23 Haziran 2017 Cuma

NİMET HOCA'NIN TORUNU RAGIP YILMAZ ATADENİZ'İN MESAJI


 
 
18 HAZİRAN KARADENİZ'İN İNCİSİ EREĞLİ'NİN

KURTULUŞ BAYRAMI


 Dedem Hafız Ahmet  Nimet Efendi Yunan İzmir'e  çıktığı gün Ereğli'de meydanda  toplanan tüm bölge halkına hitaben  bir konuşma yapmış devletin haysiyeti ayaklar altına düştüğünü belirtmiştir. “Memleketi kurtarmak  için ölme zamanıdır. Yolumuz Mustafa Kemal'in yoludur. Hedefimiz Kuvva-i Milliyedir. Derhal  Fransızlar yurdumuzdan kömür ocaklarından  kovulmalı!  Padişahımız Esirdir fetvası geçerli değildir.”  Diyebilen bir din hocasıdır. Halk büyük bir coşku ile dedemin  hedefi ve amacı doğrultusunda derhal harekete  geçerek Kuvva-i Milliye'ye katılmıştır. Şimdi bu bayramı kutluyoruz. Ereğli'nin Vatansever  halkı selam sana!  Gazanız  Mübarek  olsun! 

 

Hafız Ahmet Nimet  Efendinin Torunu

Ragıp Yılmaz ATADENİZ

1 Mayıs 2017 Pazartesi

YELKENLİ BİR BRİK:SERAĞI BAHRİ


 NİHAT YASA
 YEREL TARİH ARAŞTIRMACISI

YELKENLİ BİR BRİK:SERAĞI BAHRİ
 

Buharlı gemiler daha 'vira' demeden önce; kimisi kürekli, kimisi de yelkenli olan gemilere Osmanlılarda da değişik adlar verilirdi. Kürekle hareket eden gemilere; Uçurma, Karamürsel, Celiyye, Çamlıca, Kancabaş, Şayka, İşkampavye, Şahtur, Çekelve, Kırlangıç, Firkate, Pergende gibi adlar verilirdi. Yelkenli gemilere de Ateş gemisi, Şalope, Brik, Uskuna, Şehtiye, Ağrıpar, Korvet, Barça, Kalyon, Firkateyn denilmekteydi. Yelkenleri olmakla birlikte kürekle de yol alan bir savaş gemisi olan Çektiri’ler  ya da Çekdirme’ler de vardı. Daha sonra da denizlerde buharlı gemiler de boy göstermeye başlamıştı.

Uzun Mehmet’in de buharlı bir gemide askerlik yaptığı, maden kömürünü de, ilk kez  bu gemide gördüğü de öteden beri söylene gelmiştir. Geminin adının da; Siracı Bahri, Şıracı Bahri, Serajı Bahri, Serracı Bahri, Seragi Bahri olduğu ifade edilmiş, kitaplara,makalelere, dergilere de böyle geçmiştir. Hatta; Surağ-ı Bahri denildiğini de bazı araştırmacıların yaptıkları çalışmalarda da görmekteyiz.

Biz de; bu gemi var mıdır? Hangi döneme aittir? Gemi kürekli midir, yelkenli midir, yoksa buharlı mıdır? diye araştırmaya koyulduk…

Yapmış olduğumuz araştırma ve incelemelerde; yukarıdaki gemi adlarının hiç birinin doğru olmadığını, bu yanlışlığın da hatalı telaffuzlardan kaynaklandığını tespit ettim. Aslında gemi 'Serağı Bahri' adında yelkenli   'Brik' bir  gemidir. Gerçi Korvet, Kalyon olarak da yazanlar da olmuştur. Ancak bu gemi bir Brik'tir. Çünkü; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlı İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığı'nın arşivinde de adı 'Serağı Bahri Briki' olarak geçmektedir. Bu gemi hem yelkenli, hem de 1850’li yılların bir gemisidir. Yani buharlı bir gemi de  değildir.
                                          
      12.12.1935 ULUS GAZETESİ

                                                             

Brik-Korvet-Kalyon ne demektir?

a)Brik: Yelkenli gemilerin iki direkli ambarsız (tek ambarlı) olanlarına brik denilirdi.  Brikler yarım armalı, zamanının en seri harp gemilerinden olup; küpeşte lumarlarında topu vardır. Brik her iki direği kabasorta denilen dört köşe yelkenlilerdir. 

b)Korvet: Üçdirekli harp gemilerindendir. Yalnız güvertesinde yirmi ila otuz topu vardır.Uzunluğu 33 ila 39 zira’dır. Korvet iki direği kabasorta ve üçüncü direk sübye donanımlı  gemilere denir.

c)Kalyon: Üç direkli yelkenli büyük harp gemilerindendir. İki ve üç ambarlıları da vardır. Güge, barça, burton, karaka, karavele, firkateyn, kapak ve üç ambarlılar hep kalyondur . Kalyonlar 43 ila 64 zira veya arşına yapılırdı.

Seragi Bahri  adı ilk nerede geçmektedir?

Uzun Mehmet ile ilgili 1903 yılının Sabah gazetesinde geçtiği ifade edilen haberde, bu gemi yok... 1916 yılı Müstakil Bolu Sancağı Salnamesinde de bu gemi yok... Gerçi bu salnamelerde Uzun Mehmet de yok, Neyren de yok, burada Tiran var. Tiran’ı da Niran yapmışlar... Yine Uzun Mehmet’in adının geçtiği 1925 yılına ait Meslek Gazetesinde de bu gemi yok… Hatta 1930’lu yıllarda Uzun Mehmet ile ilgili yapılan ilk haberlerde ve Ahmet Naim’in 'Zonguldak Maden Havzası Uzun Mehmet'ten Bugüne Kadar' adlı kitabında da bu gemi ile ilgili bir bilginin olmadığını görüyoruz.

Peki, bu gemi ilk olarak, nerede geçiyor? Bugüne kadar yapmış olduğum araştırma ve incelemelere göre; 12 Aralık 1935 tarihli Ulus Gazetesinde geçiyor. Öncesinde bu gemi ile ilgili bir  bilgi var mı, ben görmedim.

Ulus Gazetesi'ne göre Seragi Bahri:

12 Aralık 1935 tarihli Ulus Gazetesinin 6. sayfasında  'Maden Kömürümüz' adlı yazıda bulunmaktadır. Bu yazıda “Ereğli limanına yaslanmış tatlı bir sathı mailde (Kestaneci köyü nde) doğan  ve Karadenizin bazan kuduran ve bazan uyuyan manzaralarına baka baka büyüyen Uzun Mehmet asker ocağında yirmi iki sene didindikten, çırpındıktan  sonra memleketine dönmüştü. Uzun Mehmet askerliğinin son yılını (H.1241 M.1825) tarihinde Sinop tersanesinde yapılan ve buharla işliyen (Seragi Bahri) adındaki kalyonda geçirmişti. (Seragi Bahri) donanmaya ilk iltihak eden buharlı gemilerden biridir. Koskoca bir gemiyi yürüten siyah cevheri Uzun Mehmet bu gemide görmüş ve tanımıştı.” denilerek, Seragi Bahri gemisinden bahsedilmektedir.

Yalnız bu  haberde geminin bir kalyon olduğu da belirtilmektedir. Kalyon ise üç direkli, yelkenli büyük bir harp gemisine denir. İlk olarak İkinci Bayezid devrinde yapılmış olan kalyona 'Göke' deniyordu ve 2 bin mevcutlu idi. Adına Göke, Barça, Burton, Karaka, Karavele, Firkateyn, Kapak ve Üç Ambarlı denilen gemilerin de hepsi kalyon tipi gemilerdir.

Cemal Kutay’ göre Serajı Bahri:

Yazar Cemal Kutay, 23 Nisan 1937 tarihinde Ulus Gazetesi'ndeki 'Kömürün Romanı' başlıklı yazısında “1827 Mayısının ilk cuması, işte bu sebeplerden, İstanbul halkı boğazın iki kıyısına toplanmıştı. Evvela buharlı gemiler, önde Mahmudiye ve arkasında Serajı Bahri bacalarından kara dumanlar savura savura kıyıları dolaştılar ve sonra iki sahile yakın yerlerde demir attılar. Halk sandallarda ve akın halinde gemileri gezdi.” Sonrasında yazar Kutay, "Kdz. Ereğli’nin Kestaneci köyünden olan Uzun Mehmet gemiler için asker ayrılacağını duyduğu günden, zamanının en yeni Serajı Bahri tayfalarından oluncağa kadar hayatının en heyecanlı günlerini geçirmişti.” demişti.

Tahir Karauğuz’a göre Siracı Bahri:

08 Kasım 1949 tarihinde Ulus Gazetesi'nde çıkan bir haberde Tahir Karauğuz’un hazırlamış olduğu bir yazıdan bahsedilmektedir. "Bugün bu sahada rivayet yok, tespit edilmiş bir hakikat vardır. Bu hakikat, havzamız maden kömürünün ilk defa Uzun Mehmet adlı Türk çocuğu tarafından bulunmuş olduğudur. Uzun Mehmet maden kömürünü nerede ve nasıl buldu. Ereğli’nin Kestaneci köyünde doğmuş olan Uzun Mehmet deniz eri olarak Siracı Bahri gemisinde askerdi.” demiştir.

Zonguldak'ın maden tarihini, bugün anlatıldığı şekliyle  belirleyenlerden biri olan Tahir Karauğuz'unda  Uzun Mehmet’in askerlik yaptığı geminin adını 'Siracı Bahri' olarak belirttiğini görüyoruz. Siracı Bahri adını kullananlar; sanıyorum Tahir Karauğuz’un bu yazılarını doğru olarak kabul ederek, kaynak olarak almış olabilir diye düşünüyorum.

Necdet Sakaoğlu’na göre Siracı Bahri: 

Necdet Sakaoğlu’nun Nokta Dergisinde 'Uzun Mehmet bizi affet' başlığıyla yaptığı  bir söyleşide: “1829’da Uzun Mehmet’in kömür bulması diye bir şey olmadığını şuradan da anlayabiliriz. O sırada Osmanlı Devleti’nin bir donanması yok, çünkü hepsi Navarin’de yanmış. Yanan gemilerin hepsi de kalyon tipi yelkenliler. Aralarında buhar motorlu tek bir gemi yok. Uzun Mehmet masalları da, bahriye subaylarının terhis olan askerlere kömür örneği verdikleri anlatılır. Oysa o devirde ne bahriye subaylığı, ne de terhis olayı var. Çünkü devşirme sistemi yürürlükte. Açıkça anlaşılıyor ki, o günlerde ne kömür gereksinimi var, ne terhis olan asker, ne de bahriye subayı. Dolayısıyla, oluşturulan efsane temelinden yerle bir oluyor.” dedikten sonra aynı söyleşide “Amiral Fahri Çoker bunun üzerinde durdu ve bahriye tarihimizde, Uzun Mehmet’in çalıştığı söylenen 'Siracı Bahri' adlı bir vapurun olmadığını söyledi. Ama sanıyorum Zonguldaklılar pek memnun olmadılar bu işe...”demektedir. Burada, Necdet Sakaoğlu'nun gemiyi ararken 'Siracı Bahri' olarak aradığını görüyoruz. Bu sebeple de gemiyi bulamamış...

Bahri S.Noyan’a göre Surağ-ı Bahri Korveti:

Kendisi de emekli bir deniz subay olan Bahri S.Noyan Hayat Tarih Dergisinde “Donanmamızda buhar devri, II.Mahmut zamanında başlamış ve padişahın deniz gezintileri için, 1828 yılında İngiltere’den 'Swift' adında bir vapur getirilmişti. İlk buharlı tekne ise 1838’de İstanbul Tersanesinde Amerikalı inşaiye mühendisi Foster Rhodes tarafından yapılmıştı”. demektedir. Yazının devamında “Yurdumuzda maden kömürü ilk defa 1829 yılında Ereğli’de bulunmuştu. Askerliğini deniz eri olarak 'Surağ-ı Bahri' korvetinde yapan Uzun Mehmet, terhis olunca, subaylarının; milletimiz kömür yüzünden yabancı memleketlere büyük paralar ödüyor.” tarzındaki sözlerini dikkatle dinlemiş ve torbasına koyduğu kömür numuneleriyle, doğduğu yer olan Ereğli’nin Kestaneci köyüne dönerek Safranbolu Kaymakamı Hacı İsmailoğlu İsmail Ağaya kapılanmıştı.”demiştir. Emekli Den.Alb.Bahri S.Noyan kendisinin de bir denizci olması hasebiyle buharlı ve yelkenli ya da kürekli gemileri ayırt edebilecek bilgi ve donanıma sahip biridir. Uzun Mehmet’in askerliğini yaptığı 'Surağ-ı Bahri Korveti' nin buharlı gemi olduğunu açıkça ifade etmese de yazının gelişiminden böyle bir anlam çıkmaktadır. Oysa ki korvetler de yelkenlidir.

Recep Çetin’e göre Siracı Bahri:

Recep Çetin ise, yazmış olduğu kitapta geminin adını verirken Bahri S.Noyan’ın yazısından bahsederek şöyle demektedir. “Yukardaki yazıda Uzun Mehmet’in askerliğini yaptığı geminin adı Surağ-ı Bahri olarak belirtilmiştir. Başkaca kaynaklarda ise bu geminin adının Siracı-Şıracı-Serracı (A.Naim) gibi kelimelerle yazılmış olduğunu gördük.” şeklinde ifadede bulunsa da kendisi de;  İstanbul Denizcilik Müzesi'ne yaptığı bir başvuruda geminin adını 'Siracı Bahri' olarak tanımlamıştır.

Recep Çetin'in başvurusu:

“Zonguldak’tan Mehmet adlı bir erin, 1820’li yıllarda faaliyette olduğu belirtilen  Siracı Bahri adlı bir gemide askerlik yaptığı belirtilir. Bu er ve beraberindeki askerler, askerlik vazifesini sona erdirip terhis olacağı zaman, bir komutanı(subay)tarafından “Yanartaş” gösterilir. “Komutan ‘bu taştan gittiğiniz yerlerde bakın ki bulursanız bize götürün’ der. Köye dönen Uzun Mehmet köydeki gezileri esnasında bu taşları tespit eder ve böylelikle kömür bulunmuş olur. Fakat bu resmi bilgilerin doğru olmadığını belirtenler de olmuştur. Onlara göre böyle bir gemi ve subay bulunmamaktadır. Sonuç olarak; yaptığımız bir araştırmaya kaynaklık etmek üzere, 1820’li yıllarda var olduğu belirtilen Siracı Bahri gemisi hakkında, Müze Müdürlüğünüzün bilgilerini talep etmekteyiz.

Recep Çetin'e verilen  cevap:

 “e postamızda belirtmiş olduğunuz Sirac-ı Bahri adlı gemiye ait araştırma uzman tarihçi arkadaşımız tarafından yapılmış olup hem Deniz Müzesi Arşivi kataloğunda hem Başbakanlık Osmanlı Arşivleri kataloğundaki evraklarda böyle bir isme rastlanılmamıştır. 19.yy’daki gemilerle ilgili temel kaynaklar olan Ali İhsan Gencer, Ahmet Güleryüz, Şakir Batmaz ve İdris Bostan gibi hocalarımızın eserlerinde de bu isme rastlanılmamıştır.Ancak bir isim benzerliği olarak değerlendirmek isterseniz II.Mahmud dönemine ait Seca-i Bahri adlı gemi size belki başka bir yol açabilir.İyi çalışmalar.”

Burada Necdet Sakaoğlu nasıl 'Siracı Bahri' adlı gemiyi aramışsa Recep Çetin de aynı şekilde 'Siracı Bahri' adlı gemiyi aramış ve kendisine böyle bir geminin olmadığı ifade edilmiştir. Çetin, aramalarına devam da etmiş, Osmanlı Arşiv kataloglarında yapmış olduğu taramalarda “Şica’i Bahri (Şüca’ı Bahri) adıyla bir korvetin-geminin bilgi ve belgelerine ulaştık.” demiştir. Oysa; Recep Çetin korvet olan bir geminin de bir yelkenli olduğunu bilmeliydi. Kaldı ki bu gemi ile ilgili arşivlerdeki  belgenin tarihi hicri 23/Z/1226( 08.01.1812)’dir. Oysa aranılan gemi buharlı bir gemidir. Zaten  o tarihlerde buharlı gemi de yok…

Nejat Gülen’ e göre Buharlı Gemiler:

Yazar, “1829’da II.Mahmut’un padişahlığında 128 toplu 'Mahmudiye' kalyonu ve 64 toplu 'Şerefsan' fırkateynini Mehmet Efendi inşa etti. 1830-1840’lı yıllarda İstanbul’da kömürle işleyen, yandan çarklı,buharlı gemiler görülmeye başlandı. Buharlı gemiler daha çok ticari amaçlarla kullanılıyordu. Savaş gemileri gene büyük yelkenli kalyonlardı”.  dedikten sonra;

Buharlı Gemiler:

Adı                                      Yapıldığı  Yer                                             Yapıldığı Yıl

Sürat(Swift)                      İngiltere                                                             1828

Kebir                                    İngiltere                                                             1828

Sagir                                     İngiltere                                                             1829

Mesiriferah                       Amerika                                                              1831

Mesiri Bahri                      İstanbul                                                               1838

Tairi Bahri                          İstanbul                                                               1839

Peykişevket                      Fransa                                                                  1839

Hümayıpervaz                 -                                                                           -                                                 

olarak buharlı gemileri  sıralamıştır. 

Yazar yazının devamında: “İstanbul tüccarları aralarında para toplayarak İngiltere’den bir buharlı gemi satın aldılar ve bunu padişaha hediye ettiler. 20 Mayıs 1828’de İstanbul’a gelen ve orjinal adı 'Swift' olan bu gemiye halk 'Buğu Gemisi' adını taktı. Padişah bu gemiyi çok beğendi. Marmara’da gezindi, hatta Tekirdağ’a kadar gitti. Ayrıca, Mısır Hidivi de Padişaha 'Hümayı Pervaz' ismi verilen bir buharlı gemi hediye etti. İlk buharlı gemiler Tersane-i Amire tarafından yönetiliyordu, gemicilerin gelirleri de Tersane-i Amire hazinesine veriliyordu. İlk ticaret gemileri Eseri Cedit ve Girit idi. Çok yeni olan buharlı gemiler İngiliz çarkçılar tarafından yönetiliyor, Türk personelde yeni denizcilik kurallarını onlardan öğreniyorlardı. 1860 yılına gelindiğinde İstanbul’da Haliç’teki tersanede inşa edilen gemilere İngiltere’den ithal edilen makinelerin monte edilmesinden sonra denize indirme törenlerine padişahın gelmesi adet olmuştu.” demiştir.

 Yukarıda Nejat Gülen, buharlı gemilerin yapılış yerlerini ve yıllarını sıralamıştır. Bazı yazarların da ifade ettiği Siracı, Şıracı, Serracı, Surağ-ı Bahri dedikleri, bizim de arşivlerden ve bazı kaynaklardan elde ettiğimiz gibi adının 'Serağı Bahri' olan gemi bu sıralamada bulunmamaktadır. Çünkü 'Serağı Bahri' buharlı değil yelkenli bir gemiydi.

İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığına Başvurumuz:

Bazı kaynaklarda bu geminin adının 'Serağı Bahri Birik' olduğunu  ve gemilerin bilgilerinin ve özellikle seyir defterlerinin Deniz Kuvvetleri'ne bağlı İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığı'nın arşivinde bulunduğunu öğrendim ve mail olarak adı geçen kuruma bir başvuruda bulunmuştum.

 

Deniz Müzesi Komutanlığına

Beşiktaş/İstanbul

Değerli Yetkili

Yapmış olduğum bir araştırmaya kaynak olması için müzenizin envanterinde bulunan Osmanlı döneminin gemisi 'Serağı Bahri Briki' adlı geminin buharlı ya da yelkenli bir gemi olup olmadığını tarafıma bildirilmesini, ayrıca aşağıda tarih ve dosya no’sunu belirttiğim 'Seyir Jurnali' den birkaç örneğini belirtmiş olduğum mail adresime göndermenizi arz ederim.

                                                                                                                                      Nihat Yasa

                                                                                                                              Eğitimci-Araştırmacı

 

Gemiler Bölümünde

1-Serağı Bahri Brik Seyir Jurnalı  Tarihi: M.1850, dosya no: 20

2-Serağı Bahri Brik Seyir Jurnalı Tarihi: M.1852, dosya no: 23

diye tarihini ve dosya numaralarını da belirttiğim bir başvuruda bulundum. Deniz Müzesi Komutanlığı yetkilileri bu mailime  cevap vermiş, ancak; adı geçen müzenin envanterinde bulunan belgelerin incelenmesi için bizzat yerinde başvuru yapabileceğimi ve üye olduğum takdirde bir yıl gibi bir süre bu arşivden yararlanabileceğimi ifade ettiler.

İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığı'nın Serağı Bahri Brik başlığıyla cevabı:

“Sayın YASA, bahse konu bilgilere ulaşmak için Deniz Müzesi arşivinden yararlanmanız gerekmektedir. Arşiv araştırmacısı olmak için Deniz Müzesi internet sayfasında bulunan arşiv ve kütüphane bölümündeki araştırmacı hizmetleri bölümündeki belgeleri doldurup şahsen müzemiz bünyesinde bulunan Deniz Tarihi Arşivine elden başvuru yapmanız gerekmektedir. Gerekli iznin çıkmasını takiben 1 yıl boyunca arşiv ve kütüphanede çalışma yapabilirsiniz. Saygılarımızla…” dediler.

 
 
Serağı Bahri İngiltere'de:

Dz.Kur.Bnb.Hasan İlhan ile Dz.Kur.Bnb.F.Emre Ülger’in 2014 yılında hazırladığı ‘Türk Bahriyesi’nin İlkleri’ adlı kitapta Mirat-ı Zafer, Serağı Bahri ve Şihab-ı Bahri adlı yelkenli gemilere 05 Ağustos 1850 tarihinde  buharlı makine konulması için İngiltere ve Fransa’ya gönderilmesi ile ilgili bir bilgi bulunmaktadır. Sonrasında bu yelkenli gemilere buharlı makine takılıp takılmadığını bilemiyoruz. Elimizde bir bilgi de bulunmamaktadır. Gerçi bir başka belge ve bilgilerde bu gemilerin İngiltere’ye eğitim amaçlı gittiğinden de bahsedilmektedir.
                                  

Portsmouth Türk Deniz Şehitliği:

Yukarda adını belirttiğim 'Türk Bahriyesinin İlkleri' adlı kitapta 1902 yılında yurt dışında ilk Türk Deniz Şehitliği’nin açılması ile ilgili bir bilgi bulunmaktadır. Parantez içinde de (İngiltere-Portsmouth) (Mirat-ı Zafer ve Serağı Bahri) denilmiştir.

1850 yılında Portsmouth yerel gazetelerinden birinin haberine göre: “İngiliz usulü top talimi ve seyr-i sefain eğitimleri görmek üzere İstanbul'dan avara eden Mirat-ı Zafer ve Serağı Bahri Brik isimli iki firkateyn Ekim 1850'de Portsmouth/İngiltere Deniz Askeri Üssü'ne intikal ederler. Portsmouth Limanı'nda bulunan iki Türk firkateyninin subayları Sir Godfrey Webster' in rehberliğinde, Portsmouth Tersanesi ve Clarence Kızakhanesi'nin hemen tüm bölümlerini ziyaret etmiş bulunurlar.” Yazının devamında, Türklerin erzak alışverişi yaptıkları, gemileri ziyaret etmek isteyen İngilizlere çok nazik davrandıkları, ancak cuma ve cumartesi günlerini dinî inançları nedeniyle ibadete ayırdıkları ve bu günlerde ziyaretçi kabul etmedikleri belirtilmektedir. Coşkuyla karşılanan leventlerimizin eğitimleri başarıyla devam etmektedir. Fakat Portsmouth ve karşı kıyıdaki (Gosport) sağlık koşullarının dikkate alınmaması (yeterince önlem alınmaması) firkateyn mürettebatlarına pahalıya mâl olacaktır. 1849 yazında görülen kolera salgınında bölgede bini aşkın kişi hayatını kaybetmiştir. Kanalizasyon sisteminden yoksun, tersane işçilerinin üst üste yığılarak yaşadığı sağlıksız mahallelerde, altyapı çalışmaları ancak 1854' ten sonra başlatılabilmiştir. Kolera salgının 1850 yılında Gosport'a sıçraması bu tarihlerde bölgede bulunan denizcilerimize acı kayıplar yaşatacaktır. Gosport'ta, 1745'ten 1996'ya kadar İngiliz Kraliyet Donanması adına hizmet veren, Haslar Hastanesi, kabristanının bir bölümünü Türk şehitliğine ayırmıştır. Günümüze kalan mezar taşları olayın şahitleri niteliğindedir. Taşların tümü 1850-1851 yıllarına aittir, çoğunluğu ise 1851 tarihlidir. Aynı yılın içinde, beş aylık bir zaman diliminde, 26 Türk denizcisinin birden vefat etmiş olması salgın hastalığın boyutlarını göstermektedir. 1985'te Genelkurmay Başkanlığı tarafından başlatılan bir çalışma sonucunda restorasyonu yapılan Şehitlik, Türk Deniz Şehitleri Günü olan 4 Nisan 1993'te törenle açılmıştır.

Özgün taşların çoğu bu dönemde yenilenmiş olmalıdır. Şehitlikte halen üç adet özgün mezar taşı bulunmaktadır. Bunlardan biri 'kullu nefsun zâikatul mevt' ibaresi ile başlayıp şehitlikte yatan tüm 'asakir-i İslam'dan merhumin'in ruhları için el Fatiha' ile her iki gemi mürettebatından, bu şehitlikte yatanların tümüne birden ithaf edilmiştir. Burada ilginç olan diğer bir nokta ise bu taşın üzerinde yer alan ay yıldızın bir yandan Türk-Osmanlı geleneğini çağrıştırırken aynı zamanda Gosport'un karşısında yer alan Portsmouth kentinin sembolü olması ve günümüzde de bu özelliğini sürdürmesidir. Diğer taş ise 'Huve'l hallaku'l bâki-La ilahe illâllah Muhammed resulullah' ibaresi ile başlamakta ve 'Liman Reis-i-zâde Mehmed Kapudan ruhu için el Fatiha' ile sona ermektedir ve yalnızca Serağı Bahri'nin komutanı Mehmet Kaptan'a adanmıştır. Taşların ilki 'Muharrem 1268' ikincisi ise 'fi 24 Câ  1267' tarihlidir. Bu tarihler miladi 1851'e denk düşmektedir.

                Cenazeleri ülkeye ulaştırılamayan askerler önce Portsmouth Deniz Hastanesi’nin bahçesine 1902 yılında ise, hastane yakınında şu an bulundukları 'Chayhall Askeri Mezarlığı'na defnedilmiştir. Bakımından Türkiye’nin Londra Askeri Ataşeliği’nin sorumlu olduğu bu şehitlikte Mirat-ı Zafer ve Serağı Bahri gemilerimizin askeri olan 26 denizci yatmaktadır.
                                         
Değerlendirme:

Serağı Bahri üzerinde bu çalışmayı yaparken, öncelikle denizcilik ve bahriye alanında uzman sayılan eserleri ile bilgi dağarcığımızı zenginleştiren İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Ali İhsan Gencer, Fahri Coker, Emin Yüce, Ahmet Güleryüz, Şakir Batmaz ve İdris Bostan, Bülent Işın, Nejat Gülen, Oktay Sönmez’in eserlerini inceledim. Başbakanlık Osmanlı Arşivi kataloglarına da baktım. Ne bu kitaplarda, ne de Osmanlı Arşiv Kataloglarında 'Serağı Bahri'  adlı gemiye rastlamadım. Koskoca İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığı'nın bile, Recep Çetin’e verdiği cevapta böyle bir geminin olmadığı kanaatinde olduğunu, yapmış olduğu yazışmalarında görüyoruz. Aynı şekilde Necdet Sakaoğlu’da  gemiyi ararken yanlış isim üzerinden aramış, hatta Amiral Fahri Coker’e  ‘Siracı Bahri’  adında gemi var mıdır diye sormuştur. Ancak, geminin adı ‘Siracı Bahri’ değil, ‘Serağı Bahri’ dir. Tabi ki koskoca amirale de ‘Siracı Bahri’ derseniz adam da ‘Siracı Bahri’ diye arar ve böyle bir adla bir geminin olmadığını söyler.

Oysa; İstanbul Deniz Müzesinin arşivlerinde  bu gemi ile ilgili bilgiler bulunmaktadır. 'Serağı Bahri' gemisinin 1850-1853 yılları arasında seyir jurnali arşivde bulunmaktadır. Arşiv kayıtlarında 'Serağı Bahri Brik' olarak geçen bu gemi  yelkenli bir gemidir. Bu tür yelkenli gemilerin ömrü de 15 yıl dolayındadır. Bu gemi ile ilgili olarak; bazı yazarlar 'Korvet', bazıları da 'Kalyon' demiş, biz de Deniz Kuvvetlerine bağlı İstanbul Deniz Müzesi Komutanlığının arşivindeki bilgilere göre “Brik” diyoruz. İster 'Kalyon', ister 'Korvet', ister 'Brik' olsun; bu üç tip gemide yelkenli gemilerdir. Yelkenli gemiler buharlı gemilerden farklı gemilerdir. Bunların bilinmesi gerekir.Denizciler de zaten bilir bunları…

Nejat Gülen’de, buharlı gemilerin yapılış yerlerini ve yıllarını sıralamıştır. Bazı yazarların da ifade ettiği Siracı, Şıracı, Serracı, Surağ-ı Bahri dedikleri, bizim de arşivlerden ve bazı kaynaklardan elde ettiğimiz gibi adının Serağı Bahri olan gemi bu sıralamada bulunmamaktadır. Çünkü Serağı Bahri buharlı değil yelkenli bir gemiydi.

Ulus Gazetesi  H.1241 M.1825 tarihinde Sinop tersanesinde yapılan ve buharla işlediğini belirttiği  Seragi Bahri adında  bir kalyondan bahsetmektedir. "Seragi Bahri donamaya ilk iltihak eden buharlı gemilerden biridir". derken, Ali İhsan Gencer de, buharlı gemilerin, Türkiye’de ilk defa olarak 1827 (H.1243)  senesinde İngilizler tarafından getirilerek Padişaha satılan, adının 'Sürat' ismi verilen gemiye halk 'Buğu Gemisi' olarak bilinen gemidir demektedir.

Yine Deniz Kuvvetlerinin 'Türk Bahriyesinin İlkleri' adlı kitabında adları Mirat-ı Zafer, Serağ-ı Bahri ve Şihab-ı Bahri  olan yelkenli bu gemilerin İngiltere’ye buharlı makine takılması amacıyla gittiğinden bahsedilmektedir. Bazı askeri kaynaklara göre de, İngiltere’ye eğitim amaçlı gittiğinden de bahsedilmektedir. Dolayısı ile iddia edildiği gibi Serağı Bahri adlı gemi Uzun Mehmet’in askerlik yaptığı iddia edilen yıllara  tekabül eden bir gemi zaten değildir. Bu tür iddialar söylemekle, yazmakla, sağa-sola sataşmakla  gerçek olmuyor. Ne ile oluyor? Kanıt ile, belge ile oluyor...

Sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum. Yıllarca bu gemi aranıp durdu. Bizim yapmış olduğumuz bu çalışma ile  bu geminin adı,tipi ve hangi yıllara ait bir gemi olduğu tarafımızca ortaya konmuştur. Bu günden sonra konu üzerinde çalışma ve araştırma yapacak olan araştırmacılara da, fikir vereceği düşüncesi ile bir gemici tabiriyle  VİRA BİSMİLLAH! diyelim.

Kaynaklar:

1-BİRGEN Muhittin,Ereğli   Kömür   Havzası,   Kömür   Havzası Hakkında  Umumi  Malumat”, Meslek,1925.

2-NAİM Ahmet, Zonguldak Havzası-Uzun Mehmet’ten Bugüne Kadar, Hüsnütabiat Mat. İstanbul, 1934

3-12 Aralık 1935 tarihli Ulus Gazetesinin 6.sayfasında “Maden Kömürümüz

4-ÖZEKEN Ahmet Ali Ereğli Kömür Havzası Tarihi Üzerine Bir Deneme, 1840-1940”, İstanbul, 1944.

5-KARAUĞUZ Tahir,Kömür Servetimiz Nasıl Meydana Çıktı.08.11.1949 tarihli Ulus Gazetesi

6-KARAUĞUZ Tahir, Uzun Mehmed’den Günümüze Kadar Türkiye’de Kömür I, Karaelmas Basımevi Zonguldak 1959

7-Kitab-ı Bahriyye Piri Reis,Tercüman 1001 Temel Eser.

8-UZUNÇARŞILI İsmail Hakkı,Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, TTK,1988.

9-SAKAOĞLU Necdet,“Uzun Mehmet bizi affet” Söyleşi:12 Kasım 1989 NOKTA, S.102-103

10-BOSTAN İdris,Osmanlı Bahriye Teşkilatı, Tersane-i Amire, TTK1992.

11-BOSTAN İdris,Osmanlılar ve Deniz, Küre Yay. 2007.

12-BOSTAN İdris,Adriyatik’te Korsanlık,  Timaş, 2009.

13-SÖNMEZ Oktay,Anılarda Gemiler, İş Bankası Yay. 2001.

14-GENCER Ali  İhsan,Bahriyede Yapılan Islahat Hareketleri (1789-1867),TTK,2001.

15-GÜLEN Nejat, Şanlı Bahriye, Kartaş Yayınevi,2001

16-IŞIN Bülent,Osmanlı Bahriyesi Kronolojisi,Dz.K.K. Basımevi, 2004.

17-TOKSOY Levent,Amasra Tarihine Denizden Bakış, Deniz Kuvvetleri K.lığı 2009.

18-Müstakil  Bolu Sancağı Salnamesi Bolu Belediyesi, Bolu Araştırmaları Merkezi,

19-COKER Fahri, Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler,  Dz. K.K.lığı Basımevi

20-TUTEL Eser,Gemiler, Süvariler, İskeleler, İletişim Yay.

21-YÜCE Emin,Abdülhamid Donanması'nda Bir Bahriyeli, Timaş Yayınları, Ocak 2010

22-TAK İsa, Osmanlı Döneminde Ereğli Madenleri, Basılmamış doktora tezi, Atatürk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Erzurum,2001

23-ÇETİN Recep,Uzun Mehmet,Ses Reklamcılık Matbaacılık,Ankara,2015

24-http://www.denizmuzeleri.tsk.tr

25-KUTAY Cemal,Kömürün Romanı,23 Nisan 1937 Ulus Gazetesi


27-İLHAN Hasan,Dz.Kur.Bnb,ÜLGER F.Emre,Dz.Kur.Bnb.Türk Bahriyesinin İlkleri Deniz Basımevi Müdürlüğü, 2014

Sözlükler:

1-Deniz Kuvvetleri Terimler Sözlüğü, Cem Gürdeniz, SHOD, 2001.

2-Denizcilik Sözlüğü, Münip Baş, Akademi, 2001.


 


 

 



 


 

 

 

9 Ekim 2016 Pazar

ZONGULDAK DOĞUMLU TÜRK POPU’NUN İLK STARLARINDAN AY-FERİ


 


 

 


 
 
 
ZONGULDAK DOĞUMLU TÜRK POPU’NUN
İLK STARLARINDAN AY-FERİ
 
“Unutursam Fısılda” yönetmenliğini ve senaristliğini Çağan IRMAK'ın yaptığı 2014 yapımı bir sinema filmi. Geçen sene televizyon kanallarından birinde rastlayıp seyretmiştim. Filmin kahramanı Ayperi ismi zihnimde başka bir ismi canlandırdı. Büyük ihtimalle yönetmen bu ismi seçerken gerçek bir yıldızdan yani Ay-feri’den esinlenmiş olmalıdır.
Ay-feri 1939 yılından Zonguldak’ta doğmuştur. Zonguldak ile bağlantısı nedir bu şehirde ne kadar yaşamıştır maalesef bununla ilgili bilgiler şu anda gizemini korumaktadır.
 
Popüler müziğimizin gerçek starlarından Ay-Feri ( Asıl adı “Ayfer”dir. Ama Fecri EBCİOĞLU, o her şeyin mümkün gibi, olabilir gibi göründüğü 1960’lı yıllarda, “Gel araya bir tire koyup ayıralım bu ismi; daha havalı olur,” diyerek ona isim babalığı yapmıştır.)
 
Türk Popu'nun ilk kadın seslerinden olan Ay-feri; Sevinç TEVS, Ayten ALPMAN, Ayla DİKMEN, Rüçhan ÇAMAY, Gönül TURGUT ve Tülay GERMAN ile birlikte Türk Pop tarihinde öncü olan ve yol açmış isimlerden biridir.
1960'ların başında, Erol BÜYÜKBURÇ orkestrasının solistliğini yaparak müzik dünyasına giriş yapan Ay-feri daha sonra solo çalışmalarına başlamıştır. Fecri EBCİOĞLU'nun ve aynı zamanda menajeri de olan Edward SAATÇİ'nin söz yazdığı şarkıları söylemiştir. Televizyon, Philips, Balet, Aras ve Sahibinin Sesi gibi firmalara sayısız 45'lik plaklar yaparak 1960'ların ikinci yarısında, Ajda PEKKAN ve Gönül TURGUT ile birlikte, Türk Popunda en çok söz sahibi olan isimlerinden olmuştur.
Ay-Feri’nin ilk plağı, 1967 yılında, dönemin güçlü firmalarından Aras tarafından yayınlandı: “Bu Son Olsun/Annem”. “Adios Amor” adlı şarkıya, sanatçının menajeri de olan Edward SAATÇİ söz yazmıştır. Saatçi, Ay-Feri’nin sonraki plaklarına da söz yazarı olarak imza atacak ve sanatçının giderek tepelere kurulmasında büyük pay sahibi olacaktır.
 
“Falcı”, “Dünya Dönüyor”, “Çal Çingene Çal” ve “Yavaşça Yavaşça” sanatçının hepsi dillerde dolaşan şarkılarının başında gelir. 1970'lerin başında, yalnızca bir ay çalışmak için gittiği İran'ı çok seven Ay-feri sonrasında hep orada kalmaya karar verir. 1970'lerin ikinci yarısında, birkaç konser için orada olan Ajda PEKKAN’a ev sahipliği yaparak ve ona Faramarz ASLANİ'nin bir albümünü hediye ederek büyük bir iyilik de yapmıştır. Bu albümde yer alan bir şarkı “Unut Demek Dile Kolay” adı ile Türkçeleştirilmiş ve büyük beğeni kazanmıştır.
 
 İran İslam Devrimi süreci başlayınca Amerika'ya yerleşen Ay-Feri, sonraları memlekete geri dönmüş ve Mersin'e yerleşmiştir. Şu anda Mersinde yaşamaktadır.
 
Ay-Feri’nin  Ankara Radyosu prodüktörü Salva AZUZ ile yaptığı evlilikten 1956 yılında dünyaya gelen Yusuf AZUZ 1980’li yılların önemli mankenlerindendir.2010 yılında MS Hastalığına yakalanan Yusuf AZUZ’un tedavisi için annesi Ay-Feri şu an büyük mücadele vermektedir.
 
 
YARARLANILAN KAYNAKLAR
 
 
Türkiye Musiki Eseri Sahipleri Meslek Birliği Dergisi Eylül - Ekim 2007 Sayı:6

8 Ekim 2016 Cumartesi

KARTPOSTAL TARİHİNDE BİR GEZİNTİ

                                                   

                                                              
                      KARTPOSTAL TARİHİNDE BİR GEZİNTİ
Dünya kartpostal tarihi uzun bir geçmişe dayanır. Ancak büyük ölçüde yaygınlaşması, Osmanlı Devleti'nin de katılımcı olduğu 1893 Chicago Dünya Sergisi'yle başlamıştır. Amerikan Hükümeti, sergi sonrasında ABD posta teşkilatı aracılığıyla, yayıncılara ilk kez 1 sentlik kartpostallar (Penny Postcard) bastırma izni vermiştir. Kartların arkasında ise gönderecek kişinin yazısı için yer ayrılmıştır.
Kartpostal basımı, fotoğrafın topluma yayılmasına ve fotoğrafçılarında çalışma imkânlarını arttıracak mali güce ulaşmasına yardımcı olmuştur. Çünkü fotoğraf yüzyılımızın basında oldukça pahalı bir nesne olduğundan, ancak zengin soylular ve aristokrat çevreler tarafından satın alınabilmekte idi. Buna karşın kartpostal geniş halk kitlelerine ulaşma imkânı bulmuştur.
 Böylelikle kartpostallar, yalnızca bir iletişim aracı olmakla kalmamış, bazı siyasi olayların geniş kitlelere duyurulmasında ve gündem yaratılmasında rol oynamıştır. Öte yandan, kartla gerçekleştirilen mektuplaşmalar, dönemin yaşam öykülerine de ışık tutmaktadır.
Osmanlı'da kartpostalın yaygınlaşması, Max FRUCHTERMAN sayesinde oldu. Max FRUCHTERMAN İstanbul'a, uyruğu olduğu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'ndan 1867 yılında geldi, iki yıl sonra Yüksek Kaldırım'da bir çerçeveci dükkânı açtı ve 1895 yılında ilk Osmanlı kartpostal serisini Güneybatı Polonya'da bulunan Wroclaw (Almancası  Breslau) şehrinde bastırmaya karar verdi. Böylece, Osmanlı coğrafyasından panoramalar sunmanın ötesinde, gündelik yaşam, insan portreleri ve siyasi olaylar hakkında ipuçları sunan birer belge niteliğindeki kartpostalların serüveni, onun 1918'deki ölümüne kadar devam etti.
Üzerinde resimlerin bulunduğu kartlarla haberleşme, Osmanlı'da da tıpkı Avrupa'da olduğu gibi, zarfın içine konulmayı gerektirmiyordu. Bu sağladığı büyük kolaylık sebebiyle dünyada hızla benimsendi ve yayıldı.
Toplumun taleplerinin artması sonucunda dönemin önemli olayları ve farklı konular mesela 31 Mart Vakası, II. Meşrutiyetin ilanı, Hareket Ordularının Gelişi, Osmanlı Saray Kıyafetleri, Selamlık Merasimleri ve Padişahlar kartpostallarda yer bulup tüm Osmanlı coğrafyasını ve dünyayı dolaştı. Arjantin’den Çin’e kadar giden Türkiye damgalı kartları bugün koleksiyonlarda görmek mümkündür.
Osmanlı'daki diğer kartpostal editörleri hakkında fazla bilgi sahibi değiliz. Fakat editör olarak Alex J. SVOBODA, Bon MARCHÉ, Ludwingsohn FRÈRES, Römmler U. JONAS, MOURADİAN, ROCHAT gibi isimlerine rastlamaktayız.
Dönemin tablo veya fotoğraflarından kartpostal üretilmesi fotoğrafçılık, resim sanatı ve kartpostal editörlüğü alanlarının birbirleriyle ne ölçüde ilişkili olduğunu göstermektedir.
Bugün ülkemizde Osmanlı kartpostal koleksiyonculuğu denilince akla gelen en önemli iki isim Orlando Carlo CALUMENO ve Seyhun BİNZET’tir
İtalyan asıllı Levanten işadamı Orlando Carlo CALUMENO'nun 15.000 civarında Osmanlı dönemine ait kartpostalı vardır. Bu da, onun dünya üzerindeki en geniş Osmanlı kartpostal arşivinin sahibi olduğunu kanıtlıyor. Kartpostalların 12.000 yakını Anadolu'ya aittir. Diğer 3.000 civarında kart ise İstanbul kartlarıdır. Calumeno'nun kökleri İtalya'ya dayanıyor. Babası İtalyan, annesi Ermeni asıllı. 500 yıl kadar önce, İtalya'nın kuzeyindeki Perugia'da yaşayan ailenin bir bölümü, kan davalarından kaçmak amacıyla yola çıkmış ve bazı yerlerde yaşamlarını sürdürdükten sonra 1700'lerin başında İzmir'e yerleşmiştir.1750 yılları civarında aile İstanbul’a yerleşip ticaretle uğraşmıştır.
CALUMENO koleksiyonerliğin sadece parayla yapılamayacağını, zaman ve sabır gerektirdiğini anlatıyor. Şu cümleleri oldukça manidar: “Benim bir milyon dolarım var. Bu koleksiyonun aynısını yapacağım deseniz; imkânı yok. Ben bu kadar kartı 25 yılda topladım. Hayatımda bir kere gördüğüm kartpostallar var, onların bir fiyat mefhumu yok!” 1900'lerde 15 günde İstanbul'dan New York'a bir kartpostalın gidebildiğini gördüm. O dönem çok farklı. Mobil postacılar var. Atla dolaşıp postaları toplayıp gidiyor. Onun ayrı bir mührü var.”
Diğer Koleksiyoner Seyhun BİNZET’in koleksiyonunda 1895-1914 yılları arasında altın çağını yaşayan kartpostalların Osmanlı'daki son dönemlerine ait en güzel örnekleri yer alıyor.
Seyhun BİNZET sıkı bir koleksiyoncu. İlk önceleri sadece eski Kadıköy sonra tüm İstanbul derken, Anadolu'ya oradan da bütün Osmanlı coğrafyasının kartpostallarını toplarken bulmuş kendini. BİNZET'in zengin bir arşivi bulunuyor. Kendisi şu an 12.000 kartpostallık bir koleksiyona sahip.
Seyhun BİNZET bize şu bilgileri veriyor: “Kartpostalın geçmişteki anlamını yorumlarsak 19. asrın sonu ve 20. asrın başının medyasıdır diyebiliriz. Yani dönemin Facebook'u, Twiteer'ı olarak değerlendirebiliriz, kartlar her türlü duyguyu barındırır; aşk, isyan, inanç, bir güzelliği veya bir olayı uzaktaki bir insanla paylaşma arzusu olarak özetleyebiliriz. Kartpostalları geçmişte en çok muhafaza edenler Osmanlı Ermenileri, Rumları ve Levantenleri olduğundan kartlarımı başta onların ailelerden topluyordum. Sonrası en fazla Fransa'dan topladım. Bukinist denen seyyar satıcılar var, onların tezgâhlarında saatlerce arayıp bizimle ilgili kartpostalları buldum. Son zamanlarda müzayedelerden alımlar yapıyorum kartpostalları bulmakta artık çok güçlük çekiyorum.”


                                                             GÜRDAL ÖZÇAKIR