerif ONARANTelevizyon Röportajıhttp://sosyalayrintilar.org/
YÖNETMEN FİLMOGRAFİSİ
Afacan Tatlı Bela - 1994
Afacan Ateş Parçası - 1990
Gülom - 1989Afacan - 1989
Kınalı Hanzo - 1989
Şah Mat - 1989
Kobra - 1983
Gül Ağacı - 1983
Kanije Kalesi - 1982
Son Akın - 1982
Kader Arkadaşı - 1981
Berduş - 1980
Akrep - 1980
Süper Selami - 1979
Kalleş Adam - 1979
Ölüm Çemberi - 1978
Biyonik Ali Futbolcu - 1978
Tatlı Melek - 1977
Sarı Necmiye (İt Adası) - 1975
Tokmak Nuri - 1975
Dört Hergele - 1974
Öpme Sev - 1974
Sev Beni Behçet - 1974
Komando Behçet - 1974
Dağ Kanunu - 1973
Zalim - 1973
Yılmayan Şeytan - 1972
Baskın - 1972
Ölmek Var Dönmek Yok - 1972
Tuzsuz Deli Bekir - 1972
Beş Hergele - 1971
Belanın Kralı - 1971
Azrail Peşimizde - 1971
Biricik İş Peşinde - 1971
Cehenneme Dolmuş Var - 1971
Jilet Kazım - 1971
Kara Cellat - 1971
Azrail - 1971
Kan Yağmuru - 1970
On Kadına Bir Erkek - 1970
Şampiyon - 1970
Yemen`de Bir Avuç Türk - 1970
Maskeli Şeytan - 1970
Casus Kıran (Yedi Canlı Adam) - 1970
Zorro`nun İntikam - 1969
Güney Ölüm Saçıyor - 1969
Zorro Kamçılı Süvari - 1969
Çakırcalı Mehmet Efe - 1969
Eba Müslim Horasani - 1969
Ringo Vadiler Kaplanı - 1969
Acı İntikam - 1968
Casus Kıran - 1968
Kafkas Kartalı - 1968
Maskeli Beşlerin Dönüşü - 1968
Ölümsüz Adam - 1968
Maskeli 5`ler - 1968
Killing Uçan Adam`a Karşı - 1967
Killing Soy ve Öldür - 1967
Çirkin Kral Affetmez - 1967
Caniler Kralı Killing - 1967
Yüzbaşı Kemal - 1967
Yalnız Adam (Kibar Haydut) - 1966
Çirkin Kral - 1966
Aslanların Dönüşü - 1966
Kovboy Ali - 1966
Silahların Kanunu - 1966
Yedi Dağın Aslanı - 1966
Para Kadın ve Silah - 1966
Dağların Oğlu - 1965
Aşkım Silahımdır - 1965
Kahreden Kurşun - 1965
Kan Gövdeyi Götürdü - 1965
İki Sene Mektep Tatili - 1964
Yüz Karası - 1964
Yedi Kocalı Hürmüz - 1963
SENARİST FİLMOGRAFİSİ Kınalı Hanzo - 1989Gülom - 1989Kobra - 1983Kader Arkadaşı - 1981Sarı Necmiye (İt Adası) - 1975Dağ Kanunu - 1973Yılmayan Şeytan - 1972Ölmek Var Dönmek Yok - 1972Tuzsuz Deli Bekir - 1972Baskın - 1972Azrail - 1971Azrail Peşimizde - 1971Beş Hergele - 1971Biricik İş Peşinde - 1971Cehenneme Dolmuş Var - 1971Kara Cellat - 1971Maskeli Şeytan - 1970Çakırcalı Mehmet Efe - 1969Güney Ölüm Saçıyor - 1969Casus Kıran - 1968Kafkas Kartalı - 1968Maskeli Beşlerin Dönüşü - 1968Killing Soy ve Öldür - 1967Yüzbaşı Kemal - 1967YAPIMCI FİLMOGRAFİSİ Sır Çocukları - 2002Yılmayan Şeytan - 1972Belanın Kralı - 1971Zorro Kamçılı Süvari - 1969Zorro`nun İntikam - 1969Kızıl Maske - 1968Killing Soy ve Öldür - 1967Killing Uçan Adam`a Karşı - 1967YÖNETMENLİĞİNİ YAPTIĞI TELEVİZYON DİZİLERİ Akşam Güneşi - 2000 ( 6 Bölüm, TRT )KaynakTürk Sineması, Alim Şerif ONARANIMDbPro Professional DetailsDirector FilmografyKanije kalesi (1982) Kader arkadasi (1981)Süper selami (1979) Biyonik Ali futbolcu (1978) Kadi han (1976) Dag kanunu (1973) Yilmayan Seytan (1973) (as Robert Gordon: US version) ... aka Deathless Man (UK) ... aka The Deathless Devil (USA) ... aka Yilmayan adam (Turkey: Turkish title: poster title) Ölmek var dönmek yok (1972) Belanin krali (1971) Casus kiran - yedi canli adam (1970) Maskeli Seytan (1970)Çakircali Mehmet Efe (1969) Ebu müslim horasani (1969) Güney ölüm saçiyor (1969) Ringo vadiler aslani (1969) Zorro kamcili süvari (1969) Zorro'nun intikami (1969) Aci intikam (1968) Casus kiran (1968) Kafkas kartali (1968) Maskeli besler (1968) Maskeli beslerin dönüsü (1968) Ölümsüz adamlar (1968) ... aka The Immortal Man (International: English title) Çirkin kral affetmez (1967) ... aka The Ugly King Doesn't Forgive (USA) Kilink Istanbul'da (1967) ... aka Killing Istanbul'da ... aka Killing in Istanbul (USA: literal English title) Kilink soy ve öldür (1967) Kilink uçan adama karsi (1967) ... aka Killing Vs. the Flying Man (USA: literal English title) Yüzbasi Kemal (1967) Arslanlarin dönüsü (1966) Çirkin Kral (1966) ... aka The Ugly King (USA) Kibar haydut (1966) ... aka Yalniz adam (Turkey: Turkish title) Kovboy Ali (1966) Para kadin ve silah (1966) Silahlarin kanunu (1966) ... aka Law of the Guns (International: English title) Yedi dagin aslani (1966) Askim silahimdir (1965) Daglarin oglu (1965) ... aka Son of the Mountains (USA) Kahreden kursun (1965) Kan gövdeyi götürdü (1965) Iki sene mektep tatili (1964) Yüz karasi (1964) Yedi kocali Hürmüz (1963)Producer - FilmographySir Cocuklari (2002) (producer) ... aka Children of Secret (International: English title: festival title) Yilmayan seytan (1973) (producer) ... aka Deathless Man (UK) ... aka The Deathless Devil (USA) ... aka Yilmayan adam (Turkey: Turkish title: poster title) Belanin krali (1971) (producer) Maskeli Seytan (1970) (producer) Ebu müslim horasani (1969) (producer) Ringo vadiler aslani (1969) (producer) Zorro kamcili süvari (1969) (producer) Zorro'nun intikami (1969) (producer) Casus kiran (1968) (producer) Kizil maske (1968/I) (producer) Çelik bilek (1967) (producer) Kilink Istanbul'da (1967) (producer) ... aka Killing Istanbul'da ... aka Killing in Istanbul (USA: literal English title) Kilink soy ve öldür (1967) (producer) Kilink uçan adama karsi (1967) (producer) ... aka Killing Vs. the Flying Man (USA: literal English title)Writer - filmographyÖlmek var dönmek yok (1972) Maskeli Seytan (1970) Çakircali Mehmet Efe (1969) Güney ölüm saçiyor (1969) Casus kiran (1968) Çirkin kral affetmez (1967) ... aka The Ugly King Doesn't Forgive (USA) Kilink soy ve öldür (1967) Yüzbasi Kemal (1967)Editor - filmographyHakkari'de Bir Mevsim (1983) ... aka A Season in Hakkari (International: English title) ... aka Saison in Hakkari, Eine (West Germany)Himself - filmographyYilmaz Güney: Adana-Paris (1995) (V) .... HimselfKaynakTürk Sineması Veri TabanıInternet Movie DatabaseTürk Sineması, Alim Şerif ONARANTelevizyon Röportajıhttp://sosyalayrintilar.org

9 Ağustos 2007 Perşembe

KAHRAMAN GEMİ ALEMDAR MÜZE OLUYOR

Zonguldak'ın Ereğli ilçesinde, Kurtuluş Savaşı'nın tek deniz çatışmasının silahsız kurtarma gemisi olan ve Milli Mücadele döneminde harp malzemesi taşıyan gemilere kollama görevini de üstlenen Alemdar Gemisi, aynı ölçülerde yeniden yapılıyor.Alınan bilgiyere göre, 1898'de Danimarka'da 49.475 metre uzunluğunda ve 7.95 metre genişliğinde kurtarma gemisi olarak inşa edilen Alemdar, Kurtuluş Savaşı'nda müttefik kuvvetlerin himayesinden kaçırılarak Milli Mücadele'de efsanevi şekilde hizmetlerde bulunmasının ardından 1982'de sökülerek tarih sahnesinden çekildi.Kara harpleri bütünü olan Kurtuluş Savaşı'nda tek deniz çatışmasının kahramanı Alemdar Gemisi'nin, orduya gerekli silah ve cephaneyi Rusya'dan, Trabzon ve İnebolu'ya deniz yoluyla taşıyarak bulunduğu önemli hizmetlerin anlatılması ve destansı öyküsünün yeniden yaşatılması için çalışma başlatıldı.Geminin inşasının gerçekleştirilmesine yönelik kurulan Gazi Alemdar Gemisi Yaptırma ve Yaşatma Derneği, özel şirketlerin 25-30 bin dolar istediği Alemdar Gemisi'nin yapım projesini Deniz Kuvvetleri Komutanlığının desteğini isteyerek hazırlattı.ERDEMİR'den de özelleştirme öncesi 165 ton gemi sacı bağışlanmasının ardından ilçedeki 4 tersane, kendilerine tahsis edilen bölümlerin inşasına başladı.DENİZ MÜZESİ OLACAKGazi Alemdar Gemisi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkan Yardımcısı Yalçın Akın, yıl sonuna kadar Alemdar Gemisi'nin tamamlanarak ilçe merkezinde oluşturulan alana konuşlandırılmasının hedeflendiğini söyledi.Geminin ambar bölümünün Deniz Müzesi olarak halkın ziyaretine açılmasının planlandığını anlatan Akın, şöyle dedi:''Geminin orijinaline uygun bire bir ölçekte yapımı sürüyor. Tersanelerin çalışmalarını tamamlamalarından sonra donanımının gerçekleştirilmesi için halkın desteğini isteyeceğiz. Vatandaşların bağışlarıyla Milli Mücadele'de kahramanlık göstermiş bu gemi, gelecek kuşaklarda tarih bilincinin yerleşmesine katkı sağlayacaktır. Tarihinin gizli kahramanlık destanlarından birini yazan Alemdar ve denizcilerinin hikayelerine daha çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde projenin haya geçmesi önem arz ediyor.''ALEMDAR'IN DESTANSI ÖYKÜSÜGazi Alemdar Gemisi Yaptırma ve Yaşatma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Atılay Durmaz Demiroğlu'nun derlemesinden alınan bilgiye göre, 1898'de Danimarka'da kurtarma gemisi olarak inşa edilen Alemdar, Marmara Denizi ve boğaz çevresinde Osmanlı'da kurtarma hizmetleri yapıyordu.Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Donanmasının çürümeye terk edilmesinin ardından muharebe gücü olmayan gemiler arasında yer aldığından kurtarma seferleri yapmasına izin verilen Alemdar'ı, Milli Mücadele'nin içine çekilebilmek için boğazdan kaçış planı hazırlanır.Gemideki 7 kahraman denizci, Karadeniz'deki şiddetli fırtınayı fırsat bilerek ''vira bismillah'' deyip demir aldı. Müttefik gemilerin arasından geçerken batmakta olan bir gemiye yardıma gittiklerini söyleyen denizciler, boğazdan çıkıp zorlu yolculuğun ardından Ereğli'ye ulaşır.Ereğli'den 80 ton kömür yüklenen Alemdar, bir süre sonra Trabzon'a gitmek üzere hareket ettiği sırada ilçedeki gayri Müslimlerin ve casusların haber vermesi sonucu Fransız Karadeniz Komutanlığındaki C-27 gambotu Bartın'ın Amasra ilçesinde pusuya yatarak gemiye asker çıkarmayı başarır.ASKERLERİ HORONLA KANDIRDILARYönü İstanbul'a çevrilen ve C-27 gambotunun takibe aldığı Alemdar'ın personeli, kurtuluş planları gerçekleştirmeye başlar. Gemide kemençenin kıvrak nağmeleriyle horon oynayan personel, Fransız askerleri de davet ederek, 4 Fransız ile 1 subayı etkisiz hale getirip silahlarına el koyar.Ani manevrayla dümen kıran Alemdar'ın peşine düşen gambottan açılan ateşe tüfeklerle karşılık veren gemi personeline, Ereğli'ye yaklaşılması üzerine karadan da destek verilir.Sandallarla da denize açılan vatandaşların desteğiyle C-27 gambotu mağlup olarak bölgeden ayrılır, esir 5 askerin ise serbest bırakılmasına karşılık Fransızlardan Karadeniz'de dolaşan Türk bayraklı gemilere dokunulmaması garantisi alınır.Fransızlarla yapılan anlaşma gereği Milli Mücadele'nin sonuna kadar Ereğli'de demirli kalması gereken Alemdar, yine efsanevi bir kaçış öyküsüyle fırtınalı bir Karadeniz gününde siyah rengi griye boyanarak Trabzon'a getirilir.Rusya'dan harp malzemesi taşıyan gemilere karakol ve kollama görevi yapan Alemdar, 1951'de İstanbul Haliç Tersanesinde büyük onarımdan geçirilir, 1959'dan sonra ise hizmet dışı bırakılır. 1964 ve 1980'de özel firmalar tarafından satın alınmasının ardından da 1982'de sökülmek üzere satılır.
www.ereglihakimiyet.net

EREĞLİ DEMİR VE ÇELİK FABRİKALARI (ERDEMİR)

Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. (Erdemir), Türkiye’nin ithalat yoluyla karşılanan yassı haddelenmiş demir çelik ihtiyacını yurt içinden karşılamak üzere, özel teşebbüs statüsünde bir şirket olarak 28 Şubat 1960 tarih ve 7.462 sayılı kanunla kurulmuştur. Haziran 1961’de temeli atılan tesisler 42 ay süren inşaat ve montaj çalışmalarından sonra, 15 Mayıs 1965 tarihinde fiilen işletmeye alınmıştır. Erdemir , kuruluşunda 470,000 ton olan yıllık ham çelik üretim kapasitesini, 1969-72 döneminde gerçekleştirilen “Ara Tevsiat”, 1972-78 döneminde gerçekleştirilen “I. Kademe Tevsiat”, 1978-83 döneminde gerçekleştirilen “II. Kademe Tevsiat” yatırımları ile 1,7 milyon ton/yıla ve 1983-87 döneminde gerçekleştirilen “Tamamlama Yatırımları” ile 2,0 milyon ton/yıl seviyesine çıkartmıştır. Sürekli gelişme ilkesini esas alan Erdemir , 1990 yılında başlatılan ve ülkemizin en büyük yatırımlarından biri olan “Kapasite Artırma ve Modernizasyon (KAM) Projesi”ni tamamlamış bulunmaktadır. 1996 yılı ortalarında devreye giren ana üretim üniteleri ile birlikte, Erdemir ’in ham çelik ve yassı çelik üretim kapasiteleri sırasıyla 3,0 milyon ve 3,5 milyon ton/yıl düzeyine çıkartılmıştır. KAM Projesi ile ulaşılan üretim hedeflerini korumak, ürün kalitesini geliştirmek, birim maliyetleri azaltmak ve katma değeri yüksek yeni ürünler üretmek amacıyla yürütülmekte olan yatırımların yanı sıra; yeni yatırım programı ile 5,0 milyon ton/yıl nihai mamul üretilecektir. Şirketimizin büyüme politikalarına bağlı olarak, entegre demir çelik üretimi yöntemiyle uzun ürünler üreten İsdemir, yassı çelik üreten modern bir şirket yapısına dönüştürülmesi koşuluyla, 50 milyon USD nakit karşılığında Özelleştirme İdaresi’nden 31.01.2002 tarihinde satın alınmış ve böylece, Şirketimizin toplam ham çelik üretim kapasitesi 5,0 milyon ton/yılın üzerine çıkmıştır. Yurt dışında ise, demir çelik sektöründeki özelleştirme fırsatlarından yararlanmak amacıyla kurulan Erdemir -Romania SRL adlı Şirketimiz vasıtasıyla, Romanya’da 108 bin ton üretim/yıl kapasiteli silisyumlu yassı çelik üreten Laminorul De Benzi Electrotehnice (LBE) tesisi satın alınmıştır. Bu tesiste üretilen ürünler ile Türkiye, Romanya ve üçüncü ülke talepleri karşılanmaktadır. Nihai tüketicilerin, özel ebat ve toleranslardaki siparişlerini daha hızlı karşılayabilmek ve etkili dağıtım kanalları oluşturmak amacıyla kurulan 150 bin ton/yıl kapasiteli Erdemir Gebze Çelik Servis Merkezi A.Ş., 2002 yılında faaliyete geçmiştir.
Şirketimiz, teknolojik ve entelektüel bilgi birikimini endüstriyel kuruluşlarla paylaşmak ve daha fazla katma değer yaratmak amacıyla 2001 yılında Erdemir Mühendislik Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri A.Ş. adı altında bir mühendislik şirketi kurmuştur. Bu şirket, yurt içine ve yurt dışına başta demir ve çelik sanayi ile ilgili her türlü mühendislik, müşavir-mühendislik, danışmanlık, araştırma geliştirme hizmetleri vererek, Türk Sanayii'nin gelişmesine önemli katkılarda bulunacaktır. Özelleştirme İdaresi tarafından 31 Mayıs 2002 tarihinde akdedilen “Devir Sözleşmesi” ile Çelbor’un hisseleri Erdemir ’e devredilmiştir. Çelbor’un ürettiği dikişsiz borular; buhar kazanları, petrokimya tesisleri, silah sanayi, hidrolik sistemler gibi önemli endüstriyel alanlarda kullanılmakta olup, stratejik öneme sahiptir. Sürekli büyümeye devam eden Şirketimiz, yurt içi hammadde kaynaklarını daha verimli şekilde kullanmak için Divhan A.Ş.’yi 15.04.2004 tarihinde satın almış ve Erdemir Maden San. ve Tic. A.Ş. adı ile faaliyete geçirmiştir. Önümüzdeki dönemde, müşterilerimizin yoğun olarak bulunduğu diğer bölgelerde de yeni servis merkezleri kurmak suretiyle hizmet ağının yaygınlaştırılması planlanmaktadır. Bu amaçla, yurt dışında servis merkezi kurma çalışmaları sürdürülürken, yurt içinde, Marmara Bölgesi’nde servis merkezi kurulması amacıyla 10.12.2004 tarihinde Yarımca Porselen Sanayi ve Ticaret A.Ş. satın alınmıştır. Büyümeye devam eden grubun lojistik ve taşımacılık işlemlerinin tek çatı altında toplanması amacıyla, 08.03.2004 tarihinde Erdemir Lojistik A.Ş. kurulmuştur. Ayrıca, Erdemir ’i ulusal demiryolu ağına bağlayacak Tren Ferisi Projesi Kasım 2004 tarihinde devreye girmiştir. Doğalgaz tedarikinde verimliliği artırmak için 2004 yılında Erdemir Gaz San. ve Tic. A.Ş. kurulmuştur. Türk Sanayii’nin gururu olan Erdemir , bağlı 9 şirketi ve yaklaşık 15.000 çalışanı ile bir Şirketler Grubu’na dönüşmüştür.





KİLOMETRE TAŞLARI

1959
Fizibilite raporu hazırlandı.
1960
28 Şubat’ta Erdemir ' in kuruluşu için özel kanun çıkarıldı.
1960
11 Mayıs’ta Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T.A.Ş. kuruldu.
1961
İlk kazı ve inşaat çalışmaları başladı.
1965
15 Mayıs’ta Erdemir üretime başladı. (Kapasite: 0,5 milyon ton/yıl ham çelik)
1972
Ara Tevsiat tamamlandı. (Kapasite: 0,8 milyon ton/yıl ham çelik)
1978
I. Kademe Tevsiat tamamlandı. (Kapasite: 1,5 milyon ton/yıl ham çelik)
1983
II. Kademe Tevsiat tamamlandı. (Kapasite:1,7 milyon ton/yıl ham çelik)
1985
İMKB'nin açılmasıyla, Erdemir hisse senetleri işlem görmeye başladı.
1987
Tamamlama Yatırımları tamamlandı. (Kapasite: 2,0 milyon ton/yıl ham çelik)
1996
KAM I ve KAM II Projeleri tamamlandı. (Kapasite: 3,0 milyon ton/yıl ham çelik)
1997
2. Soğuk Haddehane Tesisleri işletmeye alındı. ISO 9002 Kalite Sistem Belgesi alındı.
1998
Toplam Kalite Yönetimi'ne geçişe hız verildi. 2005’e kadar Avrupa'da ilk 10 çelik üreticisi arasında olma hedefi belirlendi. Ülkemizin Karadeniz’deki en büyük limanı olan Yeni Liman Tesisleri işletmeye alındı.
1999
Kalay ve Krom Kaplama Tesisi işletmeye alındı. (Kapasite: 250 bin ton/yıl)
2000
Yassı çelik üretiminde 3,0 milyon ton aşıldı.
2001
Romanya’da 108.000 ton/yıl kapasiteli LBE Çelik Tesisi satın alındı. Erdemir Mühendislik, Yönetim ve Danışmanlık Hizmetleri A.Ş. kuruldu. 150.000 ton/yıl kapasiteli Gebze Çelik Servis Merkezi kuruldu. Sürekli Galvanizleme Tesisi işletmeye alındı. (Kapasite: 250 bin ton/yıl)
2002
İskenderun Demir Çelik Fabrikaları A.Ş. satın alındı. Çelik Çekme Boru Sanayi ve Ticaret A.Ş. (Çelbor) satın alındı.
2003
TS EN ISO 9001:2000 Kalite Yönetim Sistemi belgesi Ekim 2003’te yenilendi.
2004
Mart
Erdemir Lojistik A.Ş. kuruldu.
Nisan
Erdemir Maden San. ve Tic. A.Ş. kuruldu.
Haziran
Avrupa Kalite Ödülü Mükemmellik’te Yetkinlik Derecesi alındı.
Ekim
IISI 38. İstanbul Olağan Genel Kurul ve Konferansları ERDEMİR ev sahipliğinde düzenlendi.
Ekim
TS 18001 İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetim Sistemi (İSG) Belgesi alındı.
Ekim
TS EN ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi (ÇYS) Belgesi alındı.
Kasım
Ulusal Kalite Ödülü Büyük Ölçekli Kuruluşlar Başarı Ödülü alındı.
Kasım
Tren Ferisi Projesi devreye girdi.
Aralık
Erdemir Gaz San. ve Tic. A.Ş. kuruldu.
Aralık
Yarımca Porselen A.Ş. satın alındı.
Aralık
3.616.165 ton ile nihai mamul üretim rekoru, 1.651.465 ton ile soğuk mamul üretim rekoru, 3.604.051 ton ile satış rekoru kırıldı.

KARADENİZ EREĞLİ NEREDE

Karadeniz Ereğli, Türkiye’nin kuzeyinde, Batı Karadeniz Bölgesi’nde, Zonguldak il sınırları içerisinde; 41 derece 17 dakika kuzey enlemi ile 31 derece 24 dakika güney boylamı arasında yer alır. İlçenin kuzeyi ve kuzey batısı Karadeniz kıyısıdır. Doğusunda Zonguldak’ın Merkez ilçesi ile Devrek ilçesi, güneyinde ise Alaplı ilçesi bulunur. Karadeniz Ereğli aynı zamanda güneyde Bolu ilinin Akçakoca ilçesi ile sınır komşusudur. Karadeniz Ereğli 782 kilometrekarelik yüzölçümü ile Zonguldak ilinin en büyük ilçesidir.Batı Karadeniz Bölgesi’ndeki tüm yerleşim merkezleri gibi Karadeniz Ereğli’nin doğal yapısı da Karadeniz sahiline dik inen yamaçlardan oluşur. Yükseklikleri 200-250 metre arasında değişen kesintisiz tepelerle İlçe, Alaplı’ya doğru uzanır. Yer yer derin vadilerle kesilen arazi yapısı genel olarak dağlık ve engebelidir. Zonguldak il sınırına yaklaştıkça artan yükseklik 2000 metre civarındadır. Karadeniz Ereğli’de büyük ova ve yayla yoktur. Ancak Zonguldak ili genelinin aksine Ereğli %0-10 arası değişen eğim ile sınai kentleşmeye çok elverişli bir yapıya sahiptir.

DOĞA VE TURİZM
Bütün Karadeniz'de olduğu gibi, Ereğli'de bol yeşile sahip çok güzel bir ilçedir. Engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Arazi genel olarak orman ve fundalıklarla kaplıdır. Ormanlarda; kayın, kestane, köknar, ıhlamur, çam, ardıç, sedir, ceviz gibi ağaçlar yer almaktadır. Doğanın güzelliğiyle iç içe kurulmuş şehir yeşilliklerle bezenmiş Göztepe, Çeştepe ve Kaletepe'den muhteşem görünmektedir. Ayrıca Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethedildiğinde diktirmiş olduğu asırlık Fetih Çınarları Halen yaşamaktadır. Orman işletmesi tarafından korumaya alınana bu çınarlar, şehrinde sembolü olmuştur.
Doğal güzelliğin yoğunlaştığı pek çok bölgesinden biri olan Güneşli olağanüstü güzellikte şelalelere ve mesire yerlerine sahiptir.Ayrıca bölgede bulunan akarsuyun şifalı ve kutsal bir su olduğuna inanılmaktadır.
Kestaneci Köyü Roma ve Bizans döneminde yerleşim yer olarak kullanılmıştır. Ayrıca ilk Osmanlı Çileği'nin yetiştirildiği yerdir.Uzun Mehmet'te yine bu köyde yaşamıştır.
Turizme açılmamış Cemaller köyü küçük bir doğal plaja sahiptir. Güleviç köyünde ise çeşitli şelaleler ve mağaralar bulunmaktadır. Bu mağaralarda hangi döneme ait olduğu bilinmeyen çeşitli figürler, yazıtlar bulunmaktadır.
Ereğli Ormanlarında yapılacak bir kaç günlük tatilde, vücudunuzun rahatladığını, kanınızın temizlendiğini ve kuş gibi hafiflediğinizi hissedersiniz.
Kdz. Ereğli bir sahil şehri olması dolayısıyla bir tatil beldesinin tüm özelliklerini barındırır. Yaz aylarını; gündüzleri sahillerde veya orman içlerinde piknik yaparak değerlendiren halk geceleri ise yine sahil kenarında pikniklerini sürdürmekte veya şehir merkezinde yer alan sahil kesiminde eğlenmektedir.
KÜLTÜREL YAPI
Kdz.Ereğli tarihin bütün dönemlerinde tabii limanı ve elverişli coğrafi yapısıyla, çeşitli uygarlıkların etkisi altında kalmıştır. Ereğli'nin kömürün bulunuşu ve ve Demir Çelik Fabrikalarının kuruluşuyla nüfus oranı oldukça artmıştır. Zengin ekonomisi, sosyal yaşantısının çağdaş boyutlarda ve sosyal refah düzeyinin yüksek olması Ereğli'yi ülke ortalaması üzerine çıkarmıştır. İlçede gerek özel, gerekse Devlet ve Kamu iktisadi kuruluşlarında çalışanların eğitim ve kültür seviyelerinin yüksek oluşu nedeniyle çok sayıda klüp ve dernek kurulmuştur.
İlçede yaşayan halkın büyük bir çoğunluğu Erdemir Demir Çelik Fabrikalarında, Armutçuk Kömür işletmelerinde çalışmaktadır.
İlçede Atatürk'ün Doğumu'nun 100. yılında bir kültür sitesi yapılmıştır. Bu sitede kütüphane, müze, çeşitli etkinliklerin düzenlendiği salonlar ve sinema salonu bulunmaktadır.
ELPEK BEZİ
Dokumacılık, Anadolu'nun kültürel zenginlikleri arasında önemli yeri olan ve yöresel özellikler gösteren özgün bir el sanatıdır.
Halı, kilim, battaniye ve bez dokumacılığı, yörelere özgü malzemelerle ( yün, pamuk, keten, ipek vs.) özdeşleşmiş, Anadolu insanı elindeki hammadde ile en güzeli gerçekleştirmeyi her dönemde başarmıştır.
Elpek bezi, bu geniş yelpaze, " Keten Dokumalar" Kategorisinde yerini almış, Batı Karadeniz Bölgesi'nin, bir zamanlar tarım ürünü "Keten"in, liflerinden yüzlerce, binlerce yıldır üretile gelmiştir.
1940-50 yıllarında kaybolma sürecine giren Elpek bezi, yaklaşık 50 yıl aradan sonra yeniden canlandırılıp yaşatılmaya başlandı.
KDZ.EREĞLİ'DE SOSYAL FAALİYETLER
Ereğli'de Sosyal faaliyetler oldukça yoğun yaşanmaktadır. Futbol, voleybol, bisiklet, izcilik, satranç, boks sporları yapılmaktadır. Ayrıca yelken Klüp İl Temsilciliği ilçededir. Yüzmede ise il çapında yapılan müsabakalar Erdemir Yüzme yüzme havuzunda yapılmaktadır.
İlçede Folklörü ise Erdemir musiki ve Folklor Derneği tarafından yaşatılmaktadır.
İlçede A.K.M ve Dikmen Sinemaları, Erdemir Sosyal Ünitelerinde'de , Erdemir sineması bulunmaktadır.
Erdemir Musiki Derneği ve amatör tiyatro grupları faaliyet göstermekte. Devlet tiyatroları ve özel tiyatrolar , A.K.M ve Erdemir sahnelerini kullanmaktadırlar.
KÜLTÜR FESTİVALİ
Belediye 1991 yılından beri Osmanlı Çileği Kültür Festivali düzenlemektedir.Bu festivalde çeşitli yarışmalar düzenlenmekte, çeşitli sanatçılar getirilerek konserler, sergiler, paneller gerçekleştirilmektedir. Osmanlı çileği ilçenin önemli gelir kaynaklarındandır.
Ereğli'de güzel sanatlara ilgi oldukça büyüktür. Eski yapılarda bulunan duvar süsleri işlemeler bunu göstermektedir.Bunlardan birisi Nakkaş Tahsin'dir. Nakkaş Tahsin'in yapmış olduğu çok güzel tavan ve duvar süsleri hala evleri süslemektedir. Ereğli'de 6 adet resim, 1 Adet de heykel atölyesi bulunmaktadır. Ereğlili ressamlar kendilerini ilçede ve Türkiye'de kanıtlamışlardır.
Kaynaklar : Kdz.Ereğli Kaymakamlığı'nın Kültür Yayınlarından Alıntılar Yapılmıştır.

KARADENİZ EREĞLİ TARİHİ

Anadolu'nun Kuzey Batısı'nda Karadeniz kıyı yerleşmesi olan Karadeniz Ereğli, Anadolu'nun diğer bölgeleri gibi tarihçi ve arkeologların yoğun ilgisini çekmemiştir.
Karadeniz Ereğli'nin tarihi ile ilgili yayınlarda, Antikçağ tarihçi ve coğrafyacılarının efsanelerle karışmış anlatımlarının etkisi görülür. Günümüzde araştırmacı ve tarihçilerimiz Karadeniz Ereğli ile ilgili bilgiler verirlerken bu nedenlerden dolayı bilimsel izahlardan uzaklaşmışlardır.
Antikçağ kaynaklarının efsanelerle ve Helen yayılma ideolojileriyle karışmış tarihsel değerlendirmeleri, Karadeniz Ereğli araştırmacılarını yanılgıya düşüren en büyük tuzak olmuştur.
Bugüne kadar Karadeniz Ereğli tarihi hakkında kronolojik sıralama yapılmadığı için tarihçiler Karadeniz Ereğli hakkında değişik tarihi anlatımlarda bulunmuşlardır.
Karadeniz Ereğli'nin kuruluş tarihi tarihçiler tarafından antik kaynakların etkisiyle M.Ö. 550 yılı olarak söylenmişse de, 1930'lu yıllarda Hitit yazıtlarının okunması sonucunda bu tarihlemenin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıkmıştır. 1990'lı yıllardan sonra Karadeniz Ereğli'de tesadüfen bulunmuş bazı tarihi eser parçaları Karadeniz Ereğli tarihinin M.Ö. 550 yıllarından daha geç dönemlerde başladığını desteklemiştir.
Ayrıca tarihçilerin sadece Karadeniz Ereğli kent merkezinden elde edilen veriler ışığında hareket etmesi, Karadeniz Ereğli tarihi hakkında net sonuçlara ulaşılmasına engel olmuştur. M.Ö. 550 yılından yaklaşık 2000 yıl geride, M.Ö. 2500'lü yıllarda Karadeniz Ereğli ve çevresinde yerleşmelerin olduğu yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte bilimsel araştırmaların artması sonucunda Karadeniz Ereğli, efsaneler ile karışmış tarihinden kurtulacaktır. Karadeniz Ereğli tarihini M.Ö. 2500'lü yıllardan başlatmak, araştırmacılar için bir ışık ve teşvik olacaktır.

KAYNAK:www.kdzeregli.bel.tr